26 Aralık 2013 Perşembe

2013 - TÜRKİYE'DEN EN İYİ ŞARKILAR


Kasım ayında Tolga Akyıldız'dan bir e-posta geldi. 13 müzik yazarından 2013'te Türkiye'de yayınlanan en iyi 10 albüme dair görüşlerini bildirmeleri ve bu albümlerden birer şarkıyı da yayınlanacak ortak bir albümde yer alması için seçmeleri isteniyordu. Tabii albüme konulacak şarkılar en çok tercih edilenler olacaktı. Şu anda bu albümün lisans çalışmaları son aşamasına gelmiş durumda. Tamamlandığında Sony Music etiketiyle bir albüm yayınlanacağı bilgisi verildi.

Ben de kendi değerlendirmemi yapıp gönderdim. Şarkı listesi istendiğinden kısaçalar ve single olarak çıkanları da işin içine katıp, en iyi kayıt olarak yaklaştım konuya. Listemin dışında kalan, beğendiğim başka albümler de var ama 10 şarkı ile sınırlanınca ortaya bu çıktı.

Aşağıda o şarkıları sizinle paylaşmak istedim.

REPLİKAS - KYZYL (EP NO1)


Replikas - Kyzyl (Official Video) from oichuung on Vimeo.


POST DIAL - ODE TO THE PRICKS (İnternet üzerinden single olarak yayınlandı.)



KUTU - FJORD (KUTU)



AH KOSMOS! ANNEANNEMİN KOAH'SI (FLESH)



NEKROPSİ - DAPHNİS (2013 boyunca internette "Aylık" adı altında yayınlanan şarkıların mart şarkısı)

Nekropsi - Daphnis from Kontraplak on Vimeo.

KİM Kİ O - BİZ SENİNLE EŞİT DEĞİLİZ (GROUNDS)



SOFTA - HUNİLİ AYİN (Hunili Ayin adlı albümde yer alan bu şarkıyı internet üzerinde paylaşılabilecek bir formatta bulamadım.)

SARP YILMAZ - SIMPLE WORDS (Beef Records'ın bu yıl çıkan "Lay It Down" adlı toplamasında CD ve digital download formatlarında yayınlandı.)



GÜLŞAH EROL - ONCE THERE WAS A KING 



POST - UNSTABLE (ORGANIC HOLOGRAM)

Post - Unstable (2013) from Beware of The Chicken on Vimeo.

-


24 Aralık 2013 Salı

2013 YILINDA MÜZİK


Bir müzik yazarı/radyo programcısı olarak yıl sonu değerlendirmelerini yazarın okuyucusuna/dinleyicisine karşı görevi olarak görüyorum ve o bakış açısıyla elimden geldiğince yılı gözden geçiriyorum. Vegan Logic adlı radyo programım başladığından beri her ay sonunda özel olarak o ayı da değerlendiriyorum ama yıla tümüyle bakmak, gözden kaçanlar varsa ortaya çıkarıyor, bir anlamda kendi eksiklerimi de kapatmış oluyorum.

Bu değerlendirmeleri yaparken kullandığım "en iyi", bana göre en iyi anlamındadır. Çünkü ben sanatta bilimdeki gibi tek bir en iyi olduğunu düşünmüyorum. Her sanat eseri, her insanda farklı duygular yaratır ve herkesin aldığı zevk ya da etkilenme derecesi de doğal olarak farklıdır. Ben de kendi duygu ve düşüncelerim doğrultusunda bir öneri olarak yapıyorum bu listeleri. Eğer birilerine ulaşıyor ve faydalı oluyorsa ne mutlu bana.

2013'te müzik denince benim aklıma aşağıda bağlantılarını verdiğim yazı ve radyo programlarımdaki müzisyenler, gruplar ve albümler geliyor. Müzik için iyi bir yıldı. 2014 daha iyi olur umarım.

*** Bu yıl da konuyu farklı kategorilerde ele aldım. Kasım ayında, bu yıl yeniden yayınlanan eski kayıtlara bakarak işe başladım. İlgili radyo programımı dinlemek isteyenler için bağlantı: 2013'te Yeniden Yayınlanan Kayıtlardan Bir Derleme

*** İkinci olarak bana göre 2013'ün en iyi albümlerini sıraladım. 2013'ün En İyi Albümleri

*** En iyi albümlere ayırdığım iki radyo programı yaptım. Vegan Logic 2013'ün En İyi Albümleri Bölüm I / Vegan Logic 2013'ün En İyi Albümleri Bölüm II

*** Yılın en iyi orijinal film müzikleri seçkimin yer aldığı bir radyo programı yaptım. Vegan Logic 2013'ün En İyi Orijinal Film Müzikleri

*** 2013 boyunca en beğendiğim konserleri yazdım. 2013'te En Çok Beğendiğim 30 Konser

*** Yılın en iyi ilk 10 şarkısına ayırdığım Vegan Logic ile yılı kapatıyorum.  Vegan Logic Yılın En İyi İlk 10 Şarkısı

*** Son olarak da müzik yazarlarının seçtiği şarkılardan oluşacak bir albüm için Türkiye'den yılın en iyi 10 şarkısına dair bir liste hazırladım. 2013- Türkiye'den En İyi Şarkılar Seçkisi

-


VEGAN LOGIC LI - 2013 EN İYİ İLK 10 ŞARKISINDAN OLUŞAN SEÇKİ - 23.12.2013


23.12.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- David Bowie - Love Is Lost
2- Savages - Marshal Dear
3- Teho Teardo & Blixa Bargeld - Still Smiling
4- Editors - The Phone Book
5- Carter Tutti - Coolicon
6- Burial - Come Down To Us
7- Nick Cave and the Bad Seeds - Animal X
8- Moby - The Lonely Night (Feat. Mark Lanegan)
9- Atoms for Peace - Before Your Very Eyes... 
10- Nils Frahm - Says 






21 Aralık 2013 Cumartesi

2013'TE EN ÇOK BEĞENDİĞİM 30 KONSER


Geride bıraktığımız yılı değerlendirmeye konser başlığı ile devam ediyorum. 2013 boyunca hem Türkiye'de hem de yurtdışında çok sayıda konsere gittim. Ne yazık ki son anda yaşadığım bir aksilik sonucunda, Glastonbury hevesim kursağımda kaldı ama neyse ki bu yıl turnelerinde görmek istediğim birçok grubu ve müzisyeni SXSW sırasında Teksas'ta ve daha sonra New York'ta yakalamıştım.

Aşağıda paylaşacağım listedeki konserler hakkında blogda yazılarım mevcut. Diğer ayrıntılara da verdiğim bağlantılardan bakılabilir. 2014'ün bol konserli, festivalli ve en azından müzik açısından iyi bir yıl olmasını diliyorum. Şimdiden yeni konserlerin hayalini kurmaya başladım bile!

1- Roger Waters - The Wall Live @ İTÜ Stadyumu (The Wall İstanbul'da destan yazdı)
2- Bohren und der Club of Gore @ Borusan Müzik Evi (Konser yazısı: Bir Hayaldi Gerçek Oldu / Christoph Clöser röportajı / Bohren & der Clun of Gore'a ayırdığım radyo programım)
3- Camera @ Hotel Vegas/Volstead, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
4- Prince @ La Zana Rosa, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
5- Lubomyr Melnyk @ Salon (Bütün piyanolar sevgilinizse, yalnızlık kimin umurunda? / Lubomyr Melnyk'e ayırdığım radyo programım)
6- Swans @ Salon (Salon'da Deneysel Bir Hafta Sonu)
7- Sigur Ros @ Madison Square Garden, New York (10 Yıl Sonra Sigur Ros'la Aynı Kentte İkinci Buluşma / Sigur Ros röportajı)
8- Savages @ Bowery Ballroom, New York  (Savages röportajı / Albüm yazısı)
9- Bad Religion @ Terminal 5, New York (Bad Religion'la Bir Punk Rock Gecesi / Albüm yazısı)
10- Nick Cave and the Bad Seeds @ Beacon Theater, New York (Nick Cave Adlı Fantastik Bir Dünya / Albüm yazısı: Push the Sky Away)
11- Föllakzoid @ Holy Mountain, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
12- Wire @ Babylon (Konser yazısı: Wire'dan Muhteşem Gürültü / Colin Newman röportajı)
13- Robin Guthrie @ Borusan Müzik Evi (Robin Guthrie röportajı / Albüm yazısı)
14- Mono @ Salon (Salon'da Ütopik Bir Gece)
15-The Soft Moon @ Hotel Vegas Patio, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Babylon konseri / Albüm yazısı / The Soft Moon'a ayırdığım radyo programım)
16- Tortoise @ Borusan Müzik Evi (Borusan'da Bir Tortoise Gecesi)
17- Toy @ Salon (Toy @ Salon)
18- Olafur Arnalds @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Olafur Arnalds Salon konseri)
19- Nik Bartsch + Sha @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
20- John Grant @ Babylon (Konser yazısı)
21- Primal Scream @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri / Primal Scream'e ayırdığım radyo programı)
22- Suede @ Parkorman (Suede'in Küçük, Nahoş ve Ateşli Dünyası)
23- Efterklang @ Bowery Ballroom, New York (New York'ta Efterklang Sıcaklığı / Albüm yazısı)
24- Editors @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri)
25- Portico Quartet @ Babylon (Albüm yazısı
26- Balmorhea @ Salon
27- Nils Petter Molvaer + Moritz von Oswald @ Babylon (Reaksiyon Özgürlüğü)
28- Body/Head @ Salon (Konser yazısı)
29- Melody Gardot @ İstanbul Caz Festivali (Konser yazısı)
30- The Veils + Placebo @ Parkorman (Konser yazısı)

(Fotoğraflar bana aittir.)

