29 Temmuz 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 125: Patti Smith - Banga (Columbia)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Temmuz 2012

Müzik dünyasında sadece fiziki görüntüleriyle, cinsiyetlerini öne çıkararak var olanlara yönelik olarak söylediğim bir söz var: Bence onların hepsi “I Wanna Be Patti Smith” diye şarkı yazsın. Bunu diyorum; çünkü onların aksine yıllardır sadece sanatını konuşturarak var oldu o. 1970’lerde punk rock sahnesinin en etkili müzisyenlerinden biriydi ve aradan geçen yıllar onu hiç değiştirmedi. “Değişmeyen tek şey değişimdir” şeklinde bir kural olsa da, bu hayatta değişmediği için o kuralı da değiştiren müzisyenler var. Onlardan birisi Patti Smith. Değişmek bazen olumlu olduğu gibi bazen de olumsuzdur; değişenin ne olduğuna bağlıdır bu. Patti Smith'in değişmemesi, müzik dünyasının dayatmalarına direnmesi hayran olunacak bir durumdur. O, 1975’te ilk albümü “Horses”ı çıkardığında neyse bugün de o; yine müziğine en samimi duygularını yansıtan, dürüst, rol yapmayan, derin bir kadın, yetenekli bir şair, duyarlı bir gözlemci.

Aslında haziran ayında çıkan 11. stüdyo albümü “Banga”yı yazmakta geciktim ama kendimi hazır hissedene kadar dinleyip iyice sindirmek istedim. Patti Smith albümlerini ilk dinlendiğimde hemen yorumlayamıyorum. Özellikle sözlerini doğru anlamlandırmak gereğini hissediyorum. O her bir satırı şair duyarlılığıyla kaleme alıyor; o nedenle dinleyici olarak aynı özeni göstermek gerekiyor.

Bu kez gitarist / prodüktör Lenny Kaye başta olmak üzere emektar grubuyla birlikte oğlu Jackson, kızı Jessie, Television’dan Tom Verlaine ve Johhny Depp de albüme katkı yapanlar arasında. Banga'da prodüksiyon dokunuşlarını biraz daha azaltıp, sesinin yalın çarpıcılığını öne çıkarmış Patti Smith. Yine kendi idealleri doğrultusunda yine aynı tutkuyla yazmış. Sadece kendi özel çevresinde olanlara değil, bir sanatçı sorumluluğuyla dünyada olup bitenlere de bakmış. Albümde arkadaşı Johnny Depp’in yaşgünü vesilesiyle yazdığı country rock’a kayan “Nine” ve Amy Winehouse’un ölümü sonrasındaki üzüntüsünü yansıtan balad “This is the Gir”ün yanında, Japonya’daki depremi dert edinen “Fuji-san” ile sanatçının toplumdaki rolünü ve insanoğlunun doğa ile ilişkisini sorgulayan 10 dakikalık bir manifesto niteliğindeki “Constantine’s Dream” en dikkat çekici şarkılar.

Ayrıca her zaman olduğu gibi bu defa da Smith’i edebiyat ve sanat dünyasından etkileyen ünlü isimler var. Oyuncu Maria Schnedier (Maria), Rus yazar Bulgakov (Banga), Gogol (April Fool), Tarkovsky (Tarkovsky /The Second Stop Is Jupiter) şarkıların ardındaki esin kaynakları. 1497’de keşif gezisi sırasında düşlediği Amerigo Vespucci ise albümün açılış şarkısı “Amerigo”ya fikir yaratan kaynak.

Albümün kapanış şarkısı “After the Gold Rush”ın arkasındaki müzisyen Neil Young. Daha önce başka cover’ları da yapıldı bu şarkının. Patti Smith’inki abartısız ve çok içten; dinlerken sanki elinde gitarıyla bir kafede çalıp söyleyen ama henüz tanınmayan bir müzisyenin yakınlığını hissettirdi bana. Bir dinleyici olarak beni albümün sonunda da o duyguyla bıraktı.

Temalar gibi sound olarak da yaygın bir paleti var albümün. Country, rock, blues, pop, R & B gibi farklı türlerin yönlendirdiği şarkılar, “Banga”nın sadece şarkı sözleri ve esin kaynakları açısından değil, sound açısından da zenginliğini ortaya koyuyor. Belki Patti Smith’in daha önceki albümlerinden farklı değil; o nedenle aynı tarzda albümleri yaptığı için eleştirenler olabilir. Ama kabul edilsin ki o yaptığı şeyi çok iyi yapıyor. Ayrıca “Banga”, Smith’in bulunduğu noktada ne kadar sağlam durduğunu göstermesi açısından da çok etkileyici. Sahneyi panayır yerine çeviren, sürekli bedenlerini sergileyip ilgi çekenlerin yanında onun yeri daha da belirginleşiyor. 65 yaşında hem berrak bir sese, hem de güçlü bir duruşa sahip o.



(Aşağıdaki videoda Patti Smith, Banga'yı kendisi anlatıyor. Arka arkaya 8 kısa video var aslında ve biri bitince diğeri başlıyor ama bazılarının gösterimi sınırlanmış...)

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Viitrindeki Albümler 124 : Beak> - Beak>> (Invade Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 22 Temmuz 2012

Belirlenmiş şarkı kalıplarına karşı çıkıp, ticari başarıyı düşünmeden içinden geldiği gibi müzik yapan kaç grup ya da müzisyen var bugün? Alternatif dediklerimizin bile çoğu ayakta kalabilmek için müzik endüstrisinin kurallarına bir ölçüde uymak zorunda. Ama bu sistemi reddedenler de yok değil. Onlar büyük kitleler tarafından takip edilmeseler de, dinleyicileri daha tutkulu oluyor.

2009’da çıkardığı ilk albümüyle adını duyduğumuz Beak> de bu tarz müzik yapan deneysel rock gruplarından birisi. Portishead’in multi-enstrümantalist üyesi Geoff Barrow’un yanına Fuzz Against Junk’tan Billy Fuller ve Team Brick’den Matt Williams ile birlikte kurduğu grubun ilk albümü “Beak>”den sonra, bu defa “Beak>>" adıyla ikinci albüm geldi.

Her ikisi de saykedelik gitarlar ve synthlerin birlikteliğiyle dokunan krautrock etkisindeki şarkılarla dolu. Karanlık, soğuk, klostrofobik ve hipnotik bir uyum var müzikte. Mekanik ve robotik soundlarla arka plandan yansıyan ve çok dikkat edilmezse ne dediği tam anlaşılmayan mırıldanma şeklindeki pasif vokal arasında uyum değil tezat var ama bunun müziğe çekici bir özellik kattığını düşünüyorum. Çünkü vokalistin ne dediğinden daha çok, hangi tonda hangi duyguyla söylendiği önemli burada. 10 şarkılık albümün yarısında hiç vokal kullanılmaması da, grubun zeki sözlerle dinleyiciyi cezbetme amacını gütmediğinin bir göstergesi.

Beak>’in müziği üzerine yapılan açıklamalar, ister istemez akla ilk olarak Silver Apples, Can, Neu!, Cluster gibi grupları getiriyor. Bana göre hepsinden de esinti var albümde. Günümüzden örnek verecek olursak Holy Fuck’ı da onların arasında sayabilirim.

Albümle ilgili önemli bir ayrıntı, 2009’da olduğu gibi yine müziğin tamamına yakınının üzerinde herhangi bir parlatma olmadan yapılan canlı kayıtlardan oluşması. İlk albümde 12 seansta gerçekleştirilen kayıt, bu kez 50 seansı bulmuş ama sonuçta tek bir yerdeki vokal dışında kayıtlar üzerinde oynanmamış, olduğu gibi saf bırakılmış. Grup üyeleri girmişler stüdyoya, orada yazmışlar müziği ve eski dijital aletleri kullanıp 24 kanallı cihazlarla kayıt yapmışlar.

Ortaya çıkan müzik, genel zevk açısından kolay dinlenebilir değil. Fakat zaten Beak>’inde öyle bir derdi yok. Onların istediği dinleyiciyi yakasından tutup o müziğin içine bırakmak. Beni bıraktılar. Şarkıları arasındaki benzerlik bazen dikkatimi dağıtsa da, bir süre sonra toparlanıp yakamı bırakmayan synthlerin içinde nefes aldım.

Peşine takılıp gidebileceğiniz melodiler arıyorsanız, bu albüm size göre değil. Ritimler ve sesler arasındaki ilişki düzenli, tanıdık yolları izlemiyor; çoğunlukla duvarlara tosluyor, ayağı bazen çukurlara giriyor. O anlarda siz de savruluyorsunuz ve böylece Beak> de amacına ulaşmış oluyor. Yoğun bir deneyim öneriyor Beak>>.

İSTANBUL'U SARSAN İNCE DERİNLİK


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2012

Perşembe akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde büyük bir ekranda fotoğrafı görülen Oscar Wilde soruyordu: “Who is Morrissey?” Bu yazıda bunun yanıtını vereceğim.

İstanbul Caz Festivali’nin kapanış konserini veren Morrissey’i İstanbul’da bir kez daha dinlemek isteyenler o akşam mekana akın etti, biletler tükendi, içeri ayakta izleyiciler alındı. Öncesinde bir süre ozan şarkıcı Kristeen Young’ı dinledik ama performansı beni hiç çekmedi. Ayrıca herkes gibi ben de Moz için sabırsızlanıyordum. Young'dan sonra Nico, Dusty Springfield, The New York Dolls gibi Morrissey’in sevdiği isimlerin performanslarından oluşan bir video kolaj izledikten sonra sonunda Moz karşımızdaydı.

Sahneye ilk geldiğinde ülkemizin bayrağı vardı elinde. Onu tutup sallarken söylediği sözler son derece önemliydi ama oradaki simgesel anlamı fark edemeyenler derhal bunu eleştirdi. Oysa o sırada birkaç kez üst üste “People Have the Power” dedi Morrissey. Söylediği her söze ve harekete ince anlamlar katan bir müzisyen o. Bayrağı ülke simgesi yapmış, bu ülke halkın, sizlerin diyordu; sonra da bayrağı dinleyicilere verdi. Tamamen simgesel bir halk desteğiydi o. Morrissey'i tanımadan bunu miliyetçi damarının kabarması ya da savaş kışkırtıcılığı olarak yorumlayan bazı yorumlar gördüm internette. Onun amacı, ülkenize halk olarak sahip çıkın demek; bu nedenle aynı şeyi turne boyunca gittiği diğer ülkelerde de yaptı. Bu dünyadaki en şiddet karşıtı ruhlardan birisidir Morrissey. Bunu anlamak için onun kariyeri boyunca "günlüğüm" diye tanımladığı şarkılarını ve müziğiyle birlikte çok boyutlu karakterini iyi bilmek gerekir.

