Glastonbury etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Glastonbury etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2014 Pazar

10 SORU VE 10 ÖNERİ İLE GLASTONBURY FESTİVALİ!*


3.8.2014


Bu yıl 25-29 Haziran tarihleri arasında yapılacak olan Glastonbury festivaline gidecek olan şanslı insanlar arasındaysanız, yola çıkmadan önce bilmeniz gerekenler için bir rehber hazırladım. Bilindiği gibi, dünyanın en büyük açık hava müzik, kültür, sanat festivalinden söz ediyoruz. İlk kez gerçekleştirildiği 1970 yılından bugüne, giderek büyüyüp gelişen ama cazibesinden hiçbir şey yitirmeyen bir festival Glastonbury. 1970’te T. Rex’in headliner olduğu, sadece 1 pound üzerinden 1500 biletin satıldığı etkinlik, 1971’de sahneye David Bowie’yi çıkarıp bedava olunca bir yılda 12.000 katılımcıya ulaşmıştı. Ne yazık ki festival büyüdükçe bilet fiyatları da hızla arttı. Bu yıl 205 pound üzerinden 135.000 bilet satıldı. Katılımcı sayısını ve etkinliğin yayıldığı alanın büyüklüğünü düşünürsek, Glastonbury’de festival için ufak bir kent kurulduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu, su, yol vb. altyapısı olmayan bir kent. O zaman onca insan beş gün boyunca orada nasıl yaşıyor? İşte zorluk orada başlıyor. Önerilerimin bir kısmı da bununla ilgili.

1- Festivale giderken yanımda mutlaka bulundurmam gerekenler neler?

Glastonbury, İngiltere’nin güneybatısındaki Somerset kentinde bir kasaba. Haziran ayında genellikle yağmur alan bir bölge; festival dışındaki zamanlarda ineklerin otlatıldığı devasa bir çayırlık aslında. Bu bölgeye yağmur yağdığında neredeyse her yer balçık haline geliyor. Dikkat edin; çamur değil, balçık diyorum. Öyle ki içine battığında, giydiği plastik çizmeyi balçıktan çıkartamayıp bırakıp gidenleri çok gördüm. Bu nedenle yağmur yağması olasılığına karşı (festivalin kapılarını açtığı 25 Haziran’da yağmur yağacağı belirtiliyor. Bu da demektir ki en azından oraya vardığınızda çamurlu bir ortam söz konusu), yanınızda mutlaka plastik çizme (dize kadar olanlardan), uzun yağmurluk ya da panço ve naylon çöp poşetleri (çadıra sokacaklarınızı ortalığın çamura bulanmaması için bunların içine koymanız gerekecek) bulundurun. 

Elbette sağlam bir şemsiye, çadırda oluşabilecek yırtılmalara müdahale edebilmek için sağlam bir plastik bant da çok işe yarar. Gece çadıra gidip gelirken yolunuzu bulmak için mutlaka bir fener bulundurun. Güneş enerjisiyle çalışan, elle kurularak şarj edilebilenler tercih nedenidir ama onlar yoksa da yeterli pil götürmenizi de öneririm. 

Festivalde hava güneşli olursa, konserleri beklerken pişmemek için de güneş kremi ve şapka şart. 

Eğer uyku tulumunuz inceyse, fazladan bir battaniye götürmenizi öneririm. Geceleri epey soğuk oluyor. 

Festivaldeki info noktalarında katılımcılara ücretsiz tuvalet kağıdı veriliyor ama bu tüm festival boyunca yetecek bir miktarda değil. O nedenle yanınızda ayrıca tuvalet kağıdı, ıslak mendil ve sıvı sabun götürün.

Çadırdaki giysilerinizin ıslanmaması için ağzı kapatılabilen naylon torbalardan götürün.

Telefonları şarj etmek için uzun süre kuyrukta beklemek gerekiyor. Sabah erken saatlerde sıraya girerseniz şansınız daha fazla ama gün içinde talep çok fazla oluyor. Güneş enerjisiyle şarj olanağı veren aletlerden edinirseniz, çok işe yarar.

Aslında festival içinde ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz geniş bir market de var ama o kadar kalabalık olunca, insan yeterli olur mu diye şüphe ediyor. Tedbirli olmakta fayda var. 

2- Çadırı nereye kurmalıyım?

Eğer olanağınız varsa, festival alanına kapıların açıldığı ilk gün gitmenizi öneririm. O gün genellikle sadece Dj performansları oluyor ama erken varırsanız iyi bir yere çadırınızı kurabilme şansınız artıyor. Glastonbury’de çadır için iyi yer, daha yüksekte kalan kısımlardır. Çadırınızı yükseğe kurarsanız, yağmur yağdığında sular altında kalmazsınız. Sahneye yakın diye ya da festival alanına geç geldiği için alçakta kalan kısımlara yerleşenlerin çadırlarının rüzgar ve yağmur etkisiyle dağılıp gittiğine çok tanık oldum. Bu da festivalde yaşanabilecek en kötü durum. Yola çıkmadan önce festivaldeki kamp alanlarının olduğu haritayı inceleyin ve hangi alanın avantajlı olduğunu belirleyin. Alana girer girmez, hangi kısımlarda yer olduğunu da görevlilere sorun. Aksi halde sırtınızda yükle dev alanda turlamanız gerekebilir. 

Bu arada henüz çadır almadıysanız, kendiliğinden açılan ve kurması çok daha kolay olan pop-up çadırları tercih etmenizi öneririm. Bir de, daha ucuz diye kalitesiz olanları almayın; Glastonbury’de hava koşulları sert olursa bu tür çadırlar dayanmıyor. 

3- Hangi tür giysiler Glastonbury Festivali için ideal? 

Bu yazı başka bir festival hakkında olsaydı, belki böyle bir başlık açmaya gerek kalmazdı. Sonuçta herkes bir mont, geceleri giymek için daha kalın bir sweatshirt götürmeyi akıl edebilir. Glastonbury’de hava sıcaklığı gündüz ile gece arasında epey değişiyor. Gündüz tişört ile gezseniz de, akşam sıcak tutacak, rüzgara ve yağmura dayanıklı bir mont gerekli oluyor. Ancak bu festival için özellikle şunu önereceğim: En eski olan, atabileceğiniz giysileri götürün. Çünkü yağmur, çamur derken festival sonunda artık o kıyafetlerden pek hayır kalmıyor. Ben dediğim gibi yaptım; festival alanından çıkmadan önce de büyük bir çöp torbasına çamurlu eski kıyafetleri doldurup attım. 

