30 Nisan 2013 Salı

VEGAN LOGIC XIX - BEST OF APRIL 2013


29.04.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı:

Mixcloud üzerinden dinlemek için:





Archive.org üzerinden dinlemek için:




Tracklist:

1- Savages - Shut Up
2- Poliça - Tiff (Feat. Justin Vernon)
3- Moby & Mark Lanegan - The Lonely Night
4- Nick Cave and the Bad Seeds - Animal X
5- James Blake - Digital Lion (Feat. Brian Eno)
6- Brandt Brauer Frick - Plastic Like Your Mother (Feat. Om’Mas Keith)
7- Solyst - Spiegel
8- Föllakzoid - 9 (Psychic Ills Remix)
9- The Knife - Wrap Your Arms Around Me
10- Yeah Yeah Yeahs - Sacrilege
11- Lubomyr Melnyk - Le Miroir D’Amour 

-

28 Nisan 2013 Pazar

Bir Hayaldi, Gerçek Oldu: Bohren und der Club of Gore İstanbul'da Çaldı


27 Nisan 2013, şahsi konser tarihimde önemli bir gün ve artık bu tarihten itibaren en azından benim için dünya daha güzel. Çünkü sonunda "Constant FearBohren & der Club of Gore'dan canlı dinledim. Bu sözlerin çok iddialı, hatta bazılarına göre abartılı gelebileceğinin farkındayım ama hissettiğim şey bu. O şarkıyı o kadar çok seviyorum ki, hep bir gün canlı dinleyip konser salonundan çıktığımda hayatımın daha anlamlı olacağını düşündüm. Sonunda dün akşam Borusan Müzik Evi'nde bu hayalim gerçekleşti. 

Aslında konserden önce gruptan Christoph Clöser ile yaptığım röportajda, "Constant Fear"ı çalıp çalmayacaklarından emin olmadığını, çünkü son yıllarda o şarkının konser repertuvarlarında yer almadığını söyledi. Bu yanıta karşın yine de bir umut vardı içimde. 

Bohren & der Club of Gore, 20 yılını devirmiş emektar bir grup ama ülkemizde ilk konserlerini ancak bu yıl verdiler. Konserde şarkı aralarında baskın Alman aksanlı İngilizcesiyle yaptığı kısa konuşmalar sırasında, İstanbul'da çalmaktan duydukları mutluluğu da dile getirdi Clöser. Ben de nedereyse tezkeresini bekleyen asker gibi takvime çentik atarak bekledim onları.

Bohren & der Club of Gore'dan önce sahnede ambient/post rock ikilisi olarak 2004'ten beri müzik yapan Library Tapes vardı. 2006'da Per Jardsell'in ayrılmasıyla yola tek başına devam eden David Wenngren, piyanosu, bilgisayarı ve elektronik ekipmanı ile 21.30'da karşımızdaydı. Hiç acele etmeden usul usul dokunduğu piyano tuşlarının tınısına, bilgisayarındaki sample'lar ve arazi kayıtlarını da ekleyerek, son derece dingin, adeta terapi seansı gibi bir set sundu. O çalarken sinek uçsa vızıltısı duyulabilirdi; son derece sessiz bir atmosfer olması gerekiyordu ama ne yazık ki konsere sonradan gelenlerin sandalye gürültüleri bir ara epey rahatsızlık verdi kulaklara. (Belki de sandalyeler çekilip itildiğinde ses çıkmasın diye ayaklarına gürültüyü önleyici bantlardan yapıştırmak gerekir diye aklımdan geçti.)

Library Tapes'in müziği, Bohren & der Club of Gore öncesinde dinleyici için iyi bir hazırlık aşamasıydı; ambient'ın açtığı yeni ufuklara doğru yola çıkmamızı sağladı. Onun arkasından grubu beklerken, Scott Walker çalıyordu fonda. Sonunda saat 23.00'da ışıklar tamamen karardı ve bütünüyle siyah kıyafetler içinde dört müzisyen sahnedeki yerlerini aldı.

Clöser'in röportajda da söylediği gibi, yanlarında kendilerine ait özel ışıkları getirmişlerdi. Ufak ışıklar, her birinin başının üstüne gelecek şekilde mikrofon ayaklarına asılmıştı. Dolayısıyla yüzlerini net bir şekilde göremedik. Sadece bas gitarist Robin Rodenberg, yere eğildikten sonra dikilip başını yukarı kaldırdığında yüzü tam ışığa denk geliyordu; o sırada gözleri kapalı bir halde müziğe kapılışını izlemek olanaklıydı.

Açılışı, 2000 albümü "Sunset Mission"dan muhteşem "Prowler" ile yaptılar. Modern dünyada tek başına kalan insanın tedirginliğini duyumsatan bir albümün insan ruhunu esir alan saksofon melodileriyle dinleyicilere merhaba demek, ince bir nüanstı.


Konser boyunca toplam 10 şarkı çaldı grup; ancak ilk Christoph Clöser'in grupta henüz yer almadığı ama Reiner Henseleit'ın olduğu dönemde çıkan "Gore Motel" (1994) ve "Midnight Radio" (1995) albümlerinden hiç şarkı yer almıyordu setlist'te. Gerçi 2005 tarihli "Geisterfaust"dan da hiç şarkı çalınmadı ama Clöser'in gruba girişiyle saksofonun da Bohren & der Club of Gore müziğine dahil olduğunu düşünürsek, ilk iki albüme dokunulmaması anlamlı. 1990'larda gitarın ön planda olduğu daha sert bir müzik yapıyordu grup, saksofonun katkısıyla ambient/caz'a doğru yöneldi. 

"Nightwolf"u çalmalarına özellikle sevindim; çünkü benim için şaşırtıcı bir seçimdi. 16 dakika boyunca bas soundu içimde titreşirken, gece ortaya çıkan genç bir kurt hakkında yazılan bir şarkıyı bana ancak Bohren & der Club of Gore dinletebilirdi. 

Konser sırasında dikkatimi çeken bir husus, grup üyeleri arasındaki etkileşimin yoğunluğuydu. Bohren & der Club of Gore müziğini yapmak da canlı çalmak da, ayrı bir konsantrasyon gerektiriyor. Öylesine yavaş ki, tek bir yanlış vuruş, tek bir hızlı üfleme her şeyi berbat edebilir, en dikkatsiz dinleyici bile fark eder o uyumsuzluğu. Konserlerini tamamen karanlık ortamda vermelerinin, müziğin ruhuna uygun olduğu kadar, aynı zamanda o konsantrasyonu bozacak herhangi bir dış etkene maruz kalmamak için de olduğunu düşünüyorum; o müziği o kadar etkileyici bir şekilde çalmak için yaratılan karanlık atmosferin nedeni bu. Clöser'e bunun hem özgürlük hem de bir anlamda dinleyiciyi sanki bir 'mezara koymak' gibi olduğunu söylediğimde, "Biz de o mezarın içinde dönüp duruyoruz," demişti. Dün bunu deneyimleme olanağım oldu. Burada 'mezar' sözcüğünü sözlükteki direkt anlamıyla kullanmıyorum elbette; soruyu sorarken de onu bir tür yoğun odaklanma karşılığı olarak düşünmüştüm, Clöser de ne demek istediğimi tam olarak algılamıştı.



1,5 saatlik konser boyunca salondaki herkes kendine göre farklı hisler içine girmiştir eminim. Radyoda yaptığım özel Bohren & der Club of Gore programında dinleyicilere müziği gözü kapalı dinlerken ne hissettiklerini sormuş ve dilerlerse bana yazmalarını söylemiştim. Şule adlı dinleyicim, gönderdiği e-postada, "Bu müziği dinlerken insan geçmişte nereyi hayal ettiyse kendini orada hissediyor. Afrika'ya hiç gitmedim ama müziği dinlerken sıcağın, toprağın ve kedilerden gelen canlılığın kokusu geldi burnuma," yazmıştı. Kendini geçmişte hayal ettiği yerde bulmak... Bu ilginç bir saptama. Demek ki bu müzik, eski hayalleri bir şekilde yine hayallerde gerçekleştiriyor. Dün gece ben de çok uzaklardaydım, her şey çok güzeldi. 1,5 saat boyunca hiç gündüz olmadı, biraz tekinsiz de olsa serin gecelerin diriliğini hissettim.

Clöser, son şarkı "Midnight Blck Earth"ü anons edip, "Müziğimizle hala ilgileniyorsanız, başka şarkılar da çalarız. Bugün iyi bir ruh hali içindeyiz," dediğinde "Constant Fear"ı çalmalarını o kadar yürekten istedim ki, yanımda oturan Ezgi Aktaş'a dönüp, "Hep eleştirdiğimi yapıp şimdi 'Constant Fear' diye bağırırmışım mesela... Ben olsam her konserde çalarım onu," dedim. Sonra birden o şarkının ilk notalarını duyduğumda resmen oturduğum sandalyede yerimden zıpladım. Işıklar açık olsa, mutluluktan yaptığım tuhaf hareketler unutulmaz bir sahne olurdu. O 6.5 dakikayı hayatım boyunca unutmayacağım. Bir şarkıya gönülden bağlılığın ne demek olduğunu o duyguyu yaşayanlar iyi bilir.

"Sunset Mission"dan "Prowler" ile açılan konser, yine o albümden "Midnight Walker" ile sona erdi. Gece yarısında İstiklal Caddesi'ne çıktığımızda, konser salonunda Bohren & der Club of Gore'un bize bahşettiği dingin olgunluğun yerini kaotik çığırtkanlık aldı; bangır bangır bağıran ucube seslerin içinde yürürken uzay derinliği, cehennem ya da dünyanın sonunda geçirilen 1.5 saati hayalimizde yaşatmaya başlamıştık bile. Artık manen daha zengindim; hayatı daha güzel yapan da bu değil mi?

Setlist: Prowler - Unkerich - Zombies Never Die - Grave Wisdom - Nightwolf - Painless Steel - Beileid - Midnight Black Earth // Constant Fear - Midnight Walker 

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)


















Woodkid - The Great Escape (Green United Music)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 28 Nisan 2013


Kendi müziğinden önce başka müzisyenlerin şarkıları için yönettiği videolarla ünlendi Woodkid. 29 yaşındaki Fransız sanatçı, gerçek adı Yoann Lemione olan bir grafik tasarımcı ve yönetmen aynı zamanda. Aralarında Moby, Kendrick LamarLana Del Rey , Rihanna, Drake, Katy Perry, Taylor Swift gibi çok ünlü isimlerin videolarını yönetti, bazıları ile Grammy adayı oldu. Birçok kampanya ve reklamın görsel çalışmalarını yaptı. Kendi bildiği yoldan gitmek için Madonna, The Rolling Stones ve Black Sabbath gibi büyük isimleri reddetmişliği de var.

İşinde bu kadar iyi ve popülerken, yeteneğini görsel alanda sınırlamakla kalmadı Lemione, 2011‘den bu yana ses dünyasına da adım attı. Lana Del Rey’e New York konserinde sahnede eşlik etti, ilk kısaçaları "Iron"ı yayınladı. O şarkı için çektiği videoda Agyness Den ile işbirliği yaptı. Popüler isimler sayesinde adının duyulması, müziğine yapay bir ilgi yaratıyor diye düşünebilirdik kolaylıkla ama yaptığı pop müzik klişelerden uzaktı, sesini belki çok farklı tonlarda kullanmasa da duyarlılıkla akıllıca yazılmış sözleri içtenlikle, derin bir duyarlılıkla söylüyordu. Yapmacık değildi şarkıları.

