30 Temmuz 2015 Perşembe

ZAZ İLE GETTO İÇTENLİĞİ


30.7. 2015 
Zülal Kalkandelen - Cumhuriyet


91 yaşındaki sanatçı Charles Aznavour, Fransız şarkıcı Zaz’ın Fransa dışında tüm dünyaya büyük bir hızla yayılan ününün nedeninden söz ederken “müzisyenin halkı sevdiği için halk tarafından sevilmesine” vurgu yapıyor. Salı akşamı Turkcell Yıldızlı Geceler kapsamında İstanbul’da halkla buluşan Zaz, bunu sahnede bir kez daha kanıtladı.

Gerçek adıyla Isabelle Geffroy, konser öncesinde sahne arkasında buluştuğumuzda, aynı sahnedeki gibi doğal, samimi ve enerjikti. Aklıma bazen kendisine Zaz olarak değil, sadece Isabelle olmak yaklaşılmasını istediği şeklindeki sözleri geldi; gerçek kimliği ile sahne kimliği arasında bir ayrım yapıp yapmadığını sordum. “Ayrım yapmıyorum ama Zaz olarak dünyaya karşı daha büyük sorumluluğum var. Bazen moralim bozuk olabilir. Her sokağa çıkmak istediğimde çıkamıyorum. Çünkü insanlara hayır demek, surat asmak istemiyorum. Bu nedenle sürekli enerjik olmam gerekiyor. Zorluğu bu,” dedi.



Beş yıl içinde üç albüm çıkarıp kendi ülkesi Fransa’nın yanı sıra, özellikle Türkiye’nin de aralarında olduğu birçok Avrupa ülkesinde en çok ilgi gören müzisyenlerden biri oldu Zaz. 2011’de Akbank Caz Festivali’ne konuk olduğunda kendime, “Zaz’ın müziğini her yaşa ve hemen her kesime yakın kılan nedir?” diye sormuştum. Konserde bu soruya bulduğum yanıt şuydu: “Sesi Édith Piaf’ı andırsa da, onunki gibi can yakıcı bir hüzün yok Zaz’da. Gençliğin hayal kırıklıkları var ama aynı zamanda umutlu. Müziğinin yansıttığı ruh hali, insanı pasifize edip sindirmiyor, tersine iyi hissettirip hareketlendiriyor.” Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde, “Paris” albümünde yer alan ve eski şansonları cazla buluşturan şarkılarını seslendirirken de, konsere yine bu his hakimdi. Bu noktayı kendisinin de gördüğünden eminim. Nitekim Édith Piaf ile kurulan benzerlik sorulunca, “Onunla karşılaştırılmak hoşuma gidiyor. Aslında aynı sokakta yaşamışız, birçok ortak noktamız da var ama tabii kimse Edith Piaf olamaz,” diyor.


Romantik hüznü hissettiren şarkıları da var ama uzun sürmüyor bu anlar; hemen ardından “Dans edin lütfen!” diyerek kaldırıyor herkesi ayağa. İnsanlar Fransızca sözleri anlamasa bile, Zaz, dinleyicisini şarkılara eşlik ettirme yolunu bulmuş. Futbol maçlarında duymaya alıştığımız “Oooo, şalalala” türünden nakaratları duydukça, “Daha güçlü!” diye Türkçe sesleniyor ve çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek hemen herkese alkış tutturuyor. Dinleyicisiyle arasındaki dil engelini müzikle aşıyor aslında ama bununla da kalmıyor; şarkı aralarında kağıttan Türkçe okuduğu kısa öykülerde, su damlalarıyla ateşi söndürmeye çalışarak üzerine düşeni yapan sinekkuşundan ve 1930’larda fırından gelen ekmek kokusuyla güven duygusunu tadan sokak çocuklarının yaşadıklarından söz ediyor.

Birlikte çalıştığı gitarist John Clayton, albüm tanıtım videosunda şunu sormuş: “Stüdyodayken sanki kilisedeymiş gibi ısınıp coşuyordu. Nereden geldi bu kız?” ve yapımcısı Quincy Jones yanıtlamış: “Gettodan”. İşin sırrı bu. Zaz’a bunu hatırlattığımda, “Her şey çok çabuk oldu. Bu dönüşüme alışmak zordu. Beş yıllık bir adaptasyon sürecinde öğrenmeye çalıştım,” dedi gülerek. Salı günkü konserden sonra artık diyebiliriz ki; sokak müzisyeni Isabelle Zaz’a dönüşürken değişmedi; getto ruhunu dünya sahnesine başarıyla taşıdı.


Zazimut Projesi İle Sosyal Yardım

Zaz, hem konser öncesi buluşmamızda hem de sahnede Zazimut adını verdiği projesinden söz etti. Yıllar önce, bir gün ünlü olursa insanlık adına yardımda bulunacağına dair kendisine söz verdiğini ve zaman içinde eğitim, çevre, tarım gibi çeşitli alanlarda bunları gerçekleştirmek için fırsatlar bulduğunu anlattı. Gittiği farklı ülkelerde ortak bir nokta bulup onun üzerine eğilmeye çalıştığını ve bu nedenle de Zazimut’u başlattığını söyledi. Bu projeye göre, konser verdiği ülkelerde Zaz adına yapılan satışlar yerel bir organizasyonla yürütülüyor ve orada ne eksikse satışlardan o amaçla pay ayrılıyor. Her kentteki bu organizasyonun videoları çekilerek Facebook’ta paylaşılıyor ve böylece satış ortakları da birbirinden haberdar oluyor. Bu şekilde bir yardım ağı oluşmasına katkıda bulunmuş oluyor.

Son şarkı Édith Piaf’tan

Zaz, yaklaşık iki saatlik konserinde, aralarında “Je Veux”, “La fée”, “Si”, “Éblouie par la nuit” gibi sevilen şarkılarının yanı sıra, 2014 tarihli albümünden yeni şarkıları da seslendirdi. “Paris benim için Eyfel’den, Şanzelize’den, Louvre’dan daha fazlası; büyük bir kültürel karışım. Size kendi sevdiğim Paris’i tanıtmak istiyorum,” diyerek eski Fransız şarkılarını ünlü yapımcı Quincy Jones ile yaptıkları yeni düzenlemelerle söyledi. Konserin son şarkısı ise, unutulmaz Édith Piaf şarkısı “La Vie en rose” oldu.


(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

VEGAN LOGIC - TEMMUZ 2015 EN İYİ KAYITLAR SEÇKİSİ


30.7.2015

29 Temmuz 2015 tarihinde Açık Radyo'da canlı yayınlanan Vegan Logic Temmuz 2015 En İyi Kayıtlar Seçkisi'nin kaydı.

1- David Gilmour - Rattle That Lock
2- Emily Hall - Loneliness
3- Nicolas Jaar - Divorce
4- Qluster - Traum vom Fliegen
5- Ken Camden - Curiosity
6- Conrad Schniztzler & Pyrolator - 287-14
7- Alessandro Cortini - Stambecco
8- Dusty Kid - Doa
9- Cold Cave, Genesis Breyer P- Orridge, Black Rain - Comprehension
10- Membranes - 5776 (The Breathing Song)
11- Sleaford Mods - Tarantula Deadly Cargo


25 Temmuz 2015 Cumartesi

RECORD INDUSTRY: 2016’DA HEDEF 10 MİLYON PLAK ÜRETİMİ


 25.7.2015

Avrupa’nın en büyük plak üretim tesisini gezdik 

(Bu yazı, ilk olarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.)

Amsterdam’ın Haarlem adlı endüstriyel bölgesinde 1958 yılında Dirk Slinger tarafından kurulan Record Industry, Avrupa’nın en büyük plak üretim tesisi. Geçen hafta dünyanın farklı ülkelerinden bir grup gazeteci, 6500 m2’lik bir alanda faaliyet gösteren tesisin özelliklerini bugünkü sahibi Ton Vermeulen’den dinledik. 1969’da CBS (Columbia Records) tarafından alınan fabrikada, 1980’lerde Michael Jackson’ın “Thriller” albümünün 35 milyondan fazla kopyası basılmış. Bugün elinizde tuttuğunuz çoğu plak da, o fabrikanın ürünü.

Record Industry, Amerika’daki birçok fabrikadan farklı olarak, plak üretmek için gerekli bütün ekipmanı tek bir çatı altında topluyor. Müşteriler 7", 10" veya 12" plak olarak basılmasını istedikleri materyali tesise ilettikten 10-12 hafta sonra, her şeyi tamamlanmış yüksek kaliteli bir ürün olarak teslim alıyorlar. Ton Vermeulen’in verdiği bilgiye göre, bugüne kadar en büyük plak şirketlerinden gelen taleplerin yanı sıra, kendilerine ulaşan her basım isteğini karşılayabilmişler; bunu yapabilmek için de vardiya sistemine geçip makineleri daha verimli kullanma yöntemini seçmişler.

Kendisi de bir DJ olan, zamanında radyo istasyonlarında çalışıp kendi plak şirketini işleten Vermeulen, 1998’de tesisi aldığında DJ’lerin digital formata geçişiyle birlikte müzik endüstrisindeki gerilemenin farkında olduğunu söylüyor. 2001’de yılda 8 milyon plak basarlarken, bu sayının 2.8 milyona kadar düştüğünü ama son yıllarda ABD’den başlayarak plağa ilginin arttığını anlatıyor. Record Industry’de üretilen plak sayısı geçen yıl 5.4 milyona yükselirken, bunun gelecek yıl 10 milyona ulaştırılması hedefleniyor. Geçen yıl plak satışının % 52 artışla 9.2 milyona çıktığını düşünürsek, Record Industry’nin müzik sektörü için önemi daha net ortaya çıkıyor.

Vermeulen, plağa olan ilginin artış nedeni sorulduğunda, bunun nedenini tam olarak bilemediğini ama insanların içinde bulunulan durumun gerçeklerine göre hareket ettiğini düşündüğünü söylüyor. Ona göre, artık piyasada daha fazla plak erişilebilir durumda ve insanlar sevdikleri eski albümleri plak olarak bulunca alıyor.

"RECORD STORE DAY YANLIŞ YÖNE SAPTI"

Elbette Vermeulen gibi plak sektörünün tam kalbinde duran bir yetkiliyi görünce, Record Store Day hakkındaki düşüncesini de sormayı ihmal etmedim. Bağımsız plak dükkanlarına ve plak şirketlerine destek olmak amacıyla başlatılan bu konseptin son yıllarda yanlış bir rotaya saptığı konusunda o da hemfikir. "Plak dükkanlarının 150 ayrı plağı bir anda satmasının çok zor, bu sayı aşırı derecede fazla. Bundan sonra basılacak plak sayısı konusunda daha dikkatli bir seçim yapılmalı, neyin ne kadar basılacağı iyi belirlenmeli. Bu konsept yeniden değişmek zorunda," dediğinde Record Store Day'de plağı basılanların önemli bölümünün büyük şirketler olduğunu hatırlattım. Sonuçta sınırlı bir zamanda aşırı bir iş yükü olduğundan plak üretim tesisleri bir seçim yapmak zorunda kaldığında büyük şirketleri memnun etmeye çalışır hale geldi. Ancak Record Industry, bu konuda henüz zorlanmamış görünüyor; Vermeulen, Record Store Day için kendilerine gelen bütün talepleri ayırt etmeden yerine getirebildiklerini belirtti.

EFSANE SES MÜHENDİSİ RINUS HOONING


Record Industry plak fabrikasını Pazarlama Müdürü Anouk Rijnders eşliğinde gezerken ilk olarak “Cutting Room” denilen ve ana materyalin plağa aktarıldığı odaya girdik. Orada bize sunumu yapan usta ses mühendisi Rinus Hooning, ses ve kalite kontrolünün aşamalarını uygulamalı olarak anlatırken, ses kalitesi açısından en beğendiği plağı sordum, “Wish You Were Here” dedi. Pink Floyd diskografisinde ayrı bir yeri olan albümü hatırlayıp gülümsediğimiz sırada, “Ana bantları plağa ben aktardım,” diye ekledi. Karşımızda bir efsane duruyordu!

Üzerinde ilk çalıştığı albüm 1973 tarihli Paul McCartney ve Wings imzalı “Band on the Run” olan Hooning, bugün klasik müzikten elektronik müziğe, rock’tan dubstep’e kadar birçok farklı müziğin plaklardan kulaklarımıza pırıl pırıl ulaşmasını sağlayan yeteneklerin başında geliyor. Müzisyenler ve müzikseverler için bir kahraman gerçekte ama öylesine alçakgönüllü ki, o soruyu sormasaydım muhtemelen herhangi bir büyük isim vermeden sadece iğneyle kuyu kazarcasına sabırla yaptığı inanılmaz işi anlatacaktı.


(Ton Vermeulen'in fotoğrafı dışındaki fotoğraflar ve video bana aittir.)

-

23 Temmuz 2015 Perşembe

VEGAN LOGIC - DIETER MOEBIUS - 22.7.2015


23.7.2015

20 Temmuz 2015'te kaybettiğimiz Dieter Moebius'ü andığım ve Açık Radyo'da canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- Dieter Moebius - Falsche Ruhe
2- Cluster - Caramel
3- Cluster - Halwa
4- Cluster & Eno - Ho Renomo
5- Harmonia 76 - Trace
6- Cosmic Couriers - Dat Loop
7- Liliental - Nachsaison
8- Amon Guru - Im Hall
9- Cluster - Hella Melange
10- Cluster - Gespiegelt
11- Moebius, Conny Plank, Mayo Thompson - The Truth?
12- Moebius + Tietchens - Cremon




20 Temmuz 2015 Pazartesi

BESTECİ SELÇUK'UN ALKIŞLANACAK BAŞARISI


20.7.2015

Besteci Murat Selçuk, Los Angeles’taki University of Southern California (USC) bünyesinde bulunan, dünyanın en prestijli sinema müziği master programına Türkiye’den kabul edilen ilk isim. Her sene sadece 20 kompozitörün alındığı programa girmeyi başaran müzisyen, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın klarnet bölümünden mezun. Cem Mansur yonetimindeki Akbank Oda Orkestrası’nda ve Hakan Sensoy yönetimindeki İstanbul Flarmonia konserlerinde klarnet çaldığı günlerin ardından, Fransa’ya giderek Conservatoire à rayonnement régional d’Annecy’de film müziği üzerine iki yıl eğitim almış. Ancak film müziğinin beşiğinin Los Angeles olduğunu öğrenince rotasını Amerika’ya çevirmiş.

Los Angeles’ta Hollywood’un en iyi stüdyo müzisyenleri ile 11 orkestral kayıt yapan Selçuk, Tom Goodall adlı Avustralyalı genç yönetmenin kısa filmine yaptığı müzikle geçen ay Güney Avustralya Film Müziği Ödülleri’nde “En İyi Besteci” dalında aday gösterildi. Film müziği alanında çalışmalar yapmak isteyen yeni yeteneklere önerilerini, “Mümkün olduğunca çok film izlemek gerekiyor. İşin sırrı iyi bir dramacı olmakta. Aynı zamanda kompozisyon becerilerini de olanaklı olduğu ölçüde geliştirmenin faydası var. Film sektörünün aktif olduğu yerlerde bulunmak, bu sektörden insanlarla tanışmak gerekiyor,” diyerek aktarırken, önemli bir noktanın da altını çiziyor: “Bütün bunların yanında hâlâ el sıkışmanın bir e-mail’den daha geçerli olduğu bir devirde yaşıyoruz. Film sektörünün aktif olduğu yerlerde bulunmak, bu sektörden insanlarla tanışmak gerekiyor. USC ve UCLA gibi okullar da film müzigi ile ilgili çok iyi eğitim veriyor.

Yaşamını Hollywood’da sürdüren besteci, şu anda USC’nin Advanced Games projesi kapsamında Apophis adlı video oyununun müziklerini hazırlıyor; gelecek yıl için de yönetmen Tamara Hernandez’in çekeceği uzun metrajlı filmin müziklerini yapmak üzere anlaşmış durumda. Türkiye’de film müziğine ilgi olsa da, kaynak sıkıntısı bulunduğuna dikkat çekiyor Murat Selçuk ve dizilerin bu dala ilgiyi artırdığını söylüyor.

Murat Selçuk’un bir zamanlar İstanbul’daki yatak odasında Roland synthesizer ile Depeche Mode cover’ları yaparak başlayan müzik tutkusu, onu bir ülkeden diğerine, kıtalar arası bir yolculuğa sürüklemiş. Başarısının ardında yatan da hiç kuşkusuz bu güçlü tutku.

MÜZİK, FİLM İÇİN TAMAMLAYICI BİR ELEMENT

Bir film müziği üzerinde hangi aşamada çalışmaya başlıyorsunuz? Müzik hakkında düşünmeye başlamadan önce filmin son kurgulanmış halini mi görüyorsunuz yoksa senaryoyu okuyup bazı sahneleri mi izliyorsunuz?

Her iki şekilde de olabiliyor. Bazen film henüz çekilmemişken veya yapım  aşamasındayken senaryoyu okumak  filmin atmosferi ve karakterler hakkında epey bir fikir veriyor. Eğer henüz  elimde  filme dair bir görüntü yoksa, hikayenin bende yarattığı duygulardan yola çıkarak içinde birkaç temanın bulunduğu bir suit yazıyorum. Bazen bu suitten temalar filmin içinde yer alabiliyor bazen de filmin kendisini gördükten sonra tamamen fikir değiştirdiğim oluyor. Bunların hepsini filmin yönetmeni ile birlikte karşılıklı tartışıp ortak bir karara varıyoruz.

Ben genel olarak görsellerden çok etkileniyorum. Filmin renkleri, dokusu, kurgusu ve karakterler, ne tarz bir müziğin filme en iyi şekilde hizmet edeceği konusunda beni yönlendiriyor. Film için müzik yazmanın en güzel taraflarından biri de, yazacağınız müziğin konusunun halihazırda zaten var olması. Filmin kendisi müziğin formunu, renk paletinizi belirliyor. Bu da size bir takım sınırlamalar getiriyor. Limitlerinizin ne olduğunu bilmek, elinizdeki malzemeyle daha iyi odaklanmanıza ve daha yaratıcı olmanıza sebep oluyor.

Film müziklerinin ilginç bir tarafı var. Filmden müziği çıkardığınızda görüntülerin etkisi önemli oranda azalıyor. Sizce müzik filmde nasıl bir rol üstleniyor? Müzik yönetmenin konuya bakış açısını netleştirmesine yardımcı mı oluyor yoksa filmin kendisi müzikten ne beklenildiğini açıkça ortaya koyuyor mu?

Filmde müzik, görüntü ve diyaloglarla birlikte hikayeyi anlatan önemli bir unsur. Ancak bestecinin filme müzik yazarken unutmaması gereken bir şey var o da esas odak noktasının film olduğu. Müzik, tamamlayıcı bir element. Sinemaya güzel bir müzik dinlemek için değil güzel bir film izlemek için gidiyoruz. Müziğin çok başarılı olduğu filmlerde de insanlar sinemadan akıllarında kalan bir tınıyla çıkıyorlar.

Müziğin aynı zamanda sihirli bir gücü var; görüntünün ve diyalogların anlatamadığını müzik anlatabiliyor. Bazen yönetmenler oyunculuktan veya başka sebeplerden ötürü tatmin olmadıkları sahneleri müziğin yardımıyla desteklemeyi seçebiliyorlar. Her sanat formunda olduğu gibi bunda da dönemler var. Baktığınızda elli sene önceki film müziği yaklaşımıyla şu ankinin çok farklı olduğunu görürsünüz. Günümüzde yönetmenler genellikle diyalogların ve oyunculuğun önüne geçmeyen, daha destekleyici planda kalan müzikleri tercih ediyorlar.

HOLLYWOOD'DA BESTECİ SON DAKİKADA DEĞİŞEBİLİYOR

Besteci Hans Zimmer'e göre, bir film yönetmeninin en çok istediği şey, filmin müziklerini yapan bestecinin başarılı olması. Çünkü besteci başarısız olursa, film de başarısız olur diyor. Siz de aynı görüşte misiniz?

Ennio Morricone’ye göre de iyi bir müzik kötü bir filmi kurtaramazken, kötü bir müzik de iyi bir filmi berbat edemez. Bence her ikisinin de doğruluk payı var. Hans Zimmer ve Christopher Nolan, ayrılmaz bir ikili oldular. Steven Spielberg-John Williams, Dany Elfman ve Tim Burton gibi.. Bu tarz uzun soluklu besteci/yönetmen ilişkilerinde besteci, yönetmenin ne istediğini biliyor. Yönetmen de besteciden en iyi sonucu nasıl alabileceğini biliyor ve ona güveniyor. Bu yakın çalışmanın ürünü olarak da ortaya filmi berbat edecek bir müzik pek çıkmıyor. Ancak stüdyo filmlerinde bu böyle olmayabiliyor. Hollywood’da çok yaygın olan olaylardan biri de bestecilerin filmden atılması. Stüdyolar veya yapım ekibi, film müziklerinin başarılı olamayacağı ile ilgili şüpheye düşerlerse besteciyi son dakikada değiştirebiliyorlar. Bu hiç de nadir rastlanan bir durum değil. Ünlü besteciler de dahil herkesin başına gelen bir olay. Hatta David Raksin bununla ilgili şöyle demiş: “Şimdiye kadar bir filmden kovulmadıysan henüz gerçek bir besteci değilsindir.”

Bir besteci yönetmenin isteklerine bağlı kalırken, bir yandan da nasıl kendi duyguları doğrultusunda müzik üzerinde yeni fikirler geliştirebiliyor?

Eğer yönetmenin iyi bir vizyonu varsa ve müzikal olarak ne istediğini biliyorsa, birlikte yapılan fikir alışverişi ile ortaya çok daha güzel bir iş çıkıyor. Bazen de yönetmenin aklında spesifik bir fikir olmuyor ve besteciyi daha özgür bırakabiliyor. Yönetmenin filmi hakkında nasıl bir müzik istediğini en azından ana hatlarıyla bilmesi beni daha motive ediyor. Bu çizilen çercevenin içerisi de bestecinin yaratıcı alanı oluyor.

TÜRKİYE'DEN ÜÇ FAVORİ YÖNETMEN

Birlikte çalışmayı arzuladığınız yurtdışından ve Türkiye’den yönetmenler var mı? Favori film müzikleriniz hangileri?

Türkiye’deki yönetmenlerden Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak, Yılmaz Erdoğan’ı çok beğeniyorum. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmlerinde orijinal müzik kullanmıyor. Kaynak müziği dediğimiz halihazırda var olan bestelerden kullanıyor. Quentin Tarantino gibi.. Amerika’da yeni nesil çok iyi yönetmenler geliyor. Her ne kadar Hollywood çıkmazda, artık gişe hasılatına dayalı devam filmleri çekiliyor dense de, çok yetenekli yönetmenler ve senaryo yazarları var. Bu yeni sahnede onlarla birlikte olmak çok heyecan verici. Onun dışında Dan Gilroy, Sam Mendes, David Fincher, Christopher Nolan favori yönetmenlerim.

Geçtiğimiz senenin filmlerinden The Grand Budapest Hotel’in müziklerini çok beğenmiştim. 2015 Oscar’larında favorimdi ve kazandı. Alexandre Desplat’nın hemen hemen yaptığı bütün işleri çok beğeniyorum. Aynı zamanda mentorum olan James Newton Howard, Tom Newman ve daha yeni bir uçak kazasında kaybettiğimiz James Horner favori bestecilerimden. Fakat benim için yeri hepsinden ayrı olan biri var; o da Jerry Goldsmith. Chinatown, Basic Instinct, The Planet of the Apes. Rambo The First Blood en sevdiğim film müziklerinden.

Şimdiye kadar gördüğünüz filmler içinde görsel/işitsel uyumunu en iyi yakalayan orijinal film müziği hangisiydi?

Shawshank Redemption.

Video oyunlarına ve iPhone uygulamalarına da müzik yapıyorsunuz. Film müziği ile bu oyunlara müzik yapmak arasında epey fark olsa gerek. Temel olarak benzeştikleri ve ayrıştıkları yönlerden söz edebilir misiniz?

Video oyunları da artık çok sinematikleşti. Müzik olarak da öyle. Oyun müzikleri de artık filmler gibi büyük orkestralar ile kaydediliyor. O açıdan stil olarak çok benziyorlar. Ancak uygulama aşamasında bazı farklılıklar doğuyor. Sinemada kurgulanmış bir sahneye müzik yapıyorsunuz, ancak video oyunlarında her oyuncu spontane olarak kendi sahnesini yaratıyor. O nedenle sinemada olduğu gibi müziği görüntüyle bire bir senkronize etmek mümkün değil. Bu sebeple müzik looplar halinde hazırlanıyor. Aynı zamanda bu looplanmış müziğin içerisinde de oyundaki konumunuz, olan olaylar ile birlikte tetiklenen diğer katman müzikler var. Mesela bir düşmanla savaşıyorsunuz, o esnada çalan bir müzik var, düşmanınız beklemediğiniz bir hamle yapıp sizi yenmeye başladığında tansiyonu daha da arttıran diğer müzik katmanı var olan müziğin üstüne ekleniyor. Bunun tam tersi de olabiliyor.

USC VE UCLA'DE A'DAN Z'YE FİLM MÜZİĞİ EĞİTİMİ

 USC’nin sinema müziği master dalına Türkiye'den kabul edilen ilk kişi olmanız ilginç. Sizce bu dala ülkemizde yeterli ilgi var mı?

Var aslında. Fakat ülkemizde kaynak yok. Son zamanlarda dizi müzikleri ile birlikte film müziklerine olan ilgi arttı. Müzisyenler arasında da bu dala çok ilgi var; çünkü film müziği düzenli olarak müzik yazabileceğiniz ve müziğinizi insanlarla paylaşabileceğiniz bir dal. Çok geniş bir duygu yelpazesi var; bu da müzisyenler için kendilerini ifade edebilme olanağı tanıyor.

Los Angeles, bu işin dünyadaki beşiği. Tarihteki ilk filmler çekilmeye başlandığından beri burada filmlere müzik yapılıyor. 100 yıllık bir geleneği var. Bu nedenle bu işi A’dan Z’ye öğrenebileceğiniz bir yer. Önümüzdeki senelerde de Türkiye’den daha fazla müzisyenin filmlere müzik yapmak için, öğrenmek için buraya geleceğini düşünüyorum.

Murat Selçuk'un resmi internet sitesi: http://www.murat-selcuk.com/
 
(Bu yazı, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan röportajın geniş versiyonudur.)

17 Temmuz 2015 Cuma

SUSANNE SCHAPOWALOW'UN KAMERASINDAN CAZ EFSANELERİ


17.7.2015

Rotterdam'da açılan pop-up Caz Müzesi hakkında yazdığım yazıda 1922 doğumlu Alman fotoğrafçı Susanne Schapowalow'un hikayesini ayrıca anlatacağımı söylemiştim. Müzenin kurucusu Wim van Zon, bir depoda topladıkları yedi ayrı sergiyi bize tanıtırken, Dünyanın En İyi Caz Fotoğrafları başlığı altında toplananları tanıttığı sırada özel bir keşiften söz etti. 1940'lı ve 50'li yıllarda caz müziğine ve caz müzisyenlerine büyük bir ilgi duyan Alman fotoğrafçının eserlerine dikkatimizi çekti. 

Bir dönem Der Spiegel için de çalışan Susanne Schapowalow, geceleri Amerikalı caz müzisyenlerinin konserlerine gidip sanatçıların giriş yaptığı kapıdan içeri girermiş. Bunu başarabilmek için yanında bulundurduğu bir paket sigarayı kapıdaki görevliye verir, böylelikle sahne arkasına geçermiş. Zamanla müzisyenler de onun diğer erkek fotoğrafçılardan farkını görmüş; çoğu fotoğrafçı sahne önünde çekim yaparken o sahne arkasında olan bitenleri kayda geçirmiş. O yıllarda Duke Ellington ve Louis Armstrong'un da aralarında olduğu pek çok ünlü caz müzisyeni ile de arkadaş olmuş. 

Bu şekilde caz tarihinin en özel siyah beyaz fotoğraflarını 1965 yılına kadar çekmeye devam etmiş. Ta ki o yıl bir gerçeğin farkına varana kadar... Schapowalow'un o yıllarda ünlü Amerikalı organizatör, besteci, müzisyen ve yapımcı Quincy Jones ile ilişkisi olmuş ve bir gün New York'a onu görmeye gitmiş. Ancak Jones'un evli ve iki çocuklu olduğunu öğrenince fotoğraf çekmeyi tamamen bırakmış; 1965'ten sonra ise hiç fotoğraf çekmemiş, elindeki fotoğrafları evinde saklamış. Çektiği o caz fotoğrafları hobisi olduğu için onları sergilemeyi hiçbir zaman düşünmemiş. 

2009'da torunu Berlin'de bir fotoğraf galerisini ziyaret ettiğinde, 1950'lerde siyah beyaz caz fotoğrafları çeken bir fotoğrafçı tanıyıp tanımadığı sorulmuş. "Sanırım büyükannemde o tür fotoğraflar var ama nerede olduklarını bilmiyorum," diye yanıt verince, galeri sahibinin çabaları sonucunda yapılan araştırma ile Schapowalow'un evinde 50 bin negatif film bulunmuş. Galeri sahibi bu sayede 2009'da Susanne Schapowalow'un ilk sergisini Berlin'de açmış. Fakat Schapowalow daha sonra yaşlılık nedeniyle bunama hastalığına yakalanınca, ailesi ellerindeki fotoğraflarla ne yapmaları gerektiğini bilememiş. 

Rotterdam'daki Caz Müzesi'nin söz konusu fotoğraflara ulaşıp gerekli izinleri alması yaklaşık iki yıl sürmüş. Schapowalow'un fotoğrafları dünyada bu sayede yeniden sergilenme olanağı bulmuş. Wim van Zon'un söylediğine göre, Rotterdam Caz Müzesi hem o fotoğrafları satma hem de başka sergilerde kullanma hakkını almış durumda. 

Rotterdam Caz Müzesi'ni gezerken beni en çok etkileyenler, fotoğraflarındaki doğallık nedeniyle Schapowalow'un eserleri oldu. Win van Zon'a "Bu sergilerde sizin favoriniz hangisi?" diye sorduğumda, 1960 yılında Birdland Sahnesi'nde piyano çalarken sahne gerisinden görünen Nina Simone fotoğrafını gösterdi. 650 eser içinde gerçekten de sunduğu farklı perspektifle ayrı bir yerde duruyor o fotoğraf. 

1950'li yıllarda çekilen Miles Davis, Louis Armstrong, Duke Ellington, Chet Baker fotoğrafları da fotoğrafa belgesel gözüyle bakan gözlerin ve caz müziğine sevdalı, meraklı bir ruhun eseri belli ki. Kamerasını o dönemde para kazanmak için değil, tutkun olduğu bir dünyanın arka planını belgelemek için kullanmış Schapowalow... Başarısının sırrı da o zaten. 

Schapowalow'un eserlerinin bir bölümü, 2012'de İstanbul'da da bir galeride sergilenmiş. O zaman nasılsa kaçırmışım bu sergiyi ama Rotterdam'da karşıma çıkmasına çok sevindim. Müziğin efsanelerini, 2. Dünya Savaşı sonrasında içinde bulundukları duygusal atmosferin izini de yansıtarak tarihe geçiren fotoğrafları eşsiz birer kültürel hazine. 


VİDEO: AVISHAI COHEN SORU - CEVAP SEANSI @ NORTH SEA JAZZ FESTİVALİ


17.7.2015

Caz müzisyeni Avishai Cohen, bu yıl North Sea Jazz Festivali'nde en çok ilgi gören müzisyenlerden biriydi. Hem konser verdi hem de North Sea Jazz Club'da doğrudan dinleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu soru-cevap seansının bir kısmını kaydettim. Özellikle genç müzisyen adayları ve tabii Cohen hayranları için ilginç bilgiler içerdiğini düşünüyorum.

"Aranızda kaç müzisyen var?" diye sorarak başladığı konuşmasında kendi hayatından anekdotlara da yer verdi Cohen. Genç bir müzisyenin "Kendi soundunuzu nasıl yarattınız?" şeklindeki sorusunu yanıtlarken, "Hayatınızı Charlie Parker'a adayabilir, onun çaldığı her notayı ezberleyip taklit ekmeye çalışabilirsiniz ama yine de onun gibi olamayabilirsiniz. Bu nedenle başkalarından ilham almaktan çekinmeyin. Ona kendi yorumunuzu eklediğinizde kendi soundunuzu da bulursunuz," diyerek yanıt verdi.

Ülkemizdeki festivallerde de müzisyenler ile dinleyicilerin bu tür soru-cevap atölyelerinin artırılması umuduyla videoyu paylaşıyorum.



(Fotoğraf ve video bana aittir.)



ROTTERDAM POP-UP CAZ MÜZESİ


17.7.2015

North Sea Jazz Festivali’nin Rotterdam’daki 10. yıldönümü dolayısıyla bu yıl kent limanındaki eski bir depoda bir pop-up caz müzesi açıldı. Geçen hafta festivali ziyaretimiz sırasında müzeye de uğrayarak kurucusu Wim van Zon ile konuşma fırsatı bulduk. 6 Haziran - 19 Temmuz tarihleri arasında açık olan müzeyi, festival sırasında günde 140 kişi ziyaret ediyor. Wim Van Zon, yaptığımız görüşme sırasında, Caz Müzesi’ni sürekli bir hale getirmek finansal nedenlerle mümkün olmasa da, dünyanın farklı kentlerinde aynı şekilde pop-up caz müzesi açmak istediklerini ve bu kentlerden birinin de İstanbul olduğunu söyledi. Rotterdam’daki pop-up müzenin içinde konser ve film gösterilerinin yapıldığı bir de caz kafe bulunuyor.

Müzeyi Wim van Zon eşliğinde dolaşırken öğrendiğimize göre, müzenin içinde aynı anda 7 sergi ziyarete açık.

1- Dünyanın En İyi Caz Fotoğrafları: Bu kategoride yer alan siyah beyaz fotoğraflar, caz tarihinin en ünlü fotoğraflarından oluşuyor. Eserlerine yer verilenler fotoğrafçılar arasında şu isimler bulunuyor: Amerikan cazının altın tarihi olarak değerlendirilen 1930 ve 1940’larda çektiği fotoğraflarla tanınan William P. Gottlieb; özellikle fotoğraflarıyla Blue Note plak şirketinin başarısına önemli katkıda bulunan prodüktör Francis Wolff; Woodstock Festivali’nin ilk ve tek akredite olan fotoğraf şefi, aynı zamanda The Beatles’ın son konserinin fotoğraflarını da çeken Jim Marshall; Rolling Stone dergisinin Fotoğraf Şefi Baron Wolman; son 20 yıldır New York caz sahnesinin tanınan fotoğrafçısı Jimmy Katz; önde gelen caz fotoğrafçısı Paul Bergen ve Der Spiegel’in fotoğrafçısı Susanne Schapowalow. Fotoğrafçılığın yanı sıra caz tarihine ilgi duyan herkesin mutlaka görmek isteyeceği kadar ilginç bir sergiydi bu. Özellikle Susanne Schapowalow’un son derece ilginç bir hikayesi var. Onu ayrı bir başlık altında ayrıca aktaracağım.

2-North Sea Jazz Festivali için yapılan sanat eserlerinin en iyileri: Son 10 yılda festival için yapılan sanat eserlerinin, resimlerin en iyilerinden yapılan bir derleme. Çeşitli ülkelerden farklı fotoğrafçıların yeni ve eski eserleri.


3-Rotterdam’da Cazın 100 Yıllık Tarihi: Bir liman kenti olarak Amerika ile güçlü ilişkiler kuran Rotterdam, Avrupa’da cazın duyulduğu ilk kentlerden birisi. Bu sergide caz müziğinin kentteki gelişimine dair hikayeler, gazete kupürleri, posterler ve illüstrasyonlar yer alıyor.


4-North Sea Jazz Festivali için tasarlanan posterler sergisi: 2006’dan bu yana her yıl festivalin resmi posteri Rotterdam’daki Willem de Kooning Sanat Akademisi’nin öğrencileri tarafından tasarlanıyor. Öğrencilerin son yıllarda yaptığı en iyi tasarımların yanı sıra, festival için yapılan eski posterler ve reklam afişleri de bu sergide ziyaretçilere sunuluyor.



5-InstrumentHeads: New York’ta yaşayan müzik fotoğrafçısı Michael Weintrob’un “InstrumentHeads” adlı konseptinde yer alan fotoğrafları da bu yıl müzede sergileniyor. Bu seri için müzisyenleri başlarına geçirdikleri enstrümanlarla fotoğraflayan Weintrob, gerçeküstü bir duygu yaratırken, bir yandan da müzisyenin enstrümanıyla bütünleşmesine vurgu yapmış. 2013’te New Orleans Jazz Festivali’nde de uyguladığı bu portre serisi, 2014’te Nashville’de country sanatçılarıyla devam etmiş. Esas olarak konser fotoğrafları çeken Weintrob, InstrumentHeads projesinde müzisyenleri eğlenceli bir atmosfer içinde fotoğrafladığını ve eserlerinin duygusal bir etki yaratmasını umduğunu anlattı görüşmemiz sırasında. North Sea Jazz Festivali sırasında da festivalin yapıldığı ana binada kendisine bir stüdyo kurmuş, çektiği fotoğrafları satın almak isteyenlere özel baskılarını satıyordu Weintrob.

6-Let Freedom Ring: Caz müziğinden esinlenen Hollandalı sanatçıların fotoğraflarının yer aldığı sergi. Bu yılki festivalin özel konuğu, 1960’larda bateri çalmaya başlayan ve çoğu kişi bilmese de aynı zamanda görsel sanatçı olan Han Bennink idi. Bu sergi kapsamında 1945’ten sonra ve özellikle özgürlük çağı olan 1960’lardan bu yana caz müziğinden esinlenen sanatçıların eserleri sergileniyor.

7-North Sea Jazz Festival Fotoğrafları: North Sea Jazz Festivali’nde çekilen caz fotoğraflarının en iyilerinden bir seçki.

Bu başlıklar altında toplanarak sergilenen 650 eser yer alıyor Rotterdam pop-up Caz Müzesi’nde. Yaşlılar, Rotterdam’da yaşayanlar ve North Sea Jazz Festivali’ne katılanlara indirimin yapıldığı müze gezi ücreti 3.5 ile 8.5 Euro arasında değişiyor. Bir duvardan diğerine yavaş yavaş ilerlerken birden karşınıza bir Miles Davis fotoğafı çıkıyor, arkanızı bir dönüyorsunuz hiç görmediğiniz bir Nina Simone fotoğrafı... Geçmişte yolculuk yaparken kulağınızda o dev isimlerin unutulmaz sesleri ve ölümsüz müzikleri yankılanıyor. Boş bir deponun duvarlarında sanat eserlerinin yer aldığı ve caz müziğinin tarihine ışık tutan bir müzeye döndürülmesi fikri gerçekten de çok heyecan verici. Umarım İstanbul’da da bu pop-up caz müzesini gezme şansı yaratılabilir. Sponsorların ve organizatörlerin dikkatine sunarım...

(Fotoğraflar bana aittir.)

NORTH SEA JAZZ FESTİVALİ 40'I DEVİRDİ!


17.7.2015

Caz müziğinin dünyaca ünlü en büyük etkinliklerinden biri olan North Sea Jazz Festivali, geçtiğimiz hafta sonunda 40. kez düzenlendi. Aynı zamanda festivalin Rotterdam’daki 10. yılına da işaret eden etkinliği üç günde toplam 75 bin kişi izledi.

İlk olarak 1976’da caza meraklı işadamı Paul Acket tarafından The Hague kentinde yapılan North Sea Jazz Festivali, 2006 yılından beri bir caz kenti olarak değerlendirilen Rotterdam’da gerçekleştiriliyor.



Festival Direktörü Luyken: "Daha fazla büyümemeliyiz"

Festival Direktörü Jan Willem Luyken, Pazarlama ve İletişim Müdürü Junior van der Stel ve Prodüksiyon Müdürü Scal Langelaan, yaptığımız görüşmede, sadık izleyiciler festivalin Rotterdam’a taşınmasına karşı çıksa da, bunu tercih etmelerinin en önemli nedeninin etkinlik için çok uygun bir atmosfer sağlayan geniş Ahoy Rotterdam binası olduğunu anlattılar. Festivali Rotterdam'a taşımadan önce yaptıkları araştırmada katılımcıların yüzde 95 oranında bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğüne dair sonuç çıktığını ama zaman içinde festivalin ruhunu ve değerlerini koruyabildiklerini söylediler. Benim favorim olan Volga gibi ufak ve samimi bir caz salonu havasında olanlar ve North Sea Jazz Club gibi caz barı işlevini görenlerin yanı sıra, Nile gibi popüler isimler için stadyum atmosferini yansıtan büyük salonlarla birlikte büyüklü küçüklü 13 ayrı salona sahip Ahoy Rotterdam binası, North Sea Jazz Festivali'ni tek bir çatı altında toplayarak, tek bir biletle etkinlik boyunca dinleyicilerin istediği konseri izleyebilmesine olanak tanıyor.

Buna karşın Luyken’e üç gün boyunca dünyanın her tarafından 1200‘den fazla sanatçının 150‘yi aşan sayıda konser verdiği böylesine büyük bir festivalin eksiği var mı diye sorduğumda yanıtı, “Eksiğimiz mekan. Bu bina North Sea için mükemmel ama artık kapasitemizin sınırına ulaştık. Daha fazla büyümemeliyiz,” oldu.

Gerçekten de festivali tanımak için etrafta dolaşırken bir ara ciddi boyutta izdiham yaşandığına tanık oldum. Sadece yiyecek standlarının önünde değil, bir salondan diğerine gitmek için geçilen yollarda da tıkanıklıklar vardı. Pazarlama Müdürü Stel, bu sorunu gidermek için her yıl yeni düzenlemeler yaptıklarını ama sonuçta herkesin aynı anda yemek yeme ihtiyacı duyduğunu ve belli mekanların aşırı kalabalıklaşması sorununu tümüyle çözemediklerini söylüyor.

Performansların yüzde 87'si caz müziği odaklı

Festival Direktörü ile görüşmemizde, lineup oluştururken hangi kriterlere dikkat ettiklerini de sordum. İki kriterin altını çizdi Luyken: İlk olarak, düşünülen isimlerin North Sea Jazz'in konseptine uyup uymadığına baktıklarını ve ikinci olarak da ziyaretçilerin beğenisini kazanıp kazanmayacağına göre karar verdiklerini söyledi. Yine de bazen haklı, bazen de haksız çıktıklarını ama sonuç olarak sanat ile eğlence arasında, ticari olan ile ticari olmayan arasında ve müzik türleri açısından bir denge kurmak zorunda olduklarını anlattı. Luyken'in belirttiğine göre, North Sea Jazz Festivali de, dünyadaki diğer büyük festivallerin, menajerlerin, plak şirketlerinin, grupların içinde yer aldığı büyük bir sistemin parçası ve doğru zamanda doğru kararı vermek için büyük bir ekibin yıl boyunca çok çalışması gerekiyor.

İçinde sergi mekanlarından alışveriş çadırlarına, restoran ve kafelerden masaj salonlarına kadar çok çeşitli alanların bulunduğu ve sanat ile eğlence arasında bir denge kuran festivalin yapıldığı Ahoy Rotterdam, 30.000 metrekarelik dev bir yapı. Bu geniş alana yayılan sahneler öylesine iyi yerleştirilmiş ki, birinden diğerine gitmek için gün boyu yürürken kulağınıza çarpan yeni müzikleri keşfediyorsunuz. Yüzde 87 oranında caz müziğine yer verilen North Sea Jazz Festivali’nde ayrıca swing, blues, soul, R&B, hip hop ve Latin müziklerini de dinlemeniz mümkün.

Yılın en çarpıcı keşfi: Sarah Jane

Nitekim bu yıl tesadüfen Mississipi Sahnesi’nde dinlediğim Sarah Jane, yılın en ilginç keşiflerindendi. Blues, soul, hip hop, R&B, funk ve saykedelik etkileri buluşturan müziği ve güçlü sesi, enerjik sahne şovuyla bir araya gelince dikkat çekti ve festivalde sahne aldığı ilk yılda büyük takdir topladı. Sesi, sahne performansı ve dikkat çekici görüntüsüyle sahneye çıktığı anda ilgi odağı haline gelen Sarah Jane, 2012'de gece ve gündüz gibi hayatın tezatlarına odaklanan şarkı sözlerini kendisinin yazdığı "Deigh & Nite" adlı bir kısaçalar yayınlamış; 2014'te çıkan "Psychedelic Love" adlı single'dan sonra bu yıl sonuna doğru da ilk albümünü yayınlayacağını öğrendim. (Şimdilik burada Mayıs 2015'te yayınladığı single'ı "Letter to the Moon"u paylaşıyorum. Şahsen bu şarkıdaki R&B/pop sounduna fazla yakın değilim ama sahnede gördüğüm Sarah Jane'in ekibindeki yetenekli müzisyenlerin de katkısıyla dinleyiciyi tamamen içine çekip ritimlerin peşinde sürükleyen bir enerjisi var. Umarım o duyguyu albümde de hissedebilirim.


North Sea Jazz Festival sırasında çeşitli röportajlar yapmak gerektiğinden çok sayıda heyecan verici ismi canlı dinleme fırsatını kaçırdım ama bazı grupları yakalayabildim. Sofistike ritmik yapıları Afrika folk tınılarıyla dokuyup hipnotize edici bir müzik yapan Brooklyn çıkışlı grup Dawn of Midi, alto saksofonist ve besteci Rudresh Mahanthappa ile İsrailli caz müzisyeni Avishai Cohen de festivalin en çok ilgi gören isimleri arasındaydı. Avishai Cohen'i ayrıca soru/cevap seansında da dinleme şansım oldu. Katılımcıların sorularını doğrudan sahnede yanıtlayan müzisyen, genç yeteneklere de önemli tavsiyelerde bulundu.

Kapanışta Lionel Richie'ye büyük ilgi

Kapanışı yapmak ise, bu yıl Glastonbury festivalinde de headliner olarak sahneye çıkan Amerikalı soul ve R&B şarkıcısı Lionel Richie’ye nasip oldu. Çoğu kişi Lionel Richie’nin hit şarkılarını dinlemekten keyif aldığını itiraf etmese de, herkes son gece ünlü müzisyeni görmek için festivalin en büyük salonuna akın etti. Kendisinden önce ekranda beliren tanıtım videosunda unutulmaz şarkısı “Hello, is it me you’re looking for?” sözleri duyulur duyulmaz salona hakim olan coşku ise görülmeye değerdi. Ne yazık ki biz konserden yaklaşık 8.5 dakika sonra ayrılarak tur otobüsüne dönmek zorunda kaldık...


(Fotoğraflar bana aittir.)

16 Temmuz 2015 Perşembe

2015'İN İLK YARISINDA YILIN EN İYİ ALBÜMLERİ


16.7.2015

Haziran ayı gelip de yılı yarılayınca, geriye dönüp bakmak ve bu zamana kadar yayınlanan albümleri gözden geçirmek, yıl sonunda daha iyi bir değerlendirme yapabilmek için yararlı oluyor. Bu yıl da albümleri heyecanla takip ettim; bir kısmını bir süre dinleyip rafa kaldırdım, bir kısmı hayatımın bazı dönemlerine soundtrack oldu. Bunların arasından bir seçki yapıp 30 tanesini öne çıkarmak yine kolay olmadı. Elbette bu listeye giremeyen başka iyi albümler de var ama burada söz ettiklerim yılın en sevdiğim ilk 30 albümü. Ayrıca  benim listeme girmeyen ama başkalarının beğendiği albümler de doğal olarak vardır. Her zaman söylediğim gibi, sonuçta her liste onu yapanın kişisel beğenilerini yansıtır. Benimki daha çok deneysel/alternatif başlığı altında toplayabileceğimiz kayıtlara özgü bir değerlendirme. O açıdan bakılırsa, bu türlere ilgi duyanlar ya da yeni keşifler yapmak isteyenler için farklı bir öneri oluşturabilir.

Bu listedeki albümleri kendi aralarında ayrıca bir sıralamaya tabi tutmadığımı da belirtmek isterim; dizilişleri tamamen rastlantısal. Keyifli dinlemeler dilerim!

Alessandro Alessandroni - Industrial
1960’lardan beri deneysel akustik kayıtlar yapan ve bu alanda efsane nitelemesini en çok hak eden müzisyenlerden biri olan İtalyan besteci/multienstrümantalist Alessandro Alessandroni’nin bu yıl yayınlanan “Industrial” adlı albümü, 1976 yılında yaptığı endüstriyel temalı kayıtlardan oluşuyor. Ennio Morricone ile Spaghetti Western filmlerinin müziklerinde yaptığı işbirlikleri ile adını duyduğumuz bestecinin synth-ağırlıklı elektro-akustik kayıtları, yansıttığı minimalizm ve ses kalitesi ile kendine bu alanda özel bir yer açıyor. Özellikle albümde yer alan “Amperometri” adlı şarkı, bana göre gitarla yazılan mükemmel bir şiir.



The Membranes - Dark Matter/Dark Energy
26 yıl sonra yeni bir albümle karşımıza çıkan The Membranes, evrene ve hayata ilişkin etkisi yoğun bir albüm kaydetmiş. Çok geniş bir ses paletinin kullanıldığı albüm, sound açısından gerçek bir macera! Bütününü değerlendirdiğimizde elbette bir gitar albümü söz konusu ve John Robb’un güçlü bas soundu yine belirgin. Ancak bunun ötesinde yer yer sert gitarları geri plana alıp, e-bow, yaylılar, melodika, buzuki ve armonyum gibi değişik aletlerle yaratılan ses manzaraları da var. Albümün arkasındaki asıl ilham, John Robb’ın CERN’deki Higgs Bozonu Projesi’nin başındaki Joe Incandela ile buluşması sırasında evrenin doğuşu, karanlık madde ve karanlık enerji hakkında duydukları. Ortaçağ’dan kalma bir atmosferi andıran albüm kapak resminde hareketsiz yatan kadının üzerine oturan maymun ve perde arasından başını uzatan atın da evrenin doğuşu, insanın gelişimi ve modern toplumun kuruluşuna dair gönderme yaptığını düşünmek zor değil. Kuşkusuz yılın en iyi albümlerinden birisi.

Godspeed You! Black Emperor - Asunder, Sweet and Other Distress
Deneysel enstrümantal rock’a dair güzel olan ne varsa bu albümde mevcut. Grubun altıncı albümü, grubun 2013-14 boyunca canlı performanslarında çaldığı ve hayranları tarafından “Behemoth” olarak bilinen uzun parçayı içeriyor. Minimalist drone’larla başlayıp titreşen gitar gürültüsüyle büyüyen sound, dinledikçe insanı bütünüyle sarıyor. Hükümete duyulan güvensizliği, politik cehaletten hayvan zulmüne kadar modern uygarlığın çöküşünü hazırlayan atmosferi herhalde GY!BE’den daha sarsıcı şekilde anlatacak bir grup da olamazdı.

The Orb - Moonbuilding 2703 AD
 Elektronik müziğin dev ismi The Orb’un bu türün efsane plak şirketi Kompakt etiketiyle yeni bir albüm yayınlaması, yılın en heyecanla beklediğim müzik olaylarından biriydi. Alex Paterson, albümü şöyle tanımlıyor: “Ayda gezen sekiz ayaklı Land Rover’a dönüşüp, milyonlarca ses örneği ve ses dokusunun oluşturduğu kozmik bir ufuk tabakasına doğru havalanan kesintisiz bir müzik parçası. Dinleyiciyi kendi kafasının üstünde döndürüp, beynini maksimum kapasitede tekrar yapılandırır ve sonra tekrar evine döndürür.” Böylesine orijinal bir anlatımdan sonra başka bir yorum yapmak gereksiz; albümü sadece deneyimlemek düşüyor bize. Güçlü bassline’lar, saykedelik synth’ler, tuhaf loop’lar ve derin ambient dokularıyla uçmaya hazır olun diyorum.

Jac Berrocal, David Fenech ve Vincent Epplay - Antigravity
Efsane trompetçi ve besteci Jac Berrocal, Fransız avangart müzik sahnesinden gitarist, şarkıcı/besteci David Fenech ile görsel artist ve ses tasarımcısı Vincent Epplay’in ortak albümü “Antigravity”deki ses çeşitliliği son derece heyecan verici. Doğaçlamalarla evrilen serbest caz, ambient ve punk ruhlu rock ile elektronik sesler birbirine girince kulaklarımız için olduğu kadar ruhumuz için de rengarenk bir evren sunuyor. İlk dinleyişte kapıldım ama dinledikçe de daha çok tutulduğum bir albüm oldu.



Alessandro Cortini - Forse 3 
Nine Inch Nails ile yaptığı çalışmalardan ve elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, Buchla modüler synthesizer ile yaptığı müthiş Forse albüm serisinin üçüncü kaydını bu yıl yayınladı. Dünya üzerinde sadece 13 adet kalan Buchla Music Easel denilen analog synthesizer üzerinde canlı çalınıp kaydedilen albüm, elektronik müzik meraklılarının mutlaka dinlemesi gereken bir cevher. İlk iki albüm gibi üçlemenin bu son kaydında Cortini’nin belirgin damgasıyla kendini hemen belli eden bir sound var. Buchla’dan çıkan en görkemli, en derin tonal müzik diye tanımlarsak yanlış olmaz. Cortini’nin kendisini tek bir enstrümana bağımlı kıldığında yaratıcılığının seslerle giriştiği oyun ve aldığı virajlar inanılmaz.

Vito Ricci - I Was Crossing A Bridge
Bağımsız müzik sahnesinde mükemmel kayıtlar yayınlayan Amsterdamlı plak şirketi Music From Memory etiketiyle çıkan albüm, arşiv yapanların dikkatinden kaçmayacak kadar önemli. 1980’ler New York’unun deneysel müzik ortamını izleyenlerin iyi tanıdığı Vito Ricci’nin bu retrospektif albümü, yaptığı müziğin döneminin çok ilerisine geçen kalitesini bir kez daha kanıtladı. Ambient, minimal synth, elektronik funk ve her türlü leftfield alana giren sesleri hipnotize edici bir sound içinde bütünleştiren Ricci’nin müziği, kelimenin tam anlamıyla ölümsüz.

Gnod - Infinity Machines
Yarım saati aşan canlı kayıtla birlikte yaklaşık 2.5 saati bulan albümü tanımlamak çok zor. Drone, free jazz, vokal sample’ları, ses efektleri, synthesizer’lar ve spoken word ile birbirine geçen bir ses evreninde türler arasındaki sınırları bütünüyle yıkan saykedelik bir macera denilebilir belki. “Politikacılara güvenmeli miyim?” diye sorarken dinleyene aklından geçenleri sorgulatan, bütün o dağınık yapıdan çıkaracağınız anlama göre şekillenen, gürültülü bir halüsinasyon gibi ama konu ettiği evren, içinde nefes aldığımız dünyanın kendisi; ona dair ne varsa bu düzensizliğin içinde bulmak olanaklı. Dinledikçe keşfedilecek, çok yoğun bir albüm.

Algiers - Algiers
Amerika’nın Atlanta eyaletinden çıkan üçlünün grupla aynı adı taşıyan ilk albümü, Matador Records etiketiyle yayınlandı. Gürültülü gitar rifflerini gospel ve elektronik davullarla buluşturan eklektik ve çok güçlü bir müzik yapıyorlar. Grubun müziğindeki gücün kaynağı, zengin soundu kadar temalarında da yatıyor. Sömürgecilik, ırkçılık, toplumsal uzlaşmazlık, din çatışmaları ve duyarsızlık gibi temel sosyal sorunlara odaklanan politik bir duruşları var. Özellikle “Blood” adlı şarkılarının sözlerine kulak verdiğimizde toplumu esir alan hastalıkları haykırdıklarına tanık oluyoruz. Ben bu haykırışı, isyanın dışavurumunu çok beğendim.



Prurient - Frozen Niagara Falls
Dominic Fernow’un 20 yıldır kullandığı Prurient mahlasıyla yayınladığı yeni albümü “Frozen Niagara Falls”, New York’ta çok sert geçen bir kışın izlerini yaşamdaki duygusal fırtınalarla buluşturuyor. Bunun sonucu olarak da dinleyici albüm boyunca karanlık endüstriyel seslerle sarsılıyor. Dinlemesi herkes için kolay değil ama acımasız güzelliği, içindeki korku ve hüznün dürüstlüğünden geliyor. Albüm, Prurient’in en çarpıcı kayıtları arasındaki yerini aldı.

Barnett + Coloccia - Weld 
Faith Coloccia ve Alex Barnett ikilisi, Blackest Ever Black kataloğuna bu yıl elektro-akustik projelerinin ikinci albümünü ekledi. “Weld” adını verdikleri albümde, elektronik gürültüleri, alan kayıtları, elektronik davul, synthesizer ve işlenmiş vokalle birbirine geçirip mistik bir sound yaratmışlar. Soundun karakterinde enstrümantasyonun yanı sıra, albümün ardında yatan felsefi görüşler temel belirleyici olmuş. Kutsal olanı bulma ve doğal olanın anlamını keşfetmeye çalıştıklarını; eski dönemin etkisine kulak verirken teknolojiyi hem hafızayı somutlaştırma hem de gelecek çağa özgü bir hikaye hayal etmek için kullandıklarını söylüyorlar. Teknoloji bu kadar sofistike bir amaç için kullanıldığında, bilimkurgu filmlerinin müziklerini çağrıştıran ajite edilmiş tekno ile eski çağlara ait kayıtları andıran tuhaf sesler aynı anda karşınıza çıkıyor. Müziğin zamanı ve mekanı aşıp geçmişle geleceği buluşturma yetisine dair çok iyi bir örnek yaratmış Barnett + Coloccia.

Alva Noto - Xerrox Vol. 3
Glitch ve microsound’un yetenekli prodüktörü Carsten Nikolai’nin Alva Noto adı altında yayınladığı Xerox serisinin üçüncü albümü bu yıl çıktı. Jules Verne’nin “L'Île mystérieuse” adlı romanından uyarlanan TV dizisi “La Isla misteriosa y el capitán Nemo” ile Tarkovski’nin “Solaris” film uyarlamasından esinlenen Alva Noto, bu seriyi kaydederken kendi tasarladığı Xerrox yazılımını kullanıyor. Bilimkurgu filmlerine gönderme yapan dinamik ses manzaralarından, duygusal atmosferler yaratan melodilere kadar geniş bir yelpazede ses tasarımı içeriyor albüm. Bu duygusal kaydı, şu ana kadar yaptığı en kişisel albüm olarak niteliyor Alva Noto. Duygusal dünyanın yazılımlarla anlatılması ilginizi çekiyorsa hiç kaçırmayın.

Annabel (Lee) - By the sea... and other solitary places
Soho’da ayakta kalmakta direnen plakçılardan If Music’in keşfi olan grup, adını Edgar Allan Poe’nun şiirinden almış. Nick Drake ve Joni Mitchell’da var olan folk duyarlılığını Billie Holiday tarzı melankolik caz tarzıyla dokuyan grubun müziğini duyan plak dükkanı sahibi, albümü Ninja Tune Records’a göndermiş ve onların da desteğiyle bu şahane albüm ortaya çıkmış. Dinleyeni adeta bir rüyanın içine çeken, bulunduğu yerden koparıp bambaşka bir yere taşıyan hayal gibi bir albüm. Richard E.’nin farklı türleri ustalıkla bütünleştiren kusursuz prodüksiyonu ve Annabel’in vokalini kullanma yetisi hayranlık uyandırıcı. Bir dinleyici “Ella Fitzgerald, Bessie Smith ve Nina Simone’un Debussy dinleyerek rahatladığını ya da Boards of Canada’nın B-yüzü şarkılarıyla coştuğunu düşünün demiş. Gerçekten de o kadar garip ve büyüleyici.



Carter Tutti - Carter Tutti Plays Chris & Cosey 
Deneysel elektronik müziğin en yaratıcı isimlerinden Chris Carter ile Cosey Fanni Tutti, 1980 ve 1990 arasında Chris & Cosey adı altında yayınladıkları şarkıları, daha sonra Carter Tutti adıyla yine kendileri canlı performanslarda yorumladı. Bu canlı kayıtlar da bir albüm olarak bu yıl yayınlandı. Erotizm yüklü sözleriyle gizemini koruyan dark electro ve Goth-Techno eşliğinde dans edip, yeraltı deneysel müzik dünyasının karanlık dehlizlerinde gezinmek isteyenlere ısrarla öneririm.

Kammerflimmer Kollektief - Désarroi 
Alman deneysel müzik grubu Kammerflimmer Kollektief’in yeni albümü “Désarroi”de adına yakışır şekilde free jazz, noise, alternatif rock, dub reggae ve elektronik müziğin yaratıcı bir kargaşası var. Ancak kozmik caz diye nitelenen bu kargaşa içinde bir dinleyici olarak durduğunuz yeri belirlemeniz istenmiyor; aksine birbirinden bağımsız titreşen sesler yardımıyla sağlam bir kafa karışıklığı yaratılıyor. Thomas Weber’in 20 yıl önce başlattığı ve bugün Heike Aumüller ve Johannes Frisch ile sürdürdüğü bu proje, önceden kaydedilmiş sample, loop ve doğaçlamaları çorba haline getirip, daha sonra bunların üzerine jam session’larda tekrar doğaçlama yaparak bir tür kolaj yaratıyor. Albümü dinlemeye başladığınız anda, duyabileceğiniz en etkileyici ses karmaşalarından birinin içine giriyorsunuz.

William Basinski - Cascade
Avangart ambient besteci, ses tasarımcısı William Basinski’nin yeni albümü Cascade, müzisyenin loop’a aldığı zarif bir piyano melodisiyle neler yapabildiği ile ilgilenenler için tek kelimeyle büyüleyici. Üzerine bindirilen efektlerle 40 dakika boyunca tekrarlanan melodi, fark edilmesi güç ufak ses değişimleriyle insanı adeta hipnotize ediyor. Belki böyle yazı ile anlatmaya çalışınca insana pek de heyecan vermiyor ama tape loop’ların insan ruhunda yarattığı garip hüzün hep çok ilginç geldi bana. Bu bakımdan “Cascade”in üzerimdeki etkisi büyük oldu.



Silent EM - Entierros Del Ayer [2013] 
New York’un yeraltı darkwave/synthpunk sahnesinin yetenekli yeni isimlerinden Silent EM ya da gerçek adıyla Jean Lorenzo, daha önce İspanyolca dilinde yazdığı ama yayınlamadığı şarkıları bu yıl Bandcamp üzerinden dijital albüm olarak yayınladı. 1980’lerin coldwave soundunu anımsatan sert ve güçlü vokaliyle yalanlar, yanılsama, aşkın yarattığı uyuşma hali ve kaybedilen ütopyalar hakkında duygusal şarkılar söylüyor Lorenzo. Bu tür sert vokalin sözlerdeki duygusallıkla kurduğu tezattan hoşlanıyorsanız, Silent EM’de de aynı niteliği en vurucu haliyle bulabilirsiniz.

Kreng - The Summoner
“The Summoner”, Kreng adıyla tanıdığımız Pepjin Caudron’un birkaç yakın arkadaşını kaybettiği bir yılın ardından yaşadığı matemin inkar, öfke, uzlaşma, depresyon ve kabul şeklinde gelişen beş aşamasını anlatıyor ve bu nedenle de bu güne kadar yayınladığı en kişisel albüm. Aynı zamanda da farklı kaynaklardan topladığı sample’lar ile kayıtlar yapan Kreng’in bu yöntemi kullanmadığı ilk albüm. Yaylılar, organ ve gitar ile kurgulanan Lynch’vari bir hava hakim şarkılarda. Caudron’un dingin ambient parçalarını gürültülü yaylılar ile buluşturarak kurguladığı ses manzaralarından oluşan “The Summoning” adlı 15 dakikalık şarkıya Belçikalı doom grubu Amenra eşlik ediyor. Acıyı kabullenişin aşamalarına sesle tanıklık etmek, dinleyici için de yıpratıcı ama bir o kadar da unutulmaz bir deneyim.

Nils Frahm - Music for the Motion Picture Victoria
Alman yönetmen Sebastian Schipper’in “Victorai” adlı filminin müzikleri modern klasik müziğin en yetenekli isimlerinden Nils Frahm’ın elinden çıktı. Schipper, kendisine bu film için teklif getirdiğinde, “Böylesine güçlü bir filmin müziğe ihtiyacı olur mu?” diye düşünmüş ve o güçlü sahnelere eşlik edecek bir film müziği yapmanın kolay olmayacağını anlamış. Ama sonunda çellist Anne Müller, kemancı Viktor Orri Árnason ve dark ambient’ın en nadide gruplarından biri olan Deaf Center’dan gitarist Erik K Skodvin ile birlikte bir kez daha hayranlığımızı kazanacak bir albüm kaydetmiş. Gece gizlice partiye giden bir genç kızın banka soygununa karışmasını anlatan filme uygun olarak karanlık ve gizemli minimalist besteler var albümde. Sanıyorum Erik K Skodvin’in varlığının etkisiyle Deaf Center sounduna yakın anlar da belirgin.

Holy Herndon - Platform
Amerikalı besteci, deneysel ses tasarımcısı Holly Herndon’un ikinci albümü “Platform”, bağımsız plak şirketi 4AD etiketiyle çıkardığı ilk kayıt. Teknoloji ile insanlığın bazı açılardan olumlu, bazı açılardan olumsuz ama daima karmaşık ilişkisini ana tema olarak belirleyen Herndon, birçok farklı sesi yaratabilmek için kendi yazılım programını geliştirmiş. Kendi vokalini ve yarattığı sesleri elektronik süzgeçten geçirerek duygusal tepkileri teknoloji aracılığıyla farklı bir boyuta taşıyor albümde. Avant-pop’un en sofistike hali denilebilir albüm için. Herndon, belli ki dinleyicinin albümü dinledikten sonra hissettiklerinden çıkarsamalar yapmasını, yaşadığı deneyimi yorumlamasını talep ediyor.



Bill Wells & Aidan Moffat - The Most Important Place in the World 
Arab Strap’ten tanıdığımız Aidan Moffat ile İskoç besteci ve multienstrümantalist Bill Wells, 2011’de Yılın İskoç Albümü Ödülü’nü kazanan ilk albümleri “Everything’s Getting Older”dan sonraki ikinci ortak çalışmada yeni melankolik hikayelerle çıktı karşımızda. Birbirinden farklı türleri dijital ve analog enstrümanlar aracılığıyla işleyip bünyesinde toplayan albüm, Moffat’ın keskin mizah gücünü yansıtan spoken word tarzını elektro pop/caz dokunuşları ile buluşturuyor. Kent yaşamının yalnızlığı içinde sürüklenen orta yaşlı adamın içki ve uyuşturucuya sığınıp kendisiyle dalga geçişi; aşk, tutku, ilişkiler ve toplumsal olaylara dair duyduklarımız, oldukça dokunaklı ama yer yer de komik.

Danielle De Picciotto - Tacoma 
“Tacoma”, 30 yıldır sanatın farklı alanlarında eserler veren müzisyen, yazar ve performans sanatçısı Danielle de Picciotto’nun ilk solo albümü. 1980’ler New York sahnesinin önde gelen figürlerinden biri olan ve hayatını dünyanın farklı kentlerinde alternatif kültürlere açılarak geçiren Picciotto’nun albümü de kendi hayatına benzer şekilde, arp, laterna gibi az kullanılan enstrümanları işin içine katarak ses çeşitliliğini yakaladığı sıradışı bir çalışma.

Björk - Vulnicura
Björk’ün uzun zamandır hayatını paylaştığı ve kızı Isadora’nın da babası olan sanatçı Matthew Barney’den ayrılışı ve sonrasında yaşadığı yıkımın şekillendirdiği albüm, olağanüstü bir duygusal çalkantı. Björk’ten duymaya alışmadığımız kadar kişisel ve öylesine yoğun ki dinlerken insanın içini acıtıyor, sarsıyor. Bu nedenle albümün fazla kendine dönük olacağı endişesini taşımış Björk ama sonra yaşadıklarının bir açıdan da evrensel bir niteliği olacağını düşünmüş. “Seni çok fazla mı sevdim?” diye soruyor albümün bir yerinde Björk. Bu, terk edilen ve nerede hata yaptım acaba diye kendini sorgulayan bir kadının sorusu. Björk’ün yaylılarla buluşan kırılgan vokali, romantik hüznü yansıtırken; prodüktörlüğü birlikte üstlendiği Arca ve The Haxan Cloak’un elektronik dokunuşları, şarkıların hissettirdiği kalp kırıklığına en uygun sesleri yaratmış.



Thom Yorke & Robert Del Naja - The UK Gold
Britanya’da ticari şirketlerin vergi kaçırma tarihini ele alan “The UK Gold” belgeselinin müzikleri, konuya uygun şekilde karanlık bir şüphe yaratıyor dinleyenin ruhunda. Radiohead’den Thom Yorke ve Jonny Greenwood, Elbow’dan Guy Garvey, Massive Attack’ten Robert del Naja ve ses mühendisi Euan Dickinson gibi usta müzisyenlerin katkısıyla ortaya çıkan minimalist ses manzaraları ve dingin tempolu enstrümantal parçalar, filmden bağımsız olarak da yılın en kayda değer albümlerinden birini yaratmış.

Automat - Plusminus
 Jochen Arbeit (Einstürzende Neubauten, Die Haut), Achim Färber (Project Pitchfork, Philipp Boa) ve Georg Zeitblom’un (Sovetskoe Foto) bir araya gelerek kurduğu Automat, geçen yıl yayınladığı ilk albümüyle en iyi albümler listemin 6. sırasında yer almıştı. Berlin deneysel müzik sahnesinde sivrilen üçlü, bu kez Stanley Kubrick imzalı “2001”den ilham alarak daha da sağlam bir albüm yapmış. Geçen yıl Genesis P-Orridge, Lydia Lunch ve Blixa Bargeld gibi olağanüstü iyi vokalistlerle işbirliği yaptıkları albümde o güçlü sesler öne çıkmıştı ama bu defa sound üzerinde belirleyici olan 1950’lerin analog teknolojisi. Ritim ve soundu melodilerden daha önemli buluyorsanız, dub ve minimal tekno etrafında geliştirdikleri deneysel seslerle kendi özgün soundunu yaratan Automat’ın bu albümünü ihmal etmeyin.



Dasha Rush - Sleepstep 
Gerçek adı Dasha Ptitsyna Van Celst olan Dasha Rush, Moskova’da doğup büyümüş bir prodüktör/müzisyen. Raster Noton’dan bu yıl yayınlanan “Sleepstep - Sonar Poems For My Sleepless Friends” adlı albümü ile irkiltici bir hava yaratıyor ama aynı zamanda duygusal açıdan enteresan bir niteliği var. Kendi tuhaf dünyasında insani hayallerle sarmalanan makinelerin yeni romantizmin anlatıcısı olduğunu söylüyor Dasha Rush. Elektronik müziğin alt türlerine dalan; ambient’tan hardcore’a, soğuk endüstriyel sesleri minimalist atmosferle örtüştüren müziğindeki değişkenlik dikkat çekici. Makinelere ve sentetik seslere karakter veren bu maceracı sound, farklı sesler arayan kulakların ilgisini çekecektir mutlaka.

John Carpenter - John Carpenter’s Lost Themes
Korku filmlerinin ustası yönetmen John Carpenter’ın ilk albümü Lost Themes’in korku filmlerine pek de meraklı olmayan benim gibi birine hitap etmesi garip aslında. Çünkü film görsellerine bağlı olarak ortaya çıkan bir müzik söz konusu. Fakat altı çizilecek olan nokta şu ki; bu albüm filmden bağımsız olarak kendisini dinlettirebilecek kadar özgün ve ona ihtiyaç duymayacak kadar sinemasal. Carpenter, oğlu Cody ve besteci Daniel Davies ile birlikte, korku hissi etrafında gelişen fikirler üzerinde doğaçlama yaparak oldukça tatmin edici bir sound yakalamış. Dinleyicinin hayal aleminde müzikle görsel bir enstalasyon yaratmayı başarmış.

Ah! Kosmos - Bastards
Başak Günak’ın Ah! Kosmos adıyla yayınlanan ilk solo albümü “Bastards”, yılın en iyi elektronik kayıtlarından birisi. Baba, piç, kardeşlik ve özgürlük metaforlarını kullanarak, hayatın içindeki hüzünlü, heyecanlı ya da dramatik çeşitli anların içine süzüldüğü bir evren sunuyor albüm. Günümüzün genç yaratıcı yeteneklerini bulma konusunda çok başarılı olan, en ufuk açıcı plak şirketlerinden Berlin merkezli Denovali Records etiketiyle çıkan “Bastards”, Ah! Kosmos’un hem çok iyi bir çıkış yapmasını sağladı, hem de geleceğe dönük sağlam adımlar atacağına dair güçlü işaretler verdi.

Nick Cave & Warren Ellis - Far From Men
Albert Camus’nün kısa hikayesinden sinemaya uyarlanan “Far From Men” için Nick Cave ile Warren Ellis’in bestelediği film müziklerinden oluşan albüm, ikilinin film müziği kataloğuna parlak bir katkı yaptı. Filmde, Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında bir Cezayir kasabasında öğretmenlik yapan Fransız öğretmenin cinayetle suçlanan muhalif bir köylüye yardım etmek zorunda kalışı ve sonrasında başlarına gelenler anlatılıyor. Cave ve Ellis, oldukça dramatik bir senaryosu olan filmin müziklerinde, daha önceki soundtrack çalışmalarını hatırlatır şekilde, yine Ellis’in hipnotik keman loop’larını geniş ölçüde kullanmış ancak bu kez daha deneysel drone ağırlıklı ambient soundu öne çıkmış.



Ghost Harmonic - Codex
Ultravox günlerinden bu yana yaratıcılığını sürekli geliştirerek daima çağdaşlarının ilerisinde olmayı beceren John Foxx, yanına uzun zamandır işbirliği yaptığı prodüktör Benge ve kemancı Diana Yukawa’yı da alarak Ghost Harmonic adlı bir üçlü kurdu. Grubu oluşturan ana düşünce, Benge ve John Foxx’un stüdyoda yarattığı karmaşık altyapıyı klasik müzik eğitimi almış bir müzisyenin yeteneğiyle buluşturma fikri. Benge’nin stüdyosunda bir araya gelerek analog ses dokularıyla keman seslerini harmanlayınca, muhteşem bir elektro-akustik kayıt ortaya çıkmış. Yukawa’nın kemanından yayılan tınıların doğaçlama ses öbekleri, loop’lar ve synthesizer’lar üzerine döşenişi, dinleyeni bir tür trans haline geçiriyor. İçine gürünce çıkması zor bir ambient atmosferi vaat ediyor Codex.

Branches - Old Forgotten Places 
İtalyan new wave/dark wave grubu Branches’ın ikinci albümü, 80’lerin elektronik davul-klavye-synth sounduna özlemi gün geçtikçe artanlar için ilaç gibi bir kayıt. İlk dinlediğimde New Order, The Cure ve The Sound bir araya gelmiş sanki diye geçirdim içimden. Bu türde yapılmamış bir yenilik önermiyor albüm ama vokalist Enrico Russo’nun Bernard Sumner’ı hatırlatan sesi, bas soundunun sürüklediği melodileri ve müziğin karanlık melodisi, tam da albümün adına uygun olarak eski unutulmuş yerlere götürdü beni. Ama fark ettim ki, unutuldu sanılanlar unutulmamış... İlginçtir; albüm kapağındaki buzdağı gibi soğuk olduğu anlar da var ama belki de çağrışımları nedeniyle yakın hissetiğim bir albüm oldu.

Robot Koch - Tsuki
Günümüzün en beğendiğim prodüktörlerinden Robot Koch, Monkeytown Records etiketiyle çıkan “Tsuki”de, yine etkisi yoğun ses dokularını bir zanaatkar ustalığıyla işlemiş. Dünyanın farklı yerlerinden müzisyenlerle işbirliği yaptığı bu kısaçaları, Bladerunner filminin soundtrack albümünde yer alabilecek türden tekinsiz sesler de var, duygusal melodiler de. Ayrıntılara gösterdiği özenle prodüksiyondaki titizliğini hissettiren, her dinleyişte yeni keşiflere yol açan, heyecan verici işbirlikleriyle yılın en iyi elektronik kayıtları arasına girmeyi başardı.


(Bu yazı ilk olarak redbull.com.tr'de yayınlanmıştır. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331730274232/zulal-kalkandelen-2015-deneysel-alternatif-albumler-listesi;http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331730841321/zulal-kalkandelen-2015-ilk-yari-en-iyi-albumler)

VEGAN LOGIC - AND ALSO THE TREES - 15.7.2015


16.7.2015

15 Temmuz 2015'te Açık Radyo'da yayınlanan ve tümüyle And Also The Trees'e ayırdığım Vegan Logic'in kaydı.

1- The Nobody Inn
2- Virus Meadow
3- Dialogue (Acoustic)
4- The Street Organ
5- Belief in the Rose
6- Stay Away from the Accordion Girl
7- The Harp
8- The Suffering of the Stream
9- The Ship in Trouble
10- The Soul Driver
11- The Flatlands
12- The Woodcutter
13- Man Who Knew





8 Temmuz 2015 Çarşamba

VEGAN LOGIC - ATLAR İÇİN - 8.7.2015


 9.7.2015

8 Temmuz 2015'te Açık Radyo'da canlı yayınlanan programı dünyadaki tüm atlara adadım. Çünkü insanoğlunun tarih boyunca en iyi dostlarından birisi olan bu asil hayvanlara yaptığı zulümlere,  fayton işkencesinin ve at yarışlarının acımasızlığına  dikkat çekmek istedim. O nedenle de atlardan esinlenen veya onlar için yazılan şarkılar seçtim bu program için... İçimden hiç durmaktan çığlık atmak geçiyor bu konuda ama fayda eder mi emin değilim. Sonuçta derdimi şarkılarla anlatmaya çalıştım yine...


1- Current 93 - All the Pretty Little Horsies
2- Siouxsie And The Banshees - Swimming Horses
3- Iggy Pop - The Horse Song
4- Kabuki - I Am a Horse
5- Pati Smith - Horses
6- Mogwai - I Chose Horses
7- Piano Magic - Dark Horses
8- Goldfrapp - Horse Tears
9- Moby - Pale Horses
10- Thom Yorke - Feeling Pulled Apart by Horses
11- Le Volume Courbe - The Mind Is a Horse
12- Brian Eno - Horse
13- Regis - Blinding Horses






VİDEO: Imelda May @ İstanbul Caz Festivali


8.7.2015

Dün akşam Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda Jools Holland konserinin açılışını İrlandalı şarkıcı, prodüktör ve şarkı yazarı Imelda May yaptı. Jools Holland ve orkestrasının enerjik müziğine geçiş için çok isabetli bir seçimdi Imelda May. Rockabilly türünü blues ve görünümüyle de son derece uyum sağlayan 1950'lerin rock 'n' roll'uyla buluşturan müzisyen, hareketli performansıyla dinleyicileri epey coşturup dans ettirdi. Hatta bir ara dans edenler arasında gözüne çarpan küçük bir kızı sahneye çağırdı. Adının Yaz olduğunu öğrendiğimiz yetenekli küçük kız, yanılmıyorsam İstanbul Caz Festivali'nin Direktörü Pelin Opcin'in kızı. Hem Yaz ile Imelda May'in dans ettiği bu neşeli anları, hem de May'in 2014 albümü "Tribal"da yer alan şarkısı "Wild Woman"ı kaydettim.



(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

VIDEO: Jools Holland & His Rhythm & Blues Orchestra feat. Marc Almond @ İstanbul Caz Festivali


8.7.2015

Dün akşam bu yılki İstanbul Caz Festivali'nin sabırsızlıkla beklenen konserlerinden birisi gerçekleşti. "Müziğin gurusu" diye anılan ve "Big Band" geleneğini yaşatan Jools Holland, 80'lerdeki Soft Cell günlerinden bu yana müzik dünyasının en güçlü seslerinden birisi olan Marc Almond'ın da katıldığı bir konser verdi. Boogie-woogie, caz, R&B, pop, blues tınılarının birbirine karıştığı bol vokalistli ve çok renkli bir konserdi.

Marc Almond sadece üç şarkı söyledi; sahnede kısa kaldı ama tartışmasız yarattığı heyecan ve enerji ile gecenin baş yıldızıydı. Nitekim Jools Holland da onu "Bir efsane!" diyerek sahneye çağırdı. Marc Almond, konserde Edith Piaf'ın ünlü şarkısı "If You Love Me (Really Love Me)"yi mükemmel yorumladı. Jools Holland ve orkestrası eşliğinde söylediği diğer iki şarkı ise Soft Cell'i cover'ı "Say Hello, Wave Goodbye" ve "Tainted Love" oldu.



(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

7 Temmuz 2015 Salı

VİDEO: MELODY GARDOT @ İSTANBUL CAZ FESTİVALİ


7.7.2015

Dün akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında Sepetçiler Kasrı'nda cazın güçlü vokalisti Melody Gardot'yu bir kez daha canlı dinleme fırsatı bulduk. Her zaman olduğu gibi yine kusursuz bir performansa imza attı. Charles Mingus'un "Ne kadar iyi çalarsan çal, içinde senden bir şeyler yoksa önemi de yok," sözünü kanıtlarcasına her şarkının içine kendi yüreğini akıtan bir müzisyen Melody Gardot. Bu hissi dinleyiciye yoğun olarak geçiriyor konserlerinde.

Sepetçiler Kasrı'nın nefes kesici güzellikteki manzarasına karşı gerçekleşen konserde iki video kaydettim. Birisi, Gardot'nun bu ay yayınlanan albümü "Currency of Man"de yer alan "Bad News" adlı şarkıya; diğeri de ekibinde yer alan olağanüstü yetenekli saksofoncu Irwin Hall'un aynı anda iki saksofonu çaldığı dakikalara ait... "Bad News" videosunda Irwin Hall'un şahane bir solosu da var.






(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

3 Temmuz 2015 Cuma

BASKIYA MÜZİKLE DİRENENLERİN ÖZGÜR VİCDANI


3.7.2015

Cumhuriyet’in Caz Festivali özel ekinde Joan Baez hakkında yazdığım yazıyı şu satırlarla bitirmiştim: “Sıklıkla yaptığı gibi konseri yine Bob Dylan şarkısı ‘Blowin’ in the Wind’ ile bitirirse, kaybettiklerimizi müzikle bir kez daha anarken, ‘Ne kadar çok insanın öldüğünü bilmesi için kaç ölüm olmalı?’ diye sormaz mıyız?”

Tahmin ettiğim oldu; Joan Baez, çarşamba akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki 1.5 saatlik konserini bu şarkıyla bitirdi ve mekan “Her Yer Taksim Her Yer Direniş!” sloganlarıyla inledi. 



GÜZEL VE ÇILGIN İNSANLARIN KENTİ İSTANBUL...

Konserin başında tahneye önce kavalıyla Murat Tırnak geldi. Baez'in gecenin açılışını kavalın dokunaklı tınılarıyla yapmayı tercih etmesi, çok güzel ve ince bir ayrıntıydı. Daha sonra tek başına sahneye çıkıp üç şarkı çaldı Baez. Önce 'İstanbul'un güzel ve çılgın insanların yaşadığı bir kent" olduğunu söyleyip selamladı 5000 kişilik kitleyi. Ardından Steve Earle imzalı ünlü şarkı "God Is God" ve Phil Ochs cover'ı "There but for Fortune" geldi. 

Bob Dylan'dan "Lily of the West", "It's All Over Baby Now", "Don't Think Twice" ve kapanışta seslendirdiği "Blowin' in the Wind" olmak üzere dört şarkıya yer verirken, bir zamanlar büyük aşk yaşadığı Dylan'a yazdığı "Diamonds & Rust" ile herkesin yüreğine dokundu. Sevgi denilince akla ilk gelen şarkı olduğunu söylediği John Lennon bestesi "Imagine"ı da unutmadı elbette. Konserlerinde sık sık yer verdiği şarkıların dışında bir değişiklik yaparak 1911 tarihli Amerikan geleneksel folk şarkısı "Stagger Lee"yi ise enfes bir yorumla sundu.

Grup "Don't Think Twice"ı söylerken, Baez'in perküsyonist oğlu Gabriel Harris, aniden  LGBT gökkuşağı bayrağını çıkarıp sallandırmaya başladı. Açık Hava Tiyatrosu'ndaki tezahürat, İstanbul'da geçen hafta sonu LGBT yürüyüşünün şiddetle bastırılmak istenmesine karşı güçlü bir yanıttı. 


KARDEŞ TÜRKÜLER'LE GEZİ DİRENİŞİNE SELAM 

Folk müzik efsanesi, 1960’ların özgürlük ve devrim ruhunu bir kez daha İstanbul’a taşımakla kalmadı; onu Gezi ruhuyla buluşturdu. Yanına Kardeş Türküler’i alıp Gezi şarkısı “Tencere Tava Havası”nı söyledi. O anlarda sahnedeki video ekranlarda, Gezi Parkı’nın 21 yıllık bahçıvanının oğlu ressam Haydar Özay’ın Gezi eylemlerinde katledilenler anısına çizdiği ‘Gezi tablosu’ vardı. Grubun dansçısı Banu ile karşılıklı göbek dansı yaparken Açık Hava Tiyatrosu'ndaki coşku görülmeye değerdi. 



Kardeş Türküler'i tek şarkıyla bırakmadı Joan Baez; eski bir Yidiş şarkısı olan "Donna Donna"yı birlikte söylediler. Kaç kişi mezbahaya kesilmeye giden kuzunun öyküsünü anlatan sözlerin farkındaydı bilmem ama neredeyse herkes eşlik etti şarkıya... 



Aşkın, sevginin, barışın şarkılarını dinledik güçlü sesinden; an geldi zulme, savaşa karşı çıkanların dizeleri yankılandı İstanbul’da. Zültfü Livaneli’nin Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu” adlı şiiri için yaptığı şarkıyı Türkçe seslendirdi. Dinleyicilerin de dev bir koro gibi sözlere eşlik ettiği o duygusal dakikalarda Gezi’de kaybettiğimiz canlar vardı aklımızda...

Üzerinde kendisine çok yakışan sırt dekolteli siyah uzun elbisesi ve boynunda kırmızı fularıyla, son derece asil, güzel ve güçlü bir ozan şarkıcı vardı karşımızda. Gitarını çalıp sıradan insanların çarpıcı hikayelerini anlatırken, daima ezilenlerin yanında duran ve şiddeti reddeden yüreklerin simgesi bir abide gibiydi. Seslendirdiği 21 şarkıda, her büyük müzisyen gibi dinleyicilerini hem hüzünlendirdi hem de neşelendirdi. Şarkı aralarında verdiği bilgiler ve yaptığı yorumlarla, konserin her anını unutulmaz kıldı, içimizde fırtınalar estirdi. Bir kez daha yaşayarak gördük ki, baskıya ve zulme müzikle direnenlerin özgür vicdanıdır Joan Baez!



(Fotoğraf ve videolar bana aittir. Bu yazı Cumhuriyet'te yayınlanan yazının geniş versiyonudur.)

Setlist fotoğrafını aşağıda paylaşıyorum.
(Bu fotoğraf için İKSV'den Ayşen Gürkan'a teşekkür ederim.)

AYİN GİBİ KONSER


3.7.2015

Bazı konserler vardır keyiflendirip coşturur; bazısı eğlendirip dans ettirir; bazısı da hüzünlendirip ağlatır... 28 yaşındaki piyanist Tigran Hamasyan’ın Erivan Devlet Oda Müziği Korosu eşliğinde Aya İrini’de verdiği konser ise, tam anlamıyla ruhumuzu yüceltti. Dinlediğimiz müzik, 5. ve 19. yüzyıllar arasındaki döneme ait dini içerikli Ermeni müziğiydi. Gospel’dan tasavvuf müziğine kadar, her dini müzikte olduğu gibi, insan ruhunu derinden etkileyen bir yönü vardı. Ancak İstanbul’da yaşadığımız, bunun ötesinde bir deneyimdi; müziği dinlerken zihnimde sürekli aynı imajı canlandırdı.

Tigran Hamasyan, ibadet edercesine piyanonun üzerine kapanıp tuşlara her dokunduğunda dingin bir suya gökten bir damla düşüyordu sanki. O damlanın su yüzeyinde yarattığı titreşimler ise, 22 kişilik korodan çıkan büyüleyici seslerdi. Bazen tek tek düşen damlalar, bazen sağanağa ve doluya dönüştü. Su üzerindeki bu doğa harikası eşsiz gösteriyi hayranlıkla izleyen biri gibi, biz de müziği adeta hipnotize edilmiş bir halde büyük bir sessizlik içinde dinledik.

Hamasyan’ın insan zihninde resim çizen müziği, gücünü elbette farklı kaynaklardan alıyor. İlahiler ve geleneksel kompozisyonların varyasyonlarını yorumladığı “Luys i Luso” adlı bu projede Ermeni kültürünün izleri, acı, hüzün, sevgiyi arayış ve adanmışlık duygusu var. Varoluşundan bu yana sevgisini, heyecanını, öfkesini ve inancını şarkı söyleyerek anlatan insanın geliştirdiği koral müziğin gizemi var. Ama hepsinden önce Hamasyan’ın piyano enstrümanına hakimiyeti, olağanüstü yeteneği var. Genç yaşında Thelonious Monk Uluslararası Caz Yarışması’nda birinci olması, Herbie Hancock’un “Sen artık benim öğretmenimsin!” demesi boşuna değil. Piyano aracılığıyla insan ruhuna dokunuşu kelimelerin anlatamayacağı kadar özel.

Gümrü doğumlu müzisyenin salı akşamı Erivan ile İstanbul arasında kurduğu görkemli köprü, müziğin sınırsızlığının da en güzel örneğiydi; farklı kültürleri buluşturan su gibi saf, ortak bir ayindi.



(Bu yazı, ilk olarak 2.7.2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır. 
 Fotoğraf: Ilgın Erarslan Yanmaz)

Translate