28 Şubat 2016 Pazar

LUBOMYR MELNYK: "KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


28.2.2016



2013 yılında Salon'da besteci/piyanist Lubomyr Melnyk'i ilk kez canlı dinledikten sonra öylesine etkilenmiştim ki, yıllardır o sarsıcı deneyimi tekrar yaşayacağım günü bekliyorum. Nihayet 16 Mart akşamı yine Salon'da Ukraynalı müzisyenin piyanosuna teslim edeceğim ruhumu.

1970'lerden bu yana müzik yapan Melnyk, özel bir teknikle icra edilen "Continuous (Sürekli) Music" adlı türün öncüsü ve aynı zamanda dünyanın en hızlı piyanisti ünvanına sahip. Saniyede 19.5 nota (iki eliyle de ayrı ayrı), bir başka hesapla bir saatte 93.650 nota çalabiliyor. Bu teknik bilginin konserde dinleyiciye yansımasını yazıyla tam olarak anlatmak olanaklı değil ama 2013'te yazdığım şu yazıda denemiştim: http://www.veganlogic.net/2013/01/butun-piyanolar-sevgilinizse-yalnzlk.html

67 yaşındaki Melnyk, gençliğinde Latin dili ve felsefe okumuş, klasik müzik eğitimi almış, Paris’te modern dans dersleri için müzik yaparken yaşadığı aşırı yokluk günlerinde "Continuous Music"i yaratmaya başlamış. 1979'da yayınladığı "KMH - Piano Music in the Continuous Mode" adlı ilk albümünden bugüne kadar onlarca mükemmel albüm yayınlasa da, ne yazık ki hak ettiği ilgiyi son birkaç yıla kadar görmedi Melnyk. Ne zaman ki 2013'te bağımsız plak şirketi Erased Tapes'den "Corollaries" adlı albümü çıktı, o zaman ismi daha duyulur oldu. Modern klasiğin genç yetenekleri Nils Frahm ve Peter Broderick ile yaptığı işbirlikleri, onun müziğini daha genç ve farklı bir kesime açtı. 2015'te Erased Tapes için ikinci albümü "Rivers and Streams"i yayınladığında dünyanın çeşitli kentlerinde ve festivallerinde verdiği konser sayıları arttı.

Münzevi bir hayat süren sıradışı bir piyanistin devrimci yöntemleri çok uzun zaman görmezden gelinse de, Lubomyr Melnyk'in öncüsü olduğu Sürekli Müzik, hissedip duyabilenlerin ruhunda çok önemli bir yer edindi. Çalarken kendisi de metafizik açıdan farklı bir boyuta geçen piyanistin enstrümanıyla sonsuz aşkına tanık olmak isterseniz, bu konseri kaçırmayın.


HEM "TEKNE" HEM DE "TEKNENİN KAPTANI"


Sizi ilk kez 2013'te İstanbul konserinizde canlı dinlediğimde olağanüstü derecede etkilenmiştim. "Bundan daha güçlü bir müzik olamaz. Ben bu akşam şiiri gördüm!" demiştim. Yılda 100 geceden daha fazlasını konserlerde geçiren bir müzik yazarı için sıradan bir ifade değildi. Bu nedenle şunu sormam gerekiyor: İnsanları böylesine derinden çarpan bir müziği icra ederken ve sonrasında siz nasıl hissediyorsunuz?

Ne hissediyorum? Bu, günden güne, farklı zamanlara göre değişiyor elbette. Genel olarak, eğer çaldığım parçayı çok iyi biliyorsam, yani o zamana kadar konserlerde birçok kez çalmış durumdaysam, sadece zihnimi piyanonun güzel tınılarına bırakıp onlarla farklı yerlere sürüklenmesine izin veriyorum. Böylelikle aynı anda hem "tekne" hem de "teknenin kaptanı" olmaya çalışıyorum. 

Bunu açıklamak zor; kendime bile! Ama bazen zihnim onu hızlıca devreden çıkardığımı düşlediğim hayali bir evreye giriyor; uyumak gibi sanki... Bazen çalarken uykuya daldığım oluyor; konserlerde değil elbette, evdeyken! Sonra birden uyandığımda parmaklarımı hâlâ o parçayı çalar halde buluyorum. Üstelik parçanın akış hızında da bir değişme olmuyor! Demek ki, Sürekli (Continuous) Müzik icra eden piyanistin zihni, zaman ve mekan üzerinde, varoluş evrenleri üzerinde olağanüstü bir kontrole sahip. Bunu daha iyi açıklayabilmeyi isterdim ama gerçekten zor. Çünkü koşullar değişiyor, ben değişiyorum, evren değişiyor. Sürekli Müzik çalma kabiliyeti bütün gizemi ve farklı boyutlarıyla evren ile yakından ilgili.


"KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ, İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


"Sürekli Müzik, bir kasırganın ortasında ayakta durmaktır," demiştiniz. Kendinizi buna nasıl hazırlıyorsunuz? Hayat boyu süren bir durum mu bu?

Kasırga, sürekli müzik icracısı ve piyanonun birliği aracılığıyla patlarcasına ortaya çıkan devasa ruhsal güçtür. İkisi birlikte her şeyi bastıran bir hortum yaratır. Sürekli Müzik ve öğrenmesi yıllar alan icra tekniği mucizevi bir muammadır. Çalarken benden dışarıya yansıyan gücü kimse açıklayamaz; bütün boyutları aşan bir durumdur. Ninja, Kung-Fu, Tai Chi gücüdür. Rüzgârın, kasırganın, zaman ile mekanı aşan muhteşem doğanın gücüdür ve evrenle çakışan mikrokozmozlar yaratır. İkisi buluşur ve sonuçta bedenim ile zihnimde hissetmenin harika olduğu devasa bir enerji patlaması ortaya çıkar. Sürekli Müzik çaldığım sırada, kendi bedenimle piyanonun bedeni arasında, bedenimle piyanodan çıkan sesler arasında ayrım kalmaz. 

Gerçekte çaldığım sırada ortada hiçbir beden de kalmaz. Hiçlik söz konusudur. Sadece enerji ve hayatın gücünü, ruhumuzdaki tüm insani duyguları ve sevgiyi hissederim. Onu icra etmenin yolu budur! Şahane renklerle dolu kocaman bir alandan esen rüzgâr gibi hissedersiniz. Devasa arazilerin üzerinden uçan görkemli bir kuş gibi olursunuz. Coşkuyla akıp denizlere yönelen derin bir ırmak gibisinizdir. Öylesine sert ve sağlam bir çelikten duvar vardır ki, gezegenler onunla çarpışsa da onu aşamaz; işte o çelik duvarın gücü Sürekli Müzik'tir. Yeryüzünde daha önce hiç böyle bir şey olmamıştır.