O dönemde adı indie çevrelerde hızla yayıldı; albümü henüz çıkmamış olsa da mutlaka canlı görülmesi gereken isimlerden birisi diye anıldı, geçen yıl yolu İstanbul’a da düştü ve Babylon’da bir konser verdi. Nihayet mart ayında ilk albümü “The Golden Age”i yayınlandı. Albümde başından sonuna kadar çocukluktan yetişkinliğe geçen bir gencin hissettikleri, yeni bir dünyaya adım atarken arkasında bıraktığı izlere duyduğu özlem yatıyor.



Albümü fiziksel olarak ona eşlik eden bir kitapla birlikte çıkardı Woodkid. Kuzeni ile birlikte yazdıkları öykünün yer aldığı bir kitabı İncil gibi düşünüp tasarlamış. İçinde yer alan çizimleriyle öykü, geçmişle kurulan bağı anlatıyor. Öykünün egosantrik bir yanı olmadığını, herkesi ilgilendirebilecek aşk, sevgi, özlem gibi temalar çerçevesinde kurgulandığını ve bırakılan bazı boş alanları okuyucunun doldurması gerektiğini söylüyor Lemione. Öyküyü yazarken çocukluğunun geçtiği Polonya’ya gidip kendi anılarını bir kere daha yaşamış. Bunun etkisiyle albümde çok belirgin bir melankoli hissi var. Yaşlandıkça kuruyan ve güçlü fırtınalarda kırılan ağaçlar gibi insanın da yaşlandıkça duygusal olarak kırılganlığının arttığını vurguluyor şarkıları.

Woodkid’in vokali, kitabında anlatılan öyküyü sinemasal bir yorumla aktarmaya uygun bir duygusallığı barındırıyor. Antony Hegarty’i anımsatan yumuşak ve dramatik bir sesi var. Ancak onunki kadar geniş bir paleti yok sesinin, bu biraz monotonluk hissi katsa da, o dezavantajı şarkılardaki zengin orkestrasyonla gidermiş. 1960‘ların film müziklerinde duyduğumuz bir romantizmi yansıtan yaylılarla başlayan “The Great Escape” ya da “Boat Song”daki kırılgan piyano tınıları Woodkid’in gitarı değil, orkestra soundun öne çıkaran müziğiyle tam bir uyum içinde. Beirut’un uzmanlık alanındaki nostaljik melodiler, köklerine bağlı kalmanın önemini anlatan “Where I Live”in sinemasal atmosferini kurguluyor.

Ana akımı reddetme düşüncesi üzerine kurulu “Run Boy Run” ve karşılıksız aşkı anlatan “I Love You”, orkestral pop’tan ziyade dream pop’a daha yakın duruyor. Açılışı yapan “The Golden Age” gibi kapanıştaki “The Other Side”, albümün kavramsal çerçevesini çizen temayla yani yitip giden altın çağın ardından duyulan hüzünle dokunmuş. Trompet vuruşlarıyla sona eren albüm, gerçekte en güzem çağın geçip gidişini canlandırıyor gözümüzde.

Woodkid, bana kalırsa video yönetmenliğinden de gelen kurgulama yeteneğiyle albümü sanki bir filmin sahneleri gibi ele almış. Yazdığı öykü de senaryosu olmuş. Arkasındaki düşünceleri ve yarattığı sound ile bütünlüklü ve etkileyici bir konsept albüm “The Golden Age”. Bu yaratıcılığı pop müzik çerçevesinde ve ilk albümünde gösterebildiği için Woodkid’in ayrıca kutlanması gerek.



23 Nisan 2013 Salı

Gravitysays_i'dan yeni haber var


Şubat ayında blogda Gravitysays_i adlı Yunan bir alternatif rock grubundan söz etmiştim. http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/02/blog-sayesinde-yeni-bir-kesif.html
Grup üyeleri, blog sayesinde beni bulup iletişim kurdular. Kendi ülkeleri dışındaki müzikseverlerle buluşmak, farklı yerlere ulaşmak ve festivallerde çalmak istiyorlar.

Bana geçenlerde Yunanistan'ta ERT adlı ulusal bir Yunan kanalı için çekilen İngilizce altyazılı belgeseli de gönderdiler. Yeni müzik keşifleri yapmak isteyenlerin dikkatine sunarım. Birkaç ay içinde de yeni şarkılarını göndereceklerini söylediler. Yunanistan'dan İstanbul'a uzanan bu müzik köprüsü beni de sevindiriyor.



VEGAN LOGIC XIX - ERASED TAPES SPECIAL - 22.04.2013


22.04.2013 tarihinde Dinamo FM'de (103.8) yayımlanan Vegan Logic'in kaydı.

Mixcloud üzerinden dinlemek için:





Archive.org üzerinden dinlemek için:




21 Nisan 2013 Pazar

Brandt Brauer Frick - Miami (!K7 Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Nisan 2013

Electronic Beats: “Açık ki, elektronik müzikle klasik müziğin uyumsuz olduğu fikrinde değilsiniz.” 

Jan Brauer: Kesinlikle değiliz. “Eğlence” ve “ciddi müzik” arasında ayrım yapmak Almanlara özgü bir şey. Bizim kendi yaklaşımımızı bir sonraki aşama olarak görüyoruz; var olan her şeyi alıp bir araya getiriyoruz ve kendimizi o ciddi kısma hapsetmektense bundan farklı bir şey yaratmaya çalışıyoruz. Müziğimizde klasik ve elektronik müziğin karşı karşıya gelişine olanak sağlamak istiyoruz; ki bu yaptığımızın sadece ufak bir kısmı. Fakat hiçbir tür için o yüzeysel “köprü kurma” fikrinden hoşlanmıyoruz.

Yukarıdaki diyalog, Brandt Brauer Frick adlı grubun üyesi Jan Brauer’in Electronic Beats’e verdiği röportajda geçiyor. Müziklerini hiç duymamış bile olsam, Brauer’in yanıtı derhal bu grupla ilgilenmem için yeterli neden olurdu. Dar kalıpları kıran, çok önceden oluşmuş kurallar doğrultusunda müzik yapmayı reddeden anlayışı her zaman takdir ettim. Çünkü asıl yaratıcılığın o özgür alandan çıktığını düşünüyorum.

2009‘da çıkan ilk EP “Iron Men”den bu yana Brandt Brauer Frick olarak adını duyduğumuz Alman grup, müzik eğitimi almış üç müzisyenden oluşuyor. Daniel Brandt ve Jan Brauer, klasik orkestra elemanlığından gelirken, Paul Frick Berlin’de üniversitede klasik ve modern kompozisyon eğitimi görmüş. Brandt ile Brauer, Scott adlı bir projede caz mantığı ile kulüp müziği yaparken, Frick, orkestra enstrümanları için deneysel bestelerin yanında house müziğine de merak sarmış. Sonunda bir araya gelip kurdukları üçlünün esin kaynağı bütün bu zengin birikim.

1960‘larda sanatta etkin olan Fluxus akımından ve John Cage’in deneysel çalışmalarından büyük ölçüde esinlenmiş bir grup BBF. Latince kökenli Fluxus sözcüğü, İngilizce “flow” yani akma, akış, cereyan anlamına geliyor. Bu akımla, sanatta “ortamlararasılık” (intermediality) ve “karşı-sanat” (anti-art) düşüncesi benimsenerek, geleneksel formları oluşturup onları kategorize eden sınırların ötesine geçmek amaçlanmış. Bu düşünceyi kucaklayan müzisyenler ellerinde ne varsa, duydukları her türlü sesi işin içine katarak, sınırları belirsizleştirerek müzik yapar.

BBF da, bu anlayış doğrultusunda 2010’da “You Make Me Real” ve 2011’de “Mr. Machine”den sonra bu yıl üçüncü uzunçalar “Miami”yi yayınladı. Onları klasik enstrümanlarla tekno yapan grup olarak tanıdı herkes. Bilgisayar, synth ve elektronik davul yerine piyano, yaylılar, vibrofon, çelik üflemeliler ve perküsyon aletleriyle tekno nasıl yapılır? diye soruyorsanız, bu albümleri dinlemenizi öneririm. Sadece analog synthlerin devreye girdiği, büyük kısmı akustik bir müzik yaptıkları. Deneysel cazdan esinlenen altyapısı karışık ama ortaya çıkan müzik, kimi zaman Steve Reich’ı anımsatacak kadar minimal.

Yeni albüm “Miami”de, grubun kulüplerden biraz uzaklaşıp konser salonlarına daha çok yaklaştığı bir sound var. İlk iki albümde kulüplerde çalmaya uygun dans ritimleri ile yapmak istedikleri her şeyi yaptıklarını anlayıp, rotalarını daha farklı bir yöne çevirmişler. Bu kez aynı ritimlerle uzayıp giden parçalar yerine, vokalistlerin büyük rol oynadığı parçalar ortaya çıkmış. Burada “parça” sözcüğünü bilerek ısrarla kullanıyorum; çünkü kendileri de onları şarkı olarak görmüyor. Mesela Sa-Ra adlı hip hop grubunun vokalisti Om’Mas Keith’in vokalde yer aldığı “Plastic Like Your Mother”da 3.5 dakika boyunca müziğin hiçbir kısmı tekrarlanmıyor, alışılagelmiş şarkı konseptinden farklı yapılar söz konusu. Grubu ilk kurduklarında DJ’ler tarafından da çalınabilecek, devamlılık esasına göre akıp giden parçalar yapmayı hedeflediklerini ama bu son albümde bu fikirden vazgeçtiklerini söylüyorlar. Miami’de yer alan parçaların kulüplerde çalınıp çalınamayacağı üzerinde durmamışlar. İki yıl turneye çıkıp konser verince canlı performans konusunda başka bir aşamaya geçmişler, artık diğer gruplar gibi parçaların birbirinden ayrılmasını gözettiklerini söylüyorlar.

Bu gözle bakınca, Miami BBF için önemli bir değişiklik içeriyor. 10 dakikayı aşan minimalist “Miami Theme”, grubun çok daha karanlık bir atmosfere girdiğinin habercisi. Erika Janunger’in vokali gerilimi daha da artırarak çok gizemli bir hava yaratmış, Arkasından gelen “Ocean Drive” ile piyanonun sürüklediği tekrara dayalı yapı, tekno ritimleriyle örtüşüyor. Nina Kraviz, soul şarkıcısı Jamie Lidell ve Einstürzende Neubauten'den tanıdığımız Gudrun Gut’un vokalleri üstlendiği parçalar, şarkı havasını verirken, ”Miami Drift” ve kapanışı yapan "Miami Titles”, dinleyeni yine klasikle elektroniğin çarpıştığı tanımlanamaz ses evrenine sokuyor.