17 Aralık 2013 Salı

VEGAN LOGIC L - 2013 EN İYİ FİLM MÜZİKLERİ SEÇKİSİ - 16.12.2013


16.12.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- Mogwai - Eagle Tax (Les Revenants)
2- Gustavo Santaolalla - "The Last of Us (A New Dawn)" (The Last of Us)
3- Gustavo Santaolalla - I Know What You Are (The Last of Us)
4- Rick Smith - Raw Umber (Trance)
5- Jon Hopkins - Escape (How I Live Now)
6- Jon Hopkins Feat. Natasha Khan - Garden's Heart (How I Live Now)
7- Max Richter - The Release (Wadjda)
8- Max Richter - Arrival (Disconnect)
9- Max Richter - The Plan (The Last Day on Mars)
10- Clint Mansell - Blossoming (Stoker)
11- Clint Mansel & Emily Wells - If I Ever Had A Heart (Stoker)
12- Olafur Arnalds Feat. Arnor Dan - So Close (Broadchurch)
13- Explosions In The Sky & David Wingo - Hello, Is This Your House? (Prince Avalanche)
14- Tindersticks - Low Life (Les Salauds)
15- Mike Patton - The Snow Angel (The Place Beyond the Pines)
16- Shane Carruth - As If It Would Have A Universal And Memorable Ending (Upstream Color)
17- Shane Carruth - Stirring Them Up As The Keeper of A Menagerie His Wild Beasts (Upstream Color)
18- Steven Price - Gravity (Gravity Main Theme)






-

14 Aralık 2013 Cumartesi

Morrissey - "Autobiography"


Morrissey hakkında yazı yazmak, benim için hem büyük bir heyecan demek, hem de garip tesadüflerin bir kez daha farkına varıp, bu dünyada en azından bir ruh eşimin bulunabileceğine dair umutlanmak demek. Çok iddialı bir laf "ruh eşi" ama arkasında kapı gibi Moz'un bugüne kadar yazdıkları, söyledikleri var. O, şarkılarını bir günlük gibi düşündüğüne ve kimse de onların içtenliğini yargılamadığına göre, dayanağım çok sağlam. Dünya adlı bu gezegende kendime en yakın hissettiğim insan o; fiziksel olarak hep uzak ama ruhen çok yakın.

Hayatınızda böyle özel bir yere koyduğunuz müzisyen, kendi hayatı hakkında kitap yazdığında, okurken hissettiklerinizi yazıya dökmek kolay olmuyor. Kitabı çıkmadan önce sipariş ettiğim için, tümünü okuyalı epey zaman da oldu. Ancak üzerinden biraz zaman geçsin, ilk heyecanım biraz yatışsın istedim. Bugün de hiç planda olmadığı halde kendimi bu yazıyı yazarken buldum.

Morrissey'in hayatına, The Smiths'e dair yazılmış birçok kitap okudum bugüne kadar. Ama hiçbirisinin gerçeği tam olarak yansıtmadığını, hatta olanları farklı gösterdiğini biliyordum. Moz'un sonunda olan biteni kendisinin yazması, müzik tarihini değiştiren, indie rock'ın kurucusu olan bir grubun ortaya çıkış ve yıkılış öyküsüne ışık tutması açısından çok önemli. Johnny Marr da kısa bir süre sonra olanları kendi açısından anlatacağı bir kitap yayınlayacağını duyurdu. Onu da merakla bekliyorum. Ancak Moz'un kitabı, bugüne kadar özel hayatı konusunda konuşmayı hiç sevmeyen bir müzisyenin geçmişini az da olsa ortaya çıkarması bakımından da ayrı bir önem taşıyor. Kitapta, daha önce medyaya yansımayan bazı ilişkilerinden ya da yakınlıklardan söz ediyor Moz ama dili o kadar iyi kullanıyor ki, yine bir sürü gizem var o satırlarda...

Moz'un Manchester'da geçen çocukluk yılları, hiç mutlu değilmiş. İrlanda kökenli Katolik bir ailede, kızkardeşi, annesi, teyzeleri ve büyükannesinin oluşturduğu dar bir çerçevede, kadınların ağırlıkta olduğu bir ortamda büyümüş. Babası ile ilişkisine dair anlattıklarının bir kısmı içimi acıttı. Bazen evde kızkardeşiyle birlikte Diana Ross & The Supremes'in "I'm livin' in shame" adlı şarkısında dans ettiğini ama babası "Utanç verici görünüyorsun," dedikten sonra bir daha dans etmediğini yazmış Moz. Katıldığı atletizm yarışını bitirdiğinde, en azından yarışı tamamlayabildiğini düşünürken, "Ama kazanamadın," diye tersleyen bir babası varmış. 1972 yılında bir gün Mott the Hopple'ın "All the Young Dudes" adlı şarkısını heyecanla dinlettiğinde, babasının "Bana göre değil bu," diyerek odadan hızla çıkışını hüzünle anlatıyor. Babası hakkında herhangi bir kötü ifadesi yok Moz'un; olayları ajite etmeden, herhangi bir duygu seline kapılmadan, sadece aktarıyor ve belli ki gerisi okuyucuya kalsın istiyor; ama annesine çok daha yakın olduğu açık. Evdeki ortamın tersine, çocukluk ve gençlik yıllarında Manchester'ın "kızlar yerine erkeklerle dolu" olduğunu belirtiyor. Ev ile sokak arasındaki bu tezat da ilginç.

Manchester'ın Katolik okullarındaki öğretmenleri ve İngiliz eğitim sistemi, kitapta çok sert eleştirilmiş. Toplumsal olayları ve içinde yaşadığı sistemi sürekli sorgulayan bir insan için, onca manevi ve fiziksel şiddetin uygulandığı kurumlarda eğitim görmek adeta işkence olmuş; okul yılları, içinde büyük bir öfke birikmesine yok açmış. "Bu eğitimciler kimseyi eğitmiyor," diyor kitapta; anlattıklarını okudukça, dinleyici, önce The Smiths döneminde "The Headmaster Ritual", sonra solo döneminde "The Teachers Are Afraid of Pupils" adlı şarkıların kaynağını buluyor. Farklı olanı aşağılayan öğretmenler, çocukları hizaya dizip deri kemerle dövmekten zevk alan müdürler, elbette otoriteyi reddeden bir kişilik için nefret unsuru olmuş. "Kafkavari bir kabus" diye nitelediği o dönemde başına gelen en tuhaf şeyse, bir erkek öğretmeni ile yaşadığı bir olay. "14 yaşında, benimkilere takılıp kalan gözler eşliğinde yapılan gereksiz bir şekilde yavaş ve duyarlı dokunuşların anlamını öğrenmiştim," diye tek cümlede anlatmış o olayı...



Kitapta en çok dikkatimi çeken noktalardan birisi, Moz'un olağanüstü derecede iyi bir gözlemci olması. Hiç akla gelmeyen ayrıntılara dalıp, onların üzerinden teoriler, toplumsal eleştiriler geliştirebiliyor. Tek kanallı ve siyah beyaz televizyonların olduğu yıllarda İngiltere'de yayınlanan programları müthiş bir ilgiyle izleyip, popüler kültüre dair gözlemler yapmış; bunların bazıları okurken insana kahkaha attıracak kadar komik. Top of the Pops'un İngiliz kültüründe oynadığı rolü, herhalde ondan daha iyi anlatan başka birisi yoktur.

Çevresinde ona ilgi gösteren kızlara ilgi duymayan, zor arkadaş edinen, hayattaki dramlara kafa yoran, çoğunlukla yalnız bir gencin sığınağı olmuş şiir ve müzik. "Şairler size hüznünüz hakkında bilmeniz gereken her şeyi, genellikle yan yana duran neşe ve keder hakkında her şeyi söyler," diyor; "Stevie Smith'in ölümünün ardından onu "hiç açılmamış bir pencereye" benzetip, Manchester kitapçılarında şiir kitapları ararken iki dizelik şiirde hayatı buluyor. Vurucu sözlere, ters köşeye yatıran anlatımlara, en içten gelen duyguları aklımıza çakan ifadelere vurgun bir romantik Morrissey. Yazdıklarını okurken, zaten bildiğim bir şeyden emin oldum: Şiir ve müzik sevgisi olmasa, onu yıllar önce kesin kaybetmiştik. Diğer müzisyenler gibi uyuşturucu, alkol bağımlısı olup dağıtmadı ama evine kapanıp kederden ölebilirdi. Nihayetinde birer manifestoya dönüştürdüğü şarkıları onu görünmez olmaktan kurtarmış, var olduğunu hissettirmişti. Onun kadar hissederek şarkı söyleyen yok diyorum ya; nedeni bu. Sonunda "Şiiri kaydedilen gürültüyle birleştiremezsem, var olmaya hakkım var mı?" noktasına varıyor Moz.

Bir ara iş aramak için her yolu denemiş, ama şansı İngiltere'de yaver gitmeyince, Amerika'daki teyzesinin yanına göndermiş annesi. Orada da olmayınca tekrar Manchester'a dönmüş. Depresyonun vurduğu günlerini anlatırken kitabın bir yerinde hayat için,  "mezar yarışı" diyor; "Her şey daha az kötüyken hayatın çok daha iyi olduğunu bana kim söyleyecekti?" diye soruyor.  İşte bütün bu karanlığın içinden sıyrılmasını sağlayan şiir ve müzik olmuş. Elvis Presley, Billy Furry, Sandie Shaw, Rita Pavone, Steve Marriott, Love Affair, The Foundations, Matt Monro, Shirley Bassey, Timi Yuro dinleyip, ucuz kaset çalarlardan çıkan seslerle avunduğu günleri hiç unutmamış Moz. "Kişisel müzik koleksiyonunu kişisel sağlık kaydı" olarak düşünüyor. Top of the Pops'ta The Righteous Brothers'ı "You've lost that lovin' feeling' "i söylerken izlediğinde, "Ben de şarkı söyleyeceğim. Söylemezsem öleceğim. Eğer şarkı söylersem özgürüm, beni hiçbir yasa durduramaz," diyor. Şarkı söylemeyi, ikna gücünü kullanma sanatı olarak görüyor. Benim gibi "Meat Is Murder" ile hayatı değişen her insan için, onda bu yeteneğin olduğu kuşku götürmez.