Evet, bunu öğrenmek, piyanonun gücünün farkına varmak, bir ömür alır. Gerçek bir piyanist olmayı öğrenmenin sonu yoktur. Bana göre, klasik müziğin harika piyanistleri, iyi eğitilmiş yarış atı gibi. Yarışa katılıp koşabilirler ama gerçek at değildirler; çünkü özgürce koşamazlar ve asla ayaklarının altında çimenleri hissedemezler. Ruhları, kütüphanedeki sayfalar ve kabul edilmiş kayıtlı sonatlar arasında kaybolmuştur. Gerçek at, gerçek piyanist gibi, toprağın üzerinde bir yarış atının hayal edebileceğinden daha hızlı koşar. Aslında Sürekli Müzik icracısı olana kadar zavallı yarış atının gerçek hızın ne olduğuna dair bir fikri yoktur.

"Klasik müzik dünyasında piyanist müziğin kölesidir. Oysa Sürekli Müzik'te müzik piyanistin kölesidir," diye bir ifadeniz var. Müziğiniz ve piyanoya yaklaşımınız oldukça devrimci. Sizce bu fark yüzünden mi klasik dünya sizi yıllarca kabul etmedi?

Ondan olduğunu sanmıyorum. Bana göre muhtemel neden, klasik dünyanın klasik müziğin sonsuz güzellikleriyle teması kaybetmesi. Çok hoş, şatafatlı ya da bilgece ortaya koyulmuş şeyleri duyuyorlar ama mesela çok iyi kalitede bir şarap gibi karşılıyorlar bunu. Ama bu müziğin dayanılmaz güzelliğini hissetmiyor ve duymuyorlar. Eğer klasik dünya Mozart'ın güzelliğini duyduysa, günümüz modern müziğinin güzelliğini de duyabilir. Aynı derecede muhteşem değilse bile, yaşadığımız döneme ait güzellikler de gereklidir ve biz onları görmezden gelirsek, yeryüzündeki bu dönemi yok etmiş oluruz. 


ERKEN DÖNEM MİNİMALİSTLERİN VE "RAGA"NIN ETKİSİ

Sürekli Müzik ile ilgili ilk deneyiminizin minimalizm öncüsü Terry Riley'den kaynaklandığını söylüyorsunuz. Sizin yaklaşımınızla Terry Riley, Steve Reich ve Philip Glass arasında bağ kurmak olanaklı. Fakat müziğinizin minimalist diye nitelendirilmesine karşı olduğunuzu da biliyorum; aksine yoğunluğu anlatmak için maksimalist terimini tercih ediyorsunuz. Bu durumda sizinle minimalistler arasında müzik, enerji ve ruh açısından nasıl bir bağ söz konusu?

Evet, Sürekli Müziği keşfetmemde minimalistler ile ilk karşılaşmam benim için son derece önemliydi. 1970'li yıllardaki o erken dönem besteciler olmasaydı, ben de ancak klasik müziğe öykünürdüm. Onların yarattığı dünya ruhumda bambaşka bir yeni bir evren doğurdu. Onlar olmasaydı, ben hiçbir şey olamazdım ve bu harika Sürekli Müzik dünyasını bulamazdım! Ama şu da bilinmeli ki, onlar sadece bu tohumun gelişmesi için önemli olan toprağın bir parçasıydı. Sürekli Müzik keşfimde bana yol açan çok sayıda başka etken de vardı. Şimdi artık bilgimi diğer piyanistlere aktarma zamanı! Sürekli Müzik icrası, öyle keyifli ve harika bir iş ki, ben öldükten sonra ortadan kalkmamalı. Bu mucizevi bilgi ve tekniği diğer piyanistlere aktarmak, şu anda hayatımdaki en önemli şey.

Hippi yıllarında "Raga"yı temel alan Hint Müziği'ni de ilhamlarınız arasında sayıyorsunuz. Bu tarz Doğu müziği sizi ne yönde etkiledi?

Müziğin içerdiği karışık yapıdan ve çeşitli zamanlama ile hesaplamaları takip edebilmek için icracının çok yüksek bir zihni/ruhsal kapasiteye sahip olma gereksiniminden çok etkilendim. İnsan zihninin çok daha ileri düşünce yapılarına ulaşmasını örnekliyor. Sadece zihin değil, elbette Raga yorumcusunun bedeni ve elleri de, değişen hızlara karşı hava ve su gibi fevkalade akıcı olmalı. 

İnternet sitenizde iki elin aykırı nota örgülerini çalabilen bağımsız varlıklar haline geldiği yeni ve özel bir piyano tekniği anlatılıyor. Bu durumda müziğinizde saf bir kaotik harmoniden söz edilebilir mi?

Eller arasında kesinlikle kusursuz bir koordinasyon ve olağanüstü bir eşzamanlılık var. Bu, uzmanlığın işaretlerinden biridir. İki elin içinde yüzmek için kendilerine ait dünyaları olsa da, kusursuz bir koordinasyon içinde hareket ederler.
 

"THE LORD OF THE RINGS"İN ETKİSİYLE DOĞAN MUAZZAM BİR SEVGİ

Bir keresinde yurtdışında yaşayan genç bir arkadaşım bana gece yarısı e-posta gönderip şöyle yazmıştı: "Hayatın yaşamaya değer olduğunu hissettirecek bir şarkı var mı? Şu anda ona çok ihtiyacım var!" Açık ki zor bir dönemden geçiyordu. Ona yanıt yazıp, "Lubomyr Melnyk'ten 'The Song of Galadriel'i dinle. Mutlaka iyi gelir," dedim. Daha sonra haberleştiğimizde onu dinlediğini ve sonrasında rahatlamış bir halde uykuya daldığını anlattı. O eseriniz, benim bugüne kadar dinlediğim en huzur dolu müzik. Tolkien'in "The Lord of the Rings" adlı kitabındaki gizemli dünyadan esinlendiğini biliyorum ama nasıl ortaya çıktığından söz edebilir misiniz?