4- Hırsızlığa karşı nasıl önlem almalıyım? 
Glastonbury’de alan çok geniş olduğundan, çadırınızla sahneler arasında genellikle epeyce bir yürüyüş mesafesi söz konusu. Gece çadıra geri döndüğünüzde kötü bir sürprizle karşılaşmamak için, öncelikle festivale çok kıymetli eşyalarınızı, özellikle elektronik aletleri götürmeyin. Her şeyi bavulunuzun içine koyup bırakmayın; çünkü tek bir hamlede bavulu alıp çadırdan çıkarmak daha kolaydır. O nedenle tavsiye ederim, onu boş bırakın. Değerli eşyalarınızı sırt çantanızda yanınızda taşıyın. 

Paranızın hepsini tek bir çantada taşımayın, bölüp farklı yerlere koyun. 

Gece uyurken paranızı, telefonunuzu, pasaportunuzu uyku tulumunuzun içine koyun. Uykudayken parası çalınanlar olabiliyor. Ayrıca çadırın fermuarını içerden kilitlemek için yanınızda kilit de götürebilirsiniz. Ancak bu kesin bir çözüm değildir tabii. Sonuçta bir falçata ile çadırı kesmek hiç de zor değil. 

5- Duş sorununu nasıl halledebilirim? 

Glastonbury Festivali’ne gelenlerin önemli bir kısmı festival boyunca duş almadan idare etme yolunu seçiyor ama siz de benim gibi buna dayanamıyorsanız, önereceğim bir yol var. Greenfields alanında Greenpeace’in sponsor olduğu bir duş alanı var. Bu yıl da olacağını tahmin ediyorum. O alanı sorup bulursanız, koşullar pek konforlu olmasa da duş almanız olanaklı. Kapıda biraz sırada bekliyorsunuz, bilet veriyorlar ve içerde kalabileceğiniz sınırlı süreyi hatırlatıyorlar. Güneş enerjisiyle ısınan sıcak sulu duşların bulunduğu alan üstü açık bir yer olduğundan biraz titreyerek duş alıyorsunuz. Ayrıca herhangi bir kapı ya da bölme yok;  hamam gibi ortak bir alan söz konusu ama sonuçta Glastonbury’de duş alabiliyorsunuz!

6- İçme suyu ihtiyacımı karşılamak için ne yapabilirim?

İçme suyu ihtiyacını çevreci bir şekilde gidermek ve plastik pet şişe tüketimini azaltmak için bu yıl Water Aid tarafından, festival alanına yedi ayrı stand kuruldu. (Water Aid, özellikle Asya, Afrika ve geri kalmış bölgelerde yaşayan halklara iyi ve temiz su sağlamak için çalışmalar yapan ve kâr amacı gütmeyen uluslararası bir örgüt.) Festival bileti alırken satılan şişelerden edindiyseniz, onu boşaldıkça ücretsiz olarak doldurmanız olanaklı. Eğer o özel şişelerden almadıysanız, yanınızda götürdüğünüz matarayı da ücretsiz olarak diğer musluklarından doldurabileceksiniz. Böylece, pet şişede satılan sulardan almayarak doğaya katkıda bulunmak mümkün.

7- Festivalde yiyecek sorunu var mı?

Festivaldeki yiyecek standlarında çeşit çok fazla. Hemen herkese hitap edebilecek şekilde farklı seçenekler sunuluyor. Glastonbury’de ortam adeta bir yemek festivalini andırıyor demek yanlış olmaz. Veganlar için özel standlar da var! Hatta satılan yiyecekler o kadar lezzetli ki, vegan olmayanlar da epey ilgi gösteriyor. Green Culture alanında bolca vejetaryen ve vegan yemek bulmak olanaklı. Sonuçta bir rahatsızlığınız nedeniyle, mesela tamamen tuzsuz ve yağsız yemek zorunda olmak vb. bir durum yoksa, Glastonbury’de bir sorun yaşamazsınız. 

Eğer glutensiz yemek yemeniz gerekiyorsa, bu konuda da çözüm var. Twitter’da @GF_Glastonbury hesabını izleyerek nerede yiyecek bulabileceğiniz hakkında bilgi alabilir ya da glutenfreeglasto@gmail.com adresine yazarak sorabilirsiniz.

Yemek standlarının önemli bir kısmı sabah erken saatte açık olmuyor ama kahvaltı verenler açıyor. Erkenciyseniz onlar ihtiyaca yanıt veriyor. 

Ayrıca arabayla gelenlerin yiyecek pişirmek için yanlarında aletler de getirdiklerini gördüm. Çadırlarının önünde kurdukları portatif sistemlerle bu işi hallediyorlardı ama musluktan akan su olmadığından bana göre epey zahmetli bir iş bu. 

8- Hangi performansları izleyeceğimi belirlerken nelere dikkat etmeliyim?

Bu yıl festivalde toplam 64 sahne olduğu belirtiliyor. Yüzlerce performansın arasından seçim yapmak, gerçekten hiç kolay değil. Performans sayısının çok olması, aynı saate denk gelen çakışmaların sayısının da fazla olması sonucunu yaratıyor. Üstelik Glastonbury’de sahneler birbirine çok yakın değil, birinden diğerine gitmeye değer mi, yoksa yürürken harcanan zaman da düşünülecek olursa boşa mı gider? Benim önerim, üzerinde günlük program yapabileceğiniz bir çizelge oluşturun. Önce mutlaka görmek istediklerinizi yazın, sonra sırayla diğer görmek istediklerinizi de belirleyin. Çakışmaları net gördüğünüzde, iki konserin yer aldığı sahneye bakın, sonra da festival haritasında sahnelerin yerlerini gözden geçirin. Eğer biri alanın bir ucunda, diğeri de öbür ucundaysa, yani yürümek epey zaman alacaksa, en çok istediğinizi tercih edin derim. Bütün bunları yapsanız da, kaçınılmaz olarak bazı istediğiniz performansları yakalamanız olanaklı olmayabiliyor. Ayrıca, balçık sorunu da üzerine eklenirse, yürüyüş mesafesi iki katına çıkıyor. Başıma geldiği için biliyorum. Sadece hazırlıklı olun diye söylüyorum. 

9- Müzik dışındaki etkinlikler neler? 

Glastonbury’de müzik dışında birçok etkinlik yapılıyor. Leftfield alanında politika konuşmaları, paneller, anma etkinlikleri, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri, film gösterileri, komedi, yoga ve dans etkinlikleri, çocuklar için oyun etkinlikleri söz konusu. Bunları önceden festivalin resmi sitesinden belirleyebileceğiniz gibi, festival sırasında sosyal medya hesaplarından da izleyebilirsiniz. Ayrıca günlük olarak yayınlanan ve festival etkinliklerini duyuran ücretsiz festival gazetesini de izleyin.

10- Son tavsiye nedir?

Bütün bunların ötesinde, festivalden keyif almaya bakın! Çamura da batsanız, yağmur hiç durmadan yağsa da, hava soğusa da, tuvaletler daha ilk gün dehşet verici bir hale gelse de, sonuçta benzersiz bir deneyim Glastonbury. Bazı ufak tefek aksaklıkları dert etmeyin. Birkaç gün hippi gibi yaşamanın herkese faydası vardır. Nereden gelirse gelsin, kim olursa olsun herkesin sadece müzik ve sanatla iç içe, barış dolu bir ortamda yaşaması, bu zamanda az şey değildir. Glastonbury, Festivali, bu idealin en bariz şekilde somutlaştığı muhteşem bir festival. Keyfini çıkarın!


(İkinci fotoğraf hariç diğerleri bana aittir.)


9 Temmuz 2014 Çarşamba

VEGAN LOGIC LXXVII - GLASTONBURY 2014'ÜN EN İYİ PERFORMANSLARI - 7.7.2014


8.7.2014

7.7.2014 Pazartesi günü Dinamo'da yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- Robert Plant - Rainbow
2- Jonny Greenwood - Steve Reich's Electric Counterpoint
3- Billy Bragg - There Is Power In A Union
4- Massive Attack - Angel
5- Manic Street Preachers - Let's Go To War
6- Pixies - Where's My Mind?
7- The Horrors - Sea Within A Sea
8- Interpol - NYC
9- Alison Moyet - Right As Rain
10- Blondie - One Way Or Another
11- E.S.G. - Watching
12- Jon Hopkins - Vessel (Four Tet remix)
13- Anti-Flag - The Press Corpse




29 Haziran 2014 Pazar

Glastonbury 6 - Video: Connan Mockasin - Can't Help Falling in Love


Connan Mockasin soundcheck'te sorun çıkınca, amplifikatörün değiştirilmesini beklerken dinleyicilere ufak bir sürpriz yapıp Elvis Presley'in meşhur ettiği çok sevilen bu şarkıdan bir bölümü enstrümansız söyledi. Hayranları için ilginç olur düşüncesiyle paylaşıyorum.


28 Haziran 2014 Cumartesi

GLASTONBURY 5: Billy Bragg / Arcade Fire


28.06.2014

Glastonbury'de cuma gününü yine bir sahneden diğerine koşuşarak geçirdim ve birçok grup izledim ama onların ayrıntısını yazmak için şu anda yeterli vakit yok. Ancak Billy Bragg'in arkasından Arcade Fire'ı izleyince, ister istemez müziğin gücü ve onu sahneye yansıtma şekli hakkında düşünceler geldi aklıma ve onları paylaşmak istedim.

Billy Bragg, ozan şarkıcı geleneğinin temsilcilerinden birisi ve aynı zamanda İngiltere'de sosyalist düşüncenin önde gelen seslerinden. 35 yılı aşan kariyeri boyunca punk ve folk elementlerini buluşturan müziğiyle her zaman toplumsal ve politik sorunlara değindi. 2013'te SXSW'da da konserine gitmiştim. Bir kilisede  almış eline gitarı, çıkmıştı tek başına sahneye. O zaman yeni albümü "Tooth & Nail" henüz yayınlandığından o albümdeki şarkılara ağırlık vermişti, şarkı aralarında yine konuşmuştu ama dün Glastonbury'nin Left Field sahnesinde verdiği konser çok farklıydı; sanki sosyalistlerin düzenlediği bir toplantıda sahneye çıkmış gibi coşkuluydu Bragg.



Belki de kendi ülkesinde olmanın verdiği rahatlıkla hem esprilerle süsledi konuşmalarını, hem de İngiltere'nin ve dünyanın sorunlarına dair görüşlerini uzun uzun ve büyük bir heyecanla anlattı. O anlattıkça, dinleyicilerin sol elleri havaya yumruk olarak kalktı, sloganlar atıldı. Şarkıları anons etmeden  önce yaptığı konuşmalar, müziğinin değindiği konuları da ortaya seriyordu. "Shirley"den önce toplumda kadınlara uygulanan baskılardan söz edip, erkeklere, 'güç kadını ezmek değildir, eşitliği savunmaktır' dedi. "Evlilik bu toplum için iyi bir şeyse bütün evlilikler iyidir, ister kadınla erkek arasında olsun, isterse aynı cinsler arasında olsun" deyince de büyük alkış aldı.



Bugün içinde bulunduğumuz dünyada emekçilerin giderek azalan ücretlerle yaşamaya zorlandığını anlatıp, şirketlere karşı verilecek mücadelede örgütlü olmanın öneminin altını çizdikten sonra "There Is a Power in Union"ı çaldı. Onu dinleyenlerin şarkılarının sözlerini ezbere biliyor olması, dev bir koro yarattı mekanda. Orta yaşlılar, gençler ve anne babalarıyla gelen çocuklar vardı kitlenin içinde ve herkes Bragg'in ağzından çıkan hiçbir kelimeyi kaçırmamak için pür dikkat onu dinliyordu. Dikkat ettim; konser boyunca kimse yanındakiyle özel konuşmalar yapmadı, o salonda dinlenen tek kişi Billy Bragg idi.



1931 tarihli Florence Reece imzalı madenci şarkısı "Which Side Are You On?"u cover'lamadan önce söyledikleri, aklıma Soma'da hayatlarını kaybeden madencileri getirdi. O kadar etkiliydi ki Billy Bragg'ın sözleri, engelleyemedim gözyaşlarımı… Konuştukça insanın yüreğine dokunuyor, sarsıyordu usta müzisyen. Bir ara holding sahiplerinin medya araçlarına sahip olmasının engellenmesi gerektiğini, çünkü yaptıkları yalan haberlerle topluma büyük zarar verdiklerini söyledi. Alo Fatih medyasını hatırlamamak ne mümkün!

Dünyada şu anda yaşanan sıkıntının küreselleşmeden kaynaklandığını, insanların ev ve iş güvencesinden yoksun olduğunu hissettikçe, bu sorunu yaşadığı toplumdaki göçmenlere yansıttığını ve bunun da tüm Avrupa'da ırkçı, sağ partilerin güçlenmesine neden olduğunu anlattı Bragg. Ama ısrarla eklediği şuydu: Yaşananların, işsizliğin sorumlusu asla göçmenler değildir! Sorumlu olan, ekonomik politikaları oluşturan kâr hırsıyla gözü dönmüş patronlar, borsada büyük oynayan yatırımcılar ve siyasi iktidarlardır. Emekçiyi emekçiye kırdırmak da onların yöntemidir. Bütün bu sorunları aşmak için gerekense gerçek sendikal örgütlenmedir.