Fotoğrafçı Jake Owen Walters'la süren iki yıllık ilişkisi hakkında ilk kez kitaptaki kadar açık konuştu Morrissey. Amerikan baskısında çıkarılan ama İngiliz baskısında yer alan bölümlerde, Walters ile tanıştıkları günden itibaren ona duyduğu yakınlığı, hayatında ilk kez "Ben" yerine "Biz" diye düşündüğünü itiraf ederek anlatıyor. Yaşadıkları ilişkinin niteliğine dair başka bir şey söylemiyor ama zaten söylemesi de gerekmiyor. "Dünya savaşan erkeği seviyor", "Maskülen erkekler feminen erkeklerden nefret ediyor; çünkü yumuşak sertin düşmanı," diyor satır aralarında. Kitap çıktıktan sonra, bazı yayın organlarının "Morrissey homoseksüel olduğunu itiraf etti!" şeklindeki haberlerine en güzel yanıtı yine o verdi: "Ne yazık ki homoseksüel değilim. Teknik gerçek şu ki, ben bir humaseksüelim. İnsanları çekici buluyorum. Ama elbette... bunlar da pek fazla değil." Kitapta The New York Dolls'a hayranlığını anlattığı bölümlerden birinde, "Seks, hepimizin hayatta olmasının tek ve biricik nedeni değil mi?" diye soruyor Moz. Yaptığı açıklamanın ve bu sorunun üzerine cinsellik konusunda daha fazla polemik yapmak, bence artık aptalca olur.

Moz'un biyografisi yayınlandığından bu yana, tüm dünyada kitapla ilgili çok sayıda eleştiri yazısı yayımlandı. Tahmin edildiği gibi, The Smiths, mahkeme konusu, NME'nin başlatıp kampanyaya dönüştürdüğü ırkçılık suçlaması, Moz'un 35 yaşına kadar herhangi bir ilişki yaşamaması, Jake Owen Walters ve İran asıllı kız arkadaşı Tina Dehghani ile ilişkileri hakkında çok yazıp çizildi. Benim açımdan en ilginç olan bölümler, hayvanlar, şiddet ve David Bowie üzerine yazdıkları oldu. (Bowie üzerine yazdığı bir bölümün orijinalini bloga almıştım.) Bowie'den çok etkilendiğini saklamıyor Morrissey. Bir keresinde onun gibi fantastik bir dünya kurup şarkı sözlerinde onu anlatamadığını ve o nedenle odasına kapanıp kendi duygularıyla boğuşmak zorunda kaldığını söylemişti. 1995 yılında sahneyi paylaştıkları Bowie'nin "Outside" turnesinde olanları, her ikisi de kendi açısından anlatıyor; bana kalırsa çok yetenekli iki sanatçı bir araya gelince yaşanan ego çatışması olmuş. Birlikte kayıt yapmalarını çok isterdim; bazen bir gün olur mu acaba diye düşünüyorum ama bu yıl, Moz'un geçmişte birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı, "The Last of the International Playboy" single'ının yeniden yayınlanacak kopyalarında albüm kapak resmi olarak kullanmak istemesine Bowie engel koyunca pek de umut olmadığını gördüm.



Morrissey, hayvan-insan ilişkileri ve insanın hayvana uyguladığı zulüm üzerine düşüncelerini sürekli dile getiren bir müzisyen. Popülerliğini engeller endişesini hiç duymadan, her fırsatta söyledi fikirlerini. Herkesin sustuğu birçok konuda çekinmeden konuştuğu için ona minnettarım; ondan başka hayvan haklarını savunma konusunda bu kadar etkili olan bir müzisyen yok. Kitapta "Meat Is Murder" albümünden söz ederken, hayvanlara uygulanan zulmü ve etin insan sağlığına, yeryüzüne olumsuz etkilerini bir kez daha gayet net şekilde yazmış. Medya o kısımları yine görmedi tabii; Norveç katliamı sırasında olduğu gibi çarpıtılıp linç gerekçesi yapılabilecek bir ifade olsaydı, anında kampanya başlatırlardı ama aşağıdaki şiddet ve zulüm karşıtı bölümü atlamak yine işlerine geldi sanırım. (Morrissey'in "Meat Is Murder" ve et endüstrisi hakkında kitapta yazdıklarının orijinalini de bloga almıştım.)

"Dünyanın tekerlekleri tamamen şiddet üzerinde dönüyor; askerlik bilimi, balina avcılığı, nükleer silahlar, silahlı mücadele, mezbaha, kutsal savaş, Yeryüzü Özgürlük Cephesi (Earth Liberation Front) ve Önce Yeryüzü (Earth First) gruplarının önde gelen üyelerini hapsetmek, şok tabancası kullanan terörist polis, Jean Charles de Menezes'in öldürülmesi (Londra metrosunda 2005'teki patlamaların sorumlularından biri olarak düşünüldüğü için polis tarafından öldürülen ama daha sonra hiçbir bağlantısının olmadığı açıklanan Brezilyalı), işkence merkezleri, muhafızlar, şafak sökmeden yapılan saldırılar, sivillere plastik mermi ve biber gazıyla saldıran çevik kuvvet... hepsi faaliyetleri kontrol altındaki kuvvetler adına yapılıyor. Şiddet, en ikna edici insan eylemini yönlendiren hakim kelime. Adalet sisteminin tarihi, işkencenin tarihidir; suçlunun suya daldırılarak cezalandırıldığı sandalyeden asmaya, Bobby Sands'in ölümüne kadar... Acımasız kuvvet ve zulüm, bütünüyle mahkeme salonlarının varlık nedenidir ve korku da daimi anahtardır."

Morrissey'in "Autobiography" adlı kitabı, kuşkusuz bugüne kadar okuduğum en edebi otobiyografi. Böylesine sofistike bir müzisyenin, şairane sözlerle bezediği şarkılardan sonra kitabında da aynı yeteneği sergilemesi, elbette hiç şaşırtıcı değil. Kendi hayatındaki ayrıntıları aktarırken, şarkılarındaki gibi hem komik hem de hüzünlü olabilmeyi başarabilen kaç kişi var? Bir roman sürükleyiciliğinde, çok ustaca kurgulanmış bir kitap bana göre. The Smiths'in mahkeme trajedisi ve Rough Trade ile grubun yaşadığı sorunlar, belki konuya uzak olanlar tarafından fazla ilginç bulunmayabilir ama aslında müzik tarihinin en üzücü vakalarından birisi olduğundan böyle açıklıkla anlatılıp tarihe geçmesi gerek. Moz'un da yıllarca ana akım medyada yazılan yalan yanlış haberlere yanıt verme hakkı vardır. Hepsinin ötesinde, ben bu kitabı, bir müzisyenin her şeye karşın sahnede dimdik durabilmek için gösterdiği inanılmaz bir iradenin öyküsü olarak görüyorum. O nedenle de, müzikle ilgilenen herkese; ayrıca da yazım dili çok iyi olduğu için edebiyatla ilgilenenlere öneriyorum.

Kitap hakkında çıkan bazı yazılarda, Morrissey'in "çevresindeki neredeyse herkesi iteleyip dışlayan, hemen her şeyden nefret eden huysuz bir adam" olarak tanımlandığı da oldu. Evet, herkesi ve her şeyi, hatta çoğu kişiyi ve çoğu şeyi sevmediği doğru. Sonuçta kimsenin kahramanı olmak istemeyen asi ruhlu bir sanatçı o; aykırıların da en aykırısı... "My Life Is A Succession Of People Saying Goodbye" diye şarkı yazan, birçok kişinin kabul ettiği gibi çok fazla dürüst bir insan; düşündüğünü olduğu gibi söylüyor, söylerken de o kadar etkili söylüyor ki, çoğunlukla aşırı tepki çekiyor. Ancak aykırılıklar tek taraflı olsa da, ayrılıklar öyle değildir her zaman; belki başkaları da Johnny Marr gibi ilk terk edenlerden olmuştur. Bir de şu var ki, genellemeler hep yanıltıcı oluyor; herkesten ve her şeyden nefret etmiyor Morrissey; en azından şiiri, müziği, kitapları, çiçekleri, Oscar Wilde'ı, hayvanları, The New York Dolls'u, dinleyicilerini çok seviyor. Yetmez mi?


_


12 Aralık 2013 Perşembe

Reaksiyon Özgürlüğü: Nils Petter Molvaer + Moritz von Oswald @ Babylon


Mevsimlerden kıştı, aralık ayıydı ve kar yağmıştı. İstanbul halkı bir kez daha karla karşı karşıya kalınca, isyan başlamış; "Neden kar yağıyor? Yağmasın! Hep yaz olsun! İşte kış gelsin deyip durdunuz, sonunda geldi…" diyerek mutsuzluğunu haykıranlarla dolmuştu ortalık. İçimden "Keşke mevsimler bizim isteğimizle değişiyor olsa," diyerek sokağa çıktım. Geçen yıl olan tekrarlanıyordu; yollarda kar yoktu, sadece su vardı ve hayat normal seyrinde devam ediyordu. Evet, hava daha soğuktu ama atkı, şapka ve eldiven varsa, o da sorun değildi. Sonunda çoğu kişi evde kalmayı tercih edince, her zamankinden daha kısa bir sürede Taksim'e vardım. Norveçli trompetçi, besteci ve prodüktör Nils Petter Molvaer ile elektronik müziğin nadide yeteneklerinden, Alman multienstrümantalist Moritz von Oswald'ın konseri vardı Babylon'da. Ancak Babylon, pek dolu değildi dün akşam. Belli ki hava durumu etkili olmuştu. Kar yağdı ya, "Ne yapacağız şimdi?!!!" diye korkuyla tweet atanlara "Burada mekan sıcak, müzik güzel!" desek fayda eder miydi?

Moritz von Oswald Trio'yu geçen yıl mayıs ayında Nova Muzak konserleri kapsamında Borusan Müzik Evi'nde dinlemiştik. Mükemmel bir performanstı. Bu defa 2013'ün en iyi albümlerinden birini kaydeden Molvaer ile Oswald'ı canlı dinlemek için sabırsızlanıyordum. Caz ile elektronik müziğin buluşması apayrı bir heyecan yaratıyor bende; çünkü her ikisi de yaratıcılığa en açık türler. "1/1" adlı albümlerinde karşılıklı beslenen, birbirine dokunan ve iç içe geçen seslerin oluşturduğu kusursuz bir yapı var. Trompetin melodik tınıları, Oswald'ın dub tekno ritimleriyle yarattığı loop'larla buluşunca ortaya minimalist ve çok zarif bir sound çıkıyor.



Dün gece müziği dinlerken aklımda beliren imaj şuydu: Sınırlarını göremediğim kadar geniş ve derin bir kabın içine cıva doldurulmuş, Oswald'ın tekno vuruşları elementi aşağıdan yukarı doğru yer yer yükseltirken, trompet sağa sola doğru itiyor. Sonuçta çok geniş bir alanda her yöne doğru ilerleme oluyor; ancak hiçbiri baskın olmadığından, yerinde kalan ama devinimi gözle görülebilen 1/1 ölçeğinde bir hareket yaratılıyor. Söz konusu sıvı su olsaydı etrafa sıçrayabilecekken, cıva olunca o da gerçekleşmiyor.

Karakter olarak soğuk, karanlık gecelerin müziği "1/1". Nils Petter Molvaer'in trompetinin öne çıktığı anlar, bana bir anımı hatırlattı. New York'ta geceleri Madison Avenue'de görkemli bir binanın köşesinde durup trompet çalan siyahi bir sokak müzisyeni vardı. Eve dönerken oradan geçmeye özen gösterir, onu dinlerdim. Bazen her zamanki köşesinde onu bulamadığım da olurdu; merak ederdim nerede diye… Elbette Nils Petter Molvaer'in ustalığı çok özel ama o sokak müzisyeninin çalış tarzı ona benziyordu. Bir gün trompet çalmayı dedesinden öğrendiğini, doğaçlama yaptığını söylemişti bana. Nils Petter Molvaer de doğaçlamaya meraklı bir trompetçi. Hatta canlı performanslarda "1/1"i her konserde farklı çaldığını söylüyor; başlangıç noktası için çıkışı aynı olsa da, cıva kütlesinin devinimine bırakıyor kendini.

Moritz von Oswald, elektronik aletleri, synthesizer'ları ve bilgisayarlarının başında neredeyse sadece parmaklarını ve göz kapaklarını oynatırken, karşısındaki masada yeğeni Laurens von Oswald da albümdeki gibi ses mühendisliği hünerlerini sergiliyor. Oswald ile Molvaer'in işbirliğinde dikkat çeken en önemli unsur, birbirlerine bıraktıkları alanlar ve karşılıklı yarattıkları reaksiyon özgürlüğü. Bunları ilke olarak benimsediklerinden, konser boyunca bazen "Step By Step" ya da "Transition"da olduğu gibi trompete kapılıp hayallere dalabiliyor, bazen de "Development"taki gibi minimal tekno ile kendinizi dans ederken bulabiliyorsunuz. İkili, konserde albümden epey farklı çalıyor; dün akşam da toplam 70 dakika süren performans boyunca, doğaçlamaların da katkısıyla, daha hareketli ve vurgulu bir sound duyduk.

Mekanda çok fazla insan yoktu ama konuşma fısıltıları hiç bitmedi. Babylon ekibi, bu tür konserlerde oturmalı düzeni tercih etmeyi gözden geçirse iyi olabilir diye düşünüyorum. Oturunca susan bir dinleyici var Türkiye'de; ayakta durunca doğrudan bar muhabbeti akla geliyor sanıyorum ve "Hşşşt!" sesleri arasında konser dinleniyor. Yine de kısa ama özel bir konsere tanık olduk dün akşam. Eve doğru yola koyulurken kar hızlanmıştı; "Tokyo'daki gibi bir tayfun çıksaydı bile kaçırılmayacak bir konsermiş," dedim kendime. RTE'nin sesiyle inleyen bir dolmuşa bininceye kadar hayat daha güzeldi.





(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)
-

10 Aralık 2013 Salı

VEGAN LOGIC XLIX - 2013'ÜN EN İYİ ALBÜMLERİ II. BÖLÜM - 09.12.2013


09.12.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

13- Vatican Shadow - Conractor Corpses Hung Over the Euphrates River (Remember Your Black Day)
14- Tropic of Cancer - Rites of the Wild (Restless Idylls)
15- Forest Swords - Ljoss (Engravings)
16- John Grant - Ernest Borgnine (Pale Green Ghosts)
17- Lubomyr Melnyk - Le Miroir D'Amour (Corollaries)
18- Nils Frahm - Over There, It's Raining (Spaces)
19- Zomby - White Smoke (With Love)
20- The Knife - Wrap Your Arms Around Me (Shaking the Habitual)
21- Yo La Tengo - Well You Better (Fade)
22- Tim Hecker - Black Refraction (Virgins)
23- Moby Feat. Inyang Bassey - Don't Love Me (Innocents)
24- Wire - Re-Invent Your Second Wheel (Change Becomes Us)
25- Alessandro Cortini - Gira (Forse 1)




8 Aralık 2013 Pazar

İstanbul'da Yeni Bir Kış Festivali: Red Bull Music Academy Radio Festival


Kış gelince adeta eve kapanan, hatta sadece yağmur yağdığında bile sokağa çıkmaktan ürken insanların çoğunlukta olduğu bir kentte yaşıyoruz. Bunun bir nedeni, elbette böyle günlerde iyice çığırından çıkan trafik ama yine de ben İstanbul halkının kış mevsiminin keyfini hiç yaşamadığını düşünüyorum. Bırakın sıkıca giyinip karda yürümeyi, konsere giderken bile söyleniyor insanlar. Böyle bir ortamda kış festivali düzenlemek, hem kentin bu dönemde yaza göre sakinleyen kültür-eğlence hayatını canlandırmak, hem de insanları sokağa çıkmaya ikna etmek açısından önemli. İstanbul'da dün ilki gerçekleştirilen Red Bull Music Academy (RBMA) Radio Festival, dondurucu bir kış gününe renk kattı. İstanbul Modern'in bahçesinde kurulan büyük çadırı ve müzenin üst katındaki restoranın büyük bir bar ve DJ performansları için sahneye dönüştürülmesiyle elde edilen ikinci sahne, öğleden sonradan gece geç saate kadar birçok ismi ağırladı.

FESTİVALDEN İZLENİMLER

* Katılımcıların yaş ortalaması, ağırlıklı olarak 20-25 arasındaydı; çok sayıda yabancı Erasmus öğrencisi vardı. Etkinliğe giriş öğleden sonra 15.00'dan itibaren mümkündü; öğleden sonra gelenlerin sayısı pek fazla olmasa da, akşama doğru sayı arttı. Tam olarak kaç adet bilet satıldığını bilmiyorum ama tamamının tükendiği duyuruldu. Sonuç olarak, festivale yeterli ilgi sağlanmış.

* Dışarıdaki hava insanı titretse de, çadırda üşümedik. İçeriye sıcak hava üfleyen ısıtıcılar yerleştirilmişti. Gerçi benim gibi üzerindeki paltoyu çıkarmadan dolaşanlar da vardı ama bir ara sadece tişörtle dans edenler de görmedim değil.

* Yiyecek konusu, vejetaryen ve veganlar için yine sorun oldu. Sadece benim için sorun olsa, belki bu kadar üzerinde durup her defasında aynı sorunu yazmam. Ama benim gibi olan başkaları da var; onların festivallere katılımı önemsenmiyor sanıyorum. Çünkü kapı açıldığı saatten bitene kadar 9-10 saat süren bir etkinlik planlıyorsanız ve "içeri yiyecek sokmak yasak" diyorsanız, oraya gelen herkesi kapsayacak
şekilde yiyecek satışının yapılması gerekir. Az da olsak, belki "onlar bilet almasa ne olur" diyerek gözden çıkarılabilecek kadar ufak bir azınlık da olsak, bizler de varız. Sadece hotdog, hamburger ve döner satmanın ticari getirisi belki çok daha fazla ama bu kadar ısrarla rica edilmesine rağmen sürekli yok sayılmak, insana dokunuyor. Yiyecek için İstanbul Modern'in restoranını işleten Borsa ile anlaşılmış belli ki. Onlardan bir de sebzeli sandviç yapmaları istenemez miydi? Menüde meyve salatası gördüm ama almak için gittiğimde zaten yok dendi. Sonuçta yok sayılan bizler, sıcak çadırdan çıkıp, etrafta yiyecek aramak zorunda kaldık.

İçecek konusunda da dikkat çekici bir uygulama vardı. Red Bull'un festivali olduğundan, kendi içeceklerinin satışını artırmak için ona uygun fiyat uygulamaları anlaşılabilir. Ancak bir biranın 20 lira olması, normal değildi. Jager-Red Bull 25 lira, bira 20 lira... En ufak boydaki su ise 3 liraya satılıyordu. Boğaz manzaralı mekanların abartılı fiyat uygulaması artık bir İstanbul geleneği oldu ama bir müzik festivalinde fiyatlar daha ölçülü olabilseydi keşke.

* Fiziksel koşullara ek olarak, festivallerin kronik tuvalet sorununun dün yaşanmadığını belirtmek gerek. Bahçe katına portatif tuvaletler de konmuştu ama çok mecbur kalmayan kimse kullanmamıştır herhalde. Çünkü restoran katındaki medeni tuvaletler ihtiyacı karşılıyordu.

* Festivalin asıl önemli kısmı müzik ayağına gelirsek, ilk bakışta dolu dolu bir lineup değildi ama yaş grubu olarak hedeflenen 20+ dinleyiciyi çekebilecek, indie ve elektronik müzik sevenlere hitap edebilecek tercihler yapılmıştı. Lineup'ın üzerine kurulduğu Twin Shadow ve Wild Beasts, daha önce İstanbul'da konser vermişti ama canlı performansları iyi gruplar olduğundan, yine büyük ilgi gördüler. Ben Twin Shadow'da birkaç şarkı dinleyip, az önce anlattığım yiyecek sorununu halletmek üzere yola düştüğümden o konseri kaçırdım. Wild Beasts'i yakalamak için buna mecbur kaldım. Aslında açlığa uzun süre dayanabilirim ama kan şekerim düşüyor, ona bir şey yapamıyorum.