Gençliğimde "The Lord of the Rings" benim üzerimde çok güçlü etki bırakan bir deneyimdi. Tolkien'in dili kullanış gücü büyüleyiciydi; ruhumda muhteşem duygular uyandırmıştı. Bugüne kadar hiçbir kitap, yazının gücünü böylesine derinliğine ortaya koymadı. Bir başyapıt yaratmıştı ve yarattığı şey iyi ile kötü, sevgi ile nefret ve yeryüzünde önemli olan her şey arasındaki temel mücadelenin tanımıydı. Galadriel'i, kraliçeyi ve tüm dünyayı müthiş güzel bir dille tanımlayışı, bana Galadriel'in şu anda üzerinde oturduğum sandalyeden daha gerçek göründüğü hayatın derin ve gizemli boyutlarını resmetti. Galadriel, benim mucize ve güzelliğe dair ebedi tasavvurumdu. O nedenle o müziği onun onuruna besteledim; sadece onun için değil, dünyanın onun şarkı söyleyişini duyması ve onun dünyasındaki huzur ve güzelliği duyması için yarattım o müziği. İyilik ve barış dünyası... "The Song of Galadriel", Tolkien'in bize armağanı olan görkemli dünyaya benim ruhumdan yansıyan muazzam bir sevginin müziğiydi. O kitap olmasaydı, dünya ışıksız, mutsuz, kahkahasız ve basit şeylerin güzelliğinden yoksun kasvetli bir yer olurdu. Cinlerin kutsal büyüsü de olmazdı!

"PİYANO ŞARKI SÖYLEYEN BİR RUHTUR!"

Ünlü piyanist Mitsuko Uchida, "Piyano insan gibidir," diyor. Siz de piyano konusunda olağanüstü derecede hassassınız. Piyanoyu canlı gibi düşünüyor musunuz ya da bu enstrümanı sizin gözünüzdeki yerini anlatmak için bir metafor kullansaydınız ne derdiniz?

Evet, piyanolar canlıdır! Onlar da insandır! Şarkı söylerler, sesleri vardır. Öylesine güzel bir ses ki adeta bir koro şarkı söylüyormuş gibi çıkar. Tahtaya, tuşlara dokunup telleri görmek, metal ve tahtanın harika kokusunu duymak, şahane titreşimlerin bedenime ve ruhuma doluşunu hissetmek... Bu, iki insan arasındaki aşk şarkısıdır. Piyanodan daha harika bir şey yoktur. Sadece Tanrı piyanodan daha büyüktür. Piyano, son 300 yılda Tanrı'nın insanlığa en büyük hediyesidir. Ve bugün aptal insanlar ne yapıyor? Çürük patates ve peynirle birlikte onları çöpe atıyorlar! Yağmur ve kar altında kalıp ölmesine izin veriyorlar. İnsanlar piyano katili oluyor! Bu korkunç bir şey. İnsanlar her şeyi öldürmeye başladı. Hatta bilgiyi bile katlediyorlar. Önce dünyadaki piyanoları yok etmeye başladılar, şimdi de var olan tüm bilgiyi siliyorlar. Artık kimse neyin nasıl yapılacağını bilmiyor. İnsanlar iPhone'larıyla yadıma muhtaç oyuncak haline geldi. Oysa piyano, size şarkı söyleyen yaşayan bir ruhtur. Hayatınıza doğan mükemmel bir ışıktır. Lütfen piyanoları öldürmeyi durdursun insanlık!


 (Lubomyr Melnyk'e ayırdığım Vegan Logic radyo kaydı:  https://mobile-iphone.mixcloud.com/VeganLogic11/vegan-logic-xiii-lubomyr-melnyk-18032013)
-

26 Şubat 2016 Cuma

REPRESENTING THE VOICES OF THE VOICELESS!


26.2.2015

“I am the voice of over 70 billion non-human animals that are tortured and murdered every year on our lands! I am running for the Office of the President of the United States of America so that I can represent the voices of the voiceless. ” — Clifton Roberts, CEO of the Humane Party.

 

The whole world is watching America’s bizarre 2016 presidential election in disbelief and wonders where the country is going. On the Democratic Party side, the race is between Bernie Sanders —a self-proclaimed “democratic socialist”, vs. Hillary Clinton —a very well-known political figure whom Sanders calls “a part of the establishment.” And on the Republican side, with the nominees like Donald Trump, Ted Cruz and Marco Rubio, it is all about the politics of crazy. In this political madness of the U.S., I caught up with Clifton Roberts, the Humane Party’s first candidate for the Office of the President of the U.S. and asked him about his future plans.

The Humane Party was established in 2009 and it is the United States’ very first political party that is committed to rights for all animals. It is also a platform for peace, nonviolence, and rights for humans. Clifton Roberts, CEO of the Humane Party, a United States citizen, was born at Yokota Air Force Base in Japan. He graduated from the University of California at Berkeley and currently resides in Sacramento, California. He has over two decades of corporate organizational experience in industries ranging from health care to financial services and currently serves as Ethics and Legal Compliance Manager for the world's largest semiconductor producer.



First of all, how do you feel as a vegan presidential candidate who defends nonviolence in this crazy political atmosphere of the U.S.?

I ‘feel’ so much. I feel honored that so many citizens have trusted me to represent their voices. I feel excited that this campaign is creating awareness at a national level. I feel hopeful that our efforts are inspiring intelligent, clever, and skilled citizens to run for federal offices in the future. I feel inspired with the hope to save our non-human friends. I feel hopeful in creating a movement for a lasting peace.  

How did you become involved in politics? Could you elaborate a bit on your experience with The Humane Party?

Dwight D. Eisenhower was quoted as saying that “Politics ought to be the part-time profession of every citizen who would protect the rights and privileges of free people and who would preserve what is good and fruitful in our national heritage.” So, as a citizen, I’ve always been very interested in politics, but never participated in the processes available to us. In May of 2015, I accepted a position with the Humane Party as its Chief Executive Officer. My commitment to Humane Party supporters was to help make politics easier to understand; to get skilled candidates into office; and to grow this party. As CEO, I also sought additional exposure on a global scale.  Ultimately, the Humane Party Board of Directors saw it fit to nominate me as its first every Presidential Candidate.  As I stated in my nomination acceptance speech, although I’ve never been a politician, I’m fully vested in the direction of this country and I own, just as much as those currently in power, the management and outcomes of our political, social, and economic discretion.
  

“EVERY ANIMAL IS AN INDIVIDUAL AND DESERVES THE RIGHT TO HAPPINESS”


I read in one of your interviews that you are a vegan of 18 years! How did you come to embrace veganism?

I chose a vegan lifestyle when my compassion for animals collided with my exposure to common sense, logic, and science. I realized that not only was my personal consumption of animals deteriorating my health but that my consumption of secretions from animals was unnatural—that consuming the milk of a cow, which is genetically designed for her own baby, was an insult to my common sense. So, at the age of 30, I made the decision to go vegan, and I’m so pleased with where my decision has led me.

To me veganism is not just a way of reducing suffering; it is a commitment to justice and and refusal to participate in animal slavery. How do you define your animal rights philosophy?

I agree. I believe that every animal is an individual and deserves the right to happiness, as does any human being. Therefore, it is my intention to seek, through legislation and the introduction of existing proposed amendments that I both sponsored and support, the end of the slaughter and mutilation of non-human animals and grant legal person-hood to all sentient beings.

How did you go from being vegan to speaking out on behalf of animals?

