25 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 98: Charlotte Gainsbourg - Stage Whisper (Warner Music)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Aralık 2011

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin gibi efsaneleşmiş bir ikilinin kızı olmak, bazılarının hayallerini süsleyebilir. Daha baştan hayata 1-0 önde başlamak olabilir bunun anlamı. Bir yandan da, o kadar başarılı bir ikilinin gerisinde kalma tehlikesi vardır. Ne yaparsa yapsın, hep doğarken sahip olduğu soyadının etkisiyle bulunduğu yere geldiği düşünülecektir. Kendini kanıtlaması uzun yıllar sürebilir ya da sırtında hep o yükle dolaşır.

Ama bir yandan da Charlotte Gainsbourg gibi çok ünlü ve başarılı isimlerin çocuklarının, sıradan insanların hiç ulaşamayacağı yeteneklerle kolaylıkla iletişime girebildiği de bir gerçektir. Bu durumda olumlu ve olumsuz sonuçları dengelemek, herhalde insanın kendi yeteneğine kalıyor.

Charlotte Gainsbourg, bugüne kadar hem müzik hem de sinema alanında çalışmalar yaptı. Çok sayıda filmde rol aldı; Lars von Trier’nin son filmi “Melancholia”daki rolüyle bu yıl da çok konuşuldu.

Ancak müzik kariyeri, sinemadaki kadar yoğun değildi. İlk albümü “Charlotte For Ever”ı 1986’da çıkardığı düşünülürse, aradan geçen 25 yılda toplam dört albüm yapması, müzik alanında çok büyük bir iddia taşımadığınının da bir göstergesi. Kendisi de aslında o ilk albümden sonra müzik kariyerine sıkı bir şekilde sarılacağını düşünmediğini belirtiyor.

Buna karşın, 2010’de Beck prodüktörlüğünde yayımladığı “IRM” adlı albümü, beklenmedik bir şekilde başarılı oldu ve birçok mecrada geçen yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Beyin anevrizması sonucunda bir ameliyatla hayatı kurtulmuş, o albümü de hastalık sırasındaki atmosferi yansıtmıştı.

Yine Beck prodüktörlüğünde yayınladığı yeni albümü “Stage Whisper” ise, IRM’e dahil edilmeyen 8 stüdyo kaydı ile 2010 yazında Avrupa’da verdiği konserlerden alınan 11 canlı kaydı içeriyor. Toplam 66 dakika süren albümde, stüdyo kayıtları 28 dakika. Sonuçta başlı başına yeni bir albüm kaydedilmiş değil. Bu nedenle hayal kırıklığı yaşayanlar olabilir.

Daha önce yayınlanmamış şarkıların dört tanesi Beck imzası taşıyor. Charlotte Gainsbourg’un fısıldarcasına, yavaşça söylediği, elektropop çizgisindeki bu şarkılar bana Goldfrapp ile Bat for Lashes’ı çağrıştırdı. İçlerinde en çok perküsyon ve synthlerin sürüklediği “All The Rain” ve Gainsbourg’un celeste, kontrbass, çello ve harp ile yaratılan atmosferik sounda yumuşacık bir vokalle eşlik ettiği “White Telephone” dikkate değer.

Stüdyo kayıtlarında Gainsbourg’un Beck dışında, Connan Mockasin, Villagers’dan Conor O’Brien, Noah and the Whale’den Charlie Fink ile yaptığı işbirlikleri de var. Conor O’Brien’ın geri vokalde de yer aldığı, akustik gitar ve klavyeyi öne çıkaran “Memoir” diğerlerinin arasında ayrıca anılmayı hak ediyor.

Konser kayıtlarından oluşan ikinci CD’yi dinlemeye başlayınca, çarpıcı bir fark hissediliyor. Gainsbourg’un sesi stüdyo kayıtlarında ne kadar kırılgansa, canlı kayıtlarda o kadar güçlü. Bazı sanatçılar vardır; stüdyo albümlerini dinleyerek konserde nasıl bir performans çıkacaracağını tahmin edemezsiniz. Gainsbourg onlardan birisi. Canlı performanslarında seslendirdiği şarkılar “IRM” ve “5:55”ten seçilmiş; sound farkında bunun da etkisi var elbette. Çünkü “Stage Whisper”ın ilk CD’sinde gerçekten albüm adına uygun olarak usulca şarkı söyleyen Gainsbourg, ikinci CD’de Jarvis Cocker, Air ve Beck’in imzasını taşıyan şarkılarda daha belirgin bir rock sounduna geçiş yapıp kendini kanıtlıyor.

Bunun tek istisnası, Bob Dylan cover’ı “Just Like A Woman”. Şarkının yansıttığı hissi verememiş Gainsbourg. Keşke o da bu albüme alınmasaymış dedirtti bana.

“Stage Whisper”, Gainsbourg’un müzikte farklı türlerin altından kalkabildiğini göstermesi bakımından ilginç bir albüm. “IRM”den arta kalanlar sanatçının hayranlarını sevindirecektir ama onunla müzik alanında daha önce tanışmadıysanız, bu alacağınız ilk Gainsbourg albümü olmasın.

21 Aralık 2011 Çarşamba

“The Smiths’in birleşme olasılığı her zaman var”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Aralık 2011

Bu yıl The Smiths'in alternatif rock tarihinin klasikleri arasında yer alan “The Queen Is Dead” albümünün 25. yıldönümü kutlanıyor. Grubun davulcusu Mike Joyce, son aylarda dünyanın çeşitli kentlerinde yapılan kutlama etkinliklerine şahsen katılıyor. Geçen cumartesi günü de albümün 25. yılı için Indigo'da düzenlenen özel gecede DJ performansı sunmak üzere İstanbul'a geldi.

1982'de kurulup 1987'de dağılmış olsa da, farklı kuşaklardan çok sayıda müzikseverin kalbindeki özel yerini bugün de koruyan bir grup The Smiths. Kısa kariyeri boyunca toplam dört stüdyo albümü yayınlayarak yarattığı etkinin büyüklüğünü düşünürsek, gerçekten "efsane" sıfatı onlara çok yakışıyor.

"The Queen Is Dead"in önemini burada birkaç cümle ile de olsa belirtmeden geçmek istemiyorum.

The Smiths’in kariyerinde ayrı bir yeri olan bu albüm, 1986’da yayımlandığında, aynı Sex Pistols’ın “God Save the Queen” adlı şarkısı gibi, monarşi karşıtı mesajlarıyla toplumu sarsıp uyandırma işlevi gördü. Albüme adını veren şarkı, Muhafazakar Parti lideri Margaret Thatcher’ın liberal ekonomiye ağırlık veren politikalarının altında ezilen Britanya halkının ve kendini dışlanmış hisseden bir kuşağın adeta marşı haline geldi.

Böyle bir albümde çalmış bir müzisyen İstanbul'a gelir de, röportaj yapılmadan bırakılır mı hiç? Haftalarca süren telefon ve mail trafiği sonucunda Mike Joyce röportajı için onay aldım. Röportaj için Joyce ile cumartesi akşama doğru buluşacaktım ancak Indigo'ya gittiğimde, uçuşla ilgili bazı beklenmeyen gelişmeler nedeniyle İstanbul'a varışının gecikeceğini öğrendim. Ve sonuçta Joyce'u fırtınalı bir gecede Beyoğlu'nda 6 saat kadar bekledim. Bu arada Vlasdislav Delay'in Borusan'daki performansını bile izledim. Ama beklediğime elbette değdi. 18:00'da yapmayı planladığımız söyleşi, ancak 24:00 civarında Joyce'un kaldığı Londra Oteli'nin lobisinde gerçekleşebildi.


Röportaj öncesinde kendisiyle ilk olarak Tomtom Mahallesi'nde yemek yediği restoranda tanıştım ve hayatımı değiştiren en önemli albümü, "Meat Is Murder"ı imzalattım.

(Bir gün o albümün üzerinde The Smiths'in dört üyesinin de imzasının olmasını çok istiyorum.) Çok güleryüzü ve alçakgönüllü bir müzisyen Mike Joyce. Onunla konuşmak çok keyifliydi.



Dünyanın çeşitli kentlerinde DJ'lik yapıyorsunuz. Sizin için nasıl bir deneyim?

Fantastik bir deneyim. Farklı kültürlerden insanları tanımak, eski The Smiths hayranlarıyla buluşmak, yeni hayranlarla karşılaşmak çok güzel. Bazen bir gruba ait olduğunu hissetmek iyi geliyor insana. Eskiden konserlere gittiğimde, benimle aynı grubu sevenlerle tanışınca da bu duyguyu hissederdim. Şimdi de kulüplerde aynı tür müziği seven insanlarla buluşuyorum. Benim için harika bir ortam.

Kariyeriniz boyunca yaşadığınız en şaşırtıcı gelişme ne oldu?

İki radyoda birden program yapıyor olmam benim için sürpriz bir gelişme oldu. Birisi İngiltere’de BBC 6 Music’te, diğeri de New York’ta East Village Radio’da. Daha önceleri radyo programı yapacağımı düşünmemiştim. Çünkü bir grupta davul çalıyordum. Hem bir grupta aktif şekilde yer alıp hem de radyoda programlar yapamazdım; ikisi birden yürümezdi. Şu anda radyoya odaklandım. İlginç ve şaşırtıcı bir durum benim açımdan.

Müzik kariyerinizi değerlendirdiğinizde, hedeflediklerinizi yerine getirmiş olmanın verdiği tatmini hissediyor musunuz?

Evet, büyük ölçüde böyle bir tatmin hissediyorum. Her zaman başarılı bir grupta yer almak istedim ve bunu çok erken yaşta başardım. The Smiths’e katılmadan önce de başka gruplarda çaldım. Onlar daha çok The Smiths öncesinde çıraklık dönemi gibi oldu benim için. The Smiths sonrasında da birçok iyi grupta çaldım. Birlikte çalıştığım bütün müzisyenleri düşününce, daha iyi bir kadro hayal edemezdim diyorum. Müzik kariyerimde çok şanslıydım.

Müzik yaşantınızda tek bir anı doruk noktası olarak nitelendirmek isteseniz, hangisi olurdu?

Bunu söylemek çok zor. O kadar fazla ki... Yıllar geçtikçe o tür anların sayısı da artıyor ama ilk single çalışmamız “Hand in Glove”u kaydetmek, sonra yayımlandığında o plağı elime almak müthişti. The Smiths’in ilk altın plağı da muhteşem bir deneyimdi.

Bunlar olurken tam olarak kaç yaşındaydınız?

The Smiths’e katıldığımda 19 yaşındaydım. Çok gençtim.



"THE QUEEN IS DEAD HİÇ ESKİMEDİ"

”The Queen Is Dead” albümü yayımlandığında ise 23 yaşındaydınız. Bugün o albümü dinlediğinizde neler hissediyorsunuz?