Bragg, konserde mart ayında 88 yaşında hayatını kaybeden, İngiliz solunun en sevilen politikacılarından Tony Benn'i de andı. Glastonbury Festivali'nin de destekçilerinden olan Benn'in anısına bu yıl Left Field kulesi, artık "Benn Tower of Strength" (Benn Güç Kulesi) olarak değiştirildi. Bragg'in Tony Benn'i anmasının nedeni ise, onun iktidarı elinde bulunduranlara sorulması için formüle ettiği beş soruydu: "1- Nasıl bir güce sahipsin? 2-Onu nereden aldın? 3-Onu kimin çıkarı için kullanıyorsun? 4-Kime karşı sorumlusun? 5-Senden nasıl kurtuluruz?" Bu beş soruyu iktidardaki herkese sürekli sormamız gerektiğini anlattı Bragg. Acaba Türkiye'de bu soruları iktidara kaç kişi soruyor?..

Glastonbury'nin politik sahnesi Left Field'e Billy Bragg kadar yakışan müzisyen az bulunur. Kendisi de belli ki orada olmaktan çok keyif alıyordu. Ara sıra bir yudum içtiği bitki çayını Morrissey'in tavsiye ettiğini, çaydan yeterince içerseniz sonunda mükemmel sesler çıkardığınıza inanmanızı sağladığını söyledi. Bana göre sahnede gitarıyla tek başına durup müzik yapan bir insanın gücünü simgeliyor Billy Bragg. Ne dansçılar var yanında, ne de çatlayıp patlayan havai fişekler, dev ekranlar… Müziğiyle mesajlarını böylesine rafine aktarabildiği, çekinmeden dile getirdiği ilerici görüşleriyle politik bir mitinge dönüştürdüğü konserleri için saygı duyuyorum Billy Bragg'e. Bu yıl Glastonbury'e gelip bu konseri kaçıran varsa onlar adına üzgünüm. Tarihi bir konserdi.

Left Filed'den yoğun duygular içinde çıkıp, aylardır müzik medyasında konuşulan büyük konser için Piramit Sahnesi'ne gittim. Cuma gününün headliner'ı Arcade Fire'ı izlemek için önlerde yer bulmayı bırakın, arkalarda bile ayakta duracak yer bulmak çok zordu. İtiş kakış bir yere iliştim, sonra kaygan çamurların üzerine atılan talaş yığınını görünce onun yarattığı küçük tepeliğin üzerine çıkıp sahneyi görmeyi başardım. Piramit Sahnesi'ndeki her konserin havai fişeklerle başlaması şart mı bilmiyorum ama bu adeti Arcade Fire da bozmadı. Rengarenk fişekler havada gökkuşağı yaratırken korku içinde çığlıklar atarak uzaklaşan kuşları düşünen yoktu sanırım.

Bir gün önce yaptıkları soundcheck'te belki 20 kere arka arkaya dinlediğim "Reflektor" ile tam bir patlama etkisi yaratarak sahneye çıktı grup. Çığlıklar, havai fişek gürültüsü, rengarenk ve çok kalabalık sahne, kostümler, ekranlar vs. derken müziğe odaklanmayı engelleyecek her şey mevcuttu. Ben de Arcade Fire'ı ilk dönemlerinde daha çok sevenlerdenim, büyüdükçe benden uzaklaşan gruplardan biri oldu ne yazık ki. Piramit Sahnesi'ndeki konserlerden zevk almadığımı, 2011 Glastonbury yazımda da belirtmiştim. Çünkü büyük bir konserin ortasında olsanız da, müzik evde yalnız dinlediğinizdeki kadar bile etkilemiyor o ortamda. Büyük bir şovu, dev bir prodüksiyonu izliyorsunuz çünkü. Etrafınızdaki insanlar en duygusal olması gereken sözlerde bile sevinç çığlıkları, kahkahalar atıyor, biralar tokuşturulurken konuşmalar artıyor. Oysa ben müzik tarafından sarılmayı, canlı müzik dinlerken onunla nefes almayı istiyorum. Festivallerin büyük sahnelerinde bu hissi yakalamak artık çok zor.

Burada çoğu kişi, Arcade Fire'ın Glastonbury'de son 25 yılın en muhteşem konserini verdiğini konuşuyor. Ben onlardan değilim. Bu düşüncede olmamın nedeni, grubun iyi çalmaması ya da müziklerinden hoşlanmamam değil; aksine iyi çaldılar ve müziklerini, özellikle ilk üç albümlerini de seviyorum ama asıl neden, biraz önce aktardığım gibi Piramit Sahnesi'ndeki konserlere özgü duygu yoksunluğu. Üstelik bir de hemen öncesinde tek bir gitarla ve kararlı bir sesle dinleyicilerin nasıl sarsabileceğini gösteren Billy Bragg'i dinlemişseniz, büyük sahnedeki şovun içine girmeniz iyice zorlaşıyor. Çok farklı iki konserden söz ettiğimi biliyorum; sadece aralarındaki farkların bende neden olduğu duygusal bir durumu anlatmaya çalışıyorum.

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

27 Haziran 2014 Cuma

Glastonbury 4 - Jonny Greenwood & London Sinfonietta


27.6.2014

Bu yıl Big Ears Festival'da beni en çok etkileyen performans, London Sinfonietta'nın Steve Reich'ın "Music for 18 Musicians" adlı eserini yorumladığı konser olmuştu. O konserden önce tek başına sahneye Jonny Greenwood çıkmış ve yine Reich'ın "Electric Counterpoint" adlı eserini çalmıştı.

Her iki yorum da o kadar güzeldi ki doyamamış, bir daha dinlemeyi dilemiştim içimden. Çok istemişim demek ki, Glastonbury'de aynı konser bu sabah tekrarlandı! West Holts Sahnesi'nde bu müthiş eserleri dinyerek başladım güne. Jonny Greenwood ve London Sinfonietta bu zor eserlerin hakkını tam anlamıyla veriyor. Onları dinlerken aklıma geldi; acaba aynı konseptte bir konser İstanbul'da yapılabilir mi? Mesela Borusan Müzik konuyla ilgilenir mi?

Jonny Greenwood, Steve Reich'ın dediği gibi hem klasik müzikte hem de rock müzikte yetkinliğini kanıtlamış, olağanüstü bir yetenek. Bugünkü performansını videoya kaydetme olanağım oldu.



(Fotoğraf ve video bana aittir.)

Glastonbury 3 - Blondie 40. Yılında Sahnede Büyüdü


27.6.2014

Festivalin en heyecanla beklenen gruplarından Blondie, bu sabah ana sahnelerden birisi olan The Other Stage'de öğlen 12:15'te sahneye çıktı. Müzik tarihinin en hoş (cool yazmak istemedim ama o anlamda kullandım) kadınlarından Debbie Harry'nin vokalistliğini üstlendiği gruba ilgi beklenenin de ötesinde çok büyüktü. The Other Stage'e sığmayan kalabalık, tam anlamıyla izdiham yarattı.

68 yaşındaki Debbie Harry, grubun 40. yılını kutladığı bu yıl Glastonbury gibi eşi benzeri olmayan bir festivalde sahneye çıkmanın kendileri için çok anlamlı olduğunu söyleyerek selamladı dinleyicileri. Sahnedeki mimikleri ve dansıyla çok sempatik ve enerjikti. Üzerindeki siyah bermuda, siyah tişörtün üzerine geçirdiği beyaz askı ve siyah sandaletlerin içine giydiği beaz çoraplarıyla sahnede zıplarken çok daha genç görünüyordu. 

Grubun kurucu üyesi gitarist Chris Stein ve diğer üyeler de enerjik performansta ondan geri kalmadı. Sonuçta bir açıp bir kapayan ve arada sıra da yağmur yağan havada çok keyifli bir konser oldu. "Call Me", "Maria" gibi ünlü hitlerinin yanında bu yıl yeni yayınlanan 'Ghosts of Download'dan yeni şarkılarını da seslendirdiler. "Hollywood Babylon"u cover'layarak Amerikalı rock grubu Misfits'i anmayı da unutmadılar. İzlediğim en sağlam performanslardan biriydi. Blondie 40. yılında sahnede büyüdü.



Kalabalık içinde çekebildiğim kadarıyla "Maria"nın bir bölümünü paylaşıyorum.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)




Glastonbury İzlenimleri - 2: Rave Kültürü ve Sistem Eleştirisi


27.6.2014

Glastonbury kapılarını çarşamba günü açtı ve aynı gün havai fişeklerle festivalin başlayışı kutlandı ama resmi açılışı dün akşam festivalin kurucusu, Worthy Farm'ın sahibi Michael Eavis'in basın mensupları ile festivale katkıda bulunan Oxfam, Water Aid ve Greenpeace gibi sivil toplum örgütlerinin çalışanlarına verdiği davetle yapıldı. Her organizasyonun yetkilisi, kısaca neden Glastonbury festivaline destek verdiklerini, dünyadaki eşitsizliğin, çevre duyarlılığının gelişmesi konusunda böyle büyük bir organizasyonun yaptığı katkıyı anlattı.

Dün öğleden sonra yağmur yağmaya başlamıştı ama festivaldeki coşkuyu hiç etkilemedi bu durum. Ayağına plastik çizmeyi geçirip, üstüne yağmurluk giyen herkes festival alanında oradan oraya gezip, barlarda çalan müzikle dans etmeyi sürdürdü. Festivalin resmi programına göre konserler bu akşam başlıyor, fakat dün akşam da bazı performansları yakalamak mümkündü. Ben, Michael Eavis'in davetinden erken çıkıp East India Youth'u görmek üzere Wow! sahnesine gittim. Üzeri kapalı, yan kısımları açık, orta boyutta bir sahne burası. Ondan önce çalan New Build ortamı öyle hareketlendirmişti ki, kalabalık East India Youth'u beklerken çalan DJ'in müziğiyle dans etmeye devam etti. New Build'i tanımayanlar için bilgi vereyim; Hot Chip'ten Al Doyle ile Felix Martin'in techno-pop projesi bu. Ancak East India Youth'un ekibi ses konusunda yaşanan sorunu gideremeyince, bekleyiş uzadı ve techno-pop'tan elektro-pop'a geçiş sorunlu oldu. Performansın başlaması yaklaşık yarım saat sarktı. Her şeyin tıkır tıkır işlediği bir festivalde pek rastlanan bir durum değildi. Beş görevli koşuşturup sorunu halletmeye çalışsa da, William Doyle sinir harbi içinde başladı setine. Başlar başlamaz da sesteki patlamalar sorunun giderilemediğini ortaya koydu. Önündeki Apple bilgisayarı ve omzundaki gitarıyla sahnede tek başına çaresiz görünüyordu Doyle. İlk albümünü bu yıl yayınlayan genç müzisyenin herhalde üzüntüyle hatırlayacağı bir deneyim oldu dünkü konseri. Kendisini ilk kez böyle kötü bir ortamda canlı dinlediğim için o performansa göre değerlendirme yapmayacağım. Festivalde başka bir gün tekrar çalacak ama yakalayabilir miyim bilmiyorum...

Wow! sahnesinden çıkıp Sasha'nın trance müzik sevenlerle buluştuğu Glade sahnesine gittim. Sahne önüne gitmeden önce kulaklık takmamı şart koştu görevliler. Sadece yardımcı olmakla kalmıyor, insan sağlığını da düşünüyorlar. Aşırı sese karşı kulaklıklarımı takıp fotoğraf çekmeye koyuldum. Ancak karanlıkta sadece flaş ışık kullanıldığından fotoğraf için uygun bir ortam yoktu. Sasha, bilindiği üzere kitleleri coşturmakta usta ve hünerinden hiçbir şey yitirmediğini bir kez daha kanıtladı dün gece.

Trance sevenleri Sasha ile başbaşa bırakıp festival alanının güneydoğusunda yer alan ve en çılgın eğlencelerin yapıldığı bölgeye yöneldim. Bundan sonraki günlerde ana sahnelerde izlemek istediğim konserler olduğundan, oraya gitmek için tek fırsat dün akşamdı. O bölgeye doğru ilerledikçe kalabalık arttı ve bir noktada izdiham boyutuna ulaştı. Eğer klostrofobi sorununuz varsa, oradan uzak durun derim; ben bir ara o kalabalıktan asla çıkamayacağımı düşündüm.

Yavaş yavaş ilerleyerek sonunda Block 9, Shangri Hell, Shangri-la, The Unfair Ground gibi ünlü alanların bulunduğu kısma vardım. Bu sözünü ettiğim yerler, festivalde rave kültürünün yaşatıldığı mekanlar. Burada The Cave, The Rum Shack, Snakepit gibi festivalin en underground mekanları da yer alıyor. Birbirine açılan iç içe geçmiş sokaklarda irili ufaklı bir sürü kulüp/bar var ve hepsi tıkabasa dolu. Ancak içerden birileri çıkarsa sizi alıyorlar. Ben, fotoğraf çekme iznim olduğundan hiçbirinde içeri girmekte sorun yaşamadım ama oraya gidenlerin bu durumu göze almaları gerekiyor. Etrafta dolaşırken bazı kısa videolar çektim. Belki ortamı anlatmakta yardımcı olur düşüncesiyle paylaşıyorum.