I’ve advocated on behalf of animals for a very long time. The difference now is that of scale. When I first developed the sense and courage to become vegan 18 years ago, I was very vocal, but my audience was limited to my immediate sphere of influence: friends, family, and the like. As I evolved as a human, I knew that with the continued murder of innocent beings, I needed a larger platform to speak on their behalf.  

The Humane Party is the United States’ very first political party that is committed to rights for all animals. Could you describe its vision?

The Humane Party has a grand vision for the future. We envision a lasting, secure peace and cooperative relationships with all other nations. The party envisions a population that is both healthy and educated; envisions a legal system where all beings are free from being exploited and abused; and envisions a government led by public servants who are moral, ethical, and represent integrity.

You say that The Humane Party recognizes that the most ethical path is also the most practical path for America. Could you explain it a bit?

This simply means that being ethical is always the most practical. For instance, avoiding the consumption of muscles and fluids of other mammals, practically speaking, will reduce the risks associated with sickness and disease.  


“ELECT SKILLED CANDIDATES INTO CONGRESS SO THAT REVOLUTIONARY BILLS AND LAWS CAN BE INTRODUCED AND VOTED ON!”


The Humane Party has some big plans for the future such as abolishing animal slavery, cruelty and killing through existing political and legal systems, as well as working to pass legislation that protects the rights of sentient beings. How are you going to manage to do it in this capitalist system that abuses animals in almost every sector?

Before the Humane Party, voices for the voiceless attacked the judicial system. This strategy definitely brought awareness to our efforts. However, the judicial branches of government, federal and local, interpret existing law. What we need to do is change laws and add constitutional amendments so that the courts can interpret these new laws.  

Our strategy is to elect skilled candidates into congress so that revolutionary bills, laws, and constitutional amendments can be introduced and voted on. You see, today, there is no lack of proposed laws and constitutional amendments. We just don’t have the friends in congress or the executive branch to introduce the bills to be voted on. We often hear stories about citizens who have written their representatives in congress, to no avail. Well, if we have Humane Party representatives in congress, in the White House, you better believe that the voices of our citizens, with the animals’ best interest at heart, will be heard.  


It really makes me happy that now there’s a vegan political party in the U.S.! Do you think Americans will trust it, considering that its citizens are far from pleased about how the government system works?

Absolutely! I’ve always said that our compassionate intelligence is a competitive advantage. The reception I’ve received from social media alone presents us with data that a citizen will trust an entity committed to non-violence and reforming campaign finance; that Americans will trust a party who is committed to demonstrating that we can significantly alter the shape of the political landscape. It will take some time, but I am confident that we can do it and continue to harvest the trust  and confidence of the American public.  

“THE MAINSTREAM MEDIA HAS IGNORED OUR EFFORTS BUT SOCIAL MEDIA HAS TREATED THIS CAMPAIGN WITH EXCITEMENT!”


I was living in NYC when Dennis Kucinich was a candidate for the Democratic nomination for President of the United States in 2004, and I remember how the media ridiculed him for just being a vegan. How has the media treated you as a presidential nominee?

The mainstream media has ignored our efforts, thus far. However, ‘social media’ has treated this campaign with excitement, enthusiasm, and vigor! I receive hundreds of messages every day, from all over the world, that share words of encouragement and support, which in turns inspires me to be courageous and be consistent in creating, welcoming, and embracing dialogue and conversation.  

When Jeremy Corbyn, the Leader of the Labour Party in the U.K. said, “I would never use nuclear weapons If I were PM,” the mainstream UK media responded with its typical furor. What kind of reaction did you get from the media and the American people when you stated, “I am the voice of over 70 billion non-human animals that are tortured and murdered every year on our lands,”?

Of course, the reactions from media and citizens in favor of animal rights were very positive. Surprisingly, a few animal rights activists wrote stories that we are simply ‘wonderful people wasting our time.’ I have also received hateful and belligerent messages and emails from carnists who looked at my statement solely from a ‘food’ perspective. These folks chose to look at my efforts to save innocent lives as one human telling another human how and what to eat. It just reminded me how hard we must all work to shift the perspectives of humans to eliminate tradition, culture, and habit from the compassion equation.  


In your opinion, what are the main political problems of the U.S.?

First, there is an overall ignorance by politicians to root cause. I’ve heard our current President say that he supports hunting. Naturally, if support of murder at this level is the example for other politicians, we have a problem that demonstrates nativity to root cause issues. Second, our democracy is tainted because of existing components like the Electoral College and Citizens United. When you have a political system that suppresses democracy in any form, it limits the voice of the people and politics becomes an arena filled with so called elite insiders. The Humane Party recognizes this, and plans to change it.  

I think animal rights is now the leading social justice issue since the abolition of human slavery in the world. But we’re still living in a society where violence has been very present at the most intimate levels. How hopeful are you that one day animal cruelty will be seen the same and given the same justice as human cruelty?

I am running for the Office of the President of the United States of America so that I can represent the voices of the voiceless. So I am extremely hopeful. I’ve built a career in enterprise as a person who manages outcomes and I have every intention of leveraging this expertise to alter the outcomes associated with violence towards animals. I plan to embody the voice of your readers and the citizens of the world to manifest our unwavering desire to change our course. It is my hope and dream to personify a shared vision of a compassionate world and to realize the whispers of a world that leverages the collective intelligence of all people and encourages our leaders to lead with intellectual power Instead of coercive strength.

https://www.facebook.com/cliftonroberts.org
https://twitter.com/cliftonroberts
https://www.instagram.com/cliftonroberts


AMERİKA BAŞKANLIK YARIŞINDA BİR VEGAN!


26.2.2016

"Her yıl işkence edilip öldürülen 70 milyar insan olmayan hayvanın sesiyim. Sessizlerin sesi olmak için Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı'na adayım." — Clifton Roberts, İnsani Parti (The Humane Party) İcra Kurulu Başkanı


Bütün dünya Amerika'daki tuhaf başkanlık yarışını hayret içinde izlerken ülkenin nereye doğru gittiğini de merak ediyor. Mücadele, Demokratik Parti cephesinde kendisine "demokratik sosyalist" diyen Bernie Sanders ve onun "egemen çevrenin bir parçası" diye nitelediği tanınmış politik figür Hillary Clinton arasında geçiyor. Cumhuriyetçi Parti cephesinde ise, Donald Trump, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi adayların ırkçılığa varan dinci söylemleri ile deliliğin siyaseti hüküm sürüyor. Amerikan toplumunun içinde bulunduğu çöküşü simgeleyen aşırı sağın yükselişiyle yaşanan bu çılgın ortamda, İnsani Parti adayı olarak seçim yarışına katılan Clifton Roberts ile röportaj yaptım.