Onu dinlediğimde birçok anım canlanıyor. Bana göre The Smiths olarak kaydettiğimiz her albüm ayrı bir başarıydı. Çünkü hepsi birbirinden farklı müzik tarzlarını barındırıyor. Bence kariyerimiz boyunca giderek birbirinden daha iyi olan albümler kaydettik; ki bu her grubun hedeflediği bir şey. 25 yıl önce yaptığımız müzik günümüzde de geçerli. Bugün yeni bir grup kurulsa ve “The Queen Is Dead”i yeni kaydetmiş olsa, yine çok iyi karşılanırdı. Modası geçmedi, eskimedi.

The Smiths’in hâlâ farklı kuşaktan insanların kalbinde yer almasını, hiç unutulmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şarkı yazarlığı o kadar iyi ki, zamanı aşan bir kalitesi var. 60’lar, 70’ler, 80’ler dönemine ya da günümüze bakarsak, davul, bas, gitar ve vokalden oluşan geleneksel şarkı yazarlığı aynıdır. Çok basit görünür ama değildir aslında. Doğrusu, Johnny Marr’ın şarkı yazarlığı Morrissey’in olağanüstü şarkı sözleriyle birleşince, Andy ve benim için işler epeyce kolaylaştı.

Morrissey ve Marr’la en son ne zaman konuştunuz?

Çok uzun yıllar önce. Ne yazık ki işler öyle gelişti...

Onlarla geçirecek 10 dakikanız olsa, ne konuşurdunuz?

Sert, saldırgan bir şey söylemezdim. Sizinle şu anda konuştuğum gibi konuşurdum. Hayatımızda olan bitenden söz etmek isterdim. Son görüştüğümüzden bu yana çok zaman geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. 10 dakikada her şeyi konuşmak zor olurdu. En iyisi, herkesin kişisel yaşantısına odaklanıp neler yaptığını sorardım.

25 yıldır yaptığınız çalışmalara bakınca, sizi müzik yapmaya iten temel neden olarak neyi görüyorsunuz?

Asıl neden eğlendirmek ve yaptığım işten zevk almak sanırım. The Smiths’ten sonra da muhteşem şarkı yazarlarıyla çalıştım. Aralarında Julian Cope, Buzzcocks, Public Image Ltd., Sinead O’Connor gibi muhteşem isimler vardı. Bir davulcu için iyi bir şarkı yazarıyla çalışmak olabilecek en güzel şey. Eğer şarkı yazarlığı iyi değilse, benim davulumun bir işe yarayacağını sanmıyorum. Ama hayatımın bu noktasında kendimi kanıtlamak için özel bir çaba içinde olmam gerektiğini düşünmüyorum. Şu ana kadar kariyerim çok güzel gelişti. Bundan sonraki zamanı da sevdiğim işleri yaparak geçireceğim.

Bir önceki soruyu yanıtlarken Buzzcocks ile çalıştığınızdan söz ettiniz. Şubat ayında İstanbul’da grubu canlı dinleyeceğiz. Onlarla konuşma fırsatım olursa ne sorayım?

Mayıs ayında Manchester’da orijinal vokalist Howard Devoto ile çalacaklar. O konserde beni biste çalmak için sahneye davet ederler mi? Evet, bunu sormalısınız.

"MEAT IS MURDER'I KAYDETTİKTEN SONRA VEJETARYEN OLDUM"

The Smiths’le ilgili sizi mutlu eden bütün öğeleri barındıran tek bir albüm seçmeniz istense, hangisini seçersiniz?

Benim favori The Smiths albümüm “Strangeways, Here We Come”.

Neden?

O kaydettiğimiz son albüm. Az önce de belirttiğim gibi, yaptığımız her albüm bir öncekinden daha iyiydi. Bu albümle İngiltere’nin her yerinde, Avrupa’da ve Amerika’da tura çıkıp büyük başarı elde ettik. Rahatlatıcı bir çalışmaydı. Çünkü bir şeyleri başarmamız için üzerimizde kurulan bir baskı yoktu. Kendimizi herkese kanıtlamıştık. Bu nedenle en keyif verici olanıydı.



“Meat Is Murder”, benim veganlığı tercih etmemde çok etkili olan bir albüm. Çok etkili ve net bir mesajı var. Kayıttan önce bu konuda grup içinde konuştunuz mu?

Evet, konuştuk. Şarkıyı kaydettikten sonra yemekte bir araya gelmiştik...

Kayıttan sonra mı konuştunuz?

Evet, kayıttan sonra konuştuk. O sırada vejetaryen değildim. Ama Morrissey’in hayvanlara yapılanlar konusundaki sözleri öyle güçlüydü ki, o şarkıyı kaydettikten sonra vejetaryen oldum. O albümü yapmamış olsaydık, hâlâ et yiyor olabilirdim. 1985 yılından bu yana vejetaryenim, üç çocuğumu da vejetaryen yetiştirdim. O şarkının gücü bu. Çünkü hayvanlara yapılan zulüm için hiçbir gerekçe yok.

Morrissey'in Norveç katliamı sırasında hayvanlara uygulanan zulümle ilgili sözleri konusunda yorumunuz ne?

Tam olarak ne söylediğini okumadım ama bazı yerlerden duydum.

Twitter’da Morrissey’e destek veren tweetlerinizi görmüştüm.

Evet, net olarak kullandığı sözcükleri bilmiyorum ama sanırım zor bir zamanda çok direkt konuştu.

Bazen insanların dikkatini çekmek için sarsıcı olmak gerekiyor. Bence Morrissey haklıydı, yanlış bir şey söylemedi.

Hemfikirim. Ben o şekilde davranmayacak olsam bile düşüncem onunla aynı paralelde. Ama insanlar benim tavsiyelerimi dinlemeyebilir. Morrissey, bu tür görüşleri dile getirmek için daha avantajlı bir konumda olabilir. Gerçekte söylediği temel şey, hayat hayattır ve masum hayvanlar her gün katlediliyor.

Fakat insanlar o sözleri yanlış değerlendirdi...

Evet, gerçekten yanlış anlaşıldı. O nedenle ona destek verdim. Morrissey, Norveç’te olanı savunmuyordu; sadece bu tür bir katliamın masum hayvanlara her gün uygulandığını söylüyordu. Bu anlamda onunla aynı görüşteyim.

"CAMERON, DÜŞMAN TARAFTAYDI"



Marr ve Morrissey, İngiltere Başbakanı David Cameron The Smiths'i sevdiğini söyleyince, sert şekilde yanıt verip, grubun müziğinden hoşlanmaması için uyarmışlardı. İnternette İngiliz Parlamentosu'nda çıkan tartışmayı da izledim. Komikti. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Haklılar bence. Komikti gerçekten. Cameron, bizim ait olduğumuz gruptan değil. Müziğimiz, hiçbir zaman onun temsil ettiği değerlere yönelik olmadı. Elbette müzik, dinlemek isteyen herkes için. Fakat bizim söylediğimiz sözler, yaptığımız müzik, onun gibiler için değil. Bir grup, bir çete vardı ve o düşman taraftı. Bana göre yaptığı, hoş gözükmek adına The Smiths’i kullanmak...

The Smiths'in aktif olduğu döneme ve The Smiths sonrasına ilişkin herhangi bir pişmanlığınız var mı? (Bu soruyu, Mike Joyce'un The Smiths dağıldıktan sonra telif hakkı için Marr ve Morrissey aleyhine açtığı davayı düşünerek sordum. Morrissey, o davayla ilgili olarak, 'The Smiths'i Marr dağıttı, Joyce yok etti' demişti. Joyce, soruyu neyi kastederek sorduğumu anladı.)

Hayır, yaptığım her şeyden mutluyum.

Her şeyi aynı şekilde mi yapardınız?

Kesinlikle. Her şeyi, hiçbir değişiklik olmadan aynen yapardım.

The Smiths dağıldıktan sonra birçok ünlü isimle çalıştınız. Onlarla işbirliği yapmak, The Smiths üyeleriyle çalışmaktan farklı mıydı?

Farklıydı. Bazen onun kadar da heyecan vericiydi. Buzzcocks’la çalışmak harika bir duyguydu. Çünkü benim davul çalma nedenim o grup. Buzzcocks konserine gittiğimde sahnede gördüklerim aklımı başımdan aldı ve bir gruba girmeye o zaman karar verdim. The Smiths’in yeri elbette ayrı. Birlikte olmaktan mutluluk duyduğum insanlarla çok büyük kalabalıklara konser vermek her zaman çok keyifli. Ama ilkler hep daha özel. The Smiths, bu açıdan hepimiz için bir ilkti. Her birimiz kariyerimizde birçok ilki o grupta yaşadık.

Marr, bir röportajında Morrissey'in The Smiths'i dünyadan intikam alma yöntemi olarak gördüğünü, onun için bu grupta yer almanın, binaların camlarını yerle bir etmek olduğunu söylediğini anlatmıştı. Siz de 80'lerde Morrissey kadar öfkeli miydiniz?

Hayır, ben kızgın değildim. Ben sadece davul çalmayı seviyorum. Morrissey’in belagati çok özel. The Smiths’i bu yönünü ortaya koyacak bir vasıta olarak kullanıyordu. Bence bunun hiçbir sakıncası yoktu. Şarkıcıların yaptığı da budur zaten. Ayrıca işini çok iyi yapıyordu. Birçok grubun hiç değinmediği konuları şarkılarda işleyip, kamuoyunun dikkatini çekti. Grupların konuşmaktan kaçındığı konuları gündeme getirmeyi kendi görevi olarak gördü Morrissey. O dönemlerde popüler müzik bu tür meseleleri gündeme getirmek için en iyi araçtı. Morrissey bu yolu çok etkili bir şekilde kullandı.



The Smiths’in verdiği en iyi konser sizce hangisiydi?

Manchester’ın hemen dışında Salford bölgesi var. Oradaki konser unutulmazdı.

Gittim oraya.

O zaman bilirsiniz. Temmuz 1986’da Manchester Central binasında Punk’ın 10 Yılı kutlamaları için etkinlik düzenlenmişti. İlk gün Buzzcocks, New Order gibi gruplar çalmıştı. Ertesi gün de biz küçük bir konser verdik. Oradaki atmosferi anlatmak çok zor. Grupla dinleyiciler arasındaki ilişki normal bir konserdeki gibi değildi; sanki dinsel bir ayin gibiydi. İnsanlar ağlıyordu, aşırı derecede duygusal bir atmosfer vardı.

Geçenlerde bir yerde Morrissey'in "The Smiths'ten daha iyi bir grup çıkacak mı? sorusuna, "Hayır" diye yanıt verdiğini okudum. Katılır mısınız bu görüşe?

Hayır, bence söylediği yanlış. Bugün yeni çıkan grupların The Smiths’ten daha iyi olduğunu düşünenler de var. Müziği bu şekilde tanımlamak zor. Birinci, ikinci diye belirli yerler yok. Birisinin hoşlandığından diğeri nefret edebilir. Müzik dünyasındaki bazı insanlar da The Smiths’i beğenmeyebiliyor.

Bu soruyu sormak zorundayım: The Smiths'in yeniden bir araya gelmesi için umut var mı?