Kendisine eşlik eden müzik direktörü ve gitaristi Boz Boorer, elbisesi, file çorapları, peruğu ve makyajıyla tam bir drag queen gibi giyinmişti ama diğer erkek elemanlar “Assad Is Shit” yazan tişörtlerle çıktılar sahneye. Bunu da eleştirenler oldu; fakat Moz'un sadece halkına zulmeden diktatör olarak değerlendirdiği Esad ile değil, tüm politikacılarla sorunu var. Şarkı arasında “Bütün politikacılar kötülüğün köküdür” dedi. Esad konusundaki bu tavrını, onun Batılı ülkelerin Suriye'de yaptığı operasyonu desteklediği şeklinde değerlendirenler oldu. Oysa o daha bu yıl şöyle konuştu: "Herkes gibi ben de Suriye ve hiçbir milleti birleştirmeyen Birleşmiş Milletler'in işe yaramazlığı konusunda endişeliyim. Ama ister Suriye'de Esad olsun, ister İngiltere'deki kraliyet ailesi olsun; bütün dünya liderleri diktatördür. Ortadoğu'da gördüğümüz gibi, onlar da sorgulandıklarında tankları kendi halklarının üzerine sürmekten çekinmeyecektir."

Ülkesi İngiltere'de de kraliçeyi, başbakanı acımasızca eleştirmekten hiç çekinmedi, bugüne kadar tek bir geri adım atmadı Morrissey. Konserde de bir ara bir izleyici, üzerinde “Anti Royal” yazan bir kağıt uzattı Moz'a. İngiliz yoksulunu sömürdüğünü söylediği kraliyet ailesine olan öfkesi hiç dinmediği için aldı o kağıdı başının üstüne koydu.

Amerika'da Irak Savaşı zamanında George W. Bush'a kafa tuttuğu için FBI ve MI5'ın sorguladığı bir müzisyen o. Bugün de hiçbir açıdan işe yaramaz diye nitelediği Obama'dan duyduğu hayal kırıklığını anlatırken şunları söylemekten çekinmiyor: "Artık bir başkana sahip olmayı anlamsız buluyorum. Artık başbakanları gereksiz görüyorum. Onlar hep aynı ve her zaman halklardan nefret ediyorlar. Bunun başka bir yolu olmalı."

İşte Morrissey'in bayrak ve Esad sembollerini kullanarak anlatmak istediği bu. Politikacılara güvenmediği için, her gittiği yerde dinleyicilere ülkenizi diktatör politikacılara bırakmayın diyor; yoksa hiçbir şekilde Batılı devletler önderliğinde savaş önerdiği yok. Zaten sadece onun sahip olduğu bu Morrisseylik tavrı, ruhu ve aklı buna olanak vermez.

Bir sanatçıyı tanımadan yapılan yorumların ne kadar yanlış olabileceğini kanıtladı Morrissey konseri. Ama bu ne ilk ne de son olacak ne yazık ki. İnsanlar analiz edip fikir üretmek yerine halihazırdaki kuru gürültüye dahil olmanın kolaycılığını seçecekler hep...

"SAHİP OLDUĞUM TEK ŞEY YÜREĞİM"

Bu ayrıntıları açıkladıktan sonra müziğe dönersek, açılış The Smiths grubunun unutulmaz şarkısı “How Soon Is Now?” ile olunca büyük bir coşkuyla başladı konser. O anda sahne kenarına gelip ilk benim elimi sıkmasını, üzerimdeki “Meat Is Murder” albümünün kapağı olan tişörte bağlıyorum. Konser boyunca sahne önünde biriken hayranların hiçbirisinin elini geri çevirmedi, güvenlik elemanlarının engellemesine karşın sahneye çıkıp kendisine sarılmak isteyenleri tutup elinden çekti. Hayranlarına değer veren, yüreğini tamamen açan bir müzisyen Morrissey. Nitekim konserin bir yerinde, “Yüreğimi hissediyor musunuz? Sahip olduğum tek şey o” dedi.

Konserin benim için en çarpıcı iki anından birisi, 27 yıl önce The Smiths’in vokalistiyken yazıp hayvan haklarının marşı haline getirdiği “Meat Is Murder”ı söylediği anlardı. Dünyada hayvan haklarını onun kadar militanca ve etkili savunan bir başka müzisyen yok. Tıkabasa dolu mekanda binlerce insana Peta’nın “Meet Your Meat” (Etinle Tanış) adlı videosunu izletti. O anda marketlerde et olarak satılmadan önce hayvanların mezbahalarda yaşadığı kanlı katliamı ayrıntılı olarak gösteren görüntüleri izleyenlerin yaşadığı şoku konser sonrasında kendilerinden dinledim. Şarkı sözlerine “KFC is murder”ı ekleyip, "Öldür Ye, Öldür Ye" diye üzerine bastırarak söylerken endüstriyel hayvan katliamına da vurgu yaptı.

I Know It’s Over”ı söylediği dakikalarda önceden tahmin ettiğim gibi benim bütün koruyucu kalkanlarım indi aşağıya. Bugüne kadar çok konsere gittim, çok müzisyeni canlı dinledim ama Morrissey kadar dokunaklı şarkı söyleyeni görmedim. Kendisine gösterilen ilgiden o da çok etkilendi, sesi titreyerek göğsüne vurdu; “Görüyor musunuz, şu anda aşırı duygulandım. Zorlanarak söyleyeceğim bu şarkıyı” dedi ve ağlattı beni. Bir müzisyenin şarkıları aracılığıyla dinleyicileriyle kurabileceği en özel içtenliği yaşıyor Morrissey. Çünkü sahnede giyinik olduğuna bakmayın; aslında duygusal anlamda çırılçıplak duruyor orada. Söylediği her söz bir yaşanmışlığın eseri ve onları söylerken her defasında yeniden yaşıyor geçmişini.

Morrissey'in hem The Smiths döneminden hem de solo kariyerinden sevilen şarkılarla Açık Hava Tiyatrosu’nu ayağa kaldırdığı konser 1 saat 40 dakika sürdü. Hayatın zorluklarını, açmazlarını öylesine dokunaklı bir şekilde anlatıyordu ki, hem sesinin güzelliği hem de karizmatik beden diliyle çarptı herkesi. Sahne önünden izlediğim konserde bir ara arkaya baktım, herkes ayaktaydı. Çığlıklar arasında bis için geri geldiğinde geceyi “I Will See You In Far Off Places” ile noktaladı.

Genellikle konserlere yalnız gitmeyi tercih ederim ama bu defa yanımda 17 yaşında bir öğrenci vardı. Morrissey'i çok görmek istese de bilet alamadığı için konsere gidemeyecek olan bir öğrenciyi Twitter'dan yaptığım duyuruyla davet etmiştim. Daha önce hiç tanımadığım Ayça Recen'le konserden hemen önce girişte buluşup tanıştık. O da ben de heyecanlıydık. Sahne önünde Morrissey'i dinlerken bir ara Ayça'ya baktım; öyle mutlu görünüyordu ki, benim aldığım zevk o gece iki katına çıktı. Ona daha nice güzel konserler diliyorum. Hayat hep karşısına Moz gibi derin incelikler çıkarsın.

Konserin bir yerinde bir gece önce soğuk otel odasında yalnız olduğundan söz etti Morrissey. Aslında o yalnızlığa alışkın; “Ben kendimin en iyi dostuyum. her gece yatağa kendimle gidiyorum, kendimle uyanıyorum. Ben ve kendim asla boşanmayacağız ve hep iyi geçineceğiz, şanslıyım” diyor. Oscar Wilde’a yanıt veriyorum: Ben Morrissey'den daha şanslıyım. Çünkü çok uzun yıllardır her gece yanımda onun sesi var. Evimin kapısını kapayıp odama girdiğimde kimseye anlatmadığım duygularımı inanılmaz bir benzerlikle o bana söylüyor. Morrissey, benim iyi günümde, kötü günümde yanımda olan en yakın dostum.

Setlist:
How Soon Is Now?

Everyday Is Like Sunday

You’re The One for Me, Fatty

You Have Killed Me

Shoplifters of the World Unite

Ouija Board, Ouija Board

Maladjusted

I’m Throwing My Arms Around Paris

I Know It’s Over

Black Cloud

Alma Matters

When I Last Spoke to Carol
Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me

People Are The Same Everywhere

To Give (The Reason I Live)

Speedway

Still III

Meat Is Murder

Let Me Kiss You
I Will See You In Far Off Places

(2. fotoğraf İstanbul Caz Festivali'nin Facebook sayfasından, diğerleri bana ait.)
-

17 Temmuz 2012 Salı

Siyaset Kapanında Müzik Festivali


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 17 Temmuz 2012

Eylül 2007’de festival sezonunun ardından yazdığım bir yazının son cümlesi şöyleydi: “Gençlerin bütün bir hafta sonunu müzik dinleyip, çocuklar gibi koşup oynayarak, dans ederek geçirmelerini ve en önemlisi bunu kendi ülkelerinde yapmalarını sağlayanlara teşekkürler.

Bu yıl henüz festival sezonu bitmedi ama bu cümleyi aynı sevinçle söyleyemiyorum. Çünkü gençlerin artık kendi ülkelerinde özgürce festivalde eğlenmeleri olanaksız bir hal almaya başladı. Geçen hafta sonu İstanbul’da yapılan One Love Festival’a alkol yasağının gölgesi düştü.

Cumartesi öğlen saatlerinde Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp’teki kampüsü Santralİstanbul’da alkol satılamayacağı duyuruldu. Bir grup yobazın son haftalarda yoğunlaşan baskısı, Yeşilay ve Eyüp Belediyesi’nin çabalarıyla oldu bu. Festivalin sponsoru Efes Pilsen olduğu için “Eyüp’te bira festivali yapılamaz!” diyenlere karşı dik duruş sergilenemedi ve yine geri adım atıldı. 18 yaşını aşmış, oy verip ülke yönetiminde söz sahibi olan gençlerin İstanbul’un orta yerinde bira içmesi yasaklandı.

Ben bu yazıyı sponsor firmayı korumak için yazmıyorum; zira aynı firmanın bağlı olduğu grubun, HES projelerine karşı gelen halka uygulanan zulümler nedeniyle korunacak bir yanı yok. Benim derdim, dinci iktidarın alkol yasağını giderek genişletip İstanbul’un göbeğine kadar getirmesi.

Olayı “2 gün bira içmeseniz ne olur? Alkolsüz eğlenemiyor musunuz?” şeklinde sığ bir açıdan yorumlayanlar da var tabii. Oysa erişkin bir insanın hayatını nasıl yaşaması gerektiğini dini nedenlere bağlayarak dikte eden bir iktidar baskısına topyekün direnmek gerekir.

Sonuçta herkesi birleştirmesi gereken bir müzik festivali, etkinliğin girişine gelip “Tekbir!” diye bağıran Alperenlerle orada bira içenler arasında çıkabilecek olayları düşünmekle geçti; herkes çok tedirgin oldu. Festivalin kapısına gelip bira içenlere "Kabahatler kanunu çiğniyorsunuz" diyen zabıtanın baskısı da cabasıydı. Bir yandan Diyarbakır’daki utanç verici olaylar, diğer yandan Eyüp’teki yobaz ayaklanışı yüzünden, One Love bu yıl eski tadından, enerjisinden yoksundu.

Yaşananlar nedeniyle biletini iade edenler de vardı ve katılımcı sayısı geçmiş yıllara oranla düşüktü. İlk gün kapılar duyurulandan yaklaşık 1 saat geç açıldı; bu yüzden konserlerin başlama saatleri ve süreleri açısından aksamalar oldu.

Açıkçası ben böyle bir olay karşısında daha net tepkiler, daha güçlü sert çıkışlar beklerdim ama olmadı. Bir toplumun özgürlüklerine en çok sahip çıkması gereken kesimi gençlik, bu ülkede uzun yıllardır pasifize edilmedi mi? Siyasetle hiç ilgilenmeyen, etraflarında ne olup bittiğine hiç bakmayan, ülkede yer yarılsa sosyal medyada hala her konudan espri çıkarma yarışına girişen, içi boşaltılmış bir gençlik yaratılmadı mı? Yaratıldı. Yanlış anlaşılmasın; bireysel anlamda bunun tersi yönde tavır alanlar var elbette ama benim söylemek istediğim; bu ülkede toplumun en dinamik olması gereken kesimi gençliğin aşırı derecede tepkisiz olduğu. Ne zaman ki işin ucu kendilerine dokundu o zaman rahatsız olmaya başladılar...

PULP'IN ENERJİSİ İZLEYİCİDE YOKTU

Sonuçta bu bir müzik yazısı olacaktı ama yaşananlardan sonra müzik ikinci plana düştü. Yine de bütün bu olanlara ve moral bozukluğuna karşın müziğe sığındı insanlar. İlk gün ana sahnede Damien Rice, Yuck ve Kaiser Chiefs, birinci sınıf performanslarıyla yüzümüzü güldürdü. Günümüzün en sağlam müzik yapan gruplarından Yuck, erken saatte çalmasına ve ilk gün olayların en yoğun olduğu saatlerde konser vermesine karşın, ilgiyle dinlendi. Daha önce yurtdışında gördüğüm performanslarından bir farkı yoktu; yine çok uyumlu ve sürükleyici çaldılar.

Damien Rice'ı daha önce kapalı salonda dinlemiş ve sesinin gücünden etkilenmiştim. Festivalde yer aldığını duyunca sadece akustik gitarıyla folk rock türündeki şarkılarının izleyiciyi kavrayıp kavrayamayacağı konusunda endişeliydim. Ancak endişem geçersiz çıktı; sesinin gücü santralistanbul'a da yetti. Umduğumdan çok daha iyi bir konserdi; müzik atmosfer içinde kaybolmadı, kendi atmosferini yaratmayı başardı. Bana göre en zoru da bu. İnleyen gitarların, patlayan davulların ve oradan oraya koşturan vokalistin olduğu bir grubun ilgiyi kendinde toplaması zor değil ama tek bir gitarla sahnede durup duygusal şarkılar söyleyen bir müzisyenin yalnız başına dikkatleri çekmesi, eğer yeterince güçlü bir sesi ya da müziği yoksa kolay değil. Damien Rice bunu başardı; üstelik şarkılarının çoğunu bilmeyen bir topluluğun önünde başardı.

Alternatif rock grubu Kaiser Chiefs de beni şaşırtacak kadar iyiydi; kalabalığa sadece enerji aşılamakla kalmadı, vokalist Ricky Wilson sahneden inip elindeki birayı izleyicilerle paylaştı. Festival tarihimize trajik bir anı olarak kayda geçti o anlar.

Gündüz saatlerinde aşırı sıcakta sahneye çıktıklarından yerli grupların çoğunu izleyemediğimi itiraf etmeliyim. Yalnızca Replikas ve On Your Horizon'a bakabildim. Replikas'ın geç başlayan konseri, 20 dakika sonra ezan sesi duyulunca sona erdi ve tekrar devam etmedi. Normal bir ara verme değildi. Yıllardır bu ülkede konser, festival takip ediyorum, aradaki farkı anlayabilirim.

İkinci gün konser verenlerden Selah Sue'nun festivale uygun bir isim olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kapalı salonda çok daha iyi sonuç veren bir sesi ve müziği var. Her sesi güzel olan ne yazık ki festival ortamına uygun bir performans sergilemiyor; birçok farklı etkenin ilgiyi rahatlıkla dağıttığı açık hava alanda kalabalığı müziğiyle sahne önüne çekmek çok kolay bir şey değil. Festival performansı ile kulüp performansı arasındaki fark bu.

İkinci günün tartışmasız en iyisi, beklendiği gibi Britpop’un ünlü grubu Pulp oldu. 2002’deki konserden 10 yıl sonra şehrimize yeniden ayak bastı Jarvis Cocker ve ekibi. Yine bir an yerinde durmadı; “Hardcore”, “Disco 2000”, “Do You Remember the First Time?”, “I Spy” gibi çok sevilen şarkılarını seslendirirken kan ter içinde kaldı Jarvis. "Bir gruba liderlik edecek müzisyenin sahnedeki özellikleri ne olmalıdır?" diye soran varsa, Jarvis'in konser videolarını alıp izlesin. Karizması, içinde bomba gibi patlayan tutkusunu aynen izleyiciye sunuşu ve teatral tavırlarıyla eşsiz bir vokalist o. Özellikle “Common People”da One Love’ı da havaya kaldırdı ama geçen yıl Glastonbury’de izlediğim Pulp, oradaki kalabalığın coşkusuyla çok daha etkileyiciydi.

Böylece bir One Love daha bitti. Birçok sorun arasında siyasetin kapanına sıkıştı festival. Siyasetle hiç ilgilenmeyenler bile şimdi sosyal medyada “özgürlüğüne sahip çık” diyor. 10 yıldır Türkiye’deki özgürlük ihlalleri karşısında sustuktan sonra epeyce geç kaldı bu talep ama umarım etkili olur. Ses çıkarmak açısından yapılması iyi tabii; ancak ben artık bu noktada Türkiye'de yaşanan sorunların tweetlerle, imza kampanyalarıyla ya da Taksim-Tünel arası yürüyüşlerle aşılabileceğini sanmıyorum.

(Fotoğraflar bana aittir.)

_

15 Temmuz 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 123: Fennesz - Aun : The Beginning and the End of All Things (Touch)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Temmuz 2012

Avusturyalı yönetmen Edgar Honetschlager’in “Aun : The Beginning and the End of All Things” adlı filminin tanıtım videosunu gördüğümden beri filmi izlemek için sabırsızlık içindeyim. Nadiren bir filmi böyle heyecanla beklerim. Kurgusal dünyadaki tekrarlardan sıkıldığımdan, uzunca bir süredir bu heyecanı yaratan, sadece belgeseller ya da felsefenin derinliklerine giren avangart filmler oluyor.

Aun’u merak etmemin nedeni öncelikle konusu; ana tema, insanoğlunun geleceğe yönelik macerası, yarını keşfetme çabası ve kıyametten duyduğu dehşet. Yönetmenin söylediğine göre film, yapısalcı antropolojinin kurucusu Claude Levi-Strauss’un 20. yüzyıl boyunca savunduğu düşünce çizgisinden ve Japonların yerli dini Şintoizm’in felsefesinden izler taşıyor. Bu görüşlere yakın durduğumdan ya da ruhani dünyaya ilgi duyduğumdan değil; aksine pek vakıf olmadığım bir alandan yola çıkarak, geleceğe yönelik farklı çıkarsamalarda bulunabilmek bakımından ilginç buluyorum filmi.



Bu yazı, bir müzik yazısı ama girişte bir filmden bahsetmemin nedeni var; aslında Avusturyalı müzisyen Fennesz’in film için yaptığı müziklerden oluşan albüme getireceğim sözü. Touch Records tarafından yayımlanan albüm, deneysel elektronik müziğin takdirle izlediğim isimlerinden Fennesz’ın solo kariyerine eklenen yeni bir halka. Solo albüm olarak en son 1989-1996 arasında eski sampler’larıyla kaydettiği parçaları bir araya getirdiği “Szampler”ı çıkarmıştı Fennesz. Ondan önce de sarsıcı “Black Sea” vardı. Geçen yıl Ryuichi Sakamoto ile yayımladığı “Flumina” ile sarsılmışken, “Aun” beklemediğim bir anda geldi.

52 dakikalık albümde 19 parça var; “Aware”, “Haru” ve “Trace”, Fennesz’in 2007’de Ryuichi Sakamoto ile yaptığı “Cendre” adlı albümde de yer alıyordu ama diğerleri bu film için yeni kaydedilmiş. “O kayıtlar yenileri için bir ipucu olabilir mi?” diye aklınıza gelebilir. O 3 parçayı özellikle bu açıdan diğerleriyle kıyaslayarak dinledim. Bana göre Sakamoto’nun piyano tınılarının Fennesz’in gitar titreşimleriyle kurduğu belirgin diyalog, o parçalara ayrı bir özellik katıyor ama karakter olarak albümle uyum sorunu yok o parçalarda.

Başlangıçta albümün karakterini belirlediği için filmden söz etmiştim. Basın açıklamasında filmin 21. yüzyılda insanoğlunun doğa ile yıkıcı ilişkisinin yarattığı sorunların ne ekonomi ne de bilim ile çözülemez hale geldiği bir ortamda yüzünü ruha, inançlara, mitolojilere döndüğü söyleniyor. Üzerinde yaşadığı dünyayı gün be gün yok edip aklın yolundan çıkan bir ırkın, bu aşamada oturup ağıt yakmaktan başka çaresi var mıdır, yok mudur tartışılacak bir konu.

Fennesz’in yaptığı bu konular etrafında dönen filmi sesle çevrelemek. Buna uygun olarak, baştan sona ağır ağır seyreden, bazen dehşeti bazen hüznü, bazen de gizemi duyumsatan cızırtlılı ve uğultulu ses öbekleri var albümde. Fakat Fennesz'in önceki çalışmalarında yoğun olarak karşımıza çıkan drone bu albümün belirleyici özelliklerinden değil. Beyninize melodiler nakşetmiyor Fennesz; her zamanki gibi dinleyiciyi bulunduğu ortamdan alıp seslerle farklı bir atmosfere ışınlıyor. Ambient / deneysel elektronik müziğin en iyi yaptığı şey de bu değil mi? Akustik gitar da kullansa onu elektronik altyapıda işleyip aktarıyor bize.

Albümün sonuna alınan parça “Hikari”nin dingin bir ambient tonunda seyredişini tükenişin mi yoksa umudun mu belirtisi olarak yorumlamak doğru emin değilim; bazen çabalamayı bırakıp sakin bir şekilde olacakları da bekleyebilir insan. Sanırım bunun tam yanıtını filmi izleyince alırız ama ben bu albümde kendimi bırakıp Fennesz’in seslerinin izlediği yola girince açık bir meydandan kapısı kapalı bir alana sürüklenmedim; kapalı gözüken kapıyı zorlayarak da olsa başka bir mekana adım attım. İlk anda ürkütücü, aşina olmadığım bir yerdi; fakat sonra duvardaki yarıkları gördüm; içeri ışık sızıyordu.

Belki de bu izlenimi değiştirmemek için filmi izlememeliyim... Bilmiyorum.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

MORRISSEY : "HAYATIMI KURTARDINIZ"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 14 Temmuz 2012

Bu yıl İstanbul Caz Festivali’nin kapanışını benim için çok özel bir müzisyen yapıyor. Alternatif rock’ın en sevilen gruplarından, The Smiths’in vokalisti, ağlatırken güldüren, güldürürken düşündüren şarkı sözlerinin yazarı, yılmaz hayvan hakları savunucusu, kendi şahsına özgü müzisyen Morrissey, 19 Temmuz’da ikinci kez Mavi sponsorluğunda İstanbul’a geliyor. Artık medya ile yüz yüze röportaj yapmasa da, sorularımı yazılı olarak yanıtlamayı kabul etti. Bugüne kadar yaptığım yüzlerce röportaj içinde en çok heyecan duyduğum röportaj da bu oldu.

Başlığa aldığım sözü tüm içtenliğiyle söylediğini biliyorum. Çünkü sözcükleri çok iyi seçen ve kullanan bir insan; beni bu yönüyle JM Coetzee kadar etkilediğini itiraf etmeliyim. Hatta ondan daha önce hayatıma girdiği için dildeki yetkinliğiyle beni ondan önce sarstı. Kurtarmak anlamındaki sözcüğü büyük harflerle "SAVE" olarak yazması özellikle vurgulamak istemesinden. O böyle ayrıntılara dikkat ediyorsa, benim de onun üzerine gidip ince yorumlar yapmak boynumun borcudur.

Bir müzisyen ile dinleyicisi arasındaki ilişkinin gelebileceği en büyüleyici noktayı yakalamışız Moz ile. Ben, ona hayatımı değiştirdiğini söyledim; o bana "hayatımı kurtardınız" dedi. Demek ki, ayakta kalıp var olmamız için birbirimize ihtiyacımız vardı ve müzik sayesinde buluşup devam ettik yola. Bu hissi bana yaşattığı için nefes aldığım sürece müteşekkir kalacağım Moz'a. Kalbimde yeri hep ayrıydı, hep öyle kalacak. O bilmiyor belki ama benim hayatımı da çok kereler o kurtardı; kimse yokken onun sesi vardı yanımda. Beni şahsen tanısa bu kadar etkilediği insanla gurur duyar mıydı bilmiyorum ama ben hayatını kurtarmaya katkıda bulunduğum bu çok yetenekli ve sözünü sakınmayan müzisyenle gurur duyuyorum.



Zaman ayırıp sorularımı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim. Benim hayatımı değiştiren müzisyen sizsiniz. “Meat Is Murder”ın etkisiyle önce vejetaryen, sonra vegan oldum. Müziğinizi uzun yıllardır kendime o kadar yakın buldum ki, adeta bana özel yapılmış gibi hissettim. Sizinle tanışmak benim hayalim ve şu anda bir kağıt parçası ya da bilgisayar ekranı aracılığıyla buluşuyoruz. Bu durumda iki ayrı dünyanın sınırları içinde kalsak da, hayvanlar hakkında düşlediğimiz rüya aynı. O şarkının dünya çapında çok sayıda insan üzerinde böylesine büyük bir etki bırakması, sizde nasıl hisler uyandırıyor?

Yanıtlarımı duyduğunuzda bana teşekkür etmeyebilirsiniz. Müziğimi dinlemeniz benim hayatımı KURTARDIĞINIZ anlamına geliyor. Bunu yapan herkese içtenlikle müteşekkirim. Kendimi bir sürünün başındaki çoban gibi de görmüyorum.

Müzik dünyasında görüşlerini en açık şekilde açıklayan ve tartışmaya girmekten kaçınmayan sanatçılardan birisiniz. Yine de merak ediyorum; sanatınız söz konusu olduğunda görüşlerinizi aynı açıklıkla dile getirmemeyi tercih ettiğiniz hiç oldu mu?

Benim görüşlerim çoğunlukla insanlara sert geliyor: çünkü çoğu popüler sanatçı toplumda bir hiç. Belli bir bakış açıları yok; düşünceleri yüzeysel bile değil. Ne zaman benimle röportaj yapılsa, çok yumuşak ve sakin konuşsam da, başlık genellikle “BIGMOUTH STRIKES AGAIN” oluyor. Sanki görüşlerini dile getiren bir insanla dünya baş edemiyormuş gibi bir durum var. Neden bir zombi, yaşayan ölü olayım ki?



Bugüne kadar kraliyet ailesi hakkındaki görüşlerinizi söylemekten de hiç çekinmediniz. Siz Kraliçe’nin tahta çıkışının 60. yıldönümünü “yoksul İngilizlere karşı nefretin ve iğrentinin ifadesi” diye değerlendirirken, ‘sir” ünvanlı bazı müzisyenler kraliçe için şarkı söyledi. Hatta Paul McCartney, “Kraliçe harika. Onun için çok vaktim var” diyerek övgüde bulundu. Kraliçe ile müzisyenler arasındaki bu tür ilişki için ne diyorsunuz?

Bence bu aptalca; çünkü o harika değil. Ayrıca bir zamanlar Kraliçe’yi hedef alarak “Give Ireland Back To The Irish” diye şarkı söyleyen Paul McCartney’di. Kraliçe, altı vilayeti İrlanda’ya vermedi ve asla vermeyecek, çünkü limanları istiyor. Bana göre bu harika değil. Açık ki, ne zaman birisine “sir” ya da başka bir kraliyet ünvanı verilse, bu onları susturuyor ve derhal hizaya geliyorlar. Şövalyelik nişanını reddettiği için David Bowie ile gurur duyuyorum. Albert Finney de reddetti. İngiliz kraliyet ailesi benim için şahane değil, kurnaz parazitler onlar. Kraliçenin bu kadar uzun süre varlığını sürdürmesi müthiş gerçekten. Birdenbire etrafına pop yıldızlarını topluyor; çünkü bu onun gençlere ulaşmak için seçtiği PR yolu. Yakında ölebilir. Bu nedenle İngiliz halkının, işe yaramayan kraliyet ailesinin aşırı ve gereksiz lüks yaşantısını garantiye almasını sağlamak zorunda. İngiliz gazeteleri bize her gün William ve Kate’in dünya çapında nasıl sevildiğini anlatıyor. Ben sürekli seyahat ediyorum ve samimiyetle söyleyebilirim ki, İngiliz kraliyet ailesine karşı küresel ilgi sıfırın altında.

Geçen 35 yıllık kariyerinizi değerlendirdiğinizde, sizi müzik yapmaya teşvik eden temel neden olarak neyi görüyorsunuz?

Her zaman sanatsal gelişimi bütünüyle gerçekleştirme hedefi söz konusu. Müzikte herkesten ve her şeyden ayrı durduğum için, benim pozisyonuma karşı süregelen bir ilgi olduğunu hissediyorum; çünkü çok garip, sıradışı. Dinleyiciler o kadar coşkulu bir şekilde destekliyor ki, tek başlarına müziğin önemini ortaya koyuyorlar.



Şair olarak gördüğüm birkaç müzisyen var ve siz onlardan birisiniz. Fakat şarkı sözlerinin şiir olmadığını; sadece şarkı için bir araya getirilmiş kelimelerden ibaret olduğunu söyleyenler var. Bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum.

Güfte yazarı olmak da olağanüstü bir şey; özellikle yaygın kullanılan “give-it-to-me-one-more-time” şeklindeki ıvır zıvırın aksine, olana tanıklık etmek anlamına geliyorsa. Şiir artık ölü görünüyor ve çoğu modern İngiliz şairi ciddiye alınacak gibi değil. Şiiri nerede bulursanız oradadır; eğer şarkı sözü yüreğinizi cız ettiriyorsa, o zaman şiirden daha fazlasıyla karşı karşıyasınız demektir; çünkü onlar sadece kağıt üzerine yazılmış basit sözler değildir artık. Sözcüklerde duymanız gereken, size hitap eden devinim içindeki bir bütünün seslenişi vardır. Bence bu duygu salt şiirden daha güçlü ve büyüktür.

Birçok sanatçı bir korunma yöntemi olarak kendilerini çevreleyen ikinci bir karakter yaratıyor. Ama kanımca siz bireysellik ve toplumsal eleştiriyle ördüğünüz şarkılarınızda daima gerçekleri söylüyorsunuz. Bir şarkınızda ne zaman “Ben” sözcüğü geçse, onun daima doğrudan sizin hakkınızda olduğunu hissediyorum. Haklı mıyım? Haklıysam, ruhunuzu nasıl bu kadar kolay çıplak bırakıyorsunuz?

Onunla başka ne yapabileceğimi bilmiyorum. Saklayayım mı?

Müzik dünyasının şu anda içinde bulunduğu durum hakkında eleştirileriniz olduğunu biliyorum. Artık daha fazla müziğe ulaşılabiliyor ve bedava indiriliyor; fakat aynı zamanda da müzik sanki eskisi kadar önemli değil. Sizce müzik hala hafızada yaşatılacak özel bir deneyim gibi görülüyor mu? Eğer böyle değilse, bunun nedeni giderek genişleyen bir reklam dünyasının içinde yaşıyor olmamız mı?

İnsanlar sadece yapabilecekleri için müzik yapıyor gibiler. Bütün teknocu ve hip-hopçı çocuklar, hiçbir farklılık olmadan tamamen aynı şeyi yapıyor ve bunun harika olduğunu sanıyor. Hip-hop’ta gizem ve merak hiç yok. O tür bir soundu üretenler genellikle konuşamıyor bile; know what ah mean, know what ah mean, know what ah mean? Do THEY know what they mean?! (Ne dediklerini biliyorlar mı?!)



Plak şirketlerine güveninizi kaybettiğinizin farkındayım ama hayranlarınız umutsuzca yeni şarkılarınızı duymayı hayal ediyor. Yeni albümü internet üzerinde indirilebilecek şekilde kendiniz yayınlamayı düşünür müsünüz?

Albümün sadece onu önemseyen ve tanıtımını yapabilecek bir plak şirketi tarafından yayınlanmasını istiyorum. Aksi halde yayınlamamın anlamı yok; konserlerde ve YouTube üzerinden dinlenebilir. Bir plak şirketine benimle anlaşma imzalamaları için yalvarmayacağım. Kader her zaman imdada yetişir nasıl olsa.

Yakında yayınlanacak otobiyografiniz beni çok heyecanlandırıyor. Oscar Wilde, “Bir erkeğin yüzü otobiyografisidir; kadının yüzü ise kurgusal eserdedir” demişti. Siz kitabınızda kendiniz hakkında ne kadar açık bir dil kullandınız?

Kitapla gurur duyuyorum ama acele etmeyeceğim. Bu yıl yayınlanmasını istemiyorum. Çok dramatik ve heyecanlı bir kitap. Yaptığım her şeyi tükenmez bir nefretle eleştirenler muhtemelen kin dolu yorumlarını şimdiden kaleme almışlardır. Olacakları tahmin edersiniz.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=351990


-

13 Temmuz 2012 Cuma

MORRISSEY : YOU SAVED MY LIFE


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 14 Temmuz 2012

Published in the Turkish daily Cumhuriyet.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=351990

First of all, I’d like to thank you for taking time out to answer my questions. You are the musician who changed my life. I became a vegetarian under the influence of “Meat Is Murder”. Soon after, I went vegan and have always felt like you have given me my own special personal music for so many years. Meeting you in person is my dream and now I get to “meet you” on paper, or on a computer screen. Although we are confined in two separate worlds, we dream the same dream about animals. How does it feel to know that that song has had such a big impact on so many people all over the world?

You might not thank me when you hear the answers. The fact that you listened meant that YOU saved MY life. I am genuinely grateful to anyone who turns up. I don't see myself as a shepherd calling to the flock.

You have been one of music’s most outspoken and controversial high-profile artists. Have you ever had to compromise your art?

My views often seem harsh because most pop artists don't even register as nonentities. They have no views and their thoughts are not even skin deep. When I'm interviewed the headline is usually BIGMOUTH STRIKES AGAIN, yet my voice is very soft and very quiet. It's almost as if the world cannot cope with someone who speaks their mind. Why be a zombie?

You have never been shy away from expressing your true feelings on the royal family. While you say “the Diamond’s Jubilee is an expression of loathing and abhorrence of the British poor,” some musicians, who use the title “Sir”, happily performed for the Queen this year. Recently Paul McCartney praised her by saying, “She’s fabulous. I’ve got a lot of time for her.” What’s your take on this kind of close relationship between the Queen and musicians?

I think it's silly because she isn't fabulous, and it was Paul McCartney who once sang Give Ireland Back To The Irish, directed at the Queen. She didn't give the six counties back to Ireland and she never will because she wants the ports. That isn't fabulous to me. Obviously, when anyone is made 'Sir” or given a royal gong, it quietens them down and they trot into line. I am proud of David Bowie for refusing a Knighthood. Albert Finney also refused. The British royals are not royal to me. They are cunning parasites, and it's quite breath-taking that the Queen has gotten away with it for so long. The Queen is suddenly surrounding herself with pop stars because it's her PR way of reaching young people. She might die soon, and she must ensure that the British public continue to keep her useless family in excessive and unnecessary luxury. Every day British newspapers tell us how William and Kate are loved throughout the world. I travel extensively and I can honestly report that global interest in the British royal family is sub minus zero.

When you look back over your musical output in the last 35 years, do you see a common spirit or ambition to what you do? Could you define your underlying drive in making music?

There's always the chase to achieve full artistic growth, and because I stand apart from everything and everyone within music , I feel that there's continued interest in my position because it's so odd. The audiences are such impassioned advocates and they alone confirm the importance of the music.

There are a few lyricists I consider poets, and you are one of them. But some people think the lyrics are not poetry; they are the words to a song. What’s your view on this?

Even to be a verse-maker is quite something, especially if it all amounts to witness evidence as opposed to the usual mish-mashed give-it-to-me-one-more-time. Poetry appears to be dead now, and certainly most modern British poets are a joke. You find poetry wherever you happen to find it, and if the singing line tears at your heart then you are actually dealing with something that is more than poetry, because they aren't simply words written on paper. There is a moving body in motion calling out to you with words that you must hear. This emotion is, I think, stronger and bigger than mere poetry.

A lot of artists create a second character around themselves, as protection. But I believe that you tell the truth in your songs that always involve individualism and social commentary. I feel that whenever you use the word ‘I’ on the record, it is always about you. Am I right? If so, how do you bare your soul so easily?

I can't think of anything else to do with it. Hide it?

You have been criticizing the music scene for years, and I agree with your views. There seems to be contradiction in the fact that there’s more music around and more free downloading music and yet at the same time, in some ways music doesn’t seem to be as vital as it once was. Do you think that people still treat music as a one off experience that can be treasured in memory? If not, is this all because we live in a world of ever-growing commerciality?

People seem to make music simply because they can, and all of the techno hip-hop kids do exactly the same thing with no variation, and they think it's great. The mystery and intrigue in hip-hop is zero, and the people who make that kind of sound usually can't even speak, know what ah mean, know what ah mean, know what ah mean? Do THEY know what they mean?!

I know that you lost your faith in record companies. But your fans desperately want to hear your new songs. Would you consider releasing an album as a digital download self-released?

I only want it to be released by a label who cares about it, and who will promote it. If not, there's no point. It can be heard in the live arena and on You Tube. I won't beg a label to sign me. Fate has always come to the rescue somehow.

The one thing I am very excited about these days is your autobiography. Oscar Wilde once said, “A man’s face is his autobiography. A woman’s face is her work of fiction.” How much did you reveal about yourself in your book?

I'm very proud. I won't be hurried. I don't want it published this year. It's very dramatic and action-packed, and those who criticize everything I do with untiring hatred have probably already written their malevolent reviews. Oh, you know the drill.

Thank you very much. I cannot wait to see you in Istanbul again!

-

12 Temmuz 2012 Perşembe

Yaz Ortasında Konser Patlaması


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 12 Temmuz 2012

2012 yazında İstanbul’da yapılacak konserler birer birer açıklanmaya başladığında, “Bu kadar çok konseri ekonomik olarak kaldıracak bir ortam var mı Türkiye’de?” diye endişe etmiştim. Özellikle temmuz ayı her gün tek bir etkinlikle kalmayıp, aynı güne denk gelen konserlerle rekor kırdı. Konser çakışmalarına bilet fiyatlarının aşırı derecede yükselmesi sorununu da ekleyince, etkinliklerin bir kısmının yeterince ilgi görmeyeceği ortadaydı.

Son yıllarda müzik sektöründe albüm satışlarının dramatik şekilde düşüşü, temel gelirin sadece konserlerden elde edilmesine yol açtı ve bu nedenle bütün dünyada turnelerin sayısı arttı. Türkiye de bu gelişmeden etkilendi. Ancak her ülkenin kendi gerçekleri var. Bir müzikseverin sezon boyunca bütün konserlere katılması, maddi nedenle olanaksız. Bilet fiyatlarını alt alta topladığınızda çok yüklü bir miktar ortaya çıkıyor. Karnını doyurma mücadelesini veren dar gelirli vatandaşın zaten buna ayıracak parası yok. Şişen bilet fiyatları yüzünden konserlerin hedef kitlesi, orta-üst ve üst sınıftır ve o kitlenin büyük kısmı yaz aylarında tatildedir.

Bu gerçekler ortadayken, aynı günde aynı müzik türünden hoşlanan kitleyi çekebilecek konserler planlamak, daha baştan riski artırmaktır. Organizatörler açısından bakacak olursak, bu sıkıştırmanın arkasında Ramazan ayı gelmeden bütün etkinlikleri yapıp bitirme çabasının da olduğu görülüyor. Düşünsenize, içkiye teşvik ediyor diye Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin bu hafta sonu Santralistanbul’da yapılacak Efes One Love Festival’a verilen iznin geri alınması için İstanbul Valilliği’ne başvurduğu bir ülke burası...

İşin izleyici ve organizatör tarafı olduğu gibi bir de müzisyen yönü var. Konser çakışmaları ve artan bilet fiyatları, onlar açısından da üzüntü verici durumlara yol açabiliyor. Twitter’daki resmi hesabından “Hey İstanbul, bilet almazsanız konseri iptal etmek zorunda kalacağım” diye yazan Jill Scott örneği gibi... Soul müziğin son yıllardaki muhteşem seslerinden, Grammy ödüllü bir müzisyen o. Konser biletleri satılmayınca sıkıntı kendisine kadar ulaşmış.

Jill Scott, Türkiye’de yeterince iyi tanınmıyor olabilir ama ilgisizliğin tek nedeni bu değil. Haziran ayından bu yana Madonna konseri başta olmak üzere diğer konserlere ödediği paralardan artık eli yandı müzikseverlerin. Üstelik o akşam, 17 Temmuz’da İstanbul’da Tony Bennett ve Sharon Jones konserleri de var. Hepsinin de dinleyici kitlesi ortak.

Bu tür durumların yaşanmaması için, organizatörlerin konser şehvetine kapılmadan, etkinlik günü, bilet fiyatı, konser mekanı ve hepsinin ülke gerçekleriyle ilişkilendirilmesi konusunda özenli değerlendirmeler yapması gerek. Aksi halde Jill Scott gibi bir müzisyene böyle üzücü bir durumu yaşatma utancı gündeme gelir.

-

10 Temmuz 2012 Salı

Örnek Bir Festival: Roskilde


Geçen haftayı Avea Müzik Bloggerları Fikir Takımı’ndan bir grup olarak Avrupa’nın en büyük festivallerinden birisi olan Roskilde'de geçirdik. Danimarka’nın Roskilde kentinde bu yıl 42’ncisi düzenlenen festival, 1971 yılında iki lise öğrencisi ve bir organizatör tarafından sadece 10 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Aradan geçen zamanda etkinlik çok gelişti; bu yıl katılımcı sayısının 150 bini aştığı belirtiliyor.

Festivalin arkasında 1972’den bu yana müzik, kültür ve insani yardım alanında çalışmalar yapan ve kar amacı gütmeyen Roskilde Foundation adlı vakıf var. Festivalin en önemli özelliği, toplanan gelirin her yıl insani amaçlı sosyal yardım için kullanılması. Bu yıl bu doğrultudaki “Statement” adını taşıyan kampanyanın teması “Yoksulluk” olarak belirlenmişti. Her yerde “Görüşünü açıkla, değişime yol aç”; “Başkalarının değil kendi görüşünü söyle” yazan afişler vardı.

Geçen yıl evsizlere barınak sağlamak amacı güdülürken, bu yıl sığınma hakkı isteyenlere, Afgan ve Iraklı göçmenlere el uzattı festival. Bu konuda bir duyarlılık geliştirmek için festival alanında “Poor City” (Yoksul Kent) denilen bölgede çeşitli etkinlikler yapıldı. Amaç, barınağı, yemeği paylaşmak, aynı alanda ortak bir hayatı sürdürmek için farkındalığı geliştirmekti. Duyduğuma göre festival sırasında bu alanda, tanımadığınız bir insanla ortak dil geliştirmek için aynı yastığa baş koyup sohbet etmeyi denemek şeklinde bir uygulama da vardı. Gidip denemedim ama fikri sevdim.

Poor City’nin önünden geçerken devasa bir çöp alanına döndüğünü, gürültüden ve kötü kokudan içinde uyunmaz hale geldiğini gözlemlesem de arkasındaki düşünceyi takdir ediyorum. Oradan ne zaman geçsem, etrafa bakmadan bulduğu yere tuvaletini yapan insanlar gördüm. Paylaşım güzel fakat keşke bunu da paylaşmasalar diye düşünmeden edemedim.

Festival alanı, kapalı mekanlar, kamp ve park sahalarıyla toplam 1.576.000 metrekarelik bir yeri, yani 215 futbol sahasına eşit büyüklükte bir alanı kapsıyor. Festivali düzenlemek için sadece 30 tam zamanlı eleman çalışıyor ama yıl boyunca 800 gönüllüden yardım alıyorlar. Bu sayı festival sırasında 30.000 gönüllüye ulaşıyor.

Roskilde, her şeyden önce insanoğlunun isterse el ele verip neler yapabileceğini ortaya koyması bakımından son derece çarpıcı. Benim festivalde gördüğüm tek logo, ana sponsor Tuborg’a aitti. O da her yere adını kazıyıp katılımcıların gözünün içine sokmamıştı.

Basın mensubu olarak akredite olduğumuz festivalde çalışma koşulları açısından profesyonel bir ortamla karşılaştık. Ana sahnenin arkasında 3000 medya görevlisinin anında haber geçebilmesi için gerekli şartlar hazırlanmıştı. Türkiye’deki festivaller o kadar büyük olmasa da, aynı özeni beklediğimizi belirtmek isterim.

Roskilde Festivali, hazırlık olarak geçen dört ısınma günüyle birlikte toplam sekiz güne yayılıyor. 7 sahnede farklı müzik türlerini kapsayan 180 civarında konser arasında seçim yapmak zor olsa da, diğer festivallere göre performans çakışmaları en aza indirgenmeye çalışılmış; sahneler de birbirine çok uzak olmadığından birinden diğerine geçmek fazla sorun olmuyor.

FESTİVALİN EN COŞKULU KONSERİ SPRINGSTEEN'DEN, EN BÜYÜLEYİCİSİ NILS FRAHM'DAN

Bu yıl festivalin en büyük isimleri Bruce Springsteen, The Cure, Jack White, Björk, The Roots, Bon Iver ve Mew’di.

Springteen, sürpriz yaparak The Roots ile birlikte şarkı söyledi ve enerjisiyle festivali yakasından tutup tam anlamıyla silkeledi. Konserlerinde bedenini, ruhunu, yüreğini, her şeyini ortaka koyan mükemmel bir müzisyen Bruce Springsteen. Bu yıl Patron’la yolum 3. yolum kesişti; Teksas’ta SXSW’da müzik üzerine yaptığı muhteşem konuşmayı dinledikten sonra kendi memleketi New Jersey’de konserine gittim. Orada 30 yıl önce açılışını kendisinin yaptığı Izod Center’da hemşerilerine seslenirken çok duygulandı; şarkı aralarında anılarını anlatıp yorumlarda bulundu, sonra neşelenip crowdsurfing bile yaptı. Danimarka’da o kadar duygusal anlar yaşanmadı ama yine çok formundaydı. Bir an yerinde durmadı, üzerindeki gömlek, pantolon terden sırılsıklam olup renk değiştirdi. Bu dünyada canlı performansıyla istisnasız herkesi ayağa kaldırabilecek birkaç müzisyen varsa, onlardan birisi Springsteen.

Björk’ü bu turne kapsamında Reykjavik’te kapalı bir salonda dinlediğimde çok etkilenmiştim. Ancak son albümü ne konsept ne de ruh olarak açık hava mekana uygundu. Konserden önce bu endişemi arkadaşlarımla paylaşmıştım ve endişem yerinde çıktı; coşku yoktu konserde. “Biophilia” bir iPad albümü olduğundan her şarkının özel bir iPad versiyonu var. Roskilde Orange Sahnesi'nde kenarda iki büyük, sahnede bir büyük ve 2 küçük video ekran vardı. Ama sahne kenarındakiler Björk’e odaklandığından iPad videolarını sadece en önde olanlar izleyebildi. Müzik-video ilişkilendirilmesinin sınırlı tutulmasından yanayım ama Björk’ün albümünün çıkışı iPad; o yüzden sunumda hata vardı. O konser, bir festival için uygun değildi.

Jack White, festivalin en çok ilgi gören isimlerinden biriydi. Belli ki son albümü “Blunderbuss” ile çok sayıda insanın kalbini kazandı. Ben bir Jack White hayranı değilim ama sadece kadın müzisyenlerden oluşan ekibiyle sahnenin tozunu attığına tanık oldum.

The Cure, yıllar geçse de eskimeyen şarkıları ve Robert Smith’in üç saatlik hayranlık uyandıran performansıyla unutulmayacak bir konsere imza attı. Benim gibi o grubun müziklerine ayrı bir duygusal bağla bağlı olanlar için tarifsiz bir mutluluktu. Sevdiğimiz bütün şarkılarını çaldı; konser bittiğinde çok mutluydum.

Bon Iver, aldığı ödüllerden sonra tüm dünyada büyük bir çıkış yaptı. Beğenilip sevilmesi mutlu edici elbette ama şu da var ki, Roskilde’de izdihamdan müziğini dinlemek olanaksız hale gelmişti; keşke bu kadar büyümeseydi dedirtti bana. Bir süre önce Bon Iver’in arena turuna çıkacağı haberi geldiğinde tepki göstermiş, yanlış bulduğumu söylemiştim. Haklı olduğumu gördüm. Bon Iver, son derece kırılgan ve nahif bir ses tonuyla şarkı söylerken duyulan çığlıklar müziğin karakterine tersti. Çok sevdiğim bir grubu dinlerken hiç zevk alamadım...

Gossip de bu yıl birden fazla izleme şansını bulduğum gruplar arasında. Beth Ditto, canlı performansına gözü kapalı kefil olabileceğim ender isimlerden birisi. Sadece güçlü sesiyle değil, sahnedeki karizması, esprileri ve rahatlığıyla kalabalığı anında avucunun içine alıyor ve ilgiyi bir an dağıtmıyor. Son albümün dinamizmini de sahneye çok başarıyla yansıtıyor ekip. Akşamüstü sahne almasına karşın, çok yoğun bir talep vardı Gossip’e. Bundan sonra her yerde aynı ilgiyi göreceğinden hiç kuşkum yok.



Dört gün içinde 30’dan fazla performans izledim ama bana en çok dokunanı, ambient / modern klasik müziğin genç dehası Nils Frahm oldu. Bir müzisyenin enstrümanına hakim olması çok saygı uyandırıyor ama Nils Frahm’ınki ondan öte bir durum. Sanki piyanonun, klavyenin içinde yaşıyor gibi. O genç yaşta öylesine tutkulu ve dokunaklı bir müzik yapıyor olması da ayrı bir merak konusu. Dinledikçe mutluluktan gözlerimden yaşlar akmasına neden oldu o genç adam. Bulduğunuz yerde konserini kaçırmayın. Konserin bir yerinde aynı plak şirketi Erased Tapes’den müzik yayınlayan Peter Broderick ve Danimarkalı grup Efterklang üyeleri de Frahm’a katılınca tarihi bir ana tanık olduk. Videosunu çektiğim için anlatmıyorum; olanları oradan izleyebilirsiniz. (Diğer videolar için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/nils-frahm-roskilde-festival-2012.html )



Benzer şekilde etkilenerek dinlediğim diğer müzisyen Peter Broderick’ti. Sahnede tek başına bir büyücü gibi adeta; keman, klavye, gitar arasında koşup duruyor. Yumuşacık sesiyle melankolik tınılar çıkarıyor ama şarkı aralarında komik anekdoklar anlatıyor. Yarattığı sesleri sample’layıp loop’a alıyor ve bir oyun gibi oynuyor seslerle. Onun konseri de festivalin en güzel sürprizlerinden birine sahne oldu. Bir baktık ki kızkardeşi Heather Broderick ve Nils Frahm bir anda sahneye fırladı. (Onun da videosunu şu linkten izleyebilirsiniz: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/peter-broderick-roskilde-festival-2012.html)

Hem Peter Broderick, hem de Nils Frahm, festivaldeki favori sahnem Gloria’da çaldılar. 900 metrekarelik kapalı bir çadırın içindeydi bu sahne. Dev festival alanında en çok hoşuma giden yer, Poetry Hall’du. Yerleri bildiğiniz deniz kumuyla kaplamışlar. Bir yanda kahve, çay ya da içki alabileceğiniz bir bar var, aralara kütüphaneyi andıran raflı yerleştirmeler konmuş. Kimisi oda görünümünde olan bu yerleştirmelerin içine girip kitap okuyabiliyorsunuz. Kitaplar Danimarka Kraliyet Kütüphanesi tarafından festivale bağışlanan müzik kitapları ve dilerseniz istediğinizi alıp gidebiliyorsunuz. Orada kitap okuyup yerde kumdan şato yapanları izlemek bambaşka bir deneyimdi. Bu yaratıcı konsept çok cezbetti beni.

30’dan fazla konseri tek tek bu yazıda anlatırsam çok fazla uzun bir yazı olur. Bazılarının videolarını paylaşacağım; önemli bir bölümünün hakkında da hafta boyunca Twitter ve Instagram üzerinden görüşlerimi video, tweet ve fotoğraf aracılığıyla aktardım. (Twitter ve Instagram'daki kullanıcı adım "zulalk", YouTube kullanıcı adım zulal2011. İlgilenenler o platformlardan da bakabilir.)

Bütün sahnelerde ses sistemleri mükemmeldi, bütün performanslar (yarım saat geciken Mew dışında) zamanında başladı. 2000’deki Pearl Jam konserinde dokuz kişinin izdihamdan ölmesi nedeniyle festivalde izleyici güvenliğinin çok titizlikle ele alındığını gördüm. Her konserden önce gösterilen videolarda crowdsurfing ve omuza çıkıp izlemenin yasak olduğu hatırlatıldı, “kendinize ve diğer arkadaşlarınıza dikkat edin” denildi. Susuzluktan bayılan olmaması için her konserde sahne önünden kalabalığa bedava su dağıtıldı. Kocaman kovaların içine muslukla doldurulan su, festival için özel tasarlanan çevreye daha az zararlı bardaklarla iletildi insanlara. Uyuşturucuya karşı mesajlar, pankartlar asılmıştı ama festival sırasında 20 yaşında bir gencin uyuşturucudan öldüğü haberi geldi.

Roskilde, katılımcılara olabildiğince geniş özgürlük tanıyan, kimsenin kimseyi kınayıp sınırlamadığı, bir süreliğine gerçek dünyadaki sorunları unutup kendinize müzik ve sanatla çevrili bir dünya kurabildiğiniz çok güzel bir festival. Sonuçta her müzik sevdalısına, tabii olanağı varsa, Roskilde deneyimini yaşamasını öneririm. Glastonbury kadar yoğun ve yorucu değil; üstelik büyük bir festivale yakışan tatmini hem müzik hem ortam açısından sağlıyor.

Festivalin en büyük sahnesi Orange’ın olduğu alanda dev puntolarla yazılmış bir söz var: “The Best of Times for the Rest of Time” demiş Amerikalı sanatçı Steve Powers. O söz, festivalin ruhunu tek cümlede anlatıyor. Müzik, eğlence ve sanatla dolu geçen günlerden sonra sosyal yardım için hiç azımsanmayacak bir para toplanıyor. Bu yıl sadece bilet satışından 47.000 Euro toplandı; festival sırasında yapılan bağışlar da eklenince bu miktar çok daha fazla olacak. Eğlenirken de toplumsal açıdan bir işe yaramak ve bunu gerçekten hedef haline getirmek mümkün. Roskilde Festivali’ni düzenleyenler bunu kanıtladığı için alkışı hak ediyor.

EN ÇOK BEĞENDİĞİM PERFORMANSLAR

-Nils Frahm
-Peter Broderick
-Gossip
-The Cure
-Bruce Springsteen
-Oneohtrix Point Never
-Kimmo Pohjonen / Samuli Kosminen and Proton String Quartet (video: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/kimmo-pojhonen-samuli-kosminen-proton.html)
-Janelle Monae
-Perfume Genius (video : http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/perfume-genius-roskilde-festival.html)
-Paul Kalkbrenner
-Tune-Yards

ROSKILDE ÖNERİLERİM

Konaklama: Festivalde farklı kamp alanları var. Eğer kamp yapacaksanız, önerim biraz fazla para ödeyip Get-A-Tent denilen alanda kalmanız. Çünkü orada hem sizi hazır kurulu çadırlar karşılıyor, hem de sahnelere nispeten daha uzak (10 dakika yürüme mesafesi), dolayısıyla gürültüsü az bir alan. Ayrıca o bölgede kullanabileceğiniz sifonlu, daha uygar ve modern tuvaletler var. Bu nedenle de kötü koku sorunu yok. En önemlisi de sıcak duş bedava. Gerçi diğer musluklardan akan çivi gibi soğuk suyla kıyaslayıp “hot shower” demişler; aslında epeyce ılık bir su ama sonuçta duş! Eğer yanınızda götürmediyseniz, girişte şampuan, havlu gibi malzemeleri de satıyorlar. Glastonbury’deki gibi kadınlar ve erkekler için ayrı bir alanda ortak bir yerde topluca duş alıyor insanlar. Biraz hamam görüntüsü var ama yine de çölde vaha gibiydi benim için. (Get-A-Tent bileti alırsanız, festivalden ayrılırken kaldığınız çadırı da alıp götürebiliyorsunuz.)

Yiyecek: Hemen her zevke göre yiyecek satan standlar var. Fiyatlar Roskilde ve Kopenhag ile kıyaslanırsa pahalı değil. Festivale giderken yanınızda bir miktar Danimarka Kronu bulundurmanızda fayda var. Kredi kartı da geçiyor ama bazı yerler nakit kron kabul ediyor. Festival alanında banka işlemleri için bir şube bulunuyor. Denemedim ama oradan da faydalanılabilir. Yine de giderken yanınıza kron alın. Roskilde’nin ilginç bir özelliği, kamp alanına istediğiniz kadar içki ve yiyeceğin sokulabilmesi. Önce tekerlekli el arabalarıyla koli koli bira taşıyanları görünce şaşırdık ama sonra durumu anladık. 4 gün ısınma 4 gün festival olarak planlanan etkinlik, 8 güne yayılınca yeme içme kurallarını gevşek tutmuş organizatörler. Bir pet su şişesinin bile alana sokulmadığı bizim festivallere göre Roskilde’de yaşam çok daha kolay. Glastonbury’de veganlar için ayrı yemek vardı ama Roskilde’de bu ayrıca düşünülmemiş. Ben, vejetaryen yemekleri kendime uygun hale getirmeye çalıştım ve çok da zorlanmadım.

İhtiyaçlar: Festival alanında kamp malzemeleri satan dükkan var. Bir ihtiyacınız olursa oradan almanız da olanaklı. Yani paranız varsa evden olduğunuz gibi çıkıp gider ve orada bütün gereksinimlerinizi karşılarsınız. O bakımdan endişeye gerek yok. Roskilde kent merkezi de yürüyerek 15-20 dakika mesafede. Oradan da alışveriş yapmak mümkün.

Roskilde’de hava saatlik değişimler gösteriyor. Sabah yağmurlu ve soğukken, gün içinde birden ısınabiliyor veya tersi de olabiliyor. O nedenle yanınızda mutlaka şort-tişört- yazlık spor ayakkabı götürürken, ayrıca yağmurluk-mont-yağmur çizmesi ve kalın kazak bulundurun. Hem yazlık hem kışlık bir festival Roskilde.

(Bütün fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

-









-

8 Temmuz 2012 Pazar

Nils Frahm @ Roskilde Festival 2012








Peter Broderick @ Roskilde Festival 2012


Peter Broderick az once Roskilde Festival'da olaganustu guzel bir konser verdi. Gunun surprizi konserin bir noktasinda sahneye aniden Nils Frahm ve Heather Broderick'in cikmasiydi. Nils Frahm'i birkac saat sonra ayri konseri var ama birlikte sahneye cikmalari cok guzeldi.

Peter Broderick de Patrick Watson gibi bir ara seyircilerin arasina karisti. O anlari da elimden geldigince cekmeye calistim. Daha sonra festivali yazacagim icin simdilik sadece videolari paylasiyorum. (Ayrica yaziyi yazdigim bilgisayar festivalin medya mensuplari icin duzenledigi Press Center'a ait oldugu icin harflerin bazilari Turkce degil. O nedenle de ozur dilerim.)









-

Bruce Springsteen @ Roskilde Festival 2012


Video kalitesi cok iyi olmayabilir ama son derece zor kosullarda, cok kalabalik bir ortamda cektim bu videoyu.

6 Temmuz 2012 Cuma

Perfume Genius @ Roskilde Festival


Dun geceki Perfume Genius konserinde cektigim videolardan birisi.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Vitrindeki Albümler 122 : Liars - WIXIW - (Mute Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Temmuz 2012

Eğer insanların aklını karıştırmıyorsak, o biz değilizdir.” Bu iddialı cümlenin sahibi Liars grubunun vokalisti Angus Andrew. Cümleyi kimin söylediğini bilmesem ve tahminlerimi sorsanız, mutlaka onun da adını sayardım. 2000’den beri müzik yapan üçlü, önceleri New York dans-punk sahnesinin temsilcilerinden biri olarak adını duyurdu. Geçen ay çıkan 6. albümleri “WIXIW”ya kadar art-rock, post-punk, noise rock, deneysel rock olarak tanımlanan çalışmalar yaptılar. Kendilerini tekrarlamaktan özenle kaçındıkları için her defasında farklı bir ruh halini yansıtan albümler yapıyorlar. Yaratıcılıklarını kendi elleriyle sınırlamadıklarından en heyecanla izlediğim gruplardan birisi Liars. Yeni albümde de yine iddialarını kanıtladılar; gerçekten şaşırtıp aklımızı karıştırdılar.

Bundan bir önceki albüm 2010’da çıkan “Sisterworld” sert gitar efektleri ile insanı sarsan, yolu ve yöntemi açık bir albümdü. Liars, bu kez gitar ya da piyanonun başına oturup melodi yaratma yöntemini bir kenara bırakmış ve elektronik aletlerle farklı ses kullanma çabasına girişmiş. Çeşitli yazılım programları ve analog synth’lerle çok vakit geçirmişler. Vokalde de belirgin bir farklılık var; Angus Andrew’in sesine bir sakinlik gelmiş, kimi zaman sözcükleri ağzında yuvarlarcasına, usulca şarkı söylüyor.

“WIXIW”, bütün bu özellikleri nedeniyle, birçok kişi tarafından Radiohead’in Kid A ve Amnesiac dönemine benzetiliyor. Gerek müziğin altyapısı, gerek Angus’un vokali kaçınılmaz olarak akla bunu getiriyor. Özellikle “His and Mine Sensations”da benzeyiş doruk noktasına ulaşıyor. Ama yine de bu yöndeki yorumları ihtiyatla karşılamak gerekir. Ben Liars’ın kimseye benzemeye çalıştığını düşünmüyorum. Angus Andrew’in dediği gibi Radiohead’le tura çıktıklarında yaptıkları albüm “Sisterworld” oldu ve o bunun tam tersiydi.

Liars’ın müzik yapma tarzına ilişkin sevdiğim bir diğer özellik de, her albümü farklı ortamlarda kaydetmeyi adet haline getirmeleri. Kayıt yapılan fiziksel ortamın albümün karakterinde ne kadar belirleyici olduğu konusunda benim bir fikir yürütmem pek doğru olmaz. Bunu müzisyenlerle konuşmak lazım. Ama şunu söyleyebilirim; belli ki bu Liars üzerinde etkili oluyor. Sisterworld’ü Los Angeles’ta kaydetmişlerdi ve o kentin tüm hırçın tuhaflığı sounda yansımıştı.

Bu kez yine LA’de ama göz önünde olmayan bir sığınak bulmuşlar kendilerine. Hiç penceresi olmayan bir mekanı stüdyoya çevirip kaydı orada yapmışlar. Amaçlarının soyutlanmayı yansıtan “yoğun ve soğuk” bir sound elde etmek olduğunu söylüyor Angus. Albümü baştan sona dinleyince, Mute Records’ın sahibi prodüktör Daniel Miller’ın da katkısıyla yaratılan elektronik seslerin, sample’ların bu hedefi 12’den vurduğu ortaya çıkıyor. Sakın bunu olumsuz bir özellik olarak algılamayın; bence “WIXIW”, Liars’ın en iyi albümü olmuş.

“Wish you” olarak okunan albüm, grubun aklını meşgul eden meselelere ilişkin bir fikir veriyor. Apparat’ın solo çalışmalarını hatırlatan atmosferik bir havadaki “The Exact Colour of Doubt” ile açılıyor albüm. Bu şarkıda Angus Andrew, birine ihtiyaç duyduğunu anlatırken, hemen arkasından gelen, elektronik altyapısıyla albümün en güzel şarkısı “Octagon”da adeta bir sarhoş edasıyla o kişinin kendisini terk etmesini istiyor. Sadece müzik olarak değil, şarkı sözleri açısından da kendi içinde karşıtlıklar barındıran bir albüm “WIXIW”.

Yazdıklarımdan kafanız mı karıştı? Öyleyse, yeniden Angus Andrew’a başvurabiliriz bu aşamada. SPIN dergisine verdiği röportajda, “İlginç olma özelliğini koruyan sanat, size açık bir giriş noktası sunar ama bu mutlaka size bir çıkış noktası sunacağı anlamına gelmez” demiş. Bu durumda albümü dinleyin ve yolunuzu kendiniz bulun. Zaten bütün ilginçlik burada.

Mono Festival Testi Geçti


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2012

Bazen “Türkiye’de bugüne kadar açık havada düzenlenmiş en iyi açıkhava festivali sizce hangisi?” diye sorulur; yanıtım hep “2007’de Kilyos Solar Beach’teki Radar Live” olur. Üç güne yayılan festival, o tarihte Türkiye için devrimci denilebilecek bir programla gerçekleştirilmiş, çok sayıda alternatif ismi ilk kez dinleme olanağı sağlanmıştı. Festivale gidenler, hem denize girmiş, hem de harika bir müzik şöleninin içinde bulmuştu kendini. Ama zarar edip, finansal desteği bulamayınca ilk ve son oldu Radar Live.

O günden beri “Neydi o festival!” deyip duruyorduk ki, bu yıl Pozitif tarafından aynı mekanda ilk kez yapılacak Mono Festival duyuruldu. Bu kez sadece bir gün sürecek, dört sahneli bir festival planlanmıştı. Programına bakıldığında elbette Radar Live kadar yoğun değildi. Ama belli ki, beş yıl aradan sonra bu tür alternatif müzik ağırlıklı festivallerin devam edebilmesi açısından bir test gibi olacaktı. Gittim, gördüm ve diyorum ki; Mono testi geçti.

Cumartesi sabahı 10’dan pazar sabaha karşı 5’e kadar süren etkinliğe 8500 kişi katılmış. Geçen hafta Küçükçiftlik Park'ta yapılan Jessie J konserini 9000 kişinin izlediğini düşünürsek, alternatif müzik ile pop müzik arasındaki talep farkı da ortaya çıkıyor. İşletme okuyanlar hesaplamayı daha iyi yapacaktır ama benim kanım, Pozitif'in Radar Live'daki talihsizliği bir daha yaşamamak ve Mono türündeki festivalleri gerçekleştirebilmesi için Jessie J gibi konserleri de düzenlemek durumunda olması.

Festivalle ilgili olarak ilk izlenim, beş yıl önceki atmosferin aynen korunduğu, yani eğlence ve müzik karışımının iyi bir kıvamda tutturulduğu yönünde. Plaj festivallerine çoğu insanın denize girip güneşlenmek ve eğlenmek amacıyla geldiği düşünülürse, konserlerin akşam saatlerine kaydırılması iyi olmuş. Üstelik Radar Live'da gündüz sahneye çıkan gruplar sıcaktan perişan olmuş ve çok az sayıda insana çalmıştı. Böylece sıcak tehlikesi atlatılmış ama bazı isimlerin az sayıda insana çalması durumu aşılamamış. Ona da organizasyonun yapabileceği bir şey yok. Onun sorumlusu Türkiye'ye ilk kez gelen bir müzisyen sahnedeyken gidip bilgisayar oyunu oynamayı tercih edenler olsa gerek.

Bir fark olarak bu kez yemeklerde bir sınırlama olduğunu gördüm. Aslında uzun yemek kuyruklarına girmeme gerek kalmadı; hamburger, döner, sosis satışı yapıldığından veganlar yine aç kaldı. (Bu konuyu her festival yazımda yazıyorum. Çünkü bu mağduriyeti yaşamayan bilmez. Ben yaşayanlardan biriyim. Sevgili organizatörler, lütfen bu çözüm bulunmayacak bir konu değil; mesela getirin oraya bir kumpir, herkes içine istediğini koydurabilsin. Yapın bunu artık. Dışardan yiyecek sokulmasına da izin verilmiyor. Sabahtan akşama kadar aç kalan insan festivalde nasıl mutlu olsun? )

Festivalde sahneler arasında fazla uzaklık bulunmadığı için birinden diğerine gitmek daha kolaydı. Konser başlama saatlerinde gecikme olmadı; program tıkır tıkır işledi. Ancak deneysel rock grubu Battles’ın sabah 3’e doğru sahneye çıkması, çok sayıda katılımcının iyi bir performansı kaçırmasına neden oldu. Bu saatin bir zorunluluktan kaynaklandığını öğrendim ama sonuçta Battles’ı canlı dinleyememek üzücüydü. Umarım Pozitif, grubu gelecek dönemde Babylon’a da getirir.

Festivalin bana göre en iyi performansı The Horrors’ındı. Battles’dan önce 01.00’da sahneye çıktıklarından, dinleyici sayısı belirgin ölçüde düştü. Az ama öz bir kitleye seslendi grup; post-punk’ın derin sularına girip, iç dünyamızda sarsıntılar yarattı. 2007’de Türkiye’de ilk konserlerini de Radar Live’da vermişlerdi. O zaman vokalist Faris Badwan gördüğü her yüksek yere tırmanmış, tam anlamıyla dağıtmıştı kendini. Bu defa müziklerindeki farklılığın da etkisiyle durulmuş ama dinleyici üzerinde bıraktığı etki daha da yoğunlaşmış.




The Horrors çalarken ses sistemi teknik ekipten kaynaklanan bir sorun yansıtsa da, günün diğer konserlerinde bir aksaklık yoktu. Kanadalı alternatif rock grubu Metric, ağırlığı yeni albümünden şarkılara verip seyirci coşkusunu azaltsa da, çok dinamik bir performans gerçekleştirdi; ekip çok iyi çaldı. Vokalist Emily Haines, adeta bir çekirge gibiydi; klavye, zil ve gitar çalarak sahnenin her yanına sıçrayıp uzandı.

Danimarka’dan festivale katılan Oh Land, elektro-pop’u deneysel bir bakış açısıyla işlediği müziğiyle sahnede beklediğimden daha etkiliydi. Gösterişli ve parlak bir pelerinle sahneye geldiğinde Björk’ü andırdığını düşündüm. Onun gibi Kuzey Avrupalı müzisyenlere özgü, “uzak, güzel ve ilginç olma” özelliklerini kendinde toplamış o da.



Çingene ruhlu punkçılardan oluşan Gogol Bordello, her zamanki gibi enerjisiyle festivali avucunun içine aldı. Sulukule’nin yıkılmaması için verdiği desteği, gitarına yapıştırdığı “Sulukule Susmayacak” çıkartmasıyla da pekiştirmişti vokalist Eugene Hütz. Her konserlerinde aynı şovu görsem de Gogol Bordello’yu izlemekten her seferinde keyif alıyorum.

Festivalin diğer sahneleri arasında en çok Burn Dubstep / Elektronika Sahnesi’nde zaman geçirdim. Com Truise ve Compa’nın yanı sıra, özellikle Commodo çok iyi bir set sundu. Bu sahnedeki ortam, adına uygun olarak daha coşkuluydu.

Festivalle ilgili bir sıkıntı da dönüş yolunda yaşandı. Taksim'e dönüş için servise binmek isteyenler çok uzun süre sırada beklemek durumunda kaldı. Her festivalde bu tür kuyruklar olur ve trafik yoğunlaşır ama Mono'da daha fazla şikayet olmasının nedeni, programın zaten çok geç bitmesiydi. Eve dönüş sabahı buldu. Belki bundan sonraki etkinliklerde sırayı azaltmak açısından katılımcıları şehir merkezine taşıyacak araçların sayısı artırılabilir.

Bazı aksaklıklar olsa da Mono Festival'ın yaşamasını ve gelişmesini diliyorum. Seneye iki gün olursa şaşırmam ve sevinirim. O zaman adı Mono olmaz demeyin, "Double Mono" olur. Böylece Radar Live’a kaldığımız yerden devam ederiz.

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

1 Temmuz 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 121: Piano Magic - Life Has Not Finished With Me Yet (Second Language)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 1 Temmuz 2012

Piano Magic’in popüler bir underground grup olma hedefini uzun yıllardır takip ediyorum. Her grup / müzisyen popülerlik kazanmayı daha fazla insana ulaşmayı amaçlar; çünkü müziği daha çok dinlensin ister. Çok doğal bir arzudur bu. Ancak bu engebeli bir yoldur; ana akıma yaklaşırken, müziğin belli bir çıtanın altına düşmesi tehlikesi vardır. Bunu dert edinen gruplar, “müziğimi korur, yeraltında kalırım” tavrını alır genellikle. Piano Magic de onlardan birisi. 16 yıldır Glen Johnson önderliğinde müzik yapıyorlar ve oya gibi işliyorlar her albümlerini. Her şeyden önce bu nedenle saygıyı hak ediyorlar.

2009’da Yılın En İyi Albümleri listemin 1 numarasına yerleşen “Ovations”dan sonra grubun dinleyicilerine yeniden merhaba diyeceği albümü merak ediyordum. Çünkü bugüne kadar yaptıkları 11 albümde farklı soundları denemekten kaçınmadılar; post-rock, elektronika, folk, ambient türlerinin sınırlarına ustalıkla girdiler. Bu defa da “Ovations”ın gitar ağırlıklı ve daha enerjik soundundan sakin sulara dönmüşler. Gitar efektleri azalmış, vokaller daha güçlü ve net şekilde öne çıkmış. İlk dönemlerindeki melankolik ve romantik havayı yeniden filtresiz solumuşlar.

Grup elemanlarının kullandığı gitar, bas, klavye, piyano, orkestra çanı, santur ve perküsyon aletlerinin yanı sıra albümde onlara farklı enstrümanlarla beş müzisyen daha eşlik ediyor. Böylece viola da gamba, klarnet, keman, arp, flüt ve çellonun da renklerdiği çok daha zengin ve organik bir sound elde edilmiş.

Şarkıların temasına bakılınca, bütün sözleri kaleme alan Glen Johnson’ın yine insanoğlunun doğasına ve bu dünyadaki varlığının yarattığı çeşitli sorunlara odaklandığı görülüyor. Yine yalnızlık var, buluşamayan ruhlar ve kaybedilen aşkların ardından yazılan iç burkan şarkılar var.

Ama albümün adında da beyan ettiği gibi, bu dünyada işi henüz bitmemiş yazarın; küçük çatlaklardan da olsa umut ışığı sızıyor zaman zaman. Agresif ya da öfkeli bir sesi yok anlatıcının. Hatta hayvanlara yapılan zulmü konu edinen “(The Way We Treat) The Animals”da bile sakin sakin söylüyor Glen Johnson. “Judas” ve “A Secret Never Told”da da sesiyle Johnson’a vokal desteği veren Josh Hight’ın söylediği şarkıda, “Hayvanlara yaptığımız muameleye göre yargılanacağız. Hayvanları katlediyorsan ruhun çürüyecek” demiş Johnson. Bas ve yaylıların yönlendirdiği müziğin kararlı, karanlık ama şaşırtıcı bir şekilde dingin bir tonu var.

Glen Johnson ve Josh Hight’ın dışında albümdeki diğer vokalist, Klima adlı solo projesiyle de tanıdığımız Angele David-Guillou. “Sing Something”, “Lost Antiphony” ve “A Secret Never Told” gibi onun ana vokali üstlendiği şarkılar, albümün karanlık havasını biraz dağıtıyor. “Bulutlar güneşi kapatsa da, yazılmış mektuplar asla gönderilmese de, kış soğuğu ağaçları çıplak bıraksa da, her yeri yağmur bassa da, tatlı öpüşmeler yok olsa da, hiç açığa çıkmamış bir sır kaybolsa da umut olmadığını düşünme, yalnız olmadığını unutma” diyor Guillou. Şarkının sonunda kilise çanlarını duyuyoruz ve ardından 16 saniyelik müzik kutusu melodisinden oluşan “Reprise” ile sona eriyor albüm. Hayata yeniden umutla bakışın kısacık özeti gibi bu bitiş.

Piano Magic’in esin kaynakları arasında saydığı Dead Can Dance etkisi, Ortadoğu coğrafyasına uzandıkları açılış parçası “Matin” ve “Judas”da belirgin. Piano Magic’in farklı kültürlere ait seslere olan merakını müziğine enjekte etme yöntemini hep heyecanla karşıladım. O nedenle açılıştaki bu iki parçaya özel bir alkış gidiyor benden.

Matin’deki mırıldanmaları ve kapanıştaki Reprise’ı saymazsak, “Higher Definition”, albümdeki tek enstrümantal parça. Çok sevdiğim bas gitar tonlarını yakalamış, keyifli bir parça yapmış Piano Magic.

Her albümde dinleyicinin diğerlerine göre daha çok sevdiği bir şarkı olur genellikle. Bu albümde beni kişisel duyarlığım nedeniyle en çok teması nedeniyle “(The Way We Treat) The Animals” etkiledi ama müzik olarak en çok “The Slightest of Threads”de takıldım. İspanyol gitarını hatırlatan akustik gitar ve çellonun baskın olmasının yanı sıra, Glen Johnson’ın sesindeki sükuneti etkileyici buldum. Kadın, gece yarısı yatağından kalkıp yanında yatan sevgilisine bakar ama erkek başkasını hayal etmektedir. Sadece seks için bir araya gelen ama zihinlerinde asla buluşamayan bir ikilidir onlar. Başlamadan bitmiş bir bir hikayedir onlarınki...

Yanındakini değil başkasını hayal etme, fiziken beraber olduğunun dışında başka birisini özleme temasını başka şarkılarda da işledi Glen Johnson. 1999 albümü “Low Birth Weight”te yer alan “Dark Secrets Look for Light”da “Bana çirkin bir eş bulun / Kimse dönüp ikinci kez bakmasın / Gece uykuya dalıp başkasını hayal edebileyim” diyordu. Onun çıkış noktası, ruhunu esir alan kıskançlıktan kurtulmaydı muhtemelen ama sonuçta aynı şeyi hayal ediyordu.

Yalınlaşmış soundu ve incelikle dokunmuş prodüksiyonuyla “Life Has Not Finished With Me Yet”, grubun kariyerinde önemli bir artıdır. Ruhlarından süzüleni dinleyiciye aynen yansıtan, günümüzün en içten, en dürüst müzik yapan gruplarından birisi Piano Magic. Yeraltında kalmaya devam ettikleri sürece de “popüler” olmalarının bir sakıncası yok.

Translate