2009'da kurulan İnsani Parti, Amerika'da hayvan haklarını birincil önceliği olarak belirleyen ilk siyasi parti. Aynı zamanda barış, şiddetsizlik ve insan hakları için de bir platform. Japonya'daki Amerikan Yokota Hava Üssü'nde doğan Clifton Roberts, Berkeley Üniversitesi'nden mezun bir Amerikan vatandaşı ve şu anda da California'da yaşıyor. Sağlıktan finansal hizmetlere kadar birçok farklı sektörde kurumsal deneyimi var ve günümüzde de dünyanın en büyük yarı iletken üretimi yapan kuruluşunda Etik ve Yasal Uygunluk Müdürü olarak görev yapıyor.


Amerika'nın çılgın politik atmosferinde şiddetsizliği savunan bir vegan başkan adayı olarak nasıl hissediyorsunuz?

Yoğun duygular içindeyim. Çok sayıda insanın onları temsil etmem için bana güvenmesi onur verici. Bu kampanyanın ulusal ölçekte bir bilinçlenme yaratması beni heyecanlandırıyor. Çabalarımızın zeki, akıllı ve yetenekli yurttaşları gelecekte resmi görevlere aday olma konusunda esinlendirmesi konusunda umutluyum. İnsan olmayan dostlarımızı koruma umudu bana ilham veriyor. Kalıcı barış için bir hareket yaratmak adına umutluyum. 

Politikaya nasıl girdiniz? İnsani Parti deneyiminizden söz edebilir misiniz?

Dwight D. Eisenhower, "Politika özgür insanların haklarını koruyacak ve ulusal mirasımız için iyi ve verimli olanı muhafaza edecek yurttaşların yarı zamanlı işi olmalı," demişti. Ben de bir yurttaş olarak politika ile her zaman ilgilendim ama aktif bir şekilde politik süreçlerde yer almamıştım. Mayıs 2015'te İnsani Parti'nin İcra Kurulu Başkanlığı'nı kabul ettim. Partinin destekçilerine politikayı daha kolay anlaşılabilir bir hale getirme; yetenekli insanların seçilmesini sağlama ve partiyi büyütme sözü verdim. Adaylığı kabul konuşmamda belirttiğim gibi, politikacı olmamama karşın, ülkenin gidişatında söz sahibiyim; politik, toplumsal, ekonomik konularda iktidarı elinde tutanlar kadar yönetim ve karar verme yetisine sahibim.

"HER HAYVAN BİR BİREYDİR VE MUTLU OLMA HAKKINA SAHİPTİR"


Bir röportajınızda 18 yıldır vegan olduğunuzu okudum! Veganizmi nasıl benimsediniz?

Hayvanlara karşı duyduğum şefkat duygum, sağduyu, mantık ve bilim ile çakıştığında vegan yaşam tarzını seçtim. Hayvansal ürünleri tüketmemin yalnızca sağlığımı bozmakla kalmadığını, aynı zamanda hayvanlardan elde edilen şeyleri tüketmemin doğal olmadığının da farkına vardım. Genetik olarak ineğin yavrusu için verdiği sütü içmek, sağduyuma, mantığıma hakaretti. 30 yaşımda vegan olmaya karar verdim ve bu kararımdan çok memnunum.

Bana göre veganizm sadece hayvanların acı çekişini azaltma yolu değil, aynı zamanda hayvan köleliğine katkıda bulunmayı reddetme ve adalete bağlılık anlamına geliyor. Siz hayvan hakları felsefenizi nasıl açıklıyorsunuz?

Aynı görüşteyim. Her hayvanın bir birey olduğuna ve hepsinin insanlar gibi mutlu olmayı hak ettiğine inanıyorum. Bunun gereği olarak da, desteklediğim yasa önerileri ve düzenlemeler ile insan olmayan hayvanların katledilip bedenlerinin parçalanmasını sonlandırmak ve bütün duyarlı canlılara birey olma hakkı tanınmasını sağlamayı hedefliyorum.

Vegan olduktan sonra hayvan haklarını savunma aşamasına nasıl geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Hayvanları çok uzun bir süredir savunuyorum. Şu andaki fark ölçekte. 18 yıl önce vegan olma cesaretini bulduğumda kendi çevreme odaklıydım. Etkim, ailem ve arkadaşlarımın olduğu yakın çevremle sınırlıydı. İnsan olarak gelişip, masum canlıların sürekli katledilişine tanık oldukça, onların adına konuşabileceğim daha geniş bir platforma ihtiyaç duydum. 

İnsani Parti, ABD'de hayvan haklarını savunmaya odaklanan ilk parti. Vizyonunu kısaca açıklar mısınız?

Partimizin geleceğe yönelik büyük hedefleri var. Tüm diğer uluslarla kalıcı, güvenli bir barış ve işbirliği içinde olmayı planlıyoruz. Öncelikle sağlıklı ve eğitimli bir halk; tüm bireylerin sömürü ve kötü muameleden uzak yaşamasını sağlayacak bir yasal sistem; ahlaki ve etik değerleri yüksek, dürüst memurlar tarafından idare edilen bir hükümet düşünüyoruz. 

İnsani Parti'nin benimsediği etik yolun aynı zamanda en pratik yol olduğunu da söylüyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Etik olmak daima en pratik yoldur. Örneğin diğer memelilerin kasları ile vücut sıvılarını tüketmekten kaçınmak, çeşitli hastalık risklerini azaltacaktır. 


"KONGRE'YE YETENEKLİ ADAYLARI SEÇ Kİ DEVRİMCİ YASALAR ÇIKSIN!"


İnsani Parti'nin var olan yasal ve politik sistemler aracılığıyla gelecekte hayvan köleliğini, hayvan zulmünü ve katlini sonlandırma gibi duyarlı canlıların haklarını garanti altına alan yasaları çıkarma gibi büyük planları var. Neredeyse her sektörde hayvanları sömüren kapitalist sistemde bunu nasıl başaracaksınız?

İnsani Parti'den önce, sessizlerin sesi yargı sistemine saldırıyordu. Bu strateji, kesinlikle bizim çabalarımız konusunda bilinç yarattı. Bununla birlikte, hükümetin yargı teşkilatı, yerel ya da federal, var olan yasaları yorumluyor. Yapmamız gereken, yasaları değiştirmek ve anayasal değişiklikler yapmak ki, mahkemeler bu yeni yasaları yorumlayabilsin.