Her zaman böyle bir olasılık var. Çünkü hepimiz hala yaşıyoruz. Şu bir gerçek ki ancak hepimiz sağ olursak bir gün aynı yerde buluşabiliriz...

Ben, The Smiths’i canlı dinlemeyi çok istiyorum.

Bunu çok sayıda insan istiyor. Biliyorum...

18 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 97: Peter Broderick - Music for Confluence / Music For Grace & Mercy (Erased Tapes)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 18 Aralık 2011

2000’lerin en yetenekli yeni müzisyenlerini saymam gerekse, ilk olarak aklıma gelecek isimlerden birisi Peter Broderick olur. Henüz 24 yaşında ama hayranlık uyandıran yeteneğini ve üretkenliğini, hem solo kayıtları hem de çeşitli işbirlikleriyle çoktan kanıtladı ve günümüzde modern klasik diye tanımlanan türde müzik üretenler arasında belirgin şekilde öne çıktı.

Danimarkalı indie rock grubu Efterklang ve Nils Frahm ile yaptığı çalışmalar da, Broderick’in parlak kariyerinin önemli bir parçası oldu.

Bu yıl yine Erased Tapes etiketiyle yayınlanan, Adam Wiltzie (Stars of the Lid üyesi) ve besteci Dustin O’Halloran’ın projesi “A Winged Victory for the Sullen” albümüne kemanıyla katkıda bulundu. Ünlü besteci Clint Mansell ile "Last Night" filminin müzikleri için birlikte çalıştı.

Broderick, 2009 yılından bu yana farklı konseptler için müzikler besteliyor. Slaapwel Records’dan sınırlı sayıda, sadece 500 kopya basılan “Music for a Sleeping Sculpture of Peter Broderick” ile başlayan seri, aynı yıl Erased Tapes’den yayımlanan “Music for Falling From Trees” ile devam etti. 2010’da çıkan “Music for Contemporary Dance” ve “Music for Congregation”ın ardından bu yıl kasım ayında “Music for Confluence” geldi.



Bu yeni albüm, Jennifer Anderson ile Vernon Lot’un çektiği “Confluence” adlı filmin müziklerinden oluşuyor. 1980’lerde Idaho’da kaçırılıp öldürülen genç kadınların gerçek öyküsünü anlatan filmin müziklerinin de karanlık ve hüzünlü olması sürpriz değil. Toplam 13 parçanın yer aldığı albümde, parçaların filmin bölümlerine atıf yapan isimleri de, bunun bir göstergesi.

Modern klasik albümleri sözcüklerle uzun uzun anlatmak zor ama zaten Broredick’in besteleri, filmdeki görüntülerden bağımsız olarak da dinlenebilecek ve kendi anlamını melodilerle yaratabilecek kadar güçlü. “We didn’t find anything”de yaylıların titrek tınılarıyla ürkekçe dokunulan piyano tuşlarının çıkardığı seslerin diyaloğu, kaçırılan ama bulunamayan genç kadınları anlatan huzursuz sahnelerle mükemmel bir uyum gösterecek türden.

She just quit coming to school”da ise, yaylıyarla atmosferik bir hava yaratan dingin müzik, filmdeki temanın yansıttığı ruh haliyle birebir örtüşüyor.

Filmden hiç haberdar olmasanız da, duygularınızı harekete geçirip size kendi öykünüzü yazdıracak kadar çarpıcı bir albüm “Music for Confluence”. Broderick’in bu çalışmasıyla, aynı tarzda albümler yapan Max Richter’i de akla getiriyor. Çok yoğun, derin, melankolik ve bir o kadar da kusursuz. Yolunuz karlı bir günde Berlin’e düşerse çok iyi soundtrack olur.



“Music for Confluence” ile birlikte digital bonus olarak yayımlanan 14 parçalık ayrı bir albümden de de söz etmek gerekir. “Music for Grace and Mercy”, Luis Peña’nın Haiti’deki deprem sonrasında kendi yurttaşlarına yardım eden iki Haitili kardeşin öyküsünü anlatan filmi “Grace & Mercy” adlı filmin müziklerinden oluşuyor.

Bu da diğeri gibi, Broderick’in modern klasik türünde, insana özgü duyguları çok yetkin bir şekilde notalara dökerek yaratıcı yeteneğini bir kez daha gösterdiği bir albüm. “Music for Confluence”un aksine bu albümde yoksulluğa, sefalete, hüzne karşın umut ışığı hep parlıyor. Akustik gitarın nahif tınılarında daha güzel günler için dayanışma içinde ayağa kalkmaya çalışan bir toplumun çabalarını insana duyumsatıyor Broderick.

-

11 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 96: Yann Tiersen - Skyline (Mute Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 11 Aralık 2011

Yann Tiersen adını belki bazıları hatırlamaz ama aslında onun müziğini tanıyorlar. “Amélie” adlı filmi izleyen herkesi etkileyen muhteşem müziklerin yaratıcısı kendisi.

Benim ilgi alanıma daha önce, 1998 yılında çıkardığı ve Fransız müzisyen Dominique A ile işbirliği yaptığı “La Phare” ile girmişti. Daha sonraki yıllarda yaptıkları, ne yazık ki hep Amelie filminin gölgesinde anıldı. Oysa benim için Tiersen, müziğe deneysel yaklaşımı nedeniyle daima yakından izlenmesi gereken müzisyenler arasındaydı. Jane Birkin, The Divine Comedy, Tindersticks’den Stuart A. Staples, Cocteau Twins’den Elizabeth Fraser gibi birçok tanınmış müzisyenle işbirliği yaptı, bugüne kadar yedi stüdyo albümü yayınladı.

Bunları yapmış olmasına karşın, geçen yılki çalışması “Dust Lane”, Amerika’da da yayımlanan ilk albümü oldu. Akustik gitar, mandolin ve buzukiyi öne çıkarıp, klasik ve rock müzik unsurlarını buluşturduğu bu albümle yılın dikkat çeken isimlerinden biriydi.

Aradan sadece bir yıl geçtiği halde, bu yıl da yeni bir albüm yayımladı Tiersen. Röportajlarında “Skyline”ı da öncekiler gibi aynı yöntemleri uygulayarak, benzer esinlenmeler altında kaydettiğini vurguluyor. “Dust Lane”in kayıtları sırasında annesini ve bir arkadaşını kaybeden Tiersen’in ruh hali albümün genel havasına da yansımıştı. Ancak "Skyline"da daha iyimser bir hava seziliyor.

Fakat yine de sanılmasın ki, bu albümün her anı aydınlık. Kırılgan mandolin tınılarıyla başlayan “Hesitation Wound”da çöken hüzün, “Exit 25 Block 20”de karanlığa çekiyor insanı.

“Exit 25 Block 20”de girişteki hayvan ulumaları oldukça ürpertici olsa da, şarkı ilerledikçe orkestra çanı, synth, bas, gitar ve davul işin içine girdiğinde canlı bir atmosfer kuruluyor.

Tiersen, “Skyline”ın öncekilerden müzik üretme bakımından kendisi açısından farkı olmadığını belirtese de, dinleyici olarak bizim duyduğumuz bazı değişiklikler içeriyor. Önceki çalışmalarında piyano, org ve yaylılar başroldeydi; elektrik ve akustik gitarla birlikte yaylılar ve synth daha ön planda. Bunun yanı sıra üzerinde oynanıp bozulmuş birtakım garip sesler ve vokaller de kullanılmış.

Albümün kapanışını adeta aradığı suyu bulup huzura ulaşan bir insanın hissettiği rahatlamayı anımsatan “Vanishing Point”in dingin melodisiyle yapıyor Tiersen. Bu şarkıya vokal katkısında bulunan isimler, Efterklang, Peter Broderick, Heather Woods ve Daniel James. Tam 40 dakikalık albüm huzurla bitecek derken birden ses bozuluyor ve şarkı, son 9 saniyede teybe dolanan kasetten çıkan sesleri andıran garip seslerle bitiyor.

Yarattığı atmosferler açısından bütünlüklü bir yapı sunmuyor “Skyline” ama keşfedilecek ilginç sesler ve çok güzel melodiler barındırıyor. Es geçmeyin.





4 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 95: Justice- Audio, Video, Disco (Ed Banger Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 4 Aralık 2011



Bu yıl beni en çok şaşırtan albümlerden birisi oldu bu. Fransız elektro-rock ikilisi Justice, 2007’de çıkan “” adlı ilk albümünden sonra, geçtiğimiz günlerde ikinci albümüyle keskin bir viraja girmiş. Ben grupların müziklerinde değişiklik yapmasına karşı çıkan ya da önyargıyla yaklaşanlardan değilim. Ancak virajları dönebilecek durumda olmaları gerekir ki, sonuç üzücü olmasın.

Audio, Video, Disco”, ilk dinleyişte çekmedi beni. Biraz ara verip tekrar dinledim, sarmadı. Birkaç gün sonra dinledim; yine olmadı. Bir önceki albümün bozulmuş seslerle kuvvetli basları buluşturan dans müziği soundu gitmiş, 70’lerin rock müziğini elektronik altyapı içinde eriten daha yavaş bir sound gelmiş. Sanki Led Zeppelin ile Daft Punk karması gibi ama ortaya çıkan müzik onlarınki gibi sürükleyici değil, fazla dağınık...

İlk albümleri sample’ların kullanıldığı tamamen elektronik temele oturmuş bir albümdü. Bu defa gitar, davul ve klavye gibi gerçek enstrümanlar kullanılmış, ancak yine bunlar bilgisayarda efektlerle bozulup vokaller filtrelenmiş. Progresif rock etkisini yansıtan bir sound elde edilse de, sonuçta ortaya çıkan müzik, çok arada kalmış, kimliği oturmamış bir halde.

Bir önceki albümde “opera disco” adını verdikleri ritmik ve insanı ilk dinleyişte yakalayan soundu terk etmeleri ya da yeni yollar denemeleri değil beni şaşırtan. Aksine müzisyenlerin yenilikleri denemesi beni heyecanlandırır. Ancak sonuç her zaman tatmin edici olmayabiliyor. Justice, bu kez yeni bir denemede bulunurken virajı alamadı ya da alırken arabada biraz hasar oldu diyelim.

Justice’in girdiği bu yeni yolu sevenler de olabilir ama ben şahsen En İyi Elektronik Dans Albümü ve En İyi Dans Kaydı dallarında Grammy ödülüne aday gösterildikleri rotaya dönmelerini, en azından bu yeni yoldan çıkmalarını diliyorum.



30 Kasım 2011 Çarşamba

Wild Beasts’ten kusursuz performans


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 1 Aralık 2011

Yılın en heyecanla beklenen konserlerinden birisi salı akşamı gerçekleşti. Alternatif müziğin önde gelen gruplarından Wild Beasts, ikinci İstanbul konserini Babylon’da verdi.

Geçen yıl Efes One Love Festival’da açıkhavada dinlemiştik grubu. Aynen o konserdeki gibi, Babylon konserinde de şarkılarından yansıyan içtenlik, salondaki herkesi etkisi altına aldı. Ama etkilenen belli ki sadece dinleyiciler değildi; bir ara grubun vokalisti Hayden Thorpe şarap kadehini dinleyicilerin şerefine kaldırıp, “Son 6 ayda 100 farklı yerde konser verdik. Ama hiçbiri İstanbul’daki kadar sıcak değildi” dedi.

Konser öncesinde grubun mükemmel sese sahip iki vokalisti Hayden Thorpe (HT) ve Tom Fleming’le (TF) buluşup konuşma fırsatı da buldum. Ama ondan önce de Babylon'un önünde yapılan akustik "Long Way From Home" çekimine tanık oldum. Hayden ve Tom'un birlikte yorumladıkları "Bed of Nails"in bir bölümünü videoya kaydettim.



Müzikle ilgili ilk anılarınızı, geçmişinize baktığınızda müziğin hayatınızda belirleyici olduğu anları merak ediyorum.

TF: Ben kişisel olarak ailem dolayısıyla müzikle çok iç içe büyüdüm. İnsanların piyano etrafında toplanıp şarkı söyledikleri bir ortam vardı. İlk gençlik dönemlerimde “Belki ben de bunu yapmaktan hoşlanabilirim” diye düşünmüşüm; daha sonraki yıllarda “Ben bunu yapabilirim” halini aldı bu düşünce. O yıllarda ilk plağımı alıp, ilk esin kaynaklarımı buldum.

Neydi aldığınız ilk plak?

Neydi?.. Aldığım ilk plaklar, Take That, Queen ve bazı saçma şeylerdi ama daha sonra Jimi Hendrix ve John Coltrane’i keşfettim.

HT: Ben tam tersine müzikle hiç ilgili olmayan bir ortamdan geliyorum. Müzik her zaman sadece bana ait bir şeydi. Beni gerçek dünyadan ayırıyor, ayrı bir evren sunuyordu. O nedenle müzikle ilgim tamamen kişiseldi. Hayran olduğum, kendimi bulduğum, ruhuma hitap eden müziklerle ilişkim çok bencil bir ilişkiydi. Geri planda bu altyapı olunca, müzisyen olmak ve çok iyi müzik yapmak istedim.

O günlerden bu yana çok önemli bir yol kat ettiniz. Alternatif müziğin en başarılı gruplarındansınız. Bu yıl çıkan “Smother” da 2011’in en iyi albümleri listelerinde. Kısa zamanda geldiğiniz bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

HT: Aslında öyle başarılı hissetmiyorum. Beş yıl önceki durumumuzu düşünecek olursak, o zamanki başarı tanımıyla şimdiki aynı değil. Belki de şöyle diyebiliriz; müzik yaptığınız anda dinleyiciye ulaşma kapasiteniz, onlardan aldığınız geri dönüşüm belirliyor başarı duygusunu. Yapmak istediğinizi yapabiliyorsanız, aldığınız tatmin artar. Sonunda elinizde kalan odur çünkü.

TF: Daha gençken öfkeli albümler yaparsınız. İlk albümünüzde tüm dünyaya görüşlerinizi haykırmak istersiniz. O zaman öyle bir albüm yaptığınızda mutlu olursunuz ama zaman geçince daha olgunlaşır, hayata dair karmaşık duygularınızı tümüyle gözden geçirirsiniz. O zaman da bunu yapabildiğiniz bir albüm ortaya çıkarsa o mutlu eder sizi. Dolayısıyla beklentiler, başarı kriterleri değişkendir.

İkinci stüdyo albümünüz "Two Dancers", geçen yıl müzik dünyasının önemli ödüllerinden Mercury’e aday gösterildi. O konuda neler hissettiniz?

TF: O gerçekten harika bir olaydı. Nasıl algılandığımıza ve gelişimimize işaret eden bir göstergeydi.

HT: Biz o albümü daha iyi ya da daha kötü yapmış değiliz. İçindeki şarkılar bizim her zamanki duygularımızı, her zamanki yaklaşımımızı yansıtıyor. Demek istediğim yaptığınız çalışmalar çok çabuk bir şekilde eskiyebilir. Aslında söylemeniz gerekenleri bir albümde söyleyince, artık onu daha fazla yinelemeniz gerekmiyor. Ama konserlere çıktığınızda aynı şeyi defalarca tekrarlıyorsunuz. Elbette bu güzel bir şey; çünkü onu paylaşıyorsunuz. Ama biz grup olarak hep daha ileriye bakmak, gelişim sürecini sürdürmek istiyoruz.



"Smother"da daha minimal, daha dingin bir sound var. Buna yönelmenizin nedeni neydi?

TF: Sanırım bir nedeni, benim son zamanlarda oldukça fazla elektronik, ambient müzik dinlemem. Ayrıca öncekilerin bire bir benzeri değil de, sanki bir B-Side albüm gibi daha sessiz, daha yavaş ve romantik bir albüm yapmak istedik.

HT: Bu zaman içinde ortaya çıkan olgunlaşma ile ilgili. Ne kadar cesur olduğunuz düşüncesinin ardına daha az gizlendiğinizde, gerçek kimliğiniz daha çok ortaya çıkar ve daha insani bir hal alırsınız. Şarkılarda ortaya çıkan bu değişimde hepimizin payı var. Daha insani. Ayrıca bu, şarkının karakteri için iyi olanı bulmakla ilgili bir arayışın sonucu. Eğer birisi tek bir nota çalıp şarkının geri kalanında hiçbir şey yapmayacaksa ve şarkı için iyi olan da buysa öyle yapılmalı.

İngiliz romancı Martin Amis, “Anlattığınız öykülerde sizinle ilgisi olmayan karakterler için inanılabilir kuramsal argümanlar yaratabilirsiniz” diyor. Şarkılarınızdaki kahramanlar siz kendiniz misiniz, yoksa Martin Amis’in dediği yöntemi mi izliyorsunuz?

TF: Bence bu şarkıya göre değişir. Ama şunu söylemek isterim. Bir şarkıcının söylediklerine güvenmek tehlikeli olabilir. Çünkü söylediği şeyde tam bir açıklama yoktur. Soru sordurabilir, merak uyandırabilir ama tanımlayıcı değildir.

HT: Bence kesin yargılar olamaz. Bir şarkıda nasıl hissettiğinizi yazdığınızda aslında kısa bir zaman dilimi içindeki ruh halinizi aktarıyorsunuz. Bir anlamda bir karikatür haline geliyorsunuz. Çünkü açık ki, hayatınızın her döneminde aynı hissedemezsiniz. Ama bir şekilde o karakteri ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Sizden ilham alan ayrı bir karakterdir artık o. Kitaplar, şarkılar ve resimler de bir duyguyu alıp onu yoğunlaştırarak yarattığı hissin etkisini artırıyor. Böylece her şey daha büyük ve daha çarpıcı hale geliyor. Aynı şeyi bir mısra ile, bir resimle bir melodi ile farklı şekillerde anlatabilirsiniz. Çok güçlü bir şey bu.

Şarkı yazımı söz konusu olduğunda ne kadar demokratik bir grupsunuz?

HT: Diğer gruplarla karşılaştırırsak, çok demokratik. Eşitlikçi, tam olarak paylaşımcı bir çalışma yöntemimiz var. Eğer gruptan tek bir unsuru çıkarırsak aynı kalamaz. İşbirliği halinde en iyisini ortaya çıkardığımızı düşünüyorum. Grup olmanın sırrı da bu değil mi aslında? Anahtar kelime ortak çalışma.

Grubun katalizörü diye adlandırabileceğimiz birisi yok mu bu durumda?

TF: Şarkıların yazımı Hayden ve benimle başlıyor. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da katkılarıyla farklı yönlere gidiyor. Bence grupların o farklılıklara yol açması gerekir. Bir şarkı yaparken başlangıçta düşünülenin dışında gelişmeler her zaman olabilir. Grup olmanın anlamı ve gereği de bu etkileşim.



Şarkı sözlerinizde hayal kırıklığı, kırılganlık ve şehvet duyguları hakim. Bunun arkasında belli bir neden var mı?

HT: İnsan doğasındaki karmaşa ve duyguların ikiyüzlülüğü bunun nedeni. İnsanı tüm yönleriyle ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Özellikle aşk şarkılarındaki "Seni çok seviyorum" ya da "Senden nefret ediyorum" şeklindeki tek boyutlu bakış açısı utandırıcı. Amacımız, bu duyguları daha vakur ve karmaşık şekilde aktarmak.

TF: Bence erkek cinselliğini yansıtan bakış açısından kaynaklanan bir sorun var. Bilirsiniz, hep "Ben bir erkeğim, güçlüyüm" şeklindedir o bakış açısı. Çoğu erkek kendisini çok güçlü gördüğü için o söylemin dışına çıkmak istemiyor; örneğin hadım edilmek hakkında yazamayacak kadar güçlü hissediyorlar kendilerini.

Röportajlarınızda seksin insan üzerinde yarattığı etkiyi çok ilginç bulduğunuzu söylüyorsunuz. Cinselliğin ardındaki güç ilişkisi hakkındaki görüşünüz nedir?

HT: Ben modern toplumda bunun çözümlendiğini sanmıyorum. Gerçekte sonsuza kadar da böyle kalacaktır. Çünkü bu ilişkiler tam olarak tanımlanamıyor. İçgüdü ya da dürtülerle ilgili bir konuda meşru olanı tanımlamak için topluma bazı düzenlemeler getiriliyor. İnsanlar sokakta birbirini bu yüzden öldürmesin diye sık sık uyarılar yapılıyor. Bütün bu karmaşa bizim için mükemmel bir kaynak. Ama duyduğumuz müziklerin büyük bir kesimi, bu tür konulara değinmeyip insanlar için adeta güvenli bir alan yaratmayı amaçlıyor. Ev kadınları için yapılan bir müzik sanki... Oysa biz, "Hayır, aslında işler öyle yürümüyor" dediğimizde heyecan duyuyoruz. Bu şuna benziyor. İlk gençlik dönemlerinizde bilmediğiniz konularda bir kitap okur ya da bir film izlersiniz ve o anda "Aman Tanrım! Demek bu işler böyle oluyormuş!" dersiniz. Bence müzik de böyle olmalı. Günlük hayatta konuşulamayanlardan söz etmeli.

TF: Türkiye'de hakim kültür tam olarak nasıl bilmiyorum ama İngiltere'de bu tür konuların üzerini kapatıp örten bir kültür var. Bunlar konuşulmadıığı için de müzik tersini yapmalı; söylenmeyeni söyleyip işin diğer yüzünü göstermeli.

“Smother”ı bir manzara ile örtüştürmek isteseniz neresi olurdu? (Not: Bu, bundan sonraki iki soruyu, müzisyenlerin hayalindeki imajlar ve disiplinlerarası sanatla ilgili aklımı kurcalayan bir konuya yanıt bulma çabasında olduğum için, fırsat oldukça müzisyenlere yöneltmeye çalışıyorum.)

HT: Manzara olarak kesinlikle büyüdüğüm göller bölgesindeki dağlarla örtüşür. Dağa karşı betondan bir deponun üzerine oturur yazarsınız. O boşlukta teselli ve umut bulursunuz.

Londra Tate Modern'de yürütülen bir proje var. Müzisyenleri galeriye davet ediyorlar ve size ilham veren bir sanat eseri seçip onunla ilgili bir şarkı yazmanızı istiyorlar. Sizi davet etseler hangi sanat eserini seçerdiniz?

HT: Gerçekten mi? Bilmiyordum o projeyi. Ben Edward Munch'ün "Madonna" adlı eserini seçerdim.

Neden?

Çünkü ürkütücü ve çok karanlık, neredeyse renksiz. Aynı zamanda gerçekten çok güzel ve seksüel açıdan cezbedici ama bu şehvetle ilgili değil. Oradaki cezbediciliğin çok yumuşak bir karakteri var; görüntünün ardındaki ruh çekici olan.

(Bu yanıtı duyduğum andan beri Wild Beasts'in "Madonna" için yapabileceği şarkıyı merak ediyorum. Hadi Tate Modern yetkilileri, çağırın grubu müzeye de duyalım bu ilginç tanıma yol açan ilhamın sonucunu!)

"Smother", bu yılın en iyi albümleri listelerinde en üst sıralarda; bir kısmında da birinci. Peki sizin bu yıl dinlediğiniz en iyi albüm hangisi?

TF: Oneohtrix Point Never'ın "Replica" adlı albümü. Son zamanlarda en çok onu dinliyorum. Daha önce yaptıklarından sonra büyük bir adım bu. 2011'de beğendiğim başka albümler de var ama o hepsini geçti.

HT: Ben de aynısını söyleyeceğim. Albümü yolda yürürken dinlerseniz, adeta kaldırımların yerinden oynadığını hissettiriyor size. İnsanı mükemmel bir şekilde allak bullak ediyor, kafanızı çok güzel karıştırıyor.

-

29 Kasım 2011 Salı

Avea Müzik Bloggerları Tea & Talk Toplantıları 1


Avea'nın müzik bloggerlarını bir araya getirip Fikir Takımı adını verdiği bir gruba dahil oldum bir süre önce. Gruba katılmamın ilk nedeni, gazeteci dostumuz Tolga Akyıldız'ın bu projenin danışmanlığını yapıyor olmasıydı. Tolga arayıp müzik bloggerlarının yer alacağı bu projeden söz edince, faydalı olabileceğini düşündüm. Biz müzik yazarları hep yazarız ama bir türlü bir araya gelip görüşlerimizi paylaşmayız. Orada bunun için bir platform yaratılabileceğine inandım. Açıkçası, Avea Müzik Bloggerları Fikir Takımı'na katılırken, böyle bir oluşumun ilerde belki de Müzik Yazarları Derneği'nin kurulmasına öncülük edebileceğini de düşündüm. Hâlâ da düşünüyor ve umuyorum.

Nitekim benim de konuşmacı olarak katıldığım ilk toplantıda bu konuyu da gündeme getirdim. Daha önce de bu yönde çabalar oldu ama bir türlü gerçekleşmedi. Neden müzik yazarlarının da sinema yazarları gibi ciddi bir derneği olmasın? Neden bizler de örgütlenmeyelim? Ben, tartışarak bir yolunu bulabileceğimize inanıyorum. Ancak toplantıda "Biz istesek de istemesek de bugün Ertuğrul Özkök ya da Hıncal Uluç gibi birisi bir albümden söz edince bizim yazdığımızdan daha çok ilgi görüyor. Şimdi onları da alacak mıyız öyle bir dernek olursa?" sorusuna yanıtımı buradan bir kez daha kesin bir şekilde dile getiriyorum. Onlar olursa ben yokum. Çünkü zaten dernekleşmenin amacı, müzik yazmayı ciddi bir iş olarak benimseyip, yıllardır bu alanda emek verenlerin haklarını korumak. Yüzeysel de olsa her konuda yazanlar derneği olursa onlar da o derneğe üye olabilirler sanırım. Bunları yazarken emek ve uzmanlaşmaya yapmak istediğim vurgu anlaşılıyordur umarım.

Gelelim Galata'daki Blogger's Base'deki ilk toplantının ayrıntılarına... Konusu "Müziği yazmak" olan söyleşinin benim dışımdaki diğer konuşmacıları, Naim Dilmener ve Murat Meriç'ti. Moderatörlüğü Tolga Akyıldız üstlenmişti. Ancak geçirdiği bir araba kazası nedeniyle gecikince, o görev Avea Kurumsal İletişim'den Burcu Şensoy'a düştü. İlk soru, "Neden müzik hakkında yazmaya başladınız?" şeklindeydi.

Naim Dilmener ve Murat Meriç, öncelikle ilgilendikleri konuda kaynak yaratmayı amaçladıklarını söylediler. Murat, "Baktım merak ettiğim konularda yeterli kaynak yok, arşiv oluşturmak için yazmaya başladım" dedi.

Ben, blogu kendime arşiv yaratmak yani yazılarımı bir arada tutup gerektiğinde kolayca bulabilmek için oluşturdum. Fakat daha sonra baktım ki, ilgi görüyor, daha ciddi bir şekilde işe sarıldım. Yoksa benim yazdığım konularda yabancı kaynak epeyce vardı zaten. Ama o gün toplantıda söylemediğim bir gerçek de şu: Bu konuda yazmaya başlamamın birinci nedeni, belki de çok sevdiğim müzik hakkında konuşacak kimseyi bulamamış olmamdı. Kendimi bildim bileli müziğe çok büyük ilgi duydum. Ama çevremde benim bu heyecanımı aynı hararetle paylaşan kimse yoktu. Önceleri defterlere kimsenin okumayacağı notlar almaya başlamıştım. Hiçbir zaman günlük tutmadım ama her zaman müzik üzerine notlar aldım. O notlar, yıllar içinde genişledi, olgunlaştı. Profesyonel mecralarda boy göstermeden önce epeyce kendi kendime yazıp çizdim.

Toplantıda benim üzerinde durduğum konulardan birisi de, Türkiye'deki müzik yazarlığının bugünkü durumuna yönelik eleştirilerdi. Elbette herkes yazsın ama çeşit arttıkça da kalite düşmesin. Ukalalık olarak algılanmasını istemem ama düşüncelerimi orada söylediğim netlikte burada da yazacağım. Bugün müzik yazan birçok insan müzik tarihini bilmiyor. Müzik akımlarından haberleri yok. Yeni çıkan birkaç grubu dinliyor ve seviyorlar diye kendilerini müzik yazarı olarak değerlendiriyorlar. Müzik yazarı, müzik tarihine, akımlarına hakim insandır; keman çalmayı bilmese de bir kemancının iyi çalıp çalmadığını değerlendirebilecek deneyime sahiptir; her şeyden önce iyi bir müzik zevki olmalıdır ama o yetmez; müzik bilgisi şarttır. O da yetmez. Yazı yazdığı dile tam hakimiyeti olmalı, duygularını ve düşüncelerini ifade edebilecek yetkinlikte olmalıdır.

Hafife alınacak bir iş değildir müzik yazarlığı. Martin Mull'ın dediği gibi, mimari ile dans etmek değildir. (Bu sözün Frank Zappa'ya ait olduğu da söylenir ama kaynaklar Amerikalı sitcom oyuncusu Martin Mull'a ait olduğunu gösteriyor.) Dinlediğiniz ses ve melodilerin aklınızda yarattığı düşünceleri, yüreğinizde uyandırdığı duyguları belli bir ön bilgi süzgecinden geçirip okuyucuya sunmaktır. Saçma değildir. Zappa, "Rock gazeteciliği çoğunlukla yazamayan insanların, okumayan insanlar için konuşamayan insanlarla yaptığı röportajlardır" demiştir. (Most rock journalism is people who can't write, interviewing people who can't talk, for people who can't read.) Mull'a katılmıyorum ama ne yazık ki bugünkü müzik gazeteciliğine baktığımda Zappa'ya hak vermemem olanaksız.

Neden? 1-Röportajlarda çok klişe sorular soruluyor. Sanki ellerinde her gruba sorulacak genel bir soru listesi var ve onları döndüre döndüre soruyorlar. Grup üzerinde çalışılmadığı, albümlerinin dinlenmediği çok belli oluyor. Ben bu aşamada toplantıda şunu söyledim. Yıllar önce kendime bir ilke edindim; yeni albümü çıkan bir grupla o albümü dinlemeden röportaj yapmam. İşlerin sektörde nasıl yürüdüğünü bilmeyenler için açıklayayım. Bazen bir grup ya da sanatçı ile röportaj olanağı doğuyor ama henüz albümü piyasaya çıkmadan promosyona başlandığı için albüm elinizde olmayabiliyor. Bu durumda plak şirketinin ya da organizatörün röportajdan önce albümü dinlemenizi sağlaması gerek. Aksi halde kitabını okumadığı yazarla konuşmaya giden gazetecilerin durumuna düşersiniz. Hem sanatçıya hem de kendinize saygısızlıktır. Üstelik o röportajdan da hayır gelmez.

Ben bunu söyleyince, Fikir Takımı'nda yer almasa da, toplantının yapıldığı mekanın sahibi Mansur Forutan görüşünü belirtip, "Nasıl yani? Mesela Led Zeppelin sana röportaj verecek olsa, sen de yeni albümünü dinlememiş olsan gitmez misin?" diye sordu. Verdiği örnek çok uç bir örnekti ama ilkemi koruyacağımı belirtince, "Bu Cumhuriyet kafası. Sen Sabah'ta yetişmeliydin" dedi. Sabah'ta yetişmediğime memnunum. Ayrıca bunun şu anda Cumhuriyet'te yazmamla ilgisi yok. Ben orada yazmadan önce bu ilkeyi edinmiştim. Gazeteciliği üniversitede meslek olarak seçtim ve bu mesleği uygularken özen gösterdiğim konular var. Bu da onlardan birisi.

Ayrıca şu da çok önemli. Yurtdışında işler buradaki gibi yürümüyor. Led Zeppelin hiçbir zaman albümünü dinlememiş insana röportaj vermez. Şöyle oluyor yurtdışında: Albüm çıkmadan önce bir seri basın promosyonu olacaksa, röportajı yapacak gazeteciler için özel dinleme seansları düzenleniyor. O seanslara katılmazsanız röportajı yapamıyorsunuz. Yani sizin albümü dinlediğinizden emin oluyorlar. Ben de yurtdışında o tür seanslara katıldım. Orada sanatçılar, bizde Sezen Aksu'nun yaptığı gibi albümünü tanıtmak için evlerine magazin yazarlarını davet etmiyor.

2-Müzik yazan çoğu kişi doğru sorular soracak bilgi birikiminden yoksun olmakla kalmayıp, o soruları iyi bir Türkçe ile de kurgulayamıyor. Açıkçası ben Türkçe yazım hataları nedeniyle birçok blogu okumak istemiyorum. Dile yeterli özeni göstermeyen bir kişinin yazdıklarına karşı baştan olumsuz bir izlenim uyanıyor.

3-Çoğu blog yazarı, yabancı kaynaklardan geçen haberleri kendinden hiçbir şey katmadan doğrudan Türkçe'ye çevirerek yayınlıyor. Sonra bir de bakıyorsunuz aynı haber bütün bloglarda. İngilizce bilmeyenlerin işine yarayabilir belki ama özgünlüğü olmayan, zaten yabancı mecralarda gördüğüm bir yazıyı okumak beni ilgilendirmiyor.

4-Bir müzik yazısında maddi hata kabul edilemez. Naim Dilmener ve Murat Meriç'in de vurguladığı gibi, albüm adı, tarih ya da belli olaylara ilişkin yanlışlar yazıyı derhal öldürür, inandırıcılığını yok eder.

5-Bir müzik yazarının daha çok sevdiği türler olabilir. Hepimizin var. Ancak yazarın sadece kendisi hoşlanmıyor diye iyi bir albüme kötü dememesi gerekir. Örneğin ben country müziği tercih etmiyorum ama bu benim iyi bir country albümünü kötülemem için gerekçe değildir. "Sahnede synth, turntable görünce tüylerimiz diken diken olur bizim" diye yazmıştı birisi. Müzik yazan birisi için ne kadar önyargılı, ne kadar yanlış bir ifade... Müziği, duyduğu ya da hissettirdikleriyle değil, kafasında yerleşmiş inançlarla yargılamak, kanımca dar görüşlülüktür.

Yazıyı çok uzattığımın farkındayım. Ekim ayında gerçekleşen bu toplantıyı yazmak için geciktim. O gün sohbetimizde Naim Dilmener'in de ilginç anılarını dinledik ve güldük.

Ben uzun yıllardır müzikte önemli bir yenilik yapmayan Ajda Pekkan'ın her albüm çıkardığında herkes tarafından günlerce yazılmasını da eleştirdim. Müzik yazarı iyi olandan yana inisiyatif kullanmalı dedim. Ajda'nın Beyonce gibi mayo giymesi belki magazin yazarları için önemli olabilir ama yaptığı albümler müzik yazarlarını günlerce konuşturacak cinsten değildir ne yazık ki... Evet, bu ülkedeki popüler kültürün yönlendirmesi de söz konusu; fakat müzik yazarları olarak yenilik arayanlara, kendisini geliştirenlere ve yaratıcılığa bakalım diyorum.

Bu arada benim burada yazdıklarımı akademik bir çalışmada ortaya koyan bir arkadaşımız var. Cumhuriyet Pazar Dergi'de yazan Ali Deniz Uslu, Marmara Üniversitesi gazetecilik yüksek lisansını müzik medyası ve müzik yazarlığı üzerine yaptı. Tezinin bir bölümünü okudum. Basılıp kitap olursa faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bunu da bir bilgi olarak konuyla ilgili kişilere iletmiş olayım.

Avea Tea & Talk toplantılarının ilki böyle geçti. İkincisine katılamadım. Umarım üçüncüde olanları da blog okuyucularıyla paylaşabilirim.

-

27 Kasım 2011 Pazar

2011'in En İyi Albümleri


Her yıl adet olduğu gibi bu yıl da en çok beğendiğim albümlerin listesini yaptım. 2011 müzik açısından verimli geçti; çok güzel albümler dinledik. Bu listede yer alanlar dışında benim dinlemediğim, ulaşamadığım albümler mutlaka vardır. Ama zamanının önemli bir kısmını yeni çıkan albümleri izlemeye ayıran bir müzik yazarı olarak, kendi radarıma girenler arasından en fazla etkilendiğim 50 albümü belirledim. Kolay olmadı. Burada saydıklarım dışında yıl boyunca dinlediğim birçok iyi albüm de var. Ama listedekiler 2011'i benim için daha yaşanılabilir kılan, allak bullak olduğum anlarda sığındığım, ruhuma dokunan çalışmalar.

Bu albümlerin büyük bir kısmı hakkındaki düşüncelerimi yıl boyunca yazdım. O nedenle ayrıca burada uzun uzun anlatmayı gerekli görmedim. Dileyen blogdaki yazılara da bakabilir. Ancak ilk 10 albümün benim için neden özel olduğunu çok kısa da olsa belirttim.

Ayrıca ilk 15 albümün her birinden birer şarkı seçip videolarını koydum. Onları bir araya getirirsek, 2011'in en iyi şarkılarından bir seçmenin yer aldığı liste de yapılabilir diye düşündüm.

Şimdiden 2012'de dinleyeceğim güzel müziklerin heyecanını duyuyorum. Bol konserli, müzikli bir yıl dilerim herkese.

1-DEAF CENTER - OWL SPLINTERS : Karanlık ve karışık bir labirentte keşfedilmeyi bekleyen pek çok sır barındıran bu albüm tam anlamıyla duvara çarptı beni. 2011’de derinden etkilendiğim olaylar oldu. Yaşanan kaos, dökülen kan, insanlara olan inancımı biraz daha sarstı. Bu duygularımı paylaşabileceğim yakın bir dosttu “Owl Splinters”.


2-FUTURE ISLANDS - ON THE WATER : 80’lerin new wave tarzını punk ve deneysel öğelerle buluşturan müziklerini ve vokalist Sam Herring’in sesindeki tutkulu melankolik hissi çok seviyorum. Aşağıda videosu yer alan "Before the Bridge", 2011'de beni en çok hüzünlendiren şarkıydı. Sözlerindeki içtenlik çok çarpıcı.


3-PJ HARVEY - LET ENGLAND SHAKE : PJ Harvey’in hem bilinen soundunu farklılaştırdığı hem de daha politik olduğu bir albüm. Mesajı ve etkisi çok güçlü. Albümün en önemli özelliği, Harvey’in savaş karşısındaki tavrı ve bir insanın ülkesine karşı beslediği olumlu ve olumsuz duyguları, utancı, gururu, en belirgin şekliyle ortaya koyması.


4-BON IVER - BON IVER : Minimalist çizgiden uzaklaşmayan yalın bir sound ve dinleyeni çarpan kırılgan bir romantizm var albümde. Bon Iver saflığına tutulan bırakamıyor.


5-JAMES BREWSTER - AS A HOVERING INSECT MASS BREAKS YOUR FALL : Atmosferik ses tasarımları ve minimalist yaklaşımıyla, sanki hiç bilmediğim bir evrene soktu beni. Doğaçlama seslerle anlattığı öyküler büyüleyici.


6-BRIAN ENO & RICK HOLLAND - DRUMS BETWEEN THE BELLS: Brian Eno’nun dehasını yansıtan, yaratıcı ve yenilikçi bir albüm. Kurduğu ses manzaraları yıl boyunca birçok günüme soundtrack oldu.


7-OTHER LIVES - TAMER ANIMALS : Orkestrasyon ve şarkı yazımındaki özgünlük bir yana, insanı içine çektiği müzikal maceranın yoğunluğu ayrıca takdirlik.


8-JOHN MAUS - WE MUST BECOME THE PITILESS CENCORS OF OURSELVES : Romantizmi karanlık sözlerle, ince esprileri entelektüel bir bakış açısıyla bir araya getiriyor. Deneyselliğe girişmese de, baştan sona farklı ve melodik bir sound.


9-RADIOHEAD - THE KING OF LIMBS : Grubun en sevdiğim Kid A/Amnesiac döneminin çizgisindeki albüm, dinleyeni çok sayıda farklı olasılıklar öneren özel ve karışık bir ses dünyasının içine sokuyor.


10-ZOMBY- DEDICATION : Bu yıl beni en çok dans ettiren albüm. Karanlık, melankolik bir soundu dans pistine şaşırtıcı bir güzellikte taşıyor.


11-WILD BEASTS - SMOTHER


12-FENNESZ & SAKAMOTO - FLUMINA


13-NILS FRAHM - FELT


14-CONNAN MOCKASIN - FOREVER DELPHIN LOVE


15-KATE BUSH- 50 WORDS FOR SNOW


16-BJÖRK - BIOPHILIA

17-NICOLAS JAAR - SPACE IS ONLY NOISE

18-THE HORRORS- SKYING

19-KING CREOSOTE & JON HOPKINS - DIAMOND MINE

20-YUCK - YUCK

21-BILL CALLAHAN - Apocalypse

22-BEIRUT- THE RIP TIDE

23-JAMES BLAKE - JAMES BLAKE

24-MY BRIGHTEST DIAMOND - ALL THINGS WILL UNWIND

25-THE SOFT MOON- TOTAL DECAY

26-TOM WAITS- BAD AS ME

27-THE FIELD- LOOPING STATE OF MIND

28-FUCKED UP - DAVID COMES TO LIFE

29-tUnE-yArDs - WHOKILL

30-PARENTHETICAL GIRLS - PRIVILEGE PART IV: SYMPATHY FOR SPASTICS

31-JULIANNA BARWICK-THE MAGIC PLACE

32-THE DRUMS - PORTAMENTO

33-TIM HECKER- RAVEDEATH, 1972

34-AUSTRA - FEEL IT BREAK

35-IDAHO - YOU WERE A DICK

36-CRYSTAL STILTS- IN LOVE WITH OBLIVION

37-COLIN STETSON - NEW HISTORY WARFARE VOL. 2 : JUDGES

38-The ANTLERS- BURST APART

39-MOBY- DESTROYED

40-TIMBER TIMBRE- CREEP ON CREEPIN’ ON

41-HAUSCHKA- SALON DES AMATEURS

42-THE BRANDT BRAUER FRICK ENSEMBLE- MR. MACHINE

43-FEIST- METALS

44-PETER BRODERICK - MUSIC FOR CONFLUENCE

45-S.C.U.M- AGAIN INTO EYES

46-BIOSPHERE - N-PLANTS

47-BALAM ACAB- WANDER/WONDER

48-ROBIN GUTHRIE - EMERALDS

49-AVISHAI COHEN - SEVEN SEAS

50-SBTRKT-SBTRKT

Vitrindeki Albümler 94: Tom Waits - Bad as Me (ANTI- Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 27 Kasım 2011

Tom Waits’in 17. stüdyo çalışması “Bad As Me”, kuşkusuz yılın en çok merakla beklenen albümlerindendi. Geçen ay yayımlanan albüm, 2004 tarihli “Real Gone”dan bu yana Waits’in yeni şarkılarına yer verdiği ilk çalışma. 2006’da çıkan "Orphans : Brawlers, Bawlers & Bastards”, sanatçının film ve derleme albümler için yaptığı bazı eski kayıtlar ile yeni şarkılarını bir araya getiren 3 CD’lik bir toplamaydı.

Uzun bir aradan sonra yeni Waits şarkılarını dinleme düşüncesi bile tek başına heyecan verici ama acaba albüm tüm dünyada yarattığı bu heyecanı hak etti mi, yoksa Tom Waits fenomeni miydi bunu yaratan? Albümü dinlerken bu soru aklımdaydı.

Toplam 13 şarkının yer aldığı “Bad as Me” (deluxe versiyonunda fazladan 3 şarkı daha var), müzisyenin önceki albümlerinde de var olan kalp kırıklığı, savaş, günlük yaşamdaki zorluk ve üzüntü gibi temaları işliyor. Waits, bazen öfkeli, bazen umutsuz ve çatallı sesine çok iyi yansıtabildiği duygulardan anlaşıldığı üzere de “Kiss Me” adlı şarkıda olduğu gibi bazen de romantik...

Saksofon, trombon ve bas klarnetin öne çıktığı “Chicago”, enerjik sounduyla duyduğum en iyi albüm açılış şarkılarından birisi. Yeni ve daha özgür bir gelecek için Chicago’ya yapılan göçü anlatan şarkı, gitarda yer alanKeith Richards ve Marc Ribot’u, efsanevi blues mızıkacısı Charlie Musselwhite ile buluşturduğu için de ayrıca çok keyifli.

Keith Richards, “Chicago” dışında “Satisfied” ve “Last Leaf”te de gitarla eşlik ediyor. Bunun yanı sıra, “Last Leaf’te” vokal desteği de vermiş Tom Waits’e. Albümün en güzel baladı “Last Leaf”te bir yaprak, mecazi bir şekilde yaşlılığın yarattığı çöküşe direnişin çağrışım sembolü olarak kullanılmış. “Sonsuza kadar burada olacağım / Ne kadar diye bilmek istersen / Bu ağacı keserlerse / Bir şarkıda çıkar gelirim” diyor Waits.

Albümün belki de en ilginç şarkısı, Tom Waits’in The Rolling Stones’a yanıtı niteliğindeki “Satisfied”. Waits’in “Now Mr Jagger! And Mr Richards! I will scratch where I been itching!” diye boğazı yırtılırcasına bağırdığı şarkı, tahmin edilebileceği gibi grubun “Satisfaction” adlı klasiğinden esinlenmiş. Hissedilir bir gospel etkisini barındıran bu şarkıya karşılık The Rolling Stones ne yanıt verebilir şimdi onu merak ediyorum.

Üzerinde durmak istediğim şarkılardan bir diğeri “Hell Broke Luce”. Red Hot Chili Peppers basçısı Flea’nın da eşlik ettiği parçada geri planda ezan, bomba ve taramalı silah sesleriyle ritmik bir sinemasal atmosfer yaratmış. “Güzel bir evim vardı ama terk ettim, sol sağ sol, O lanet olası bomba sağır etti beni...” diyerek başlayan şarkıda Waits’in sesinden savaşa öfke taşıyor.

“Bad as Me”, müzikal açıdan Tom Waits’in rock, blues, gospel, R & B ve cazı kendine özgü deneysel tarzla buluşturduğu bir çalışma. Başta Keith Richards, Flea, Los Lobos’tan David Hidalgo, Marc Ribot, Charlie Musselwhite, klavyeci Augie Meyers gibi usta isimlerin çaldığı albümü büyük bir zevkle dinliyorum.

Ancak şunu belirtmem gerekir ki, “Bad as Me”, “Real Gone”ın yaptığı şaşırtıcı etkiyi yapmadı; onun çizgisinde ilerliyor. Bu albümde önceki çalışmalara göre keskin bir dönüş yok; daha önceden yaptığını bu defa da çok iyi yapmış Tom Waits. Her zamanki gibi türleri kaynaştırmış, çok sayıda enstrümanla renkli ve dinamik bir sound elde etmiş. Şarkı yazımını ve prodüktörlüğü, yine eşi Kathleen Brennan ile birlikte yürütmüş. Hayat, aşk, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar ve kızgınlıklarla örülü Tom Waits dünyasını yine görkemli bir söz ve melodi evreninde kurguluyor.

Öncekilerin çizgisinde olması, iyi olmadığını değil, onlar kadar iyi olduğunu gösterir. İçlerinde daha çok sevebilecekleriniz olsa da, es geçilecek hiçbir şarkı yok albümde. Öyleyse ilk paragrafta sorduğum soruya yanıt vermem gerekirse; “Bad as Me”, yarattığı heyecanı sonuna kadar hak etmiştir. Ancak şapka çıkarırım böyle usta bir işe.



20 Kasım 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 93: Nils Frahm - Felt (Erased Tapes Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 20 Kasım 2011

Nils Frahm, 29 yaşında Berlinli bir besteci/prodüktör. Çocukluk yıllarından itibaren Çaykovski’nin öğrencilerinden Nahum Brodski’den piyano dersleri almış. Bugüne kadar Ólafur Arnalds, Peter Broderick, Anne Müller ve F. S. Blumm gibi isimlerle işbirliği yaptı ve çeşitli albümler yayınladı.

Berlin’de Durton adlı stüdyosunda çok sayıda müzisyen/grup için kayıt, mastering ve mixing çalışmaları da yapıyor. Örneğin bunların içinde en önemlisi, 2011’de En İyi Albümler listemin 1 numarası Deaf Center’ın “Owl Splinters” adlı çalışmasının da Durton’da kaydedilmiş olması.

Bu yıl çıkan üçüncü solo piyano çalışması “Felt”, modern klasik türünün en iyi örneklerinden birisi. Tamamen kendi kendine, büyük stüdyo ortamının baskısı altında kalmadan bir albüm kaydetmek istemiş Frahm. Bu nedenle de konserlerden ve turdan arta kalan zamanda Berlin’deki ev stüdyosuna kapanmış.

Ama bunu yapmak için bulduğu zaman genellikle gece yarısına denk geldiği için, o saatte komşularını rahatsız etmemek amacıyla bir yöntem geliştirmiş. Piyanonun tellerinin ön kısmına keçe yerleştirerek, sesi hem alçaltmış hem de farklılaştırmış. Tellerin arasına yerleştirilen mikrofonlar nedeniyle, titreşimlerin bile duyulduğu, organik bir sound hakim albümde.

Frahm’ın nefes alıp verişleri, sandalye hareket ederken çıkan tıkırtılar, kapanan kapının çıkardığı ses, uzaktan duyulan konuşmalar, yerdeki parkelerin çıtırtısı, ıslık da kaydın bir parçası. Albümü dinlerken kendinizi adeta Berlin’deki o evde hissetmeniz olanaklı. Ancak bu gerçeklik hissini tam olarak almak için albümün kulaklıkla dinlenmesini öneriyor Frahm.

Albüm kartonetinde, “Bütün bu hışırtılar arasında müzik beklenmedik bir oluşum, bir şans, bir kaza gibi rastlantısal bir hal alıyor. Yüreğim açılıyor ve beni tam olarak neyin bu kadar mutlu ettiğini merak ediyorum” diyor.

Nils Frahm, bunu merak ederken, ben toplam 9 parçanın yer aldığı 43 dakikalık albümde beni neyin mutlu ettiğini biliyorum: Minimal izlenimi veren ama sanki ses mikroskop altında inceleniyormuş izlenimi veren çok ayrıntılı sound ve yalınlığın içtenliği. Gece karanlığında tek başına piyano, orkestra çanı, ksilofon ve tahtadan yapılmış üflemeli çalgılarla ses deneylerine girişen bir müzisyenin heyecanını hissetmek mutlu ediyor beni.

Tuşlara çok yavaşça, her bir sese gerekli zamanı vererek dokunan parmakların yarattığı ambient/modern klasik çizgisinde gelişen elektro-akustik sound insanı geriye doğru bakmaya yönlendirse de, o melankoli hüzün vermiyor. Romantik yanınız ağır basıyor; müziğin içinde yaşayan bir organizma olduğunuzu farz edip, onunla sarılıp sarmalandığınızı düşünüyorsunuz. “Felt” içine çekiyor sizi ve garip bir huzur hissi veriyor.

Frahm, stüdyo dışında farklı yerlerde kayıt yapmaya meraklı bir isim. 2009 tarihli bir önceki albümü “The Bells”i Berlin’de bir kilisede kaydetmişti. Bu defa da albümde kendiliğinden gelişen doğaçlama hissini kaybetmemek için çok dikkat göstermiş; özellikle mastering için uzun zaman harcamış. Albümdeki elektro-akustik dengesi, bir tek 9 dakikaya yaklaşan süresiyle en uzun parça “More”da elektronik lehine değişiyor.

“Felt”, piyano gibi çok eski bir enstrümana farklı yaklaşımı ve sunduğu derinlikli ses dünyası nedeniyle takdire layık bir çalışma. O dünyanın içine girip mutlaka kendi deneyiminizi yaşayın.



17 Kasım 2011 Perşembe

John Grant'ten mükemmel performans


© Zülal Kalkandelen

Dün akşam John Grant'i ikinci kez dinlemek üzere Salon'daydım. Kendisini bu yıl Glastonbury Festivali'nde dinlemiş ve çok beğenmiştim. Olağanüstü güzel bir sesi var John Grant'in. Öyle bir ses ki, bir tek piyano ile büyük bir gruptan çok daha etkili olabiliyor.

Glastonbury'de ana sahneye göre daha küçük olan Park Stage'de akşamüstü çıkmış, çok kalabalık olmayan bir kitleye seslenmişti. En önde durup dinlemiş, festivalin en güzel konserlerinden birine tanık olmuştum.

Aynı deneyimi kapalı bir yerde, üstelik Salon gibi müzisyenle dinleyicinin etkileşimine açık bir mekanda yaşamayı heyecanla bekliyordum. Saat tam 21.30'da Glasto'da da bazı şarkılarda kendisine tuşlu çalgılarda eşlik eden müzisyenle birlikte sahnedeydi John Grant.

Dinleyicileri Türkçe selamladı, şarkı aralarında bol bol Türkçe konuştu. Uzun yıllar Almanya'da yaşadığı için Türklerle sürekli karşılaştığını söyledi. Anlaşılan dile de meraklı, birçok kelimeyi çok düzgün bir şekilde telaffuz edebilir hale gelmiş.

Müzisyenlerin konserlerde şarkıların öyküsünü küçük anekdotlarla anlatması çok hoşuma gider. John Grant de öyle yaptı. Günlük hayattan, ailesinden, arkadaşlarından ne kadar çok esinlendiğini anlamış olduk böylece. "Chicken Bones" adlı şarkısında, adından da tahmin edilebileceği gibi Brooklyn'de yere atılan tavuk kemiklerinden esinlenmiş. Amerika'da bulunanlar bilir; çöp kenarlarında, yerlerde tavuk kemikleri görürsünüz sürekli. Çünkü Amerika, dünyanın en çok tavuk tüketilen ülkesi...

Konserde çaldığı parçaların listesi yandaki fotoğrafta var. Benim tekrar dinlemeyi en çok istediğim şarkı, Grant'in yaşama veda eden büyükannesine yazdığı "Little Pink House"du. Ama müzisyenler kendileri sormadıkça, şarkı ismi bağırarak istek yapmayı hiç sevmiyorum. O nedenle umarım söyler diyerek bekledim.

Sonunda "Şimdi çalacağım şarkıyı büyükannem için yazdım" deyince kendimi tutamayıp "Little Pink House" dedim. Şarkının hikayesini bilmem onu şaşırtmış görününce, "Sizi bu yıl Glastonbury'de izledim" dedim. Böylece başlangıçta sözünü ettiğim müzisyen-dinleyici etkileşimine bir örneği de ben yaşamış oldum.

Asıl sürprizi ise, konser çıkışında yaşadım. Bir grup arkadaşla birlikte imza almak üzere John Grant'in yanına gittik. Sıra bana geldiğinde, John Grant'in "Zülal" demesiyle bir an donakaldım. O anda anlaşıldı ki, sevgili Aslıhan Tuna Grant'e adımı öğretmiş. Böylece ilk kez bir Amerikalı'nın doğru telaffuzla "Zülal" deyişine tanık oldum.

John Grant'e konser posterini imzalattım. Adımı kendi kendine yardım almadan yazışı ayrıca şaşırttı beni. Salon konserinin Glasto performansından bile daha iyi olduğunu söyledim. "Öyle mi diyorsunuz? Gerçekten mi?" dedi. Daha sonra kendisine hoşça kal diyerek Salon'dan ayrıldık.

Bana göre John Grant, bugün müzik dünyasının ozan şarkıcı geleneğini sürdüren en güçlü isimlerinden. Müzik yapmak için gereken yeteneği ve çok kuvvetli bir sesi var. O, gücünü bu ikisinden alıyor. Şarkılarını kendisi yazıyor. Müzik yapmak için bir gruba ihtiyacı yok. Bütün bunların yanında bir de artısı var: Hem çok esprili, hem de dinleyicisiyle çok sıcak bir ilişki kurabiliyor. En kısa zamanda tekrar gelmesini diliyorum.

Grant'in konserde söylediği yeni şarkısı "Vietnam"ı kaydettim. Aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

Kısa ama etkileyici bir konser


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 17 Kasım 2011

22 yaşındaki Rus asıllı Amerikalı Zola Jesus’ın Babylon’da konser vereceği açıklandığında heyecan duyanlardan biri de bendim. Asıl adı Nika Roza Danilova olan bu genç kadın, müzik dünyasında 2011’de en çok öne çıkan isimlerden birisi. Ama o, pop yıldızları gibi gösterişli fiziği ya da skandallarıyla değil, dinleyeni sarsan güçlü alto sesiyle dikkatleri çekti. Öyle ki, “2000’lerin Siouxsie Sioux’u” diye anılır oldu.

Tahmin edilebileceği gibi adını, en sevdiği yazar Emile Zola ile Jesus’ı birleştirerek oluşturmuş. Opera eğitimi alan, genç yaşına karşın üç albüm yayımlayan Danilova, 2011’de birçok festivale katıldı. Kariyerinin bu parlak döneminde İstanbul’da konser vermesi sevindirici. Çünkü bu, İstanbul’un da müzik alanında dünyada yaşanan gelişmeleri diğer metropollerle eşzamanlı takip etmesi açısından önemli.

Salı akşamı Zola Jesus’ı dinlemek için Babylon’un yolunu tuttuk. 21.15’te sahneye çıkan “Seni Görmem İmkansız” adlı deneysel elektronik müzik ikilisi 45 dakikalık bir performans sergiledi. Zola Jesus sahneye çıktığında saat 22:10’du. Burada bir görüşümü belirtmek isterim. Konserlerde ön grup yer alacaksa, belki de biraz daha erken sahneye çıkmaları gerekir diye düşünüyorum.

Zola Jesus’ın pek çok konser görüntüsünü izledim ve hakkında yazılar okudum. Hepsinden de Danilova’nın sahnede adeta bir tür duygusal boşalma yaşadığı, gözleri kapalı bir şekilde kendine ait ayrı bir dünyadaymış gibi şarkı söyleyerek derin bir atmosfer yarattığı izlenimini edindim.

Bu izlenim, bir yerde onun müziğini de tanımlıyordu. Bu yıl çıkan “Conatus” adlı üçüncü albümünü sadece dinleyip, hiçbir görsele bakmasanız da aynı çıkarsamayı yapabilirsiniz. Synth, davul ve elektronik seslerle yapılandırılan ve nihilist felsefeye referans veren sözlerle kurgulanan o dramatik müziğin ancak böyle bir şekilde sahneye taşınabileceğini düşünürsünüz.

Babylon’daki performansı bu anlamda düşündüğüm gibi değildi. Zola Jesus, bir ara duvarlarlara tırmandı, dinleyicilerin arasına karıştı ve “Vessel” adlı muhteşem şarkıda kabile danslarını andıracak biçimde kendinden geçercesine dans etti ama açıkçası ben daha karanlık ve yoğun bir sunum bekliyordum. “Gözüm açık mikrofonun önünde durup şarkı söylemek bana göre değil. O zaman şarkı sözlerini de unutabiliyorum” demişti bir röportajında. Ama Babylon’da çoğunlukla gözü açık, mikrofonun önündeydi.

Müziğin sunumu hakkında iddialı konuşan bir sanatçı olduğu için bu konuya özellikle dikkat ettim. Yoksa Zola Jesus’ın sesi ve yorumu mükemmeldi. Üstelik konser öncesinde boğazında bir ağrı duyduğunu öğrendim. Buna rağmen dinleyicilere yansıyan hiçbir şey olmadı. Albümde duyduğumuz o müthiş ses, bu defa salonu inletiyordu.

Boyu tahminimce 1.50 civarında, çok ufak tefek bir kadın Danilova. Tayt ve açıldığında yarasa kollarını andıran gri üstüyle çıktığı sahnede, yalın ayak şarkı söyledi. Konser ne yazık ki çok kısa sürdü. 50 dakika yetmedi bize. Umarım yine ağırlarız Zola Jesus’ı.







(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)
-

13 Kasım 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 92: David Lynch- Clown - Crazy Clown Time (Play It Again Sam)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 13 Kasım 2011

David Lynch’i film yönetmeni olarak tanıyıp, gerçekle düşü birbirine karıştıran ürpertici filmlerini beğeniyle izleyen biriyim. Albüm yayınlayacağını duyunca mutlaka sıra dışı olacağını tahmin ettiğimden epey meraklandım.

Aslında albüm haberi Lynch’i tanıyanlar için büyük bir sürpriz değildi. Çünkü “Blue Velvet”, “Lost Highway”, “Mullholand Drive” gibi efsane filmlerin yönetmeni, eserlerinde özellikle 1950’li, 60’lı yıllara ait müzikleri duyguları harekete geçirmek amacıyla çarpıcı bir biçimde kullanışıyla ünlü bir isim.

Ayrıca Lynch, bugüne kadar soundtrack albümleri için de çeşitli müzisyenlerle çalıştı; Twin Peaks adlı televizyon dizisi için Angelo Badalamenti ile müzik yaptı. 2007’de “The Air Is on Fire” adlı projesi için ses mühendisi Dean Hurley ile birlikte dark ambient türünde bir albüm yayınladı. 2009’da gitarist Dave Jaurequi’nin anısına o güne kadar birlikte çalıştığı müzisyenlerle yaptığı işleri toplayan bir albüm çıkardı.

En son geçen yıl Danger Mouse ve Sparklehorse’un birlikte yayınladığı “Dark Night of the Soul” albümünde “Star Eyes (I Can’t Catch It)” adlı şarkıda vokali üstlendi.

Ama bütün bunların hepsi, daha çok başka müzisyenlerle yaptığı işbirlikleriydi; “Crazy Clown Time”da prodüktörlüğü yine Dean Hurley ile birlikte yürütmüşler ama tamamı David Lynch tarafından yazılan bir çalışma.

Kanımca, Lynch’in “modern blues” diye tanımladığı 14 şarkılık albümü kategorize etmek olanaklı değil. Elektro-pop’tan rock’a, blues’dan drone’a kadar çok çeşitli türlerin karışımı söz konusu. Lynch’in ev stüdyosunda ortaya çıkan kayıtlar büyük ölçüde elektronik; sert gitarların eşlik ettiği rock’a yakın şarkılar da var, dream pop sınırlarına girenler de.

NPR’ın sitesinde bir okuyucu, albüm için “Pere Ubu + Moby + Tom Waits + Nick Cave = Crazy Clown Time” yorumunda bulunmuş. Tamamen katıldığım bir yorum oldu bu. Tek bir isime benzeterek bu albümü tanımlamak olanaklı değil; ama iki isim de yeterli değil. Ancak kendine özgü bir karışım bu albüm hakkında bir fikir verebilir.

Albümde sadece açılış parçası “Pinky’s Dream”de Yeah Yeah Yeahs grubundan Karen O var; diğerlerinde Lynch’in vocoder ve elektronik efektlerle bozulan sesini duyuyoruz. Pinky adlı birisinin rüyalarını anlatan “Pinky’s Dream”, müzik dünyasında genellikle en beğenilen şarkı oldu. Karen O’nun vokali gerçekten de kusursuz ve tam da şarkının rock ruhunu yansıtıyor.

Ama benim en sevdiğim şarkı, albümle aynı taşıyan 7 dakikalık “Crazy Clown Time”. Bir David Lynch müzik albümü denilince benim ilk düşündüğüm ve duymak istediğim, o muhteşem gariplik. Bu duyguyu bana en iyi veren şarkı oldu bu. Bir evin arka bahçesinde yapılan dehşet verici bir partiyi tiz bir sesle anlatan David Lynch’i dinlemek, belki herkese göre değil ama benim tam beklediğim şey. Her an korkunç bir şey olacakmış gibi bir hissi insanın içine yerleştiren o ürpertiyi sevdim.

Lynch’in modern hayat hakkındaki şarkı sözleri, aslında albümün genelinde çok da karışık değil. Bir şiir gibi okuduğunuzda pek de bütünlüklü ve çarpıcı bir anlamları yok. Ancak asıl etki, elektronik sesler ve çeşitli efektlerle Lynch’in tuhaf vokali birleşince ortaya çıkıyor. Tam o anda İngilizce’ye “Lynchian” sıfatını kazandıran sanatçıya özgü bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

Yine de “Strange and Unpredictable Thinking” adlı şarkıda diş çürümesinden ruhani aydınlanmaya kadar birbiriyle çok ilgisiz konularda yazılmış sözlerin nereye varmak istediğini çıkarsamaya çalışmak yorucu olabilir.

Ama albümün bu yönü de Lynch’e çok uygun. Nasıl onun her filminden “Şimdi bu ne hakkındaydı?” diyerek çıkan çok sayıda insan oluyorsa, bu albümü dinledikten sonra da aynısını söyleyen çok olacak. “Crazy Clown Time”, karanlık, gerilimli, epey garip, oldukça sıra dışı, çok karışık; yani tamamen Lynchvari.





_

Translate