Performans sıralamasında ilginç bir nokta, The Field'ın 17.30'da sahneye çıkmasıydı. Rock'n Coke'ta Primal Scream ve Editors'ın da aynı saatte çalması gibi tuhaf bir durumdu. Gerçi headliner olabilecek grupları yakıcı güneş altındaki bir saatte sahneye çıkarıp, onlara warm up grubu muamelesi yapmak ile çaldığı müziğin niteliği daha geç bir saate uyan DJ'e erken saatte karanlık bir çadır içinde saat ayırmak aynı değil; ilki, konserin atmosferini tamamen değiştirirken, ikincisinde siyah çadırın katkısıyla o boyutta bir etki olmadı. Her iki durumun da bütçe nedeniyle ortaya çıktığını biliyorum ama etkinliğe yansıyan etkisinden söz etmek de benim görevim. The Field'ı dinlemeye gelenlerin önemli bir kısmı, sadece durup kafa sallarken, az sayıda da olsa dans edenler vardı. Ben çadırda tekno dinlemeyi çok özlemişim; İsveçli prodüktör/DJ Axel Willner'ın minimal tekno tınılarına epey kaptırdım kendimi. Yılın en iyi albümleri listemde de yer alan "Cupid's Head"in bazı kısımlarını canlı dinlemek de güzeldi. Açıkçası, dünkü festivalde en çok The Field'ın setinden keyif aldım. Sonrasında yukarıya restoran katına çıktığımda orası epey doluydu; Boğaz manzarasına bakarak sigara içip sohbet edenler, bir yandan da DJ'lerin çaldığı müziği dinliyordu.

Wild Beasts'i en son 2011'de Babylon'da canlı dinlemiş, Hayden Thorpe ve Tom Fleming'le röportaj yapmıştım. 2014 baharında çıkacak yeni albümlerinin öncesinde grubu dinlemek bir şanstı; çünkü sevdiğimiz eski şarkılarının yanı sıra yeni şarkılarını da duyma olanağı bulduk. Grubun canlı performansı yine çok güçlü ve dinamikti. İstanbul'a olan sevgilerini birkaç kez dile getirdiler; gerçekten de sahnede çok mutlu görünüyorlardı. Hayden Thorpe, sahneye bir şişe şarap ve kadehle çıkmıştı; kadehini sık sık İstanbul dinleyicisine kaldırdı.

Dün akşam çaldıkları "Sweet Spot", "Pregnant Pause" ve "A Dog's Life" adlı yeni şarkılarına bakarak, baharda bizi daha karanlık bir albümün beklediğini ve eğer albümün geri kalanı da bu şarkılar gibiyse, geçen albümlerindeki dans esintili yumuşak havanın dağıldığını söyleyebiliriz.



Albümlerdeki gelişimi izliyorsanız, Hayden Thorpe, sesini giderek daha farklı tonlarda kullanmaya başladı; İskandinav elektropop soundunu hatırlatan "Sweet Spot"ta bunu gözlemlemek mümkündü. Yeni şarkıların içinde en çok bu "Smother"a yakın duruyor. İstanbul'daki konserden sonra, eve gidemeyecek kadar sarhoş bir haldeyken yazdığını söylediği "Pregnant Pause"da, klavye ile perküsyonun öne çıktığı dramatik bir sound var. Thorpe, şarkıyı "Bu İstanbul ve varoluş hakkında," diye sunsa da, ne yazık ki, festivalde çadırı dolduran kitlenin çoğunluğu dinlemek yerine konuşmayı tercih etti. Bu tavır hakkında yazmaktan artık usandım ama şunu söyleyeyim; her defasında o dinleyici kitlesinin içinde yer aldığım için müzisyenlere karşı utanıyorum. (Grup, bu şarkıyı geçen ay Nottingham'da da çalmış; o kaydı Youtube'da bulup buraya ekledim. Başındaki anlamsız gülüşleri es geçersek fena bir kayıt değil; en azından grup çalarken konuşma uğultusu yok.)

Tom Fleming'in çok sevdikleri köpekler için yazdıklarını söylediği "A Dog's Life", Thorpe'un falsettosuyla Fleming'in bariton vokalini birleştiren, sinematik ve epik bir şarkı; grubun muhtemelen bugüne kadar yarattığı en karanlık sound.

* Sonuçta RBMA Radio Festival, müzikseverler için hafta sonunu güzelleştiren bir etkinlik oldu. Şehir içinde ulaşımı kolay bir mekanın seçilmesi, önemli bir artı. Giderek gelişmesini ve artan katılımcılarıyla birlikte herkesin iple çekeceği bir hale gelmesini diliyorum. Emeği geçenlere teşekkürler.

(Fotoğraflar bana aittir.)
-



7 Aralık 2013 Cumartesi

Dinleme Odası Hayata Geçti!



6 Aralık 2013, yaklaşık bir yıldır aklımda yer eden bir düşüncenin hayata geçtiği gündü. Dinamo FM'de Vegan Logic adlı programı hazırlayıp sunmaya başladıktan sonra, aslında zaten bildiğim bir durumu daha net olarak gördüm. Programda yeni ya da eski albümlerden şarkılar çaldığımda, "Böyle bir şarkı da mı varmış?" diyen çok sayıda dinleyici oluyor. Seçtiğim şarkıların büyük bir kısmı genellikle single olarak yayınlanmayan ve videosu çekilmeyenler ya da B yüzünde yer alan ekstra şarkılardan oluyor. Söz ettiğim türden yorumlar artınca, albümlerin birçok kişi tarafından baştan sona dinlenmediğini, çoğunlukla single'ların ya da videosu çekilenlerin bilindiğini, geri kalanın bir şekilde yok olup gittiğini yaşayarak gördüm. Artık şarkıların tek tek satıldığı dijital platformlardan müziğe erişildiği için, sistemin yarattığı bir sonuç bu.

Albüm kavramı giderek önemini yitirirken, kendimi müzisyenlerin yerine koyup düşündüğümde üzüntü duyuyorum. Ben bir yazarım; kitabımın tümünün değil, sadece belli bölümlerinin okunması gibi bu... Elbette her şarkı kendi içinde bir yapıdır ama albüm bütünlüğü içinde değerlendirilmesi de gerekir. Bu düşüncelerle meşgulken, bir gün "Radyoda şarkıları çalıyoruz ama nasıl yapsak da albümleri baştan sona dinlemeyi teşvik etsek?" diye bir düşünce belirdi aklımda. Bir yer bulsak, seçtiğimiz albümü katılımcılarla birlikte dinleyip düşüncelerimizi paylaşsak ne güzel olur derken, bu fikri Alternatif İstanbul'dan Ezgi Aktaş ve Unblugged'dan Rahşan Koçoğlu ile konuştuk. Onlar da bunu heyecanla karşılayınca, uygun bir yer düşünmeye başladık. Kontra Plak'tan Okan Aydın, bu fikri çok benimsedi ve fikrin bir projeye dönüşmesinde büyük katkılarda bulundu. Dinleme Odası, böyle ortaya çıktı. Ancak biz bunları konuştuktan sonra araya zaman girdi, Gezi Direnişi oldu, arkasından yaz gelince herkes bir yere dağıldı. Ancak Eylül 2013'te çalışmaya hız verebildik. Nihayet dün gece gerçekleşen ilk buluşmaya kadar birbirimize sayısız e-posta gönderip, zaman zaman da toplanarak ayrıntıları konuştuk.

Projeyi sosyal medyada ilk duyurduğumuzda, müzikseverlerden büyük ilgi gördü; hatta mekan için belirlediğimiz katılımcı sayısını aşınca, isteklilerin bazılarına üzülerek olumlu yanıt veremedik. Dün Kontra Plak'ta 19.30'da buluştuk ve Nils Frahm'ın "Spaces" adlı yeni albümünü dinlemeye başladık. Aslında albümün 75 dakika olduğunu düşünürsek, bir sandalyenin üzerinde sessizce oturup, müzik setinden çalınan bir müziğe yoğunlaşmak, herkes için kolay olmayabilir. Fakat etkinliğe gelenlerin hepsi, gerçekten müziğe gönül vermiş, müziği yaşayan dinleyicilerdi. Farklı yaşlardan ve mesleklerden insanların müzik aracılığıyla buluşması, üstelik bunun konserde değil, bir plak dükkanında sadece müziği dinleyip ortak bir his yakalamak amacıyla olması, benim için de bir ilkti. "Spaces"ı yayınlandığından beri evde tek başıma çok dinledim ama dün Dinleme Odası'ndaki deneyim farklıydı. Her şeyden önce onca itiş kakışın yaşandığı bir kentte, yaklaşık iki saati tanımadığım ama büyük bir ortak noktam olan insanlarla geçirmek, bana kendimi çok iyi hissettirdi. Evde kendi kendime albümü dinlemekten daha yoğun bir histi. Nefes aldığı zamanın tahmini olarak yüzde 85'ini müzik dinleyerek geçiren bir insan olarak bunu söylüyorum. Elbette tek başıma müzik dinlemek yine en büyük zevklerimden birisi olarak kalacak ama ayda bir Dinleme Odası buluşmalarını da sabırsızlıkla bekleyeceğim.

Bu arada ilginç bir nokta, biz albümü dinlerken Kontra Plak'ın her zaman açık olan camlı kapısı dışardan gelecek gürültülerden kurtulmak için kapalı tutuldu. Sokaktan geçenler merakla içeri bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Düşünsenize, yaklaşık 30 kişi sandalyelere oturmuş hiç konuşmadan duruyor. Bir toplantı olduğu belli ama neden herkes susuyor? Ben de onlara bakarken, içimden, "Biz cuma akşamı toplanıp, modern klasik bir albüm dinleyerek mutlu olacak kadar müzik delisi insanlarız işte," dedim.

Dinletinin ardından yarım saat boyunca da katılımcılarla albüm hakkındaki düşünce ve duygularımızı paylaştık. Aramızda müzisyenler de vardı, sadece dinleyici olanlar da. Müziğin her insanda yarattığı yansımaları sıcağı sıcağına duymak, benim için ilginçti. Çünkü müzik yazarı olarak, yazı yazarken doğal olarak müziğin kendi üzerimde bıraktığı etkilere yoğunlaşıyorum. Arada bir bunun dışına çıkmanın, artı değer olarak geri döneceğinden eminim. Bu arada merak edenler için söyleyeyim; katılımcıların yorumları gelecek ay Bant Mag.'de çıkacak yazıda olacak.

Dün akşam Kontra Plak'ta oturma düzeni yaratmak için ortalığı biraz dağıttık ama mekandaki herkes çok güleryüzlü ve sıcakkanlı olduğundan evimizde gibi hissettik. Dinleme Odası'nın gerçekleşmesinde emeği geçenlere ve katılımcılara kendi adıma çok teşekkür ederim. Müziğin büyüsünü bir kez daha birlikte yaşadık. Gelecek ay buluşmak üzere!

http://dinlemeodasi.tumblr.com/



6 Aralık 2013 Cuma

Salon'da saf kadın dokunuşu: Feral & Stray ve Agnes Obel


İçimizi huzurla dolduran, yumuşacık sesleri tanımlamak için "ipeksi" sıfatını kullanılıyor genellikle. Ancak bu yazıya başlık atarken ipeğin elde edilişi takıldı aklıma…

İpekböceği kozayı delerek dışarı çıkarsa dokuyu bozacağından, hayvan kozanın içinde "boğma" denilen bir işlemle öldürülüyor. İpekböceklerini boğmak için, içinde su kaynayan bir kazana sacayak yerleştiriliyor; onun üzerine de içinde olan kozaların olduğu kalbur oturtuluyor. Sonra kazanın ağzı iyice kapatılıyor ki, kozanın içindeki tırtıllar 80 derece buharda boğulsun…

Bir müzik yazısına böyle başlamak belki tuhaf oldu ama kastedilen pürüzsüz sesi anlatmak için, arkasında böyle bir zulüm olduğundan ipek yerine "saf" sıfatını kullanmaya karar verdiğimi söylemek istedim. Bir şey gerçekten safsa, içinizde uyandırdığı duygular da o derece güçlü oluyor. Dün akşam Salon'da tam anlamıyla bu duygu hakimdi. Önce sahneye tek başına narin yapılı genç bir kadın çıktı. Omzunda gitarıyla tek başınaydı; sahnenin ortasında durdu, başladı şarkılarını söylemeye. Adeta tonu hafif yükselse bile birilerini incitebileceğini düşünen bir incelikle çıkan sesi, onun kırılganlığının işaretiydi. Ancak onu dinlerken bir yandan da ne kadar güçlü gözüktüğünü düşünmeden edemedim. Bana göre sahneye tek başına çıkan her müzisyen çok güçlüdür. Bir salon insan ona bakarken, o, en içten duygularını ortaya döker; başarı da, eğer yaparsa hata da tümüyle ona aittir. Agnes Obel için konserin açılışını yapan Kanadalı Erin Lang, müzik çalışmalarını bir süredir Feral & Stray adıyla sürdürüyor. Kendi internet sitesine göre, okyanuslardaki tekneler, şehrin üstüne düşen şimşekler ve gölgelerin derinliği hakkında şarkılar söylüyor. Gitar efektleriyle süslediği müziği etkileyici vokaliyle bütünleştirirken dream pop'a yakın duran şarkıları su gibi akıp gidiyor.



Erin Lang'i dinlerken Salon'da uygulanan oldukça loş ışıklandırmanın da etkisiyle bir ara hayallere daldım. Onun da etkisiyle zaman çok çabuk geçti. Yaklaşık 40 dakika çaldı Lang ve sahneyi Agnes Obel'e devretmek üzere teşekkür edip ayrıldı. Agnes Obel'in iki gece arka arkaya planlanan konserlerinin biletleri tamamen tükenmiş. Salon'da uygulanan oturmalı düzen de müziğin ruhuna çok uygundu; iki saati aşan konser boyunca çıt çıkarmadan dinledi herkes.

Verilen arada Agnes Obel'i beklerken gözüm sahnede duran büyük siyah piyanoya takıldı. İstanbul'da yaşayan her müzikseverin hayatında çok önemli yeri olan bir piyano o; İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Caz Festivali ve Salon konserlerinde kimler dokunmadı ki onun tuşlarına. Dün akşam aynı piyanonun kumandanı 33 yaşındaki Danimarkalı müzisyen Agnes Obel'di. Son birkaç yılda yaptığı kayıtlarla, klasikten folk'a evrilen müziğiyle, elbette dikkatli kulakların radarından kaçmadı. 2010'da çıkan ilk albümü "Phillarmonics"ten sonra bu yıl "Aventine" ile müziğinin sağlam temellere dayandığını, az sayıda enstrümanla büyük soundlar yaratabildiğini kanıtladı. Dün akşam da kendisine çello ve kemanda eşlik eden iki kadın müzisyenle bir orkestra kadar sarsıcı olabileceğini gösterdi. İlginç olan, Obel'in hiçbir zaman orkestra müziğiyle ilgilenmemiş olması; yaptığı müzik, folk'un yalınlığı ve yaratılan ses manzaralarıyla da insan ruhunun kıskıvrak kavranabileceğinin iyi bir örneği.



Eğer yakından gözlemlerseniz, kendisinden önce mekanı dolduran Erin Lang kadar kırılgan değil Obel. Piyanonun başında kimi zaman çocuğuna ninni söyleyen anne gibi görünse de, yeri geldiğinde sesi yükseliyor, hafif bir pus da var tınılarında. Yaşlılığın kaçınılmaz etkilerinden ya da her şeyin bir anda yok olup gittiği hazin olaylardan söz ederken hüzünlü ama ince bir cam kırılganlığında değil. Enstrümantal şarkılarında, sözlerin etkisini bu kez yarattığı ses kurgularıyla oluşturmuş; belki de o nedenle konser boyunca beni en çok çarpan şarkı, "Aventine" albümünün açılışını yapan "Chord Left" oldu. Sadece iki buçuk dakika sürdü şarkı ve o kısa sürede çok derinlere indi. Melankolik ve tekinsiz bir his vardı notalarda; bir anda gözümün önünde kısa bir filmden sahneler aktı sanki. Obel'in enstrümantal şarkılarında sinemasal yan daha ağır basıyor; bunu bilinçli olarak tasarladığı ve çok da başarılı olduğu açık.

Şarkı aralarında ilk kez İstanbul'da olmaktan duyduğu heyecandan söz edip, kısa bilgiler de verdi Agnes Obel. Bis için geri geldiklerinde "Just So"yu seslendirmeden önce o şarkının hastalık nedeniyle uzun süre yataktan çıkamayıp depresif günler geçiren bir aile üyesi hakkında olduğunu söyledi. Tam o sırada, "Şu anda benim içinde bulunduğum ruh haline de çok uygun düşüyor," demesi enteresandı. Konser John Cale'in "I Keep A (Close Watch)" adlı şarkısının cover'ıyla noktalandığında, iyi bir konser dinlemenin verdiği mutlulukla ve hafiflemiş bir şekilde ayrıldım Salon'dan.

Şarkı listesi: Louretta - Phillarmonics - Beast - Pass Them By - Fuel to Fire - On Powdered Ground - Chord Left - Aventine - Dorian - Wallflower - Riverside - Run Cried the Crawling - Words Are Dead -  The Curse // Brother Sparrow - Just So - " I Keep A (Close Watch)"

(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

-

3 Aralık 2013 Salı

Tinariwen'in yeni şarkısı: “Toumast Tincha (The People Have Been Sold Out)"


Tinariwen, şubat ayında yayınlanacak "Emmaar" adlı yeni albümünden ilk şarkıyı videosuyla birlikte paylaştı.

VEGAN LOGIC XLVIII - 2013'ÜN EN İYİ ALBÜMLERİ - 02.12.2013


2.12.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan ve yılın en iyilerine ayırdığım programların ilkinin kaydı. Devamı haftaya pazartesi canlı yayında...

1- David Bowie - I'd Rather Be High (The Next Day ) 
2- Savages - Shut Up (Silence Yourself) 
3- Boards of Canada - Reach for the Dead (Tomorrow's Harvest) 
4- Atoms for Peace - Judge, Jury & Executioner (Amok) 
5- My Bloody Valentine - New You (mbv) 
6- Deafheaven - Irresistible (Sunbather) 
7- Teho Teardo & Blixa Bargeld - Come Up and See Me (Still Smiling) 
8- Föllakzoid - 9 (II) 
9- Jon Hopkins - We Disappear (Immunity) 
10- Nine Inch Nails - Satellite (Hesitation Marks) 
11- Nick Cave and the Bad Seeds - Water's Edge (Push the Sky Away) 
12- Stara Rzeka - Przeswit (Cień chmury nad ukrytym polem)





-

26 Kasım 2013 Salı

VEGAN LOGIC XLVII - KASIM 2013 EN İYİLER - 25.11.2013


25.11.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- David Lynch - Bad the John Boy
2- Mocksun - In Visions
3- my.head - Counting
4- Nils Frahm - Hammers
5- Max Cooper & Tom Hodge - Amorphous Romance
6- Robot Koch - Jupiter
7- John Talabot - Without Me
8- Shifted - Wash Over Me
9- The Field - Cupid's Head (Vatican Shadow Remix)
10- Disappears - Trans Europa Express (Kraftwerk cover'ı)
11- Gabriel Saloman - Cold Haunt





-

22 Kasım 2013 Cuma

JOHN GRANT @BABYLON: FARKLI AMA YİNE SARSICI


John Grant'i iki yıl önce Salon'da dinlediğimizde şöyle yazmıştım: "Bana göre bugün müzik dünyasının ozan şarkıcı geleneğini sürdüren en güçlü isimlerden. Müzik yapmak için gereken yeteneği ve çok etkili bir sesi var. Gücünü bu ikisinden alıyor. Şarkılarını kendisi yazıyor, kendisi söylüyor. Müzik yapmak için bir gruba ihtiyacı yok."

Üç yıl önce takdirle karşılanan ilk solo albümü "Queen of Denmark" için çıktığı turneydi o ve albümdeki yalın indie rock/folk soundunu, konserde sadece piyano ve klavye eşliğinde icra ediyordu. Bu yıl yayımlanan ikinci solo çalışması "Pale Green Ghosts"ta ise, belirgin bir sound değişikliğine gitti Grant. Elektronik sesler ve rock soundunun daha öne çıktığı bir albümdü bu. "Pale Green Ghosts"ta da "Queen of Denmark"ta olduğu gibi girdiği yolda sağlam yürüdü; farklı bir kulvara geçse de müzikalitesi ve anlattıklarıyla yine çok güzel bir albüm kaydetti. Bu defa onu Babylon'da canlı dinlemek, bu nedenle ayrıca önemliydi. Kayıt sırasındaki başarısını sahneye nasıl taşıyacağını merak ediyordum. (Salon konseri hakkındaki izlenimlerim: http://zulalmuzik.blogspot.com/2011/11/john-grantten-mukemmel-performans.html)

Salon konserindeki oturmalı düzendeki sakin konserin yerini, dün akşam Babylon'da ayakta dinlenen ve zaman zaman diskoya dönen hareketli bir konser aldı. İki yıl önce sahnede çoğunlukla yalnızdı, bazı şarkılarda klavyede bir müzisyen Grant'e eşlik etmişti ama bu kez toplam altı kişilerdi; gitar, bas, davul, synth ve klavye katkısıyla çok daha zengin bir altyapı vardı. Bir röportajında dediği gibi, ilk solo albümü 70'ler dönemine yakındı, oysa yenisi 80'lere doğru doğal bir evrilmeyi işaret ediyordu. "Pale Green Ghosts"ın kaydını İzlandalı elektro-pop grubu Gus Gus'tan Biggi Veira ile yapmasının da etkisi büyük bu değişimde. Çoğunlukla ilk albümü sevenler, kendisini yenisine yakın hissetmiyor ama ben John Grant'in her iki soundun da üstesinden geldiği kanısındayım. Babylon konseri bunun kanıtıydı.



John Grant, dün 21.50'de Türkçe "merhaba" diyerek sahnedeki yerini aldı ve hemen Mehmet Uluğ'un vefatı nedeniyle başsağlığı dileğinde bulundu. Salon konserinde çok daha esprili ve neşeli görünüyordu ancak dün akşam bir durgunluk vardı Grant'in üzerinde. Yanlış yorumlarda bulunmak istemem ama yeni albümünde büyük bir içtenlikle dile getirdiği konulardan yola çıkarsak, son birkaç yılın onun için daha zor geçtiği çok açık. The Czars grubunun dağılışı ve erkek arkadaşından ayrılmak onu sarsmış, alkol ve madde bağımlısı olarak geçirdiği dönemi solo albümüyle atlatmıştı. Ancak 2012'de, HIV taşıdığını Londra'da bir konserinde açıkladı. HIV ile yaşamanın zorluğunu, yeni albümünde yer alan "Ernest Borgnine" adlı şarkısında anlattı. "Queen of Denmark", Grant'in çocukluk dönemini yansıtırken, "Pale Green Ghosts" ilk gençlik döneminin zorluklarına odaklanıyor. Dolayısıyla, şarkıların yansıttığı hüzün çok daha derin.

Konserin açılışını yaptığı "You Don't Have To" adlı şarkısında, biten bir ilişkinin ardından eski sevgilisine, "Seni düşündüğümde kendimi aptal gibi hissediyorum. Çünkü sen seni düşünecek kimseyi hak etmiyorsun" derken, sesi hayal kırıklığı ile öfkenin yarattığı mükemmel bir tonda çıkıyordu. Ardından sevgilisinin bitmeyen sessizliğini, bir bomba olarak tanımlayıp Vietnam'da kullanılan portakal gazı adlı kimyasal maddeye benzetiyor. Böylesine çarpıcı şarkı sözlerini o müthiş bariton sesiyle öyle vurgulu söylüyor ki, olduğunuz yere çakıyor sizi.



Ancak sıra albüme adını veren şarkı "Pale Gren Ghosts" ve "Sensitive New Age Guy"a geldiğinde, synthler devreye giriyor ve Babylon adeta bir diskoya dönüyor. Disko topundan mekana yansıtılan renkli ışıklar her yeri kaplarken, sound electro-pop'a evriliyor, John Grant acılarını anlatırken aynı anda dinleyiciyi dans ettirebileceğini gösteriyor. O, sadece iyi bir ozan şarkıcı, folk şarkıcısı değil; elektronik ve orkestral altyapıya da aynı derecede iyi eşlik edebilecek kadar yetenekli ve hayal gücü geniş bir müzisyen. Bir süredir yaşadığı İzlanda'daki buzullardan esen rüzgarın karşısında savrulurken hissettiklerini bir metafora dönüştürüp, insan olmanın getirdiği acıları "Glacier" adlı şarkısında anlatabilecek kadar duyarlı bir insan.

Bis için sahneye geri geldiklerinde "Sensitive New Age Guy", "Chicken Bone", "Honeybear"ı dinledik. Klavye çalan müzisyen hariç diğer ekip arkadaşları sahne arkasına geçerken, o yine en yalın haliyle "Caramel"i söyledi. Bence "Bu turnede grupla çalsam da ben yine buyum," diyordu aslında. Kendisini sevdiği erkeğin kollarına bıraktığında ruhunun adeta havalandığını anlatıyordu. Müzik böylesine dürüstken, mekanda bazıları dinlermiş gibi yapıp konuşmayı sürdürüyor ama bize sadece sessizlik düşüyor. Teşekkürler John Grant.

Şarkı listesi: You Don't Have to - Vietnam - Marz - It Doesn't Matter to Tim - Pale Green Ghosts - Black Belt - Sigourney Weaver - Where Dreams Go to Die - GMF - Glacier - Queen of Denmark // Sensitive New Age Guy - Chicken Bones - Honeybear - Caramel 

(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

-

21 Kasım 2013 Perşembe

KEŞİF: Flo Morrissey


Londra'dan 18 yaşında bir müzisyen Flo Morrissey ya da diğer lakabıyla 9mary. "If You Can't Love This All Goes Away" adlı şarkısını yeni duydum. Hakkında fazla bir bilgi yok. İlk dikkatimi çeken tabii soyadı oldu ama sanırım bu bir tesadüf sadece. Şarkı söyleme tarzı Lana del Rey'i andırıyor, biraz zorlama bir tarz bu; kendi halinde akıp gitmediği için içten gelmiyor bana ve o nedenle de pek dokunmuyor. Ama sonuçta güzel bir sesi var ve ilerde neler yapar bilemiyorum. Şimdilik izlemeye aldım.


2013'ÜN EN İYİ ALBÜMLERİ


Yılın heyecanlı dönemlerinden birine geldik yine. 12 ay boyunca takip ettiğim yeni albümleri listelemeyi seviyorum. Çünkü hem bana hepsini gözden geçirme olanağı veriyor, hem de listeye göz atanlara bir fikir verebiliyor. Ben de başkalarının listelerine bakarak, atladığım iyi bir albüm var mı diye kendimi kontrol ediyorum. Daha önceki yıllarda da belirttiğim gibi, bu listeleri belli müzik kriterlerine göre oluşturuyorum ama elbette her liste onu yapana özel bir beğeniyi yansıtır. Sonuçta başkasının listesinde olmayan benimkinde olabilir ya da sıralamalarda farklar bulunabilir. Ben bu farkların hepsini eğlenceli ve ilginç buluyorum.

Bu yıl listedeki albümleri tek tek ayrıca açıklama gereği duymadım. Zaten çeşitli platformlarda, blogumda, radyo programlarımda görüşlerimi yıl içinde epeyce dile getiriyorum. Sadece 1 numaradaki albüme ilişkin söylemek istediklerim var. Aslında onun hakkında da daha önce yazı yazdım ama benim için 1 numaraya oturmasının nedenini açıklamam gerek. David Bowie'nin uzun bir aradan sonra yayınladığı "The Next Day", anlam ve sound olarak son derece çarpıcı olmasının yanında, geçmişe ışık tutarken aynı zamanda geleceğe kucak açan yaratıcı fikirlerle dolu kavramsal bir bütün. Kapak tasarımından şarkı isimlerine ve sözlerine kadar, Bowie'nin müziğini yakından bilenlerin yüzlerce metafor arasından keşif yapmasını sağlayacak bir sanat eseri o albüm. Kendisinin albüme dair röportaj vermemesi de bu açıdan çok anlamlıdır. Çünkü Bowie bugün geldiği noktada, o albümün anlatmak istediklerini bir de röportajlarla anlatsa, hem kendi sanatına hem de dinleyiciye saygısızlık olur. Albümün esin kaynaklarına dair yayınladığı sözcük listesi de, bunu ortaya koyuyor; gerisi dinleyiciye kalıyor. Ben albüm yayınlandıktan sonra o listeden yola çıkarak şarkıları uzun süre tek tek inceledim ve duyumsadıklarımdan çok büyük keyif aldım. Hatta ortaya çıkan düşünceler ve duygular ışığında albüme dair bir öykü de yazdım ama kimseye okutmayacağım; çünkü fazla özel oldu. Bana bu keyfi yaşattığı için minnettarım Bowie'ye.

Geçen yıllarda liste yaptığımda her albümden birer şarkının videosunu paylaşmıştım ama bu yıl onu da yapmayacağım. Bunun iki nedeni var: 1- 100 şarkı videosu yükleyince sayfa çok geç açılıyor, hatta çöküyor. 2- Dinamo FM'deki Vegan Logic adlı radyo programımı bir hafta yılın en iyi şarkılarına ayıracağım. Şarkı listesini o programdan sonra paylaşırım; şimdilik biraz sürpriz kalsın o.

1- David Bowie - The Next Day
2- Savages - Silence Yourself
3- Boards of Canada - Tomorrow’s Harvest
4- Atoms for Peace - AMOK
5- My Bloody Valentine - mbv
6- Deafheaven - Sunbather
7- Teho Teardo & Blixa Bargeld - Still Smiling
8- Föllakzoid - II
9- Jon Hopkins - Immunity
10- Nine Inch Nails - Hesitation Marks
11- Nick Cave and the Bad Seeds - Push the Sky Away
12- Stara Rzeka - Cien Chmury Nad Ukrytym Polem
13- Vatican Shadow - Remember Your Black Day
14- Tropic of Cancer - Restless Idylls 
15- Forest Swords - Engravings
16- John Grant - Pale Green Ghosts
17- Lubomyr Melnyk - Corollaries
18- Nils Frahm - Spaces
19- Zomby - With Love
20- The Knife - Shaking the Habitual
21- Yo La Tengo - Fade
22- Tim Hecker - Virgins
23- Moby - Innocents 
24- Wire- Change Becomes Us
25- Alessandro Cortini - Forse 1 
26- Primal Scream - More Light
27- Olafur Arnalds - For Now I Am Winter
28- Fuck Buttons - Slow Focus 
29- The Field - Cupid’s Head 
30- Bad Religion - True North
31- Suede - Bloodsports
32- Stave - Reform
33- Solyst - Lead 
34- James Blake - Overgrown 
35- Shigeto - No Better Time Than Now 
36- Mazzy Star - Seasons of Your Day
37- Darkstar - News from Nowhere
38- Bill Callahan - Dream River
39- Gabriel Salomon - Soldier’s Requiem
40- The Asphodells - Ruled by Passion, Destroyed by Lust
41- Sigur Ros - Kveikur
42- Darkside - Psychic
43- Baths - Obisidian
44- The Haxan Cloak - Excavation
45- Moderat - II
46- Ricardo Donoso - As Iron Sharpens Iron, One Verse Sharpens Another 
47- Machinedrum - Vapor City 
48- Esben and the Witch - Wash the Sins, Not Only The Face
49- Editors - The Weight of Your Love
50- These New Puritans - Fields of Reeds
51- Rauelsson -Vora
52- Grant Hart - The Argument
53- Goldfrapp - Tales of Us
54- David Lynch - The Big Dream
55- Thee Oh Sees - Floating Coffin 
56- Arcade Fire - Reflektor
57- The National - Trouble Will Find Me
58- CocoRosie - Tales of a Grass Widow
59- Mount Kimbie - Cold Spring Fault Less Youth
60- Actress - Silver Cloud
61- Mountains - Centralia
62- Marcel Dettmann - Detmann II 
63- SHXCXCHCXSH - STRGTHS 
64- Disappears - Era
65- How to Destroy Angels - Welcome Oblivion
66- Pere Ubu - The Lady from Shanghai
67- Tricky - False Idols
68- Var - No One Dances Quite Like My Brother
69- Tindersticks - Les Salauds (soundtrack)
70- Julianna Barwick - Nepenthe
71- Suuns - Images du Futur
72- Apparat - Krieg und Frieden (Music for Theatre)
73- Trentemoller - Lost
74- God Is An Astronaut - Origins
75- Mogwai - Les Revenants
76- No Age - An Object
77- Mark Kozelek & Desertshore - Mark Kozelek & Desertshore
78- Mick Harvey - Four (Acts of Love)
79- Mark Lanegan & Duke Garwood - Black Pudding
80- John Foxx & Jori Hulkkonen - European Splendour
81- Julia Holter - Loud City Song
82- Svarte Greiner - Black Tie
83- Acteurs - Acteurs
84- Nils Frahm & F.S. Blumm - Music for Wobbling Music Versus Gravity
85- Poliça - Shulamith
86- Four Tet - Beautiful Rewind
87- Woodkid - The Great Escape
88- Brandt Brauer Frick - Miami
89- Diode & Rick Holland - The King Krill 
90- Low - The Invisible Way
91- Standish/Carlyon - Deleted Scenes
92- Body/Head - Coming Apart
93- Nils Peter Molvaer & Moritz von Oswald - 1/1
94- Disclosure - Settle
95- Dalhous - An Ambassador For Laing
96- John Foxx and the Maths - Evidence
97- Architect - Mine
98- mokroïé - The Trial 
99- Function - Incubation
100- Roedelius Schneider - Tiden



20 Kasım 2013 Çarşamba

Olafur Arnalds'la Bir Sonbahar Akşamı


Olafur Arnalds'ı iki yıl önce bir şubat akşamında ilk defa yine Salon'da canlı dinlemiştim. Dün akşam onu dördüncü kez, güzel bir rastlantı sonucu yine Salon sahnesinde görme olanağı buldum. 2011 konserinde, genç müzisyene üçü kemanda, biri çelloda dört kadın müzisyen ve bir laptop teknisyeni eşlik etmişti. O konser için yazdığım yazıda, piyano ile yaylıların söyleştiği konserlerdendi demiştim. Dün de yine başrolde Olafur Arnalds'ın piyanosu vardı ama bu kez piyanonun tınılarına sadece bir kemancı ve bir çellist karşılık veriyordu. Laptop teknisyeni gitmiş, onun yerine de Olafur Arnalds'ın piyanonun üzerine yerleştirdiği bir iPad gelmişti. Aslına bakarsanız, iPad'in gelişi elektronik seslerin artmasını da beraberinde getirmiş; dün gece Salon'un üst katından Olafur Arnalds'ın müziğine iPad katkısı rahatlıkla izlenebiliyordu. Keman gerçekten çalarken bile keman loop'ları ile destekleniyor, yaylılar olmadığında da yaylı sesleri sahneyi doldurabiliyordu.



Bunları olumsuz bir eleştiri olarak yazmıyorum; sadece konser yazısında yapmak zorunda olduğum bir tespit. Çünkü ben elektronik müziği eleştirenlerin savunduğu klasik argümanı benimsemiyorum. Orada iPad'den hangi seslerin, ne zaman çıkacağına karar veren ve onları oraya yerleştiren de müzisyenin kendisi. Müziği, duyduğunuz seslerin bir bütünü olarak değerlendiriyorsanız ve duyduğunuz o bütünün sizde yarattığı duygularla ilgiliyseniz, elektronik ekipmanın devreye girmesinden rahatsız olmak anlamsızlaşıyor. Björk'ün iPad üzerinde albüm yapması da bana göre dahiyane bir işti. "Biophilia" adlı albümü konserde canlı dinlediğimde, iPad'in sahnede başat rol üstlenişine orada da tanık oldum. Ancak bu demek değil ki, klasik enstrümanlar tamamen devre dışı. Olafur Arnalds dün piyanosunun tuşlarına her zamanki gibi sihirli dokunuşlar yaptı, diğer müzisyenler de aynı derecede büyük bir hassasiyetle yanıt verdiler.

Olafur Arnalds, konserlerinde dinleyiciyle sıcak ilişki kurmayı seven bir müzisyen. Mutlaka her seferinde esprili hoş anekdotlarla salondakileri güldürüyor. Dün de İzlanda ile Hırvatistan'ın Dünya Futbol Şampiyonası için yaptığı maçı sahne arkasında canlı izlediklerini ve kendisi futbol sevmese de bunun İzlanda için büyük bir olay olduğunu anlatıp, "Konser sırasında sahne arkasından çığlık ya da bağırtı duyarsanız, nedeni bu; ekipteki arkadaşlar bana da haber verecek," dedi. Maç konusu daha sonra konser boyunca sürdü. "For Now I Am Winter" adlı albümünde vokalde yer alan Arnor Dan sahneye geldiğinde de aralarında maç üzerine espriler yaptılar.

Henüz 27 yaşında olmasına karşın, yaptığı müziğin kırılganlığı öylesine etkileyici ki, o şarkıları besteleyen birisinin şarkı aralarında günlük hayatın sıradan konularından söz etmesi insana garip geliyor. Aslında Türkiye gibi öfkenin, şiddetin, hoyratlığın hayatın hemen her alanında hissedildiği bir ülkede, dokunuşu öylesine yumuşak, sakin bir müziği dinlemek başlı başına tezat yaratıyor. Sokakla salon arasındaki dev uçurum böyle konserlerde daha çok çarpıyor insanı. Ama her şey sadece 1.5 saat için… Sonrasında İstiklal Caddesi'ne adımınızı attığınız anda o hiç bitmeyen kakofoni sarıyor etrafınızı.



Arnalds'ın müziğini dinlediğimizde çoğumuz hüzün hissediyoruz ama ilginç olan şu ki, kendisinin de söylediği gibi "her hüzün kalp kırıklığıyla ilgili değil; hüznün de çeşitleri var." Polonya'ya kabus dolu bir yolculuktan sonra yazdığı "Poland" gibi mesela… Konser sırasında "Ljósið" adlı şarkısının hikayesini de duyunca, müziğinin arkasındaki esin kaynaklarının bizim düşündüğümüz gibi olmayabileceğini daha iyi anladık. O şarkıyı aslında küvet üreten bir firmanın reklamı için yazmış ama reklamcılar beğenmeyince, o da internetten bedava yayınlamış. "Sonra aniden en çok sevilen şarkım da o oldu. Bazen Youtube'daki yorumlara bakıyorum. 'İzlanda'nın doğasından çok etkilenmiş olmalı!' diyenler oluyor. Oysa o küvet için yazılmıştı ama bir daha asla küvet reklamı için müzik yapmayacağım," derken mekandaki herkes gibi kendisi de gülüyordu.

Konserde hem eski kayıtlarından hem de bu yıl yayınladığı albümden (12 şarkılık albümden 6 şarkı)  şarkıları çaldı Arnalds. Geçen konserde görseller doğanın muhteşemliğini gösteren imajlarla doluydu. Bu defa salon çok karanlıktı, konserin genelinde müzisyenleri net görmek olanaklı değildi. Sadece sahne üzerine yansıtılan ve ne olduğu tam anlaşılamayan ışıklar vardı.

Bis öncesinde İzlanda'nın Dünya Futbol Şampiyonası hayalinin de sona erdiğini duyurdu Olafur Arnalds. Klasik müziği indie dünyasına büyük bir başarıyla taşıyan bu genç yeteneği alkışlayıp hoyrat dünyaya geri döndük. Konser salonları birer sığınak bu gezegende.

Şarkı listesi:
Þú Ert Jörðin - Tomorrow's Song - Poland - Ágúst - Hands be still - Only the Winds - Gleypa Okkur - 3326 - We (too) shall rest - Undan Hulu - For Now I Am Winter - A Stutter - Old Skin - Near Light // Lag Fyrir Ömmu 



(Konser videosu bana aittir. Konser sırasında mekan çok karanlık olduğundan görüntü de öyle ama dinlemek isteyenler olabilir diye düşündüm.)



Translate