Bizim stratejimiz Kongre'ye yetenekli adayları seçmek; böylece devrimci yasa ve değişiklik önerileri sunulabilir ve oylanabilir. Bugün gördüğümüz gibi yasa taslakları ve anayasal değişiklikler konusunda öneri eksiği yok. Sadece Kongre ve diğer yetkili kurullarda bu tür önerileri sunacak dostlarımız yok. Sık sık vatandaşların Kongre'deki temsilcilerine çıkar sağlamamaları konusunda mektup yazdığını duyuyoruz. Eğer Kongre'de, Beyaz Saray'da İnsani Parti temcilsici olursa, hayvanların iyiliğini yürekten isteyen yurttaşlarımızın sesinin duyulacağına inanabilirsiniz.

Amerika'da vegan bir partinin olması beni çok mutlu ediyor! Sizce hükümetin işleyişinden hiç de memnun olmayan Amerikan halkı böyle bir partiye güvenir mi?

Kesinlikle! Daima sevecen zekamızın rekabet gücü yüksek bir avantaj olduğunu söylerim. Sadece sosyal medyadan bana gösterilen ilgi, vatandaşların şiddetsizliğe bağlı ve kampanya finansmanını reforme etmeyi hedefleyen bir oluşuma güven duyacağını; Amerikalıların politik havayı önemli ölçüde değiştirmeye kendisini adamış bir partiye güveneceğini gösteriyor. Biraz zaman alacak ama bunu yapabileceğimize inanıyorum ve Amerikan halkında güven yaratmak için çalışmaya devam edeceğim.

"GELENEK, KÜLTÜR VE EŞİTLİĞE BAKIŞI DEĞİŞTİRMEK İÇİN ÇOK ÇALIŞMALIYIZ!"


Dennis Kucinich, 2004'te Başkanlık seçiminde Demokratik Parti'nin adayı olmak için yarıştığında medyanın onunla vegan olduğu için alay ettiğini hatırlıyorum. Medya bir partinin başkan adayı olarak sizi nasıl yorumluyor?

Ana akım medya, şu ana kadar bizim çabalarımızı görmezden geldi. Buna karşın sosyal medya bu kampanyayı heyecan ve coşku ile karşıladı. Her gün dünyanın her yerinden yüzlerce yüreklendirici destek mesajları alıyorum. Bu sayede ben de karşılıklı olarak diyaloğu sürdürme cesareti buluyorum.

İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, "Bir Başbakan olursam asla nükleer silah kullanmam," dediğinde ana akım medya her zamanki gibi sansasyonel bir öfke ile karşıladı bu haberi. Siz, "Ben topraklarımızda her yıl işkence edilip öldürülen 70 milyar insan olmayan hayvanın sesiyim," dediğinizde ABD medyasından ve halktan nasıl tepkiler aldınız?

Elbette, hayvan haklarından yana olan medya ve insanlardan gelen tepkiler çok olumluydu. Şaşırtıcı bir şekilde, bazı hayvan hakları aktivistleri, bizim sadece "vaktini boşa harcayan harika insanlar" olduğumuzu yazdı. Ayrıca benim açıklamama sadece "yemek" açısından bakan karnistlerden nefret dolu saldırgan mesajlar da aldım. Onlar, benim masum canlıları koruma çabalarımı, bir insanın diğerine ne yemesi gerektiğini söylemesi olarak bakmayı tercih edenlerdi. Bu, bana insanların gelenek, kültür ve eşitliğe karşı bakış açısını değiştirmek için hepimizin ne kadar çok çalışması gerektiğini hatırlattı.

Sizce bugün Amerika'nın temel politik sorunları neler?

İlk olarak, politikacıların temeldeki nedenleri görmezden gelmesi. Şu andaki Başkan'ın avcılığı desteklediğini duydum. Doğal olarak, cinayete bu düzeyde destek diğer politikacılar için bir örnek teşkil ediyorsa, diğer temel meselelerin doğumuna yol açan bir sorunumuz var demektir. İkincisi, Seçiciler Kurulu (Electoral College) ve Citizens United (sağcı sivil toplum kuruluşu) gibi kurumlar yüzünden demokrasimiz lekeli. Demokrasiyi bir şekilde ezen bir politik sisteminiz varsa, bu durum halkın sesini sınırlar ve politika seçkin bir cemiyetle dolu bir alan haline gelir. İnsani Parti bunun farkında ve bunu değiştirmeyi planlıyor.

Ben hayvan hakları mücadelesini dünyada insan köleliğinin kaldırılışından bu yana en önemli sosyal adalet mücadelesi olarak görüyorum. Fakat hâlâ şiddetin en yoğun şekliyle uygulandığı toplumlarda yaşıypruz. Hayvana yapılan zulmün bir gün insana uygulanan zulüm ile aynı görülüp aynı şekilde cezalandırılacağı konusunda umutlu musunuz?

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmak için yarışıyorum ki sessizlerin sesi olabileyim. Bu nedenle çok umutluyum. Teşebbüslerde ürün yönetiminden sorumlu olarak kariyer yaptım ve bu uzmanlığımı hayvanlara karşı uygulanan şiddetle ilgili her şeyi değiştirmek için geliştirerek kullanmayı amaçlıyorum. Rotayı değiştirmek için duyduğumuz sarsılmaz özlemi ortaya koymak için okurlarınızın ve dünya vatandaşlarının sesini somutlaştırmayı planlıyorum. Benim umudum ve hayalim, şefkatli, sevgi dolu bir dünyanın ortak hedefini temsil etmek ve kolektif bir zekayı güçlendirerek, liderlerimizi zor kullanan bir güç yerine entelektüel bir güçle yönetmeye teşvik edecek bir dünyanın fısıltılarını fark ettirmek.

25 Şubat 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - ŞUBAT 2016 EN İYİ KAYITLAR SEÇKİSİ


25.2.2016

24 Şubat 2016 tarihinde Açık Radyo'da canlı yayınlanan programın kaydı.

1- Sad Eyed Lemurs - 3000 the lifes
2- Massive Attack & Azekel - Ritual Spirit
3- Nonkeen - Ceramic People
4- Kobosil - Reflection
5- Clark - Back to Belgrade
6- Multicast Dynamics - Sonar
7- Seretan - The Open Door
8- Mogwai - U235
9- Tim Hecker - Castrati Stack
10- Ekin Fil - Heavy
11- John Carpenter - Distant Dream
12- Orson Hentschel - Feed the Tape


19 Şubat 2016 Cuma

BLACKSTAR: ÖLÜMÜN SANATSAL İFADESİ


19.2.2016

“Ölümümün çok özel olmasına karar verdim. Onu gerçekten kullanmak istiyorum. Ölümümün yaşamım kadar ilginç olmasını istiyorum ve olacak da...”