Bahsettiğim sokak şeklinde tasarlanan bölgede duvarlara, politik ve toplumsal sorunlara değinen, kapitalizm ile dalga geçen tasarımlar, grafikler asılmış. Böylece rave kültürünün yaşatıldığı bu bölge, festivalin politik mesajının en yoğun hissedildiği alanlardan birisi haline gelmiş. Gece karanlığında çektiğim fotoğraflardan bazıları aşağıda.






Worthy Farm'ın bir ucunda yer alan çılgın eğlenceden çıkıp neredeyse diğer ucunda yer alan çadırıma yine aynı güçlükle yürüdüm. Bir saat süren bu yürüyüş sonunda enerjim tamamen tükenmiş bir halde çadırımın içene süzülürken, gece tüm hızıyla sürüyordu ve yağmur hızlanmıştı.

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

26 Haziran 2014 Perşembe

GLASTONBURY 1 - YOKO ONO'NUN GLASTONBURY MESAJI: BARIŞA BİR ŞANS VERİN!


26.06.2014

Glastonbury Festivali'nde basılıp ücretsiz dağıtılan gazetenin ilki bugün yayınlandı. 1957 yapımı 7 tonluk Heidelberg marka baskı makinesiyle, festival alanındaki Theatre ve Circus alanlarında basılan gazetenin ikinci sayısı de pazar sabahı çıkacak. Bu ilk sayıda başmakeleyi Yoko Ono kaleme almış. "All We Are Saying Is... Give Peace a Chance" başlıklı yazısında, Glastonbury'de ilk kez sahneye çıkmaktan dolayı duyduğu heyecanı dile getiriyor, farklı ve deneyselliğe açık line-up'tan dolayı mutlu olduğunu söylüyor Ono.

Yoko Ono, yazısında Glastonbury'e sadece konser için gelmediğini, dünya barışı için çalışmanın ne kadar eğlenceli olduğunu anlatmak istediğini de belirterek şöyle devam ediyor: "Pazar günü 6.00'da Yoko Ono Plastic Ono Band'in, büyüleyici Yo La Tengo'nun üyelerinin de dahil olduğu yeni haliyle performans göstermekle birlikte, aynı zamanda Green Kids alanına dilek ağaçları yerleştireceğim. Umarım herkes gelip ağaca dileğini asar. Bu dilekler, daha sonra biriktirilerek, eşim John Lennon ve ikimizin ortak arzusu olan dünya barışının anısına Reykjavik'te yaptırdığım Imagine Peace Tower'da toplanacak."(Ono'nun yazısında söz ettiği Reykjavik'teki Imagine Peace Tower'ı üç yıl önce ziyaret etmiş ve bu yazıda anlatmıştım.)

Umarım Yoko Ono'nun mesajı etkili olur. John Lennon ile başlattıkları dünya barışı idealini katkıda bulunma çabasını takdir ediyorum.

Glastonbury'de basılan ücretsiz gazete hakkında meraklısı için aşağıdaki video hazırlanmış.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Glastonbury: Bütün festivallerin anası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2011

Her müzikseverin rüyası Glastonbury Festivali’ne gitmek bu yıl bana da nasip oldu. İnternette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükenen biletlerden alabilen 177 bin kişiden biriydim.

Bu yıl 41. yılını kutlayan festival hakkında sayfalarca anlatılacak izlenim edindim; hepsini yazmak olanaklı değil ama burada derli toplu bir derğerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bütün diğer festivallerin anası diye görülen Glastonbury Festivali, Londra’ya otobüsle dört saat uzaklıkta, Somerset bölgesindeki Glastonbury kasabasında yer alan Worthy Farm’da yapılıyor. Gerçekte yılın geri kalanında üzerinde ineklerin otladığı bir süt ürünleri çiftliği burası! Festival döneminde inekler çekiliyor, insanlar çadır ve karavanlarda kalarak gerçek dünyadan üç günlüğüne uzaklaşıyor.

Aslında “gerçek dünyadan uzaklaşma” konusu biraz tartışmalı. Festivalin ilk yıllarında ve özellikle Thatcher döneminde yansıttığı politik karakteri düşünürsek, bu ifade çok doğru olmayabilir. Hippilere özgü hedonist yaşamın tüm karakteristiklerine sahip olsa da, gerçek dünyanın sorunlarına karşı tavır almaktan uzak durmayan bir festival Glastonbury.

Ancak giderek bu yönünün zayıfladığı görülüyor. Worthy Farm’da kaldığım dört gün boyunca festivalin bu anlamda yetersiz kaldığına tanık oldum. Greenpeace, Oxfam, WaterAid, Campaign for Nuclear Disarmament gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla nükleer silahların engellenmesi, herkesin temiz su edinme hakkına sahip olması, çevrecilik ve geri dönüştürülebilir enerji gibi konularda kampanyalar tanıtılıyor ama öne çıktıklarını söylemek zor.

Bu yıl en etkili olması beklenen protesto, vergi ödememek için ticari faaliyetlerini İrlanda’dan Hollanda’ya aktaran U2’ya karşı planlanmıştı. Grubun konseri sırasında Art Uncut adlı kuruluşa mensup 30 kadar kişi, “U Pay Your Tax 2” yazılı bir pankart açmak istediyse de, bu küçük çaplı eylem bile şiddetle müdahaleye neden oldu; güvenlik elemanları 23 yaşında bir aktivistin parmağını kırma pahasına o pankartı indirtti...

Festivali düzenleyen Michael Eavis, Glastonbury için S’si küçük sosyalizm, ‘p’si küçük politika” tanımlamasını yapıyor; “Sadece konuşmaktan çok, yolumuzda ilerliyoruz. Bizim ne olduğumuzu herkes biliyor” diyor. Ama bence Glastonbury’nin kökenine bakacak olursak, festivalin bir dönem sahip olduğu radikal köklerden uzaklaştığı ortada. Konuşmak isteyenin konuşamadığı yerde ilerleme olmaz...

Gelelim festivalde çadır kurma macerama...

İlk iki gün yağmur altında çamur deryasına dönen alanda çadır kurup yaşamak gerçekten çok zordu. Festivale resmi başlama tarihinden bir gün önce yani perşembe günü vardığımda, görevlilere çadır kurmak için hala yer olan alanları sordum. Festival alanının kapıları çarşamba günü açıldığı için o zamana kadar en iyi alanlar kapılmış durumdaydı. Ailelere ayrılan alanda kalabileceğimi söyledimse de bana izin çıkmadı. Alana giderken otobüste tanıştığım Alman kadına ise izin vermişlerdi. Beni aile ortamına uygun bulmayan Glasto görevlilerine selam olsun!

Sırtımda aşırı ağır bir yükle yağmur altında çamura bata çıka yer ararken bir an yere yıkıldımsa da kalkıp çabalamaya devam ettim. Tam pes ediyordum ki, çok ideal olmasa da çadır sığacak kadar bir boşluk gördüm orayı derhal sahiplendim.

Hayatımda ilk kez çadır kurduğumu itiraf etmeliyim. Daha önce de çadırda kaldım ama o zaman ben kurmamıştım. Ama Glasto’da çadırı kurmak düşündüğümden daha kolay oldu; çevreden aldığım yardımla sonunda o işi de becerdim.

Fakat çadırı kurduğum alan ne yazık ki dans bölgesi denilen yere ve John Peel sahnesine çok yakın olduğundan oldukça gürültülüydü. Üzerine etraftaki sarhoşların sabaha kadar bağıra çağıra konuşmasını ve yan çadırdaki adamın büyük bir gürültüyle horlamasını da eklerseniz, dört günün sonunda uykusuzluktan ne hale gelmiş olabileceğimi tahmin edersiniz.

(Festivalin genel koşulları ve çadırla ilgili ayrıntıları gazetedeki köşemde ayrıca yazacağım için burada ayrıntılandırmıyorum.)

SINIRSIZ VE HER ÇEŞİT MÜZİK

Ama yaşanan zorluklar bir yana, festival müzik açısından adeta bir cennet gibiydi;50’den fazla sahnede 2000’i aşkın sayıda performans izleme olanağı vardı. Ben üç günde sahneler arası koşuşturma trafiğini çok yavaşlatan balçık zemine karşın, toplam 25 grup/sanatçıyı canlı dinlemeyi başardım.

Ana sahne Pyramid’de çıkan U2, Coldplay ve Beyonce büyük ilgi görmesine karşın, benim açımdan asıl ilgi odağı, sahneye çıkacakları önceden duyurulmayan Radiohead ve Pulp’ın sürpriz konserleri oldu.

Radiohead her zamanki gibi etkileyiciydi; son albüm “The King of the Limbs”den altı parçanın yanı sıra yeni yayınladıkları “Staircase” adlı yeni şarkıyı çaldılar. Sağanak yağmur altında “I Might Be Wrong” ve “Street Spirit (Fade Out)”u hep bir ağızdan söylerken herkes sırılsıklam ama çok mutluydu. Radiohead’e ikinci baterist olarak Clive Deamer’ın da eşlik ettiği konser, benim için Glastonbury’nin zevkini iki katına çıkardı.

Ertesi günün sürpriz konserini Pulp’ın vereceğini anlayınca ise iyice keyiflendim. Festivalde birçok grubun canlı performansını beğendim ama gördüklerim arasında en iyisi Pulp’tı, müthiş bir geri dönüş yaptı. Jarvis Cocker, hem çok karizmatik bir grup lideri, iyi bir vokalist hem de çok yetenekli bir söz yazarı.

Grubu İngiltere’de izlemenin farkı, herkesin sözlerin hepsini baştan sona ezbere bilmesiydi. Park sahnesini tıkabasa dolduran kalabalık Pulp şarkılarını tam anlamıyla hatmetmişti. Çok az konserde böylesine bir heyecan dalgasına tanık oldum. Bu arada konseri en önden izlediğim için, izdihamda bir ara ciddi şekilde ezilme tehlikesi geçirdiğimi de belirteyim.

Medyada kendine çok yer bulan gruplardan biri de U2’ydu elbette. Bono, kendi ifadesiyle Glastonbury’deki bu ilk performans için ciddi şekilde korkmuş. “Neredeyse sahne kenarına kusacaktım” diyor. Bana kalırsa, o korku performansa da yansıdı; daha önce aynı şarkıları canlı söylerken dinledim U2’yu. Glastonbury’de dinleyiciyle etkili bir temas sağlayamadı U2. Acaba Damien Hirst’ün grup için özel tasarladığı dev ekran mı engeldi? Her şey bir yana; başından sonuna her anı planlanan bu tip performanslar artık gösteri gibi geliyor insana, o anda kendiliğinden olan hiçbir şey yok çünkü...

Coldplay’i ilk kez 2002’de görmüştüm; o zamandan bu yana çok büyüdü grup. Ne yazık ki onlar da U2 gibi, şatafatlı sahne tasarımı, büyük ekranlar ve patlayıp çatlayan fişeklere merak sarmış. Yine de U2’ya göre Coldplay’in ve tabii Chris Martin’in kalabalığa istediğini vermekte daha başarılı olduğu kesin. İlk dönem Coldplay şarkıları adeta birer marş gibi topluca söylenirken, grubun nereden nereye geldiğini düşündüm.

Son günün headliner’ı Beyonce için festivalde ve medyada büyük merak vardı. Herkesin aksine festival kurallarını da yıkarak sahneye planlanandan 15 dakika sonra çıktı. Duyduk ki, konserlerde sahneye geç çıkmak adetiymiş. Sahne şovu, dansları ve güçlü sesiyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor Beyonce. Çok iyi hazırlanmış, tek bir an bile aksamayan bir performans sergiledi. Glastonbury tarihinde 22 yıl sonra headliner olan ilk kadın olması da önemli. Ancak insan “Madem Beyonce oldu, neden Madonna olmadı öyleyse?” diye de düşünmüyor değil...

Beyonce’nin sahnedeki başarısını takdir etsem de, müziği beni yakalamadığı için canlı izlerken heyecanlanmadım. Çünkü müzikte benim için en önemli nokta, bir şarkının beni alıp sürüklemesiyle ilgili. O olmayınca, objektif bir şekilde “Şovu güzeldi” diyorum. Yine de şunu belirtmek isterim ki, Beyonce U2’nun ve Coldplay’in yüzbini aşan bir kalabalıkla kurmayı sağlayamadığı ölçüde yakınlık kurdu; heyecanı o kadar içtendi ki, dinleyiciye de yansıdı bu.

Pyramid sahnesindeki konserlerle ilgili asıl sıkıntı, önlerde olmak için saatlerce önceden yer kapmak için gidip beklemeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız arkalara kalıyor ve konseri canlı gibi değil, kocaman bir stadyumda ekrandan izler gibi izliyorsunuz ve bu da müziğe odaklanmayı zorlaştırıyor.

Medyanın Beyonce, U2 ve Coldplay’in odaklanmasına da şaşırmıyorum. Morrissey’in dediği gibi, her birinin Afrika’yı aydınlatmaya yetecek kadar ışık ve deprem yaratabilecek kadar güçlü ses sistemleri var. Yüzbini aşkın insan, dev sahnenin önünde o sistemlerin etkisi altında kalınca ortaya maçlardaki gibi bir etki çıkıyor. Her fişek atılıp patlayınca komedi dizilerindeki gülme efekti gibi, birileri sanki çığlık atmanız gerektiğini hatırlatıyor.

Oysa Radiohead, Morrissey, Pulp, John Grant, Lykke Li, TV on the Radio, BB King, The Walkmen, Yuck gibi isimlerin konserinde sadece şarkı var size sunulan. Ben o yalın performanslarda şarkılardan bana geçen duygunun peşindeyim.

Sonuçta Pulp’ın vokalisti Jarvis Cocker’ın dediği gibi, Glastonbury her şeyin ötesinde “birlik duygusu” ile ilgili. Bu tarifsiz duyguyu hissetmek için çamura da batılır, çadırda da kalınır!

İLK 10

Festivalde gördüğüm bütün grupları tek tek anlatmam çok uzun sürer. Ancak hangileri en iyisiydi derseniz ve festival sırasında görebildiğim 25 sanatçı/gruptan 10 tanesini seçmem istenirse, şunları söylerim:

1-Pulp
2-Primal Scream
3-John Grant (John Grant’in performansı içtenliği ve yalınlığıyla çarptı beni. Çok etkileyici, pürüzsüz bir ses. Kasım ayında Salon sahnesinin konuğu olacak. Şimdiden not edin derim.)
4-Radiohead
5-Yuck
6-The Walkmen
7-TV on the Radio
8-Metronomy
9-James Blake
10-Lykke Li

FESTİVAL GERÇEKLERİ:

*** 1970’te ilk yapıldığında sadece 1500 kişinin katıldığı festivale gidebilmek için bilet almak işin en zor kısmı. Bu yıl 177 bin kişinin katıldığı festivale bilet almak işin en zor kısmı. Çünkü internette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükeniyor.
Ben bileti ilk satışa çıktığı kasım ayında alamadım. O sırada New York’taydım; saati kurup sabaha karşı 4’te kalkıp internetin başına oturdum ve tam 4 saat uğraştım ama internet sitesi yoğunluktan bir türlü açılmadı ve sonunda biletlerin tükendiği açıklandı. Nisan ayındaki ikinci satışta pek umudum yoktu açıkçası; fakat şansım yaver gitti; iki saat kadar internette uğraştıktan sonra tam artık olmayacak derken birden sayfa açıldı. Gelecek yıllarda festivale gitmek isteyenlere önerilerim şöyle: Önce bileti almak için Glastonbury’nin sitesine kayıt yaptırın. Bunun arkasından size bir kullanıcı kodu ve şifre gelecek. Aynı işlemi yapan arkadaşlarınızla önceden konuşun ve satış sırasında iletişimde olun; her kim satış siteye girmeyi başarırsa size de bilet alsın, sonra hesaplaşırsınız nasılsa. Çünkü satış sırasında siteye girmek gerçekten şans ve sabır işi.

*** Dünyanın en büyük müzik festivali Glastonbury, müzisyenler açısından hayati öneme sahip bir festival. Buradaki performansı beğenilen grubun albüm satışları önemli ölçüde artıyor.

*** Festivalin yapıldığı arazinin sahibi organizatör Michael Eavis’in kendisi de o bölgede yerel bir çiftçi.

*** Toplam 3.6 km²’lik bir alana yayılan festival alanını bir uçtan diğer uca yürümek 30-40 dakika sürüyor.

*** Festival sonunda ortaya çıkan 1650 ton çöpün % 55’i 1300 gönüllü tarafından toplanarak geri dönüştürülüyor. Eski yıllarda toplanan çöpten çıkan verilere göre, bunlar arasında 11 ton giyecek, 6500 uyku tulumu ve kamp malzemesi, 5500 çadır, 3500 şişme yatak, 2200 sandalye, 950 çadır matı, 400 çardak, 9 ton şişe, 54 ton alüminyum ve plastik içecek şişesi, 41 ton karton kutu ve 66 ton metal eşya var.

*** Festival alanında en büyük sorun, hijyen açısından sorun yaratan portatif tuvaletlerdi. Ancak katılan insan sayısının fazlalığını düşünecek olursak, her şeye karşın iyi düzenlenmiş bir festival Glastonbury. Festival alanında her türlü yiyeceği bulmak ve bütün ihtiyaçları karşılamak olanaklı. Bir vegan olarak festivalde hiç zorluk çekmedim, veganlar için özel yiyecek standları vardı. Ayrıca her türlü ürünün fiyatı da normal seviyedeydi; kazık yediğini düşündürmüyordu insana.

*** Festival arazisinde kamp kurmak için ayrılan farklı alanlar var. Her alanın da farklı bir havası var. Örneğin aileler için ayrılan alanlar daha sessizken, dans sahnelerinin yakınındaki alanlarda heyecan sabaha kadar sürüyor.

*** Festival kapsamında sadece müzik etkinlikleri yok; bunun yanı sıra tiyatro, şiir etkinlikleri, sirk, kabare, çocuklar için eğlenceler de var.*** Festivalde çok sayıda çocuklu hatta bebekli aile de vardı. Biz yetişkinler olarak koşullara zor dayanırken, onların oraya bebeklerle gelmesi gerçekten ilginç.

*** Bazı sahneler birbirine yakın değil; birinden diğerine gitmek normal koşullarda bile 15 dakika yürümeyi gerektirir. Bu yıl buna bir de çamurda yürüme zorluğunu eklenince, o süre iki katına çıktı. Bu durumda saatleri birbirine yakın konserler arasında seçim yapmak gerekti. Bu seçimler içinde benim için en kötüsü Radiohead ile Morrissey arasında oldu. Radiohead son anda gizli konser için Park Stage’e gelince aynı anda Pyramid’deki Morrissey’i kaçırdım. Morrissey Glasto’da “Meat Is Murder”ı söyledi ve ben orada olmama karşın kaçırdım! İnanılır gibi değil. İçime oturdu acısı. Benim için Glastonbury’deki en üzücü durumdu...


FESTİVALDE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLAR İÇİN LİNK: https://picasaweb.google.com/zulalk/GLASTONBURY2011?pli=1

Çektiğim bazı videoları da aşağıda paylaşıyorum. Kimisinde ses kalitesi pek iyi değil ama yine de görmeye değer. Diğer videoları da bloga zaman içinde ekleyeceğim. Çok zaman aldığı için hepsini yetiştiremedim.







-

Translate