Albüm adında ve üç şarkıda geçen Miami sözcüğünün bir konsept çevresinde ortaya çıktığı izlenimini veriyor müzik. Gece geç saatlerde, her türlü garipliğin yaşandığı kulüp ortamlarındaki ve sokaklardaki kargaşayı düşündüren bir ruhu var müziğin. Miami denilince ilk akla gelen deniz, palmiye ağaçları, kum, parlayan güneş yok bu müziğin içinde. Belki de burada da bir “anti” yaklaşım söz konusu. Aklımızda yer etmiş görüntü yıkılıp yerine yenisi konmak istenmişse şaşırmam. Miami’nin aklımda yer eden imajından hoşlanmıyorum ama BBF’in yarattığı “Miami"yi çok beğendim.

 

16 Nisan 2013 Salı

VEGAN LOGIC XVII - BOHREN & DER CLUB OF GORE - 15.4.2013


15 Nisan Pazartesi akşamı Dinamo FM'de yayınlanan Vegan Logic - Bohren & der Club of Gore Özel programının kaydı.

Mixcloud üzerinden dinlemek için:





Archive.org üzerinden dinlemek için:





27 Nisan'da Borusan Müzik Evi'nde Türkiye'deki ilk konserini verecek olan gruptan Christopher Clöser ile yaptığım röportajın linki: http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/04/bohren-der-club-of-gore-uzay-derinligi_10.html



15 Nisan 2013 Pazartesi

SXSW 2013 İZLENİMLERİ



Şiddetin her türüne karşı olan etik bir vegan, Amerika’da en çok silah sahibi insanın yaşadığı eyaletlerden birine niye gider? Herhangi bir zorunluluğu yoksa, her öğün et yenen bir yere ulaşmak için onca kilometreyi neden kat eder? Söz konusu vegan ben olduğuma göre, bu yazıda nedenini açıklamak da bana düşüyor. Geçen ayın yaklaşık altı gününü Teksas’ta geçirdim. Önce 10.5 saat süren bir yolculukla İstanbul’dan New York’a, oradan da Atlanta aktarmalı olarak 6 saatte Teksas’ın başkenti Austin’e vardım. Daha havaalanından otele giderken İstanbul’dan geldiğimi öğrenen ilk Teksaslı, söze şöyle başladı: “İki yıl önce İstanbul’daydım. İskender Kebap favorim!” Bunun üzerine herhangi bir yorumda bulunamayacağımı anlasın diye, “Ben veganım,” dedim ama konuşmanın devamı daha da garipleşti. “Tanıştığım ilk vegan sizsiniz. Ama doğrusu akıllı başında birine benziyorsunuz!

Bu diyaloğun moralimi bozmasına ya da Teksas hakkında genellemelerde bulunmasına izin vermedim elbette. Çünkü bir yıl önce de yine aynı yerde bir hafta geçirmiştim ve kent hakkında bir fikir sahibiydim. İkinci kez Austin’e gitmemin nedeni, kısa adıyla SXSW olarak bilinen South by Southwest Müzik ve Medya Konferansı idi. 1987‘den beri her yıl mart ayında yapılan bu büyük etkinlik, dünyanın her tarafından ziyaretçi çekiyor. Ben, iki yıldır, interaktif ve film bölümleri de olan on günlük festivalin beş gün süren müzik ayağını izliyorum.

SXSW, Austin’in ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına çok olumlu katkılarda bulunuyor ve inanın bana festival boyunca o filmlerde gördüğümüz silahlı adamların cirit attığı Teksas görüntüsüyle karşılaşmıyorsunuz. Her öğün et yenen bir yer bile olsa, SXSW sırasında sokaklara kurulan yemek standlarında vegan seçenekleri de oluyor. Hatta vegan sosisli vegdog bile var! (Bence vegdog demek yerine adı değişse daha iyi aslında...)

O zaman güvenlik ve yemek konusundaki endişelerimizin yersiz olduğunu gördükten sonra hemen bavulları toplayıp mart ayında Austin’e doğru yola çıkmalı mıyız?

Eğer müzikle ilgili bir işiniz varsa, organizatör, plak şirketi temsilcisi, menajer, müzisyen ve müzik yazarı iseniz, SXSW deneyimi yaşamanız yararlı. Bu festivalin en önemli özelliği, yeni grup ve müzisyenleri keşfetme olanağı vermesi. Etkinliği gerçekleştirenler, farklı ülkelerden isimlerin yaptığı başvuruları değerlendirip çok kapsamlı bir performans listesi hazırlıyor. Ülkeleri tek tek gezip o isimleri izlemek olanaksız olduğundan, hepsini aynı yerde toplayan böyle bir etkinliğe katılmak çok daha mantıklı bana göre. Basın mensubu olarak akreditasyon alabilirseniz, festivali izlemek için herhangi bir ücret ödemiyorsunuz ama diğer katılımcılar için pahalı bir etkinlik SXSW. İnteraktif, film ve müzik bölümlerini tümüyle izlemek istiyorsanız, Platinum Badge almak için 1595 dolar ödüyorsunuz, sadece film ve interaktif bölümleri ilginizi çekiyorsa Gold Badge almak için 1350 dolar gerekiyor. Her bir bölüme tek giriş kartı almak da olanaklı; müzik kısmına katılacaksanız 795 dolar, interaktif 1150, film ise 650 dolar. Bununla da kalmıyor, SXSW sırasında otellerde geceleme fiyatı her zamankinin en az iki katına çıkıyor. Ayrıca rezervasyonlar aylar öncesinden yapıldığından, erken davranmazsanız açıkta kalıyorsunuz.

MÜZİSYENLER ŞİKAYETÇİ

Peki bu kadar pahalı ve uzaksa yine de gitmeye değer mi?

Bunun yanıtı, tamamen kişisel tercihler ve beklentilerle ilgili olarak değişir. Buna verebileceğim iyi bir örnek var. Röportaj öncesi bir otelin lobisinde Alman bir gazeteci ve Sigur Ros grubunun menajeri ile bu konuda konuşuyorduk. Alman gazeteci, yedi yıldır festivale geliyormuş ve her defasında da çok iyi vakit geçiriyormuş. Çünkü 10-12 kişilik bir grup olarak büyük bir evi kiralayıp orada kalıyorlarmış. Yani iş ziyareti olsa da, Austin’deki günlerini bir bakıma tatile çeviriyormuş. Sigur Ros’un menajeri bunu duyunca, ilk kez SXSW’ya katıldığını ama bir daha gelmeyi düşünmediğini söyledi. Festivale menajerliğini üstlendiği Savages grubu ile birlikte gelmiş ama giriş kartı vermediklerinden hiçbir konseri izleyememiş, ayrıca para ödemesi gerekiyormuş.

Bunun dışında, festivalde müzisyenler açısından yaşanan sıkıntılar da küçümsenecek cinsten değil. Öğlen başlayıp gece geç saatlere kadar süren konserlerin gündüz vaktinde yapılanları, 40 dakika sürüyor ve sound check için ayrılan süre en fazla 5 dakika. O kadar kısa zamanda istenen ses kalitesi sağlanamadığından, konserler müzisyenler açısından bir tür işkenceye dönüşüyor. “Seri bir şekilde sahneye çık, çal şarkılarını ve derhal toparlanıp in” mantığı ile işliyor işler. Böyle olunca da SXSW’da önceliğin müzikte değil, pazarlama ve satışta olduğu görüşü ağır basıyor. Röportaj yaptığım Savages grubunun elemanları da aynı konularda şikayet edip, “berbat bir festival” dediler.

Sahne önünde müzisyenlerin hazırlanışını izlerken, onların heyecanına ve gerginliğine tanık oluyorsunuz. Kocaman ağır aletleri kendileri taşıyorlar, elektrik kabloları ile boğuşuyorlar, kısa birliktelik sona erince de çabucak topluyorlar sahneyi. Bazıları her şeye rağmen içindeki tutkuyu konsere yansıtmayı başarıyor ama bunu yapamayanı da hatalı bulmuyorum. SXSW, onlar açısından sanki bir sözlü sınava çıkmak gibi olsa gerek. Hatta günde üç ayrı konser veren gruplar var. Örneğin bu yıl broşüre baktığımda, Amerikalı indie rock grubu DIIV’ın adını o kadar çok gördüm ki, nasıl dayanıyorlar buna diye düşünmeden edemedim. Sonunda festival devam ederken, grubun vokalisti Zachary Cole Smith Tumblr’daki sayfasından patladı. Festivalde müziğin geri plana atıldığını, sound check yapamadıklarını, apar topar çalıp sahneden indiklerini, şirket sponsorluğunda yapılan partilerden elde edilen paradan sanatçılar dışında herkesin yararlandığını belirtip, sarhoşlarla dolu bir ortamda resmi kurallarla mücadele ettiklerinden yakındı.

Smith’in söylediklerinin hepsi gerçek. Ancak bu sinir bozucu zorlukları yaşamayan müzisyenler de var. Bu yıl festivale katılan Nick Cave and the Bad Seeds ya da Depeche Mode vb. büyük bir isimseniz, hem istediğiniz gibi sound check yapıyorsunuz, hem de normal bir konser uzunluğunda sahnede kalıyorsunuz. Bu açıdan hiç demokratik değil SXSW. Ayrıca o tip konserlere talep çok olduğundan ancak özel çekilişi kazananlar girebiliyor. Bu büyük konserlerin bir sakıncası da, SXSW’nun şirketlerin reklam pazarına dönüşmesine yol açması. Mesela koskoca Prince bile sahnede, "Teşekkürler Samsung! İşte sponsor olduğunuz güzellik buydu!" dediğini duyuyorsunuz...

Her şeye rağmen yine de bir çekiciliği var South By Southwest’in. Festivalin merkez üssü konumundaki Austin Convention Center’da gündüzleri çok ilginç konularda paneller ve söyleşiler yapılıyor. Örneğin bütün o kargaşadan uzak, sakince koltuğunuza oturup “Leonard Cohen ve Kadınları” başlıklı bir paneli izleme olanağınız olabilir.

BEDENSEL YORGUNLUK, ZİHİNSEL DİNLENCE

“Peki sen yaptın? Nasıl geçti bu yıl SXSW?” derseniz?, dünyanın en büyük festivalinde bedensel açıdan yorgunluktan biterken, ruhsal ve zihinsel açıdan büyük bir rahatlama yaşadım. (Bütün bölümler için toplam katılımcı sayısı 2012’de 300.000. Festivale katılan grup sayısı bu yıl 2500 civarında. Bu veriler, SXSW’yu dünyanın en büyük festivali yapıyor.) Sabah 10.00’da otel odasından çıkıp gece yarısı 03.00 sıralarında döndüm. Saydım, bu yıl 68 grubu görmüşüm. En çok sevdiğim işlerden birisini yapıp bol konser ve bina fotoğrafı çektim, yeni grup keşifleri yaptım. Son dönemde popülerlik kazanan bazı isimlerin çalacağı mekanların önündeki uzun kuyruklarda beklemek yerine adları az duyulmuş olanları ya da bilinmeyenleri dinlemeye gittim. Yürürken kulağıma bir bardan güzel bir melodi çalındı, fikrimi değiştirip oraya girdim ve sürprizlerle karşılaştım.

SXSW’da aklınıza gelebilecek her yer konser mekanı. Bar, restoran, otel lobisi, otopark, boks ringi, bilardo salonu, kafe, kilise ve sokaklar... Hepsini denedim; bazısı çok kötüydü, bazısı mükemmel. SXSW’ya gelirken akılda tutulması gereken şu: Burada konserlerde profesyonel bir ortam yok; daha çok kendi kendine ucuz aletlerle odasında kaydettiği müziği, bir şekilde başka insanlara duyurma çabasındaki amatör müzisyenlerin ruhuyla yapılıyor her şey. Az önce de belirttiğim gibi bunun dışına çıkılan tek istisna büyük isimler için söz konusu. Ben o amatör ruhu da seviyorum ama müzisyenler için eziyet gisi olan bazı koşulların iyileştirilmesini dilerim.

Pahalı, kalabalık, uzak olmasının yanında, ayrıca konserler müzisyenler ve dinleyici açısından tam tatmin edici değil ama yine de değer mi Austin’e gitmeye? Bence sadece müzik dinleyip festivalin tadına varmak istiyorsanız değmez, başka festivallerde müzik açısından daha tatmin edici bir ortam var. Hele 21 yaşın altındaysanız hiç gitmeyin; çünkü içki satılan birçok mekana alınmıyorsunuz. Ama benim gibi yeni müzik keşfi peşindeyseniz, bir tek Alman krautrock grubu Camera’nın konseri için bile değerdi onca yorgunluk.

Sonuçta müziğin dünyanın her köşesinden onca farklı insanı bir araya getirişine tanık olmak çok güzel. SXSW, eksikleri ve hataları da olsa önemli bir sanat etkinliği. Düzenleme komitesindekiler, müzisyenlerin şikayetlerini dinleyip, konserleri onlar açısından daha kabul edilebilir bir hale sokarsa, South by Southwest’in şirketlerin ürünlerini tanıttığı bir reklam platfomu değil, bir sanat festivali olma niteliğini öne çıkarırsa çekiciliği artar. Unutulmamalı ki, bir kültür etkinliğinde sanatın önüne ticari amaç geçtiği anda, prestiji de yok olur.

SXSW'DAKİ EN İYİ İLK 10 PERFORMANS



Bu kadar laf ettikten sonra asıl konuya yani müziğe gelip, en iyi performanslardan söz etmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek isterim; ben SXSW'ya başka bir yerde canlı dinleme şansını bulmamın zor olduğu grupları dinlemek için gidiyorum. Tabii bu arada zaman buldukça daha önce izlediğim grupları da yakalamaya çalışıyorum ama öncelik keşifte. 

Bu defa geçen yıldan daha deneyimli olduğumu düşünerek plan yapıp, izleyeceğim grupları önceden belirlemek istedim. 2500 civarında ismin arasından seçim yapmak bir müzik yazarı için oldukça zor. Ama Austin’e gelmeden önce Dinamo FM’de yaptığım ve SXSW’ya ayırdığım iki özel Vegan Logic programım, bu konuda çok işe yaradı. O programlarda çalmak için çok iyi 30 şarkı belirlemem gerekiyordu. Bu nedenle oturdum, günler harcayıp yüzlerce şarkı dinledim. Hiç bilmediğim grupları araştırınca ortaya müthiş cevherler çıktı ve o grupları mutlaka izlemek üzere not aldım. 

Ancak SXSW gibi çok kapsamlı bir festivalde insan planlasa da her istediğini yapamayabiliyor. Görmek istediğiniz konserler sürekli çakışıyor; zaten çoğunlukla 40 dakika süren performanslardan birine yetişirken diğerini kaçırıyorsunuz. Neyse ki, gruplar festival süresince birden çok konser veriyor. Hatta bazıları plak şirketlerinin zorlamasıyla beş gün içinde 10-15 kere sahneye çıkıyor. Bunun onlar için ne kadar yıpratıcı olabileceğini gözlemliyorsunuz festivalde. Sırtlarında müzik aletleriyle bir mekandan diğerine koşuşturan müzisyenler, apar topar sahneye çıkıyor, doğru dürüst sound check yapmadan, akustiği berbat yerlerde, şarkılarını çalıp kendilerini tanıtmaya çalışıyor. SXSW’ya bir gün yolunuz düşerse, bunları aklınızda tutarak izleyin grupları; profesyonel, kusursuz performanslar izlemeye değil, müzik endüstrisinin yeni keşifler yapmasına yönelik bir yapısı var festivalin.

Bu yıl Austin’e tanınmayan birçok grubun yanı sıra, çok sayıda ünlü isim de geldi. Nick Cave and the Bad Seeds, Yeah Yeah Yeahs, Depeche Mode, Green Day, Billy Bragg, Iggy and the Stooges, Justin Timberlake yeni albümlerini tanıtırken, The Waterboys’dan Mike Scott ve Steve Wickham, Prince, Dave Grohl gibi isimler de festivalde konser veren ağır toplardı. Bu konserleri izleyebilmek için yapılan çekilişlerin bazılarını kazandım. Şansım yaver gitti; Prince’i küçük bir kulüpte izleyebilen 300 kişiden birisi oldum. Ancak bu yazıda onlardan değil, yeni müzik başlığı altında toplanabilecek olanlardan söz edeceğim. (Çekebildiğim konser videolarını aşağıda paylaşacağım.)

KİMLER ÖNE ÇIKTI?

1- CAMERA: İzleme olanağı bulduğum performanslar arasında en iyiler sıralamasında ilk grup, Austin’e gitmeden listeme aldığım ve Vegan Logic’te de tanıttığım Alman krautrock grubu Camera oldu. Müzikleri son derece dinamik yapısıyla daha ilk dinlediğimde beni anında yakalamıştı ama canlı performansları deyim yerindeyse ağzımı açık bıraktı. Bir gece saat 02.00’da yorgunluktan bitap düşmüş bir halde gittim çaldıkları bara. Karanlık, ufacık bir mekanda toplam 30 kişi kadardık. Yaptığım araştırmalardan grubun üç üyesi olduğunu ve Berlin’de köprü altlarında, metro istasyonlarında, sokaklarda çaldıklarından kendilerine ‘krautrock gerillaları’ dediklerini biliyordum. Hotel Vegas/Volstead adlı barda, daracık bir podyumun üzerinde üç kişi beklerken bir anda altı kişi oldular. Sonradan öğrendiğime göre, o akşam gruba festivale katılan Alman hardrock grubu Kadavar’ın üç üyesi de eşlik etti. Işıklar tamamen karardı, o kadar ki, müzisyenlerin aletleri görmesi için birisi cep telefonunun ışığıyla yardımcı oluyordu. Müzik başladığı andan bitene kadar ruhumuzu ve bedenimizi esir aldı. Perküsyon, gitar, klavye ve elektronik seslerin karışımı inanılmaz bir devinim yarattı salonda. Arada bir adeta trans halinde çalan müzisyenlerin attığı çığlıklar ıdışında insan sesi yoktu müziklerinde. Ama gerek de yoktu zaten, enstrümanlardan çıkan sesin coşkusu her şeyi anlatıyordu. Bugüne kadar yaşadığım en muhteşem konser deneyimlerinden biriydi. Festival sırasında konuşma olanağı bulduğum herkese tavsiye ettim grubu. Hatta Sigur Ros’un menajerine de ısrarla isimlerini verdim; çok coşkulu anlatmış olmalıyım ki not edip bakacağını söyledi. Camera'nın Cluster'dan Dieter Moebius ve Neu!'dan Michael Rother ile birlikte verdiği konserin videosunu izlemenizi öneririm. )



***


2-FÖLLAKZOİD: Kendilerini Şili’den kozmik müzik grubu diye tanıtıyor Föllakzoid elemanları. Yaptıkları müziğin içinde klasik rock da var, punk ve krautrock da. 20 yaşındayken ilk kez bir araya geldiklerinde aralıksız iki saat çalmışlar ve o gün grup doğmuş. Bazı şarkılarında vokal kullansalar da bunu herhangi bir mesaj vermek için değil, insan sesini de enstrüman gibi kullanmak için yapıyorlar. Föllakzoid’in performansını o kadar beğendim ki, SXSW'da iki kere izledim. Onlar da kendilerini sahnede karanlık bir atmosferde renkli ışıkların yarattığı karmaşanın arkasına saklıyorlar. Çok sürükleyici, gürül gürül akan bir nehir gibi çağlıyor müzikleri.



***

3-SAVAGES: İngiltere’den son yıllarda çıkan en iyi canlı performans grubu Savages. Dört kadın müzisyen post-punk’ı tam anlamıyla icra ediyor, akıllı şarkı sözleri ve sahne karizmalarıyla dikkat çekiyor. Grubu geçen yıl Londra’da endüstriyel bir mekanda, karanlık bir ortamda dinlediğimde çok etkilenmiştim. Bu kez öğleden sonra açık havada dinleyince müziklerinin kapalı salona uygun olduğundan iyice emin oldum ama bence vokalist Jehnny Beth ve grup arkadaşları, Joy Division’ın o enfes agresif soundunu, doğal bir enerji ile buluşturmakta yine çok başarılıydı. (Festival sırasında grupla yaptığım röportajı okumak için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/03/savages-sokakta-olani-sahneye-yansitmak.html
)



***

4-NIK BARTSCH / SHA: İsveçli piyanist, besteci ve prodüktör Nik Bärtsch, SXSW’da yine İsveç’ten bas klarnet ustası Sha adlı müziyenle birlikte bir konser verdi. Aynı akşam çok sayıda iyi konser olmasına karşın beni bir kilisenin içindeki St. David’s Bethell Hall’a çeken şey, iki müzisyenin caz, rock ve funk’ı buluşturan ve ‘zen funk’ diye adlandırılan müziğiydi. Tahmin ettiğimden daha fazla sayıda insan gelmişti konsere, Bärtsch’in zaman zaman piyanoyu perküsyon gibi kullandığı, ikilinin birbirleriyle enstrümanları aracılığıyla mükemmel bir uyum içinde söyleştikleri, caz müziğinin yaratıcılığını çok üst düzeye çıkaran, ufuk açıcı ve heyecan verici bir performanstı.



***

5- MY EDUCATION: Teksaslı enstrümantal rock grubu My Education’ı olabilecek en garip mekanlardan birinde, bir boks ringinin içinde gördüm. Aynı filmlerde görülen türden, büyük bir kovboy barıydı Rebels Honky Tork. Bir akşamüstü içeri girip biramı aldım ve bardaki 25-30 kişiyle My Education’ı dinlemeye başladım.

My Education'ın müziğinde viyolanın yönlendirdiği melodi, vibrafon, klavye, bas, davul ve gitarla buluşunca, son derece zengin, hipnotik bir müzik ortaya çıkıyor.  Çektiğim tek kare fotoğrafta flaş kullanmak durumunda kaldım; çünkü mekan tamamen karanlıktı. O atmesferde zaten çok kısa bir süre sonra her şeyi bir yana bırakıp, enstrümantal rock'ın yarattığı girdabın içinde tarifsiz bir zevk alemine dalmıştım. Arkasından bir de Kadavar grubunu dinleyince, o kovboy barı benim için unutulmaz bir mekan oldu.



***

6-THEE OH SEES: Bu yıl benim gördüklerim içinde SXSW’nun en azgın konserini verdiler. Garage rock, punk rock, noise rock, art punk ya da ne diye adlandırırsanız adlandırın, sahneyi kelimenin tam anlamıyla yıkan bir punk konseriydi bu. Amerikalı grubun kendi ülkesinde epey seveni var; dolayısıyla kalabalık bir dinleyici kitlesine hitap ettiler. Hayatımda şimdiye kadar öyle pogo dansı ve crowd surfing görmedim. Sahnenin üzerini kapatan tente zangır zangır titriyordu ama havanın rüzgarlı oluşundan değil; müziğin şiddetinden! Yarattıkları sarsıntının titreşimlerini en ufak hücrelerimde hissettim. Nerede karşınıza çıkarsa kaçırmayın bu grubu, hatta bence kaçırmak bir yana, peşlerine düşün!



***

7-PARENTHETICAL GIRLS: Gece 01.00 sıralarında bir barın dibindeki ufak sahnede neredeyse burnumun dibinde çaldı grup. Barok pop’u en deneysel haliyle ve ona uygun mükemmel bir dramatik sunumla icra ediyorlar.

Vokalist Zac Pennington, androjen görüntüsüyle bütünleşen kendine özgü karizmasını ve sıradışılığını olduğu gibi yansıtıyor müziğe. Dinleyicilerle karşılıklı diyalog kurup, beden diliyle algıları manipüle ederken konseri bir tür performans sanatına çeviriyor. Görülecek, yaşanacak bir deneyim.




***

8-THE SOFT MOON: San Franciscolu müzisyen Luis Vasquez’in artık üç kişilik bir gruba dönüşen grubu The Soft Moon’un şarkılarını ilk kez canlı dinledim. Post-punk/darkwave soundu, 2010’da yayımlanan “Breath the Fire” adlı single’dan bu yana ilgi odağımda. Ancak konserde nasıl bir sonuç vereceğini merak ediyordum ve gördüm ki Luis Vasquez ve ekibi, müziklerindeki tutkuyu sahnedeye de büyük bir başarıyla taşıyıp dinleyiciyi avucunun içine alıyor.

The Soft Moon, SXSW sırasında gündüz saatlerinde de çaldı ama benim tercihim elbette grubu gece görmekti. Parish Underground adlı mekanda video çekemeyecek kadar dağılmıştım.



***  
9-BLACK VIOLIN: Dave Grohl’un konuşması öncesinde dinledim bu grubu. Daha önce varlıklarından bile haberdar değildim. Florida’da kurulan grubun müziğinin temeli, keman ve viyola. Klasik müziği, hip hop ve elekronik seslerle birleştirerek, melodik altyapısı sağlam, çok enerjik bir müzik yapıyorlar. Müziğin herhangi bir türe hapsedilemeyeceğini kanıtlayan önemli bir deneyimdi benim için.

Ne yazık ki en önde olmama karşın grubun olağanüstü iyi performansının videosunu çekemedim. Çünkü Dave Grohl konuşacağı için garip bir uygulama söz konusuydu. Ayağa kalkılmadan, yere oturularak fotoğraf çekilmesi istendi, öyle olunca da önümdeki kafaların arasından video çekmek olanaklı olmadı. Aşağıdaki video, o gün oradaki performanslarının hakkını vermiyor ama yine de bilmeyenler müziklerini duysun istedim.



***

10-JUNG PEOPLE: Kanadalı enstrümantal rock grubu Jung People, Austin’e gitmeden önce izlemeyi aklıma koyduğum gruplardandı. Bir gitarist ile org, klavye ve perküsyon çalan bir multienstrümantalistten oluşan bu ikiliyi, insanlar tarafından sömürülen hayvanlara adadıkları “Tenterhooks” adlı ikinci albümleriyle tanıdım. Ufak bir tiyatro salonunda gece çok geç saatlerde çaldılar. Oturduk koltuklara, sakince dinledik şarkılarını. Bugüne kadar gördüğüm en tutkulu bateristlerden biriydi Giordano W. Bassi. Hayvanlara adadıkları albüm nedeniyle kendilerine teşekkür etmeyi de ihmal etmedim.

SXSW'da birinci günün sonunda izledim grubu. Sabah 5'te kalkıp New York'tan Atlanta aktarmalı olarak Texas'a gitmiş ve hiç durmadan gece çok geç saatlere kadar koşuşturmuştum. Belki aşırı yorgunluğun da etkisi vardı ama bilmiyorum ruhuma ilaç gibi geldi müzikleri.



SÖZ ETMEK İSTEDİĞİM PERFORMANSLAR

THE AWAY DAYS: Bu yıl Türkiye'den de ilk gruplar katıldı festivale; Mor ve Ötesi, Manga ve Gripin, Türk Rock Fest adı altında düzenlenen showcase'lerde sahneye çıktılar ama ben bir tek The Away Days'i izlemeye gidebildim. Festival mekanlarının yoğun olarak bulundugu merkezde değil, oraya en az 10 dakikalık yürüme mesafesindeki bir otelde çalıyordu grup. Otele girdiğimde tam konserlerin nerede olduğunu soracaktım ki, bir baktım lobide bir yer ayrılmış bu iş için. Akşamüstü bir saatte pek fazla insan yoktu izleyici olarak ama zaten SXSW'da binlerce etkinlik olunca bu doğal bir durum.

Grubun menajeri Elif Tanverdi ile karşılaştığımda biraz canı sıkkın gibiydi, ses sorunları olduğundan yakınıyordu. Ama ona da orada söylediğim gibi festivalin genel ortamı böyle. Geçen yıl bir bilardo salonunda çalan Apparat sesten memnun kalmayınca deliye dönmüş, sonra da mecburen çıkmıştı sahneye. The Away Days de otel lobisinin bütün olumsuz şartlarında çaldı. Aşağıdaki videoyu festival sırasında çekip Youtube'dan paylaşmıştım. Görmeyip merak edenler için tekrar buraya koyuyorum.




OLAFUR ARNALDS: Olafur Arnalds'ı daha önce birçok kez canlı dinlememe karşın, bir kere daha dinleme fırsatını kaçırmadım. Şartları zorladım, koşarak yetiştim konsere ve dinledim bu genç yeteneği. Modern klasik müziğin İzlandalı yorumcusuna bu kez keman ve çelloda iki müzisyen eşlik ediyordu. Yanımdaki Fransız gazeteci konserin başında bana dönüp, "Size önümüzdeki bir saat boyunca müthiş bir duygusal seyahat dilerim," dedi, dilediği oldu. Bunun için hem Olafur Arnalds'ın müziği hem de Austin'de geç saatlerde yaşanan kargaşanın ortasında korunmaya alınmış bir bölge gibi duran St. David's Bethell Hall çok uygundu.




MIKE SCOTT & STEVE WICKHAM: Folk rock'ın efsanevi gruplarından The Waterboys'un kurucusu Mike Scott'ın SXSW'da konser vereceğini, yanında da dünyanın en iyi yaylı çalgı yorumcularından Steve Wickham'ın olacağını duyduğumda kendi kendime o konserde olmaya söz vermiştim. Yine kan ter içinde koşarak yetiştim bu konsere de. Hatta ben kiliseye vardığımda başlamıştı; kapıdaki görevli "Çalan şarkı bitsin öyle alırım içeri," dedi. İyi ki kendimi zorlayıp koşmuşum, bu mükemmel performansı kaçırsam ve sonra da Youtube'da görsem, benim çektiğim videonun altına yorum bırakan kişi gibi isyan ederdim. Bir daha onları sahnede birlikte çalarken görebileceğimi sanmıyorum. Hayatta bir kez yaşanabilecek gecelerden biriydi, çok güzeldi.



***

Festivalin sonunda gece saat 03.00 sıralarında bitap ama mutlu bir halde otele dönerken aşağıdaki videoyu çektim. SXSW sırasında Austin'in en civcivli, en karışık yeri 6. Sokak oluyor. Tam bir deliler evine dönüyor sokaklar ama en çılgını burası. Her türlü insan var, sarhoş dolu, kimisi etrafa zarar vermeden eğlenirken kimisi gerçekten rahatsız edici olabiliyor. Videyu çekerken bir yaratıcılık göstermedim, sadece yürürken etrafı benim gördüğüm şekilde görün istedim. Kakofoni ve kalabalık birleşince ortaya kaotik bir video çıktı ama olan da tam oydu zaten.


-

14 Nisan 2013 Pazar

Depeche Mode - Delta Machine (Columbia Records)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 14 Nisan 2013

Depeche Mode’un yeni albümü “Delta Machine” yayımlanalı neredeyse bir ay oldu. Bu yazıyı belki daha önce yazmam gerekirdi ama özellikle çok sevdiğim grupların yeni albümü çıkınca hemen o hafta yazı yazmamaya çalışıyorum. Çünkü bir süre albüme zaman ayırıp onu iyice sindirmem, yaşamam gerek. Aksi halde coşkulu duygular içine girebilir ya da gereksiz bir hayal kırıklığı yaşayabilirim. Haksızlık yapmamak adına Delta Machine’e de uzun süre ayırdım, gündüz dinledim, gecelerimi onunla paylaştım. Otobüste, trende, uçakta, sokakta yürürken bana eşlik etti şarkılar ve artık albüm hakkında yazmaya hazırım.

Geçen ekim ayında Depeche Mode üyelerinin Paris’te düzenlediği basın toplantısına katılmış ve gruba soru sorma şansını bulmuştum. Martin Gore sorumu yanıtlarken, albümün soundu için “Songs of Faith and Devotion" ile "Violator” arasında olduğunu söylemişti. O sırada toplantının başında sadece tanıtım videosunda kullanılan “Angel”ı dinlediğimiz için albümün geri kalanını epey merak etmiştim. Sözü edilen 1990 tarihli “Violator”, bize “World in My Eyes”, “Personal Jesus”, “Enjoy the Silence”, “Policy of Truth” gibi muhteşem klasikleri kazandırdı. "Songs of Faith and Devotion", tam 20 yıl önce hayatımıza “I Feel You”, “Walking in My Shoes”, “Condemnation”, “In Your Room”u soktu. Bu ikisinin arasında bir albümden söz ediyordu Gore ama aynı zamanda blues etkisinin belirgin olduğunu da ekliyordu.



Albüme “Delta Machine” adını vermelerinin de bir anlamı vardı elbette. 33 yıldır synth-pop’un adeta sesle ansiklopedisini yazan bir grup DM. Basın toplantısında gösterilen videoda, kayıt sırasında stüdyoda çekilen görüntüler vardı. Martin Gore’u kocaman bir analog synth duvarının önünde gördüğüm anda mesajı aldım. “Angel”, albümü her anlamda temsil eden bir şarkı değildi ama tümünü dinlediğimde vintage analog synth’lerle daha organik, daha yalın bir sound yaratıldığı fark ediliyor. “Delta” sözcüğünün iki türlü anlamı olabilir. İlki Amerika’da, Tennessee eyaletinin Memphis kentinde, Mississipi Delta adlı bölgede 1920’lerde gelişen ilk blues müziğinin adı delta blues; öncelikle bu isme atıf yapıyor. İkincisi de, matematikte ve bilimde “değişiklik” anlamına geliyor. Ben albümün adının her iki anlamı da içerdiğini düşünüyorum.

Peki bu kastedilen anlamın hakkını verebilmiş mi “Delta Machine”? Öncelikle albümde eklektik bir sound var. Elektro-blues’a en yakın şarkılar “Heaven”, “Angel”, "Goodbye”, tekno ritimlerini dans müziği ile buluşturan “Soothe My Soul”, Martin Gore’un dingin vokaliyle söylediği “The Child Inside” adlı balad, minimal elektronika tınılarıyla döşenen “My Little Universe”, “Soft Touch / Raw Nerve”de Kraftwerk’i anımsatan elektronik sesler ve dinleyeni 80’lere götüren “Should Be Higher” gibi farklı şarkılar söz konusu. Albümü tekrar tekrar dinlediğimde, elektronik müziğin alt türlerinde daha fazla bir çeşitlilik gösterdiğini fark ettim. Martin Gore’un geçen yıl Vince Clark ile gerçekleştirdiği VCMG projesinin etkili olduğu belli ama aynı zamanda da 2011’de Londra’da yapılan Short Circuit Festival (küratörlüğünü Mute Records’ın sahibi Daniel Miller ile Alva Noto’nun da sahiplerinden birisi olduğu Raster-Noton’un yaptığı festival) için gerçekleştirilen ortak kaydın da bir ipucu verdiğini düşünüyorum. O kayıt için Martin Gore’un gönderdiği materyali dinleyen Alva Noto, Gore’un hala kendi soundlarına ne kadar yakın işler yaptığını görüp şaşırmış. Delta Machine’de de arka planda bir sürü garip ve şahane ses duyuyor kulağım.

“Delta Machine”de prodüktör koltuğuna yine Depeche Mode’un 2005’ten bu yana birlikte çalıştığı Ben Hillier oturdu. “Playing the Angel” (2005) ve “Sounds of the Universe” (2009), grubun diskografisi içinde belki de en zayıf albümleriydi ama bir şekilde Ben Hillier ile grubun stüdyodaki kimyası tuttu. “Violator” ve “Songs of Faith and Devotion”da prodüktör olarak görev yapan Flood’un bu kez albüm miksajını üstlenmesi elbette iyi bir tercih ama keşke prodüksiyon aşamasında daha fazla sözü olsaydı diyorum. Bütün bunlardan önce de yine aklıma Alan Wilder geliyor; hep derim, Depeche Mode onun gibi büyük bir yeteneğin yerini dolduramadı, dolduramayacak. Dave Gahan mükemmel bir vokalist, Martin Gore çok iyi bir şarkı yazarı ama Alan Wilder’ın stüdyodaki sihirbazlığı onlarda yok. (Kızmayın bana Depeche Mode sevenler; grubu ben de sizin kadar seviyorum ama Alan Wilder’ın hakkını teslim etmemiz lazım.)



Dave Gahan, bu albümde üç şarkının yazımına katkıda bulunmuş; “My Little Universe”, “Broken” ve “Should Be Higher”ı, Soulsavers’ın geçen yıl yayımlanan albümünde ve kendisinin ikinci albümü “Hourglass”da birlikte çalıştığı ses mühendisi , prodüktör Kurt Uenala ile birlikte yazmış. Benim albümde en beğendiğim şarkılardan birisi de bu üçünün arasından çıktı. “Broken”, adı gibi kırılgan, melankolik bir şarkı. “Gözyaşı olmayan dönemlerimizi hatırlıyor musun?” diye soruyor Gahan ve sonra da “Sen düşerken ben seni yakalayacağım / O kadar uzağa düşmen gerekmez / Başaracaksın / Ben orada olacağım” diyerek seslendiği kişinin yanında olacağını söylüyor. 2005’te çıkan “Playing the Angel”dan bu yana DM albümlerinde Dave Gahan şarkıları da yer alıyor. Daha önce de çok iyi şarkılara imza attı ama benim için bir DM albümünde en güzel şarkıyı Martin Gore’un yazmadığı ilk durum bu. Tam DM’un ruhuna uygun olarak karanlık bir durumdan yola çıkıyor şarkı ama bir umut ışığı var. "Suffer" kelimesini söylerken Gahan'ın sesine çöken hüznü çok sevdim ama aynı zamanda şarkı ruhundan bağımsız olarak dans ritmine sahip. Benim için "Broken"ı ilginç yapan nedenler arasında bu da var: Yıkılıp düşeni kaldıracak birisi var.

“Hourglass” albümü çıktığında Dave Gahan ile konuştuğumda, “Müzik yapmak, bana göre insanın gerçek kimliğini ortaya koyma yolu,” demişti. Gerek DM gerekse kendi solo albümleri için şarkı yazdıkça, onu daha iyi tanıdığımı fark ediyorum. İtiraf ediyorum; albümü ilk kez bütünüyle dinlerken başa alıp tekrar dinlediğim birinci şarkı "Broken" oldu. İkincisi de adı gibi yavaş ama baştan çıkarıcı “Slow”du. Ağırdan alınan seksin zevklerini anlatmış Gore. “Olabileceğin kadar yavaş ol ki, tatmak istediğim her şeyi hissedeyim, yatağımda yarış istemiyorum,” diyor. Dave Gahan’ı bu şarkıyı söylerken sahnede hayal edebiliyorum; tam ona biçilmiş bir kaftan bu.

Adet olduğu üzere Martin Gore, yine dokunaklı bir baladın ana vokalini üstlenmiş. “The Child Inside”, müzik ya da söz olarak çok vurucu değil, hatta belki de bazıları için fazla sıradan ama ben Gore’un sesini çok seviyorum. Stadyumdaki coşku tavan yapmışken, bir anda sahnenin ortasına gelip bütün sakinliğiyle “The Child Inside”ı söylediği anı da hayal edebiliyorum. Bu da tam onu temsil eden an.

Albümün genelinde her zamanki gibi karanlık zeminlerde geziyor Depeche Mode. Martin Gore, Paris’te yaptığımız röportajda kendisinin kaleminden akan mürekkebin siyah olduğunu söylediğimde gülmüş ve “Buna katılırım ama karanlıktan daha iyi bir sözcük olarak, kalemden akan gerilimi tercih ederim. Ancak şarkının sonuna gelene kadar bir yerde insanı canlandıran bir mesaj vardır,” demişti. Karanlık derken zaten olumsuz bir mesaj verdiği iddiasında değilim ben de, fakat synth-pop’a yakışan karakter bu; günah işleme, kurtuluş, iç hesaplaşma her zaman Martin Gore’un favori konuları oldu. Gore, Austin SXSW’daki söyleşide aynı temalar etrafında dönüşünü espriyle yanıtlarken, Dave Gahan’ın aslında kendisinin hep aynı şarkıyı yazıp durduğunu söylediğini hatırlatmıştı. Aşk, ölüm, din, seks... Şarkıları konularına göre ayırma gibi bir işe kalkışsak, herhalde dört ana başlık bunlar olur. Yine aynı yoldan giderek bilinen temaslar etrafında dönmüş DM. Gore’un şarkılarında çizdiği bu karakteri benimseyip mükemmel taşıyansa, Dave Gahan’ın bariton sesi oldu uzun yıllardır. O şarkılardaki kimliği üzerine giyerek aslında içinde kendisiyle diyalog kurup kendini tanıdığını söylüyor Gahan. O nedenle vokali çok güçlü. Sahnedeki başarısının ardındaki en temel neden de bu. Kendi yazdığı şarkılarda da aynı çabayı devam ettiriyor.

“Delta Machine”, 33 yıl sonra artık Depeche Mode’un endişeleri bir yana bırakıp rahatladığı bir albüm. Hem Paris’te hem de Teksas’ta onları izlerken artık kendilerini bir aile gibi gören DM üçlüsünün sorunların önemli bir kısmını geride bıraktığı izlenimini edindim. Dave uyuşturucudan, Martin alkolizmden kurtuldu. Artık 33 yıl sonra kim müziğimizi beğenir, o ne der, bu ne düşünür diye endişelenmiyorlar. Haklılar. Bugün kurulup 2 yıl sonra ortadan yok olan onca grup varken, onların yaşadığı bu büyük maceraya saygı duymak lazım. Delta Machine, DM’un geçmişte yaptıklarını aynen izleyen bir devam albümü olarak yorumlanamaz ama kariyerinde çok keskin bir dönüşü de temsil etmiyor. Şarkıların bir an vokalsiz olduğunu düşünelim, Dave Gahan’ın sesini duymasam da bu DM derdim. Elbette “Delta Machine” bir “Violator” ya da “Ultra” gibi bir başyapıt da değil; albümde bana pek dokunmayan şarkılar da var ama grubun 2000’lerde yaptığı en iyi albüm bu.

Bu arada albümün sonuna “Goodbye” adlı bir şarkı koyulmasına anlam yükleyenler var ama ben katılmıyorum o yorumlara. Martin Gore bir röportajda, “Biz kötümseriz. Bir albüm yayınladıktan sonra ne olacağından asla emin olmadık. 1986’da ‘Black Celebration’ çıktığından bu yana bir sonraki albümü garantileyemeyeceğimizi söylüyoruz. İletişim konusunda pek iyi değiliz. Hala işlemeyen bazı şeyler var ama belki de yola devam etmemizi sağlayan şey budur” demişti. Yaşayıp göreceğiz birlikte ama şunu söylemek yanlış olmaz: Aşkın yarattığı hüsranı, tutkuyu, ilişkilerdeki çaresizliği, işlenen günahları ve karanlık ruh hallerini yansıtan şarkı sözlerinin, synth-pop'un garip ama cezbedici elektronik sesleriyle sağladığı mükemmel melodik uyum, 2013’te Depeche Mode'un müziğinde devam ediyor.



(Fotoğraflar bana aittir.)

-

10 Nisan 2013 Çarşamba

BOHREN & DER CLUB OF GORE: Uzay Derinliği, Cehennem veya Dünyanın Sonunda Bir Bar



Bu ayın en heyecanla beklediğim konserlerinden birisi, 27 Nisan akşamı Borusan Müzik Evi’nde gerçekleşecek. Uzun zamandır hayalini kurduğum Bohren & der Club of Gore, sonunda İstanbul’a adım atacak. Müzikleri için ambient caz denilse de onlar kendi müziklerini “doom ridden jazz music” diye niteliyorlar; yani aslında ruhuna felaketlerin etkisi sinmiş karanlık bir tür caz müziği yapıyorlar. Grup, 1992 yılında okul arkadaşı olan Thorsten Benning (davul), Robin Rodenberg (bas), Reiner Henseleit (gitar) ve Morten Gass (gitar/piyano) tarafından kuruldu. O dönemde ortak müzik zevkleri hardcore, death metal olan bu müzisyenlerden oluşan grubun ilk adı Almanca delme/sondaj anlamına gelen “Bohren” idi, 1993 yılında bu isim, gruba esin veren Hollandalı enstrümantal noise rock grubu Gore’a atıf yapmak için Bohren & der Club of Gore olarak uzatıldı. Kuruldukları günden bu yana toplam yedi stüdyo albümü yayınladılar. 1997’de kurucu üyelerden Reiner Henseleit’ın ayrıldı, Christoph Clöser (saksofon/piyano) gruba dahil oldu. 

Bohren & der Club of Gore’u ne zaman dinlesem, müzikleri sanki bilmediğim bir yere adım attığımı ve aniden gizemli bir şey olacağını hissettiriyor bana. Karanlık ve son derece yavaş bir müzik bu. Garip bir şekilde o yavaşlık sayesinde sarsıp ürküten bir atmosfer yaratıyorlar. Bana düşündürdüklerini çok sevdiğim bu müziği canlı dinlemenin heyecanı içindeyim. Borusan Müzik Evi yetkilileri ile yaptığımız bir toplantıda Sevgili Necati Tüfenk’le grubun müziği ile ilgili en içten hislerimi paylaşınca, “Söz, senin için getireceğim o grubu!” demişti. Sonra aradan zaman geçti; bir konserde karşılaşınca müjdeyi verdi: “Bohren & der Club of Gore nisan sonunda geliyor. Senin için getiriyorum,” dedi. O günden beri takvime çentik atarak bekliyorum 27 Nisan’ı. Beklerken de boş durmadım; Christoph Clöser ile bir röportaj yaptım. (Bu arada ek bir bilgi: Clöser, grupta müzik eğitimi alan tek üye; diğerlerinin hepsi çaldıkları enstrümanları kendi kendilerine öğrenmişler.) Christopher Clöser ve grubun diğer üyeleri röportajlarda uzun yanıtlar vermiyorlar ama yine de ifadeleri ve kullandıkları kelimeler öyle kesin ki, röportajları da minimalist müzikleri gibi oldukça ilginç.

Yakında İstanbul’da konser vereceksiniz. Yanılmıyorsam bu kentteki ilk konseriniz olacak. 

Gerçekten de grup olarak ilk konserimiz olacak. Ama en azından basçımız Robin Roidenberg daha önce turist olarak gelmiş oraya.


Karanlık, tamamen duyguları harekete geçiren, çok yavaş ritimli, enstrümantal bir müzik yapıyorsunuz. Şarkılarınızda çoğunlukla bir ürperme, korku hissi var. Bu müzisyenlerin ruhundan yansıyan bir özellik mi, yoksa daha teknik olarak şarkı yazma yönteminiz mi belirleyici oluyor? Aslında bu büyüleyici karanlık hissin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Sanırım hayatın güneşli, aydınlık yönleri hakkında şarkı yapmakta zorlanan blues müzisyenleriyle karşılaştırılabiliriz. İlk başlarda filmler ve çizgi romanlar bize ilham veriyordu. Ama artık biraz daha yaşlıyız ve en büyük ilham kaynaklarımız hayatın gerçekleri ve her gün karşımıza çıkan dramalar. 

Bu gerçek hayat içinde en çok hangi sınıf, kültürel yapı sizi etkiliyor?

Serserilik, ayak takımı. 

“Constant Fear” adlı şarkınızın yeri benim için ayrı. Bir gün o şarkıyı konserde canlı dinleyip dışarı çıktığımda hayatın en azından benim için daha güzel olacağına dair bir inancım var. Üzerimde öyle büyük bir etkisi oldu. O şarkının hikayesini benimle paylaşır mısınız?

Çok teşekkürler. Onu İstanbul’da çalacağımız konusunda emin değilim. Bu yılki konserlerimizde çalmıyoruz onu. İsmi, California’da kurulan hardcore punk grubu Final Conflict’in bir şarkısından esinlendi. Grubun 1987’de yayımlanan “Ashes to Ashes” adlı albümünde aynı isimde bir şarkısı var. Bu noktada punk rock’tan söz edersek şunu söylemek isterim; Morten Gass yıllar içinde “Constant Fear”deki piyano kısmını, Rhodes piyano üzerinde tek eliyle çalarken diğer eliyle bira açmayı becerir hale geldi!

Müziğinizi dinlediğimde karanlık bir kentte, yağmur yağan bir akşamda sokakları arşınlayan bir detektif olma hissi uyanıyor içimde. Eminim şarkılarınız, birçok kişide aynı türden duygular uyandırıyordur. Enstrümantal müziğin içine bir kez ruhunuzla nüfuz etmeyi başardığınızda, önünüzde kocaman bir dünyanın kapısı açılıyor. Şarkı sözleri olmadığına göre, anlattığım hissi yaratabilmek için müziğinize belli duyguları aktarmayı önceden tasarlıyor musunuz? 

Biz çok belirleyici olmak istemiyoruz, dinleyicinin kendi yorumları için yeterince alan kalmalı. Kimseyi belli bir yöne çekmekten, üzerlerinde baskı kurmaktan hoşlanmayız. O nedenle önceden öyle bir tasarım yapmıyoruz.

Albümlerinizi dinlediğimde her birinin arka planında belli bir öykü olduğunu seziyorum. Doğru bir izlenim mi?

Evet, genellikle her albümde müziğin uyduğu bir tema ya da kavram söz konusu oluyor. Doğru bir izlenim.

ÖFKE VE NEFRET İTİCİ GÜÇ 

Öykü ya da temayı belirledikten sonra albüm yazma süreci nasıl gelişiyor? Bu konuda size yol gösteren bir çalışma yönteminiz var mı, yoksa her defasında farklı mı gelişiyor süreç?

Klişe gibi gözüktüğünün farkındayız ama öfke ve nefret, her zaman iyi birer itici güç. Bunlar çoğunlukla “Sunset Mission”da olduğu gibi iyi sonuçlar ortaya çıkmasına neden oluyor. Ama elbette başlangıç noktası, belli bir enstrüman ya da efekt gibi zararsız, iyi bir yerden de çıkabilir. Son dönemlerde eskilerden kalma ekipmanları kullanmak, bize bu konuda yardımcı oldu. Örneğin yeni albümün birçok bölümü eski bir Hammond org üzerinde yazıldı. Yabancılaştırma duygularını içinde barındıran “Geisterfaust”un ilk ortaya çıkışı, 8 telli bir bas gitarda neredeyse Manowar tarzında oldu. Bohren müziğini yazmak için gereken ruh haline girmek fazla sorun değil, bize gerçekten gereken şey zaman. Epeyce çok zaman ve dinlenme...

1997’de Reiner Henseleit’in ayrılmasından sonra gruba siz katıldınız. Aynı zamanda gitarın yerine saksofon devreye girmiş oldu. Bu değişikliklere gerek duyulmasının nedeni tam olarak neydi?

Hep söylendiği gibi ben Henseleit’ın yerine gelmedim. Reiner, eski hardcore dönemlerinde Bohren’in içinde yer alan bir şarkıcıydı ve herhangi bir Bohren albümünde enstrüman çalmamıştı. Bazı canlı performanslarda eşlik etti ama sonrasında müziğimize karşı ilgisini kaybetti. 1995 tarihli “Midnight Radio”, eski heavy metal ekipmanlarımız ve bir Fender Rhodes piyanoyla kaydedilen bir albümdü. O dönemde elimizde olan aletler olanlardı. 1997’de ben katıldım; çünkü grup bir saksofoncu arıyordu. Morten Gass, “Midnight Radio”dan sonra gitar çalmaktan sıkılmıştı; o nedenle bir süre piyano çalmaya odaklandı. 

Müziğinizde dikkatimi çeken en önemli özelliklerden birisi, belki de bugüne kadar duyduğum en yavaş, en sakin perküsyon soundu ile yaratılması. Bu grup üyeleri arasında konuşulup, belli bir hedef doğrultusunda uygulanan bir karar mı?

Evet, en başından beri karamsar bir his veren yavaş baladlar çalacağımız belliydi. Müziğimizin hedef kitlesi, çok ufak dinleyici gruplarıydı, aslında doğrusunu söylemek gerekirse sadece kendimiz içindi.

Bir yerde Morten Gass’in yaptığınız müziği, “Size arsenik karıştırılmış cin tonik uzatan çok hoş bir kızla tanışmak gibi” diye tanımladığını okumuştum. Tehlikeli emelleri olan o hoş kızla tanışan siz olsaydınız nasıl hissederdiniz?

Kendimizi dünyanın kralı gibi hissederdik. Aptallığımız yüzünden, öylesine hoş bir kızın kötü emelleri olabileceğini düşünmezdik. Ama yine de bizim başımıza böyle şeyler gelmediğinden bir yandan da şüphelenirdik. 

Canlı performanslarınız müziğinizdeki dramayı en uygun şekilde tamamen karanlık bir atmosferde gerçekleşiyor. Bu bir tür karşıtlık içermiyor mu? Çünkü karanlık atmosferde çalınca, bir yandan kendinize ve dinleyicilerinize özgürlük tanımış oluyorsunuz ama diğer yandan da o ortam dinleyicilerin kendisini adeta kapalı bir yerde, mezarda gibi hissetmesine neden olabilir. Bu duygudan hoşlanıyor olmalısınız.

Her zaman ufak bavullarla seyahat etsek de kendi yaptığımız küçük ışıkları da beraberimizde taşıyabiliyoruz. Dünyadaki herkes aynı minimalist Bohren konserini izlesin istiyoruz; karanlığın nedenlerinden birisi bu. Ama aynı zamanda bence bir karşıtlık yok; çünkü biz de dinleyicilerle aynı mezarda dönüp duruyoruz.


Bohren & der Club of Gore müziğini örtüştürebileceğiniz  başka bir yer var mı? 

Uzay derinliği, cehennem ya da dünyanın sonunda bir bar. 

Sizin performanslarınızla ilgili en sevdiğim şeylerden birisi, müziğinizi sunmak için hiçbir görsel katkıya ihtiyaç duymamanız. Zaten müziğiniz o kadar güçlü ki, kendi hikayesini kendisi yazıyor. Ancak ilginçtir, birçok kişi sizin müziğinizin filmlere uygun olabileceğini, mesela David Lynch filmlerine çok yakışacağını söylüyor. Bu konuda düşünceniz ne?

Görsellik bizim için her zaman çok zorlayıcı bir alan oldu. Birincisi, enstrümantal müzikte bunu yapmak çok kolay, nereye koysanız uyabilir. Ne yazık ki bizim müziğimiz de bunun dışında değil. Ama biz müziğimizin şu ya da bu filme nasıl uyacağını düşünmemeye çalışırız. Çünkü bu üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmadığı tam bir fantezi olarak sonuçlanabilir. 

Müziğinizi sunma yönteminizle ilgili aklıma takılan bir soru daha var. Şarkı isimlerini ve albüm tasarımlarını, dinleyiciyi belli bir yöne yönlendirecek şekilde mi belirliyorsunuz? “Black Earth”ün simsiyah kapağı ve üzerindeki kurukafa geliyor aklıma...

Belli bir izlenim versin istiyoruz. Her zaman albüm kapakları ve şarkı adları konusunda uzun uzun düşünürüz. Birçok kapak tasarımını Morten Gass yaptı, ben de bizzat doğru iş çıksın diye tişörtler üzerinde çalıştım. 

2011’de çıkan “Beileid” albümünde Mike Patton ile işbirliği yaptınız. Alman heavy metal grubu Warlock’un “Catch My Heart” adlı şarkısına yaptığınız cover’da vokali Patton üstlenmişti. Bugüne kadar vokal içeren tek kaydınız da o oldu. Bunun gibi işbirlikleriniz olacak mı?

Biz, başkalarının yardımını talep etmekten pek hoşlanan insanlar değiliz. Fakat Mike Patton ile yaptığımız çalışma, bizim için kesinlikle büyük bir zevk ve onurdu.

Bohren & der Club of Gore’un bu ayrıksı duruşunun ve yaptığı müziğin ardındaki ortak tutku ne?

Yabancılaşma, nefret ve direniş. 

Yeni albümü ne zaman duyacağız?

Son üç yılda yeni albümümüz için şarkılar yazdık; çok rahatlıkla dinlenebilir bir soundu var. Kayıt sürecine yeni başladık, yaz sonunda bitirmeyi umuyoruz. 

Yeni albümde size esin kaynağı olan müzikleri sorsam, bana hangi isimleri sayarsınız?

Bu isimler sadece yeni kaydettiğimiz albüm için:
Sade - Is It a Crime
Siamese Twins
Bert Kaempfert- Blue Midnight (Live in London ´74)
Martin Böttcher- Winnetou Melodie
Christian Anders- Einsamkeit
Vanilla Fudge- You Keep Me Hangin' On
Wayne Shorter- Infant Eyes

Çok teşekkür ederim. Konseri sabırsızlıkla bekliyorum.

Teşekkür ederiz Zülal. İstanbul’da görüşürüz.


-

9 Nisan 2013 Salı

VEGAN LOGIC XVI - REMIX PART II - 8.4.2013


8 Nisan 2013 Pazartesi 20.00-21.00 arasında Dinamo FM'de (103.8 - live.dinamo.fm) canlı yayınlanan Vegan Logic programının kaydı.

Mixcloud üzerinden dinlemek için:



Archive.org üzerinden dinlemek için:

8 Nisan 2013 Pazartesi

Salon'da Deneysel Bir Hafta Sonu: Vladislav Delay ve Swans



Geçen hafta sonu iki gece arka arkaya Salon’daydım. Cumartesi gecesi elektronik müziğin en yaratıcı isimlerinden Finlandiyalı Vladislav Delay, asıl adıyla Sasu Ripatti için; pazar gecesi de Amerikalı noise rock/deneysel rock grubu Swans için oradaydım. İstanbul’da cumartesi akşamının sunduğu eğlenceleri bırakıp Vladislav Delay’in performansını dinlemeye gelen azdı. Oturmalı bir düzen tercih edilmişti ve giriş katındaki sandalyelerde herkese oturacak yer vardı.

Elektronik ekipmanı ve kapağında “Drum Machines Have No Soul yazan Mac bilgisayarıyla tek başına sahnedeki yerini sessizce aldı Vladislav Delay. Ambient tınılarından daha çok, ajite edilmiş seslerin, minimal tekno ve glitch'in yönlendirdiği epey deneysel bir setti dinlediğimiz.

Geçen hafta Babylon Lounge'daki Bowie gecesinde tanıştığım genç okuyucum Ahmet’le karşılaştık yine. Vladislav Delay’in Kuopio albümü hakkındaki yazımı okuyup gelmiş konsere. Konseri nasıl bulduğunu sorduğumda, “Aslında ben biraz yorgun hissettim,” dedi. Tam da önemli bir noktaya parmak basıyordu bu yanıt. Vladislav Delay’in dinleyeni rahatlatacak kolay dinlenebilir bir müzik yapma amacı yok; aksine sandalyenizde aksak ritimlerin, tuhaf seslerin oluşturduğu melodik olmayan müziği dinlemeniz için sizden ayrıca bir çaba bekliyor. O çabayı gösterirseniz, bir süre sonra hipnotize edici bir nitelik kazanıyor müzik.

Kuopio için yazdığım bir yazıda kapı metaforunu kullanmış ve şöyle demiştim: "Albümü dinlerken sanki çıkışa ulaşmak için birbiri ardına kapıları açıyorsunuz ama kapılar hiç bitmeyecek gibi hissediyorsunuz. Yine de bu his germiyor dinleyeni; herhangi bir baskı altında değilsiniz, bir sonraki kapıya büyük bir merakla uzanıyor eliniz. Arada kapıların rengi ve şekli değişiyor; yapıldıkları malzeme değişiyor, kimisi ağır kimisi hafif... Bir süre sonra eğlenceli bir hal alıyor bu çaba. Şu kesin ki ilerleme için o kapılara elinizi uzatmanız gerekiyor."

Hayalimde canlanan bu oyunu cumartesi gecesi müziği canlı dinlerken bir kere daha oynadım. Kapılar açıp kapandıkça müziğin oluşturduğu sarmalın içine girdim. Vladislav Delay çalmayı bitirdiğinde, bir süre dış dünyadan uzaklaşmış olduğumu fark ettim. O son 1.5 saat içinde başka bir yerdeydim ben. Bu tür müzikleri dinlemeye gelen kitle ufak da olsa, ne duyacağını ve ne istediğini bildiği için öz oluyor. O gece Salon'da Delay'i çıt çıkarmadan dinledi herkes. Bu da başka bir dünyaya ışınlanmayı kolaylaştıran bir unsurdu.

SİYAH KUĞU'NUN ÇEKİCİLİĞİ

Müzikleri arasında büyük farklar olsa da, Vladislav Delay ile Swans arasında bir konuda ortak bir yön var. Swans dinleyicisi de ne duyacağını ve ne istediğini bilerek gidiyor konsere. “Bakayım hoşlanacak mıyım?” denilecek bir müzik yapmıyor Swans. O müziği albümden dinlemeye dayanamıyorsanız, konserde yarıda çıkarsınız. Demek istediğim şu: Dinleyicisi de Swans kadar net ve kararlı olmalı. Pazar akşamı Salon’u o kararlı dinleyiciler doldurmuştu. Vladislav Delay’in aksine ilgi yoğundu. Mekana girerken Salon ekibinden Aslıhan Tuna’nın duvara “İçerdeki ses seviyesi sağırlığa yol açabilir!” uyarısını astığını gördüm. Daha önce Swans konserine gidenler zaten hazırlıklıydı; yanlarında kulak tıkacı getirmişti çoğunluk.

İçeri girdiğimde grubun sahneye nasıl sığacağını merak etmedim değil. 6 müzisyenin ekipmanları sahnenin büyük bir bölümünü kaplamış, müzisyenlere fazla yer kalmamıştı. Saat 8.40’ta grup üyeleri gözüktü, tek tek herkes yerini aldı ve “To be kind” adlı yeni bir şarkıyla açtılar konseri. Tam 5 dakika sonra ancak Michael Gira’nın sesini duyduk. Bir röportajında, “Müzik sizi alıp götürür. Dipdiri olması gerek. Bir şeye çekiçle vurmak gibi bu; oradan boşalan kan sizi yeni istikamete yönlendirir,” demişti. Swans’ı canlı dinlerken aklıma o sözleri geldi. Gerçekten de müzik çekiçle kafanıza vuruyordu sanki. Elbette ortada fiziksel bir acı yoktu ama ruhumda sarsıntı yaratıyordu. Gitarlardan, davuldan, zillerden, perküsyondan çıkan yırtıcı sesler, drone’lar arasında kalsam da kaçmak değil, ortasına atlamak istiyordum. O kadar gerçekti ki, sanki bir ara yakama yapışıp salladı, havaya kaldırıp hızlıca geri bıraktı beni. Müzik tarafından böyle yıpratılmanın ne demek olduğunu yaşayan bilir ve bu duygu ancak konserde yaşanır.

Gira’nın sahnedeki tavrı ise, dinleyici kitlesini ayrıca harekete geçiren bir faktör. Ellerini iki yana açıp, gözleri kapalı yavaş yavaş kendi etrafında dönüyor, ruhundan kendiliğinden fışkıran kelimeleri çok etkileyici bir sesle söylüyor. Bir yandan birasını içerken bir yandan da o da müzik tarafından sarsılıyor. Bunların hepsi bir süre sonra ayin havası yaratıyor. Sanki bir şaman ayininde topluca müziğe tapıyorsunuz. Aynı duygu, bir de Patti Smith konserlerinde o Allen Ginsberg şiirleri okurken yaşanır. Ama onda kelimelerin yarattığı etki daha ön plandadır; Swans’ın müziği aşırı derecede gürültülü olduğundan Michael Gira’nın vokali fazla anlaşılmıyor. Swans konserindeki ayin etkisini yaratan unsurlar, yavaş yavaş gelişerek yükselen müziğin karakteri ve o karakteri sırtlayıp dışavurumcu bir şekilde yansıtan Michael Gira.

Bu turnede daha önce yayınlanmamış şarkıları ile son albümü “The Seer”a odaklanıyor, bir tek eski şarkılardan “Coward”ı söylüyorlar. “Coward”ı çalarken Gira’nın bir yandan bıçağını sapla bana diye bağırırken bir yandan “Seni seviyorum” deyişi ve çelişkiyi yaşayışı görülecek bir sahne. Biz onu izleyip dinlerken ruhumuz yüceliyor ama o da kendi sesiyle nirvana yaşıyor. Uzun zamandır spiritüel konularla ilgileniyor Gira. Nitekim konserde de çaldıkları henüz yayımlanmamış “Oxygen” adlı şarkılarında ölüp cennete doğru yükseldiğini hayal eder. 2010 tarihli “My Father Will Guide Me up a Rope to the Sky” adlı albümün adı da oradan gelir. Bu tür ruhani temaları olan şarkıları başka türlü söylemenin de olanağı yok sanırım. Önce ta yüreğinizin derinliğinde acısını, güzelliğini hissedeceksiniz, sonra onu haykıracaksınız; başka yolu yok.


Swans konserinde sahne ile dinleyici arasındaki etkileşimi çok az konserde gördüm; kalabalık arasında adeta orgazm yaşarcasına titreyenler vardı. Başka hiçbir sanat insan üzerinde bu etkiyi yaratmadı; film izlerken ya da bir fotoğrafa baktığınızda duygularınız harekete geçer, ağlarsınız ya da gülümsersiniz ama beden ve ruhu aynı anda şaha kaldırmak müziğin işi. Michael Gira ve ekibi de bu sanatın ustası. Gira, konser boyunca ellerini bir orkestra şefi gibi kullanarak grubunu yönetip bakışlarıyla onları yönlendirirken, ilk notasından sonuna kadar kontrolü elinde tutuyordu. Ekibin geri kalanı, enstrümanlarına odaklanmış durumda onunla büyük bir uyum içindeydi.

Michael Gira, yine bir röportajında, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var,” diyerek grubun agresif müziği ile kuğular arasında bağlantı kurmuştu. Ben de bir yazımda ona pek katılmadığımı söylemiştim; kuğuyu rahatsız etmezseniz agresifleşmez. Üstelik hayatı boyunca tek bir eşi olur kuğuların, eşleri ölünce de üzüntüden bir süre sonra yaşamlarını yitirirler. Yani günümüzde çok az bulunan bir özelliğe sahiptir kuğu; sadıktır. Ben Swans için siyah kuğu diyeceğim. Aklınıza Black Swan filmi gelmesin; oradaki gibi siyaha kötü damgası vurmayacağım; zira en sevdiğim renktir, karanlıktan da hoşlanırım. Sadece gürültüsü ve kararlılığını olumlu bir özellik olarak görüp siyahın belirginliği ile örtüştürüyorum. Swans’ın müziği beyaz kuğu değilse de siyah bir kuğu gibi; gözünüzü alamayacağınız kadar güzel, mağrur, gerçek ve özüne sadık. İşte böyle bir deneyimdi Swans konseri.

To Be Kind - Mother Of The World/ Screen Shot - Coward - She Loves Us - Nathalie // Oxygen - The Seer / Toussaint Louverture Song

(Fotoğraflar bana aittir.)
_

Translate