***

Yıl 1976. Yukarıdaki sözleri Playboy dergisine verdiği röportajda söyleyen, o sırada 29 yaşında olan David Bowie. 40 yıl önce bunu okuyanlar, belki de genç bir müzisyenin dikkat çekmeye çalıştığını düşündü. Ama o gerçeği söylüyordu ve en sonunda da aklına koyduğunu yaptı. “Blackstar” adlı muhteşem albümünü 8 Ocak 2016’da 69. yaşını kutladığı gün yayınladı ve iki gün sonra tam zirvedeyken aniden aramızdan ayrıldı. 18 aydır kanserle mücadele ettiğini sır gibi sakladığı için dünya tam bir şok yaşadı.


Bowie’yi 32 yıldır çok yakından izleyen bir hayranı olarak, albümün ölüm ve korkular etrafında gelişen karanlık atmosferinden bir şeylerin ters gittiğini hissettim fakat ölümü ona yakıştırmak istemedim. Oysa albümü şimdi dinleyip son iki videosunu izleyince, verdiği işaretleri çok daha net görüyorum. 1976’da “The Man Who Fell to Earth” filminde kullandığı kostümü, 2016’da “Lazarus”un videosunda da giydi Bowie. Öyle bir görüntü var ki videoda; filmin bir sahnesinde yumruklarını sıktığı aynı dik duruşu tekrarlamış. Tek bir kareyle “Bu dünyadan ayrılıyorum,” demeyi, ancak görsel-işitsel ve kavramsal sanatın bu eşsiz dehası başarabilirdi. Açık ki 40 yıl önce röportajda söylediğini yaparak, ölümünü “Blackstar” aracılığıyla sanatsal bir yapıta dönüştürmüş; ölümün sanatsal belgesini bırakmış bize...

“The Man Who Fell to Earth” filminde, yaşadığı kurak gezegene su götürmek için yeryüzüne gelen dünya dışı varlık rolü biçilmiş bir kaftandı Bowie için. O günden bugüne hem dünyaya düşen uzaylı imajını korumayı hem de müziğiyle kalbimize adını kazımayı başardı. “Nasıl başardı?” derseniz, farklı konseptler içinde daima tüm insanların ortak meselesi olan yalnızlık, korku, endişe ve kayıplardan söz etti.



“Blackstar” ile bize veda hediyesi verdi ama biz, “Yukarıya bak, cennetteyim / Görülemeyen yaralarım, çalınamayan bir dramım var” dediğinde ne kastettiğini çözmeye çalışırken, o simsiyah ve en ışıltılı yıldız olarak gökyüzündeki yerini hızla aldı. “Lazarus” videosunda hastane yatağında yorganı başına çeken, yazmak istediklerini kağıda delice dökmeye çalışan ve korkularıyla pençeleşen Bowie, aslında yazacak çok şeyi olduğunu ama zaman kalmadığını anlatıyordu.

Megastar Bowie’nin uzay ve yıldızlarla metaforik ilişkisi hayatı boyunca sürdü. 1971’de The New York Times gazetesinde hakkında çıkan ilk eleştiride, “Bowie’nin yıldız olduğu, melodilerinin her asansörde ve kentteki her otelin lobisinde duyulacağı günler de gelecek,” yazılmış. Bu yorumun ne kadar öngörülü olduğu çok geçmeden 1972’de kanıtlandı. Genç Bowie, Top of the Pops programında “Starman”i söylediğinde artık İngiltere’yi temelden sarsan bir yıldızdı. Görüntüsüyle ve duruşuyla cinsiyetler arası sınırı müzik sahnesinde radikal bir biçimde ortadan kaldıran devrimci bir müzisyendi.



Ne ilginçtir ki, bu gezegene girişi gibi ayrılışı da aynı derecede sarsıcı oldu. Müzik dünyasının en kusursuz ve en şaşırtıcı vedasını da o yaptı. “Blackstar” adlı şarkıda “Film yıldızı değilim, pop yıldızı değilim. Ben bir siyah yıldızım,” demesi boşuna değildi. Hep ileriye bakan, risk alan, avangartı elden bırakmadan pop ikonu olabilen, nevi şahsına münhasır bir yetenekti. Ona göre sanatçı için en ilginç olan, hakim kültür enkazının altında kalanları, unutulan veya ciddiye alınmayanı bulup çıkarmaktı. Çünkü bir şey kategorize edilip kabul edildiğinde ana akım tiranlığının bir parçası oluyor ve potansiyelini kaybediyordu. Bu nedenle hep beklentilerin dışına çıkıp kendi yolunu çizdi; tek bir türe takılıp kalmaktan değil, farklı seslerin yaratacağı devinimden heyecan duydu. Vasat olmayı daima reddetti; “Tanrı’nın size yapabileceği en kötü şaka, sizi vasat bir sanatçı olarak yaratmaktır. Ben vasat olduğum gün bu işi bırakırım,” dedi.

Serbest caz, elektronika, drum & bass ve deneysel rock’ın büyüleyici bir karmaşasını sunan “Blackstar”ın en güzel anlarından biri, “Dollar Days”de karşımıza çıkıyor. Donny McCaslin’in saksofonu devreye girdikten sonra Bowie, kırılgan bir ses tonuyla İngiltere’de yaygın olan “evergreen” adlı ağaçları bir daha görememekten söz ediyor. Albümün kapanış şarkısı “I Can’t Give Everything Away”de ise, tüm enstrümanların sustuğu bir anda, hafif cızırtılı bir sesle “Yanlış bir şey var,” diyor. Bowie’yi kaybetmeden önce duyduğumda dikkatimi çekmişti bu sözler ama kötüye yormamak için kendimi zorlamıştım. Şimdi anlıyoruz ki, bu dünyada fazla vakti kalmadığını bilerek yazmış hepsini.

Bugüne kadar, daha doğrusu 10 yıllık bir aradan sonra 2013’te “The Next Day”i yayınladığı güne kadar, kendisini yarattığı karakterlerin arkasına saklamayı çok iyi başardı Bowie. Fakat son iki albümde, özellikle “Blackstar”da, David Robert Jones’u bir dinleyici olarak daha açık hissettim. Aklımızı yer yer karıştırmayı da ihmal etmedi tabii. 8. ve 11. yüzyıllar arasında İskandinavya’da yaşayan Norslara ait Ormen kasabasından söz eden şarkı “Blackstar”da, ölen bir astronotun ardından kör bir kâhin olarak göründüğünde herkesin yorumu farklı oldu. Dinleyicisine sunduğu simgelerle adeta bir puzzle oyununu tamamlatmak ve gizlenirken karmaşa yaratmak, pandomim de çalışmış bir sanatçı olarak, en usta olduğu alanlardan biriydi. 50 yılı aşkın bir süredir dünyanın her yerinden farklı yaşlarda insan, albümlerinde yarattığı fantastik evrenin içinde dolaşıp gizlediği kodları çözmeye çalıştı. Bowie, rock ‘n’ roll’u edebiyat ve sanatla bütünleştirip, ses ile görseli olağanüstü bir etkileşimle sunarken sadece fiziksel olarak hafızamıza kazınmakla kalmadı; aynı anda hem kendisinin hem de hayranlarının içindeki hayaletleri uyandırdı.

