25 Mart 2017 Cumartesi

MÜZİK DÜNYASINDAN ALTERNATİF KEŞİFLER


25.3.2017


ANTIPOLE 


Kuzeyden estirdiği güçlü coldwave/darkwave rüzgârıyla bir süredir ilgi alanımda Antipole. Norveç’in Trondheim adlı kentinde yaşayan Karl ve Christel, minimal gitar odaklı karanlık müzikleriyle, 80’lerin post-punk günlerine götürüyor dinleyicileri. The Cure, Joy Division, Motoroma ve Mode Moderne’den esin alan şarkıları, kırılganlık ve direnç, ışık ve karanlık, hayatın güzellikleri ile zor anları arasındaki karşıt kutuplarda gidip geliyor.

İkisinin de günlük farklı işleri olduğundan müziği sanat adına yaptıklarını, bir gelir elde etmeyi ummadıklarını belirtiyorlar. Kayıtların tümünü evde yapıyorlar; bu nedenle Antipole müziğinin lo-fi bir karakteri var. 

Bir Sad Lovers and Giants şarkısı dinlediğinizde, içinizde belli bir yere, tarihe, yaşadığınız dönem dışında hiç bulunmadığınız bir tarihe dair hüzünlü bir yakınlık duygusu beliriyorsa, Antipole 2017’de takibe alacağınız yeni grup olabilir. 



MARIO BATKOVIC

Geçen yıl Le Guess Who? Festivali’nde en beğendiğim canlı performanslardan birisi, akordeon virtüözü Mario Batkovic’e aitti. Görkemli bir kilisenin sahnesine enstrümanıyla tek başına çıkıp bir sandalyeye oturmuş ve çaldığı müzikle muhteşem bir bütünleşme yaratan ışıkların altında çok etkileyici bir konser vermişti. Yaşamını İsviçre’de sürdüren Bosna doğumlu müzisyen, akordeon çalmasının, kökeni gibi kendiliğinden gelişen doğal bir durum olduğunu, bunun kendisi için saf bir çakışma anlamına geldiğini belirtiyor. 
İniş ve çıkışlarıyla içinde fırtınaları barındıran müziği, insan doğasının tüm çalkantılarını yansıtıyor. Karanlık derinliklerden aydınlık yüzeye çıkarken, enerjisiyle ve ses aralığının genişliğiyle adeta hipnotize ediyor dinleyeni. Colin Stetson’ın saksofon ile yaptığını, Mario Batkovic’in akordeon ile yaptığını söylemek yanlış olmaz. 
Geoff Barrow, tabii bu yeteneği dinler dinlemez sahibi olduğu Invada Records bünyesine katmış. Mart ayında yayınlanacak albümü, yılın en heyecan verici kayıtları arasında. 


KAM ATA

2016’da en beğendiğim yerli kayıt, Kam Ata’nın Müzik Hayvanı ve A.K. Müzik etiketiyle yayınlanan “Tengri Teg” adlı albümüydü. Daha ilk duyuşta çarpıp içine çeken bir müzikti dinlediğim. Özellikle güçlü yaylıların sarsıcı davul ile etkileşimi son derece ilgi çekiciydi. Bugün aylar sonra tekrar dinlediğimde etkisinden hiçbir şey kaybetmediğini, aksine her defasında aynı yoğunluğu hissettirdiğini görüyorum. Kam Ata, daha önce farklı projelerde müzik yapan Tolga Ayıklar, Yaren Eren Budak, Murat Yakupoğlu ve Müge Çığ’dan oluşuyor. Grubun bu ilk albümünde Altay kültüründe ilk ozanlar, şifacılar ve halk önderleri olan kamlardan esin almışlar. Derin bir kültürü yaratıcı bir çalışma ile ele alıp, çok özenli bir kayıt ile müziğe yansıtmışlar. 

Kayıtlar sırasında viyola, çello, davul, perküsyon, elektronikler ve synthsizer gibi tahmin edilebilecek enstrümanların yanı sıra, dombra, iki telli bir Moğol sazı olan morin huur, demir kopuz, bir tür Çin zitheri olan guzheni gibi sıradışı enstrümanları da kullanmışlar. Albümdeki geleneksel Orta Asya enstrümanlarının ritüelistik tınılarının kaynağı bu.


Tolga Ayıklar’ın Altay müziğinin bir parçası olan gırtlak vokali “hömey” tekniği ile seslendirdiği şarkılar, dinlerken adeta insanın ruhunu yüceltiyor. Miks ve masteringi Metin Kahyaoğlu’nun üstlendiği albüm, kayıt açısından da mükemmel bir iş. Takibe alıp canlı dinlemekte fayda var.


SPOIWO



2009’da Gdansk, Polonya’da kurulan SPOIWO, son yıllarda dinlediğim en başarılı enstrümantal rock grupları arasında yer alıyor. Gdansk’ta felsefe ve psikoloji eğitimi gören beş üyeli grubun, klasik rock ekipmanı gitar, bas ve davul üçlüsüne ek olarak, iki synthesizer kullanarak kurguladığı karanlık atmosfer öylesine yoğun ki, size açtığı kapıdan girdiğinizde artık çıkışınız pek olanaklı değil. Çünkü yarattıkları müziğin yorumu büyük oranda dinleyenin algısına kalıyor ve onların bıraktığı yerden bu yoruma devam dinleyici, duygusal açıdan evrilerek tek başına dolaşıyor o atmosferde. 2015’te yayınladıkları ilk albümleri “Salute Solitude”, gerçekten de dinleyicinin yalnızlığı selamladığı bir duruş gibi. Bu yalnızlığı onaylıyor dinleyici; çünkü o müziği saf bir şekilde deneyimlemenin tek yolu bu. 

Enstrümantal rock’ın yıllar içinde klişeleşen soundu, artık heyecan verici olmaktan uzaklaşıyor ama SPOIWO gibi yaptıkları müziğe sahip oldukları her şeyi katan gruplar da var. Ambient ile enstrümantal rock arasındaki farkı belirsiz gördüklerini, kendilerini sınırlamadıklarını ve soundu geliştirmek için sürekli yeni enstrüman arayışı içinde olduklarını söylüyorlar. Gelecek albümlerini şimdiden merak ediyorum. O zamana kadar sessizliği selamlamaya devam!

 


T V S N 


Son yıllarda ülkemizde deneysel müziğin hip hop evreninde birçok güzel kayıt ortaya çıkıyor. Bunlardan en yenisi, İstanbul çıkışlı prodüktör Ozan Yalçın’ın T V S N adıyla yayınladığı “Wrong Way” albümü oldu. Hip hop beat’lerini lo-fi triphop ve chillout melodileriyle özgün bir dokunuşla buluştururan albüm dokuz şarkıdan oluşuyor. Amostra, “The Necklace” adlı şarkıda eşlik ederken,  albümde tu t k u’nun da yer aldığı “Gelecek Kış” adlı ortak bir çalışma ve remiks var. 


Açılış şarkısı “Wrong Way”den başlayarak kapanışı yapan “Wrong Way Outro”ya kadar dozunda bir melankoliyi yansıtan melodiler, vokal sample’ları ile son derece doğal akan bir altapıda bir araya getirilmiş. Soundtrack olacak kadar sinemasal bir yanı var müziğin. En uzunu 2.28 dakika olan parçaların yarattığı his, çoğunlukla bir filmin içindeymişsiniz gibi bir his veriyor ve bu hisse doyamadığınız için albümün tümünü baştan dinliyorsunuz. Ozan Çakır’ın ilk albümü, takdir edilecek bir çıkış.




(Bu yazı, ilk olarak Red Bull Music'te yayınlandı. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331846472514/zulal-kalkandelen-yeni-muzik-onerileri)

VEGAN LOGIC, FRANSIZ RADYOSU RADIO NOVA'DA!


25.3.2017

Geçen hafta güzel bir haber geldi. Paris'ten yayın yapan Radio Nova'da yayınlanan "Que Onda?" adlo programın yapımcısı Isadora Dartial'dan gelen e-posta, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde yaptığım feminist punk konulu canlı yayını kendi programında duyurup, programın yaklaşık 25 dakikalık kısmını yayınlamış!

Aşağıdaki bağlantı üzerinden programı dinleyebilirsiniz.

http://www.novaplanet.com/radionova/73080/episode-punk-rock-feminin-a-istanbul-tango-a-salamanque

Radyonun sitesinde ayrıca Açık Radyo'dan da söz edilerek; yaptığım yayının, Erdoğan'ın artan gücüne karşı  İstiklal Caddesi'nde gerçekleşen kadın yürüyüşündeki protestoyu da yansıttığını belirtmişler. O yazının Google üzerinden Türkçe çevirisi aşağıda.


Programın yurtdışında da yankı bulmasına gerçekten çok sevindim. Bana gelen e-postayı da güzel bir anı olarak burada paylaşıyorum.



23 Mart 2017 Perşembe

VEGAN LOGIC - YERALTI ENSTRÜMANTAL HIP HOP - 22.3.2016


23.3.2016

1- Planet Regime - Levitate
2- Bor Pro - Piège De La Rue 
3- Bor Pro - Camino
4- Hattat - Sunshine
5- Hattat - Beyond
6- Said Kara - Children of War
7- Said Kara - Still Dre
8- Oldeaf - Osbourne
9- Ethnique Punch - Sırra Kadem
10- Sycho Gast - Sunrise
11- Sycho Gast - Metamorphose
12- Elbe Kim - Old Boy
13- Mani Deïz - Right Hand 
14- Gramatik - Native Son Feat. Raekwon & Leo Napier (Instrumental)
15- Mononome - Why Is It Spend The Day?
16- Le Melodist - Sas Nas 


17 Mart 2017 Cuma

BOB DYLAN, NOBEL'İ ONURLANDIRDI


17.3.2017

(Bu yazı, ilk olarak Ekim 2016'da Kültür Servisi'nde yayınlandı. http://kulturservisi.com/p/bob-dylan-nobeli-onurlandirdi)

2012‘de Austin’de düzenlenen SXSW Festivali’nin açılış konuşmasını dinlerken, rock müziğin ‘Patron’u (The Boss) Bruce Springsteen’in şu sözleri aklıma takılmıştı: “Bob Dylan, 60’ların gençliğinin sesiydi; kalbimizi anlamamızı sağladı.

Aklıma takılmıştı; çünkü düşünüp kendime şu soruyu sormama neden oldu: Springsteen, 60‘larda gençti ve o dönemin ünlü protest şarkıcısı Dylan hakkında bunu söylemesi şaşırtıcı değildi. 60‘lı yıllar, yazar Larry “Ratso” Sloman’ın dediği gibi, New York’un Queens bölgesinde yaşayan bir gençten, İngiltere’nin kırsal alanında yaşayan bir Beatle’a kadar (John Lennon olsa gerek), bütün Dylan hayranlarının sadece müziği dinlemekle kalmayıp, albümleri ders gibi çalıştığı bir dönemdi. Peki bunca yıldır, 2000‘lerde bile, Batı kültürünün dışında doğup büyüyen insanları da etkileyen neydi Dylan müziğinde? 

Kendi kendime verdiğim yanıt şuydu: Dylan’ın asıl cevheri, gerçekçi, alaycı, zaman zaman da esprili bir dille, Amerikan deyimlerini son derece incelikle kullandığı şarkı sözü yazarlığında. İçinde yaşadığı toplumu büyük bir ustalıkla resmediyor albümlerinde. Her şarkısı baştan sona ayrı bir öykü. O öyküleri dinledikçe seviyorsunuz şarkılarını...

Şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı?


Yaşadığı çağa ayna tutan büyük bir ozan Bob Dylan. Yıllardır şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı olduğunun tartışılması boşuna değil. Sonunda bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması benim için şaşırtıcı olmadı. Medyada bu ödülün onca romancı, öykü yazarı ya da şair varken bir şarkı sözü yazarına verilmesini eleştiren yazılar görüyorum ve eleştirilere katılmıyorum. 2012‘de yazdığım bir yazıda bu konuya değinmiş; bazı şarkı sözleri şiirdir, bazıları öykü anlatır ve onları ancak gözlem gücü yüksek, dile çok hakim özel müzisyenler yazabilir demiştim. Kuşkusuz onların en önde gelenlerindendir Bob Dylan.  

Bana göre şairlik mertebesine ulaşan birkaç şarkı sözü yazarından birisi olan Morrissey’e bir iki yıl önce şarkı sözleri ile şiir arasındaki ilişkiyi sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Güfte yazarı olmak da olağanüstü bir şey; özellikle yaygın kullanılan ‘give-it-to-me-one-more-time’ şeklindeki ıvır zıvırın aksine, olana tanıklık etmek anlamına geliyorsa. Şiiri nerede bulursanız oradadır; eğer şarkı sözü yüreğinizi titretiyorsa, o zaman şiirden daha fazlasıyla karşı karşıyasınız demektir; çünkü onlar sadece kağıt üzerine yazılmış basit sözler değildir artık. Sözcüklerde duymanız gereken, size hitap eden devinim içindeki bir bütünün seslenişi vardır. Bence bu duygu salt şiirden daha güçlü ve büyüktür.

Elvis bedenleri, Dylan akılları özgürleştirdi


Yarım yüzyılı aşan kariyerinde, konser albümleri ve derleme albümleri hariç, 37 stüdyo albümü yayınladı Bob Dylan. Folk, country, blues, gospel, rock ’n’ roll, caz, swing gibi farklı türlerde unutulmaz şarkıları hayatımıza soktu ve başardığı en muhteşem şey, onlarca yıldır dinleyenlerin yüreğine dokunmak yani kalplerini anlamalarını sağlamak oldu. Felsefi, dini, ruhani, dünyevi meseleler üzerine çarpıcı, akıllıca ve kurnaz ifadelerle yoğrulmuş şarkılar yazdı. Sesi kusursuz değildi; hatta Leonard Cohen’ınki gibi yıllar içinde giderek çatallaştı ama etkisini hiç kaybetmedi. Çünkü Dylan, içtenliği konuşturan gerçek bir halk ozanı, bir ‘troubadour’. Kendisinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen bir müzisyen... İçinde yaşadığı dünyaya ilişkin gözlemlerini şarkılarına ve resimlerine yansıtan bir sanatçı...Yönetenleri rahatsız edip yönetilenlere yol gösteren bir toplumsal eleştirmen...

Bütün bu sözler, onun hakkını vermeye yetiyor mu emin değilim. En iyisi yine Bruce Springsteen’den yardım alayım: “Elvis’in bedenleri özgürleştirmesi gibi, Bob Dylan da akılları özgürleştirdi. Müziğin doğası gereği fiziksel hareketle ilgili olmasının, anti-entelektüel olması anlamına gelmediğini o gösterdi.” Bob Dylan olmanın anlamını bundan daha iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum. 

Bob Dylan’ı üç kere canlı dinleme olanağım oldu. Hepsinde de başında ünlü şapkası ve şık takım elbisesiyle, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Ne ışık oyunları ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu. Müziğin önce kulağa hitap eden bir sanat olduğunu sahnedeki vakur duruşuyla her defasında hatırlattı usta müzisyen. Kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek yaşamın iyi ve kötü yanlarını aynı anda ortaya koydu. Aşk, din, ölümsüzlük ve dünyasal meseleler, Bob Dylan’ın büyüleyici müzik evreninin temel taşları oldu.

İçtenliğin sırrı: Derinlere inmek 


Peki sadece iyi gözlem yapıp, güçlü bir anlatım yeteneğine sahip olmakla açıklanabilir mi onun muazzam şarkıları? Bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmek demektir. Çoğu müzisyen o derinliğe erişmek için her şeyi dener,” demişti Dylan. Hep merak ederim mesela “Ballad of a Thin Man”i yazmak için neler yaşadı diye? İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan o şarkıyı, ben yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum. 

Aklıma “Series of Dreams" geliyor. ”Düşünüyorum bir rüyalar silsilesi / Zamanın ve hareketin yavaşlayıp gittiği.../ Hiçbir yönden çıkış yok / Gözle görülemeyen o tek çıkış hariç...” diyor. Metaforlarla düşündürürken gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O değil miydi “Blowin’ in the Wind”i yazdığında "Bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?" diye soran...

Belki de böyle bir yazıda aklıma gelen şarkılarla onun şairliğini anlatma çabam nafile... Bir söz vardır, denir ki: En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.  

Öyleyse bu yazı burada noktalanır ama son sözüm şu olur: Bob Dylan’ın Nobel alması, o ödülü onurlandırır.

Translate