Ondan böyle geçmiş zamanda bahsetmek zoruma gidiyor ve hep gidecek. En iyisi sözü Wire’ın bas gitaristi Graham Lewis’in Bowie’nin ardından yazdığı şiirsel veda ile sonlandırmak...

Provokatif sanatçı
Sürprizin temsilcisi,
Şarkı yazarı aktör
Gizlenme ustası,
Burnumuzun dibinde
Gözlerimizin önünde,
Bay Jones kayıp gitti,
Selam verdi, el salladı ve sonra da öldü...
Bravo David Bowie!

Teşekkürler...
____________________

(Bu yazı, ilk olarak Vogue dergisinin Şubat 2016 sayısında yayınlandı.)

18 Şubat 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - WINTER MIX 2016 - 17.2.2016


18.2.2016

Dün Açık Radyo'da canlı yayınlanan Vegan Logic Winter Mix 2016.

1- Barfak - Time's Mirror
2- Född Död - De ensammas hus
3- Ulver - Solaris
4- Dalhous - Methods Of Élan
5- Yair Elazar Glotman - Kara Sea
6- Pye Corner Audio - Morning
7- Violet Poison - Like a Pandora's Box (Reshape)
8- Vortex Rikers - Killer
9- Raime - Told and Collapsed
10- Gudrun Gut & Myra Davies - Chains
11- Blablarism - Saccades
12- Pink Playground - Take a Walk
13- Mario Solazzo - Trinity [Gurdjieff]
14- Tor Lundvall - January



11 Şubat 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - MIASMAH RECORDINGS - 10.2.2016


11.2.2016

Bu haftaki Vegan Logic'i Norveç merkezli bağımsız plak şirketi Miasmah Recordings'e ayırdım. Deaf Center'ın da üyesi olan, çalışmalarını takdirle izlediğim Erik K Skodvin'in kurduğu bu etiket, ambient, dark ambient, drone, noise, electronica, shoegaze gibi farklı türlerde müzik yapan sanatçıların deneysel kayıtlarını yayınlıyor.

Açıkçası bu muhteşem katalogdan seçim yapmak kolay olmadı ama yaklaşık bir saatlik süreye aşağıdaki parçaları dinleyebildik.




1- Paahovarju - Salatut Käyvät Julki
2- Gultskra Artikler - Pobochnoe Deistvie
3- Julien Neto - Ninety Four
4- Yasume - Wakare
5- Jasper TX - Black Sleep Part III
6- FNS - I Think She's Asleep
7- Muhr - Tsuriai
8- Marcus Fjellström - Antichrist Architecture Management
9- Kaboom Karavan - Wälzer
10- Gabriel Saloman - 5 (Adhere Part 5)
11- Volcano The Bear - The Idea of Wood
12- Elegi - Arvesolv
13- Simon Scott - Under Crumbling Skies




10 Şubat 2016 Çarşamba

MOOGFEST: MÜZİK, SANAT VE TEKNOLOJİ SENTEZİ


10.2.2016

Son yıllarda yaratıcı festival arayışım çerçevesinde daha önce görmediğim farklı bir etkinliği seçip onun üzerine yoğunlaşmayı tercih ediyorum. Ana akım festivallerin dışında, gerek katılan sanatçıların çeşitliliği gerekse müzikle ilişkilendirilen sanat ve teknoloji etkinlikleri, deneysel festivallere yönelmeme neden oluyor.

2014'te Amerika'nın Tennessee eyaletindeki Big Ears'dan sonra, geçen yıl Berlin Atonal de ziyadesiyle bakış açımı geliştiren festivaller oldu. Bu yıl odaklanmak için seçtiğim festival ise, Amerika'da North Carolina eyaletinin Durham kentinde 19-22 Mayıs tarihleri arasında yapılacak olan Moogfest.

Müzikle yakından ilgilenenlerin hemen fark edeceği gibi, adını Moog synthesizer'ın yaratıcısı, elektronik müziğin babası Robert Arthur "Bob" Moog'dan alıyor. Her yıl onun yaşgününe en yakın olan hafta sonunda gerçekleştirilen festival, müzik, sanat ve teknolojide gelinen son aşamanın bir belgesi oluyor. Sadece çalışmalarında Moog synthesizer'ı kullananlar değil, Bob Moog'un yaratıcılık felsefesini benimsemiş farklı türlerde müzik yapanların yanı sıra, yerleştirmeler, sergiler, film gösterileri ve panellerin de yer aldığı etkinlik, bu yıl da festivale özel sipariş edilen çalışmalara ve tek seferlik işbirliklerine sahne olacak.

MÜZİK VE SANATIN EN UFUK AÇICI İSİMLERİ 


2016 Moogfest'e müzik ve sanat dünyasının en ufuk açıcı isimleri arasında yer alan 250'den fazla isim katılıyor. Gary Numan'ın üç gece boyunca konuk sanatçı olarak performans sergileyeceği festivalin tüm programı ilginç; beni en çok heyecanlandıranlar arasında Silver Apples, Tim Hecker, Laurie Anderson, Sun Ra Arkestra, Alessandro Cortini, Disasterpeace, Ben Frost, Laurel Halo, sunn O)), Explosions In the Sky, Jlin, Kode9, Oneohtrix Point Never, Health de var. En çok merak ettiklerimden biri ise, elektronik müzik bestecisi Morton Subotnik ve elektro-akustik besteci Sarah Davachi'nin Alessandro Cortini ve piyanist/besteci/elektronik müzik sanatçısı Suzanne Ciani'ye katılarak birlikte 79 yaşındaki efsane synth tasarımcısı Don Buchla'nın çalışmalarını kutlamak için verecekleri özel konser. 

Bunların dışında Afrofuturism, Sanat ve Yapay Zeka, Enstrüman Yaratımı, Radyo ve Radyofonik, Tekno-şamanizm, Transhümanizm gibi konuların tartışılacağı paneller, Grammy ödüllü prodüktör tAz Arnold'ın Duke Üniversitesi Nasher Sanat Müzesi'nde gerçekleştireceği müzik meditasyonu, New York Theremin Derneği'nin kurucusu, besteci Dorit Chrysler gibi uzmanların söyleşileri ve kentin çeşitli mekanlarında sanatın farklı dallarındaki etkileşimi ortaya koyacak enstalasyon çalışmaları, Google Doodle ekibinin Direktörü Ryan Germick'in talk-show formatında gelecek hakkında Pixar sanatçısı Emma Coates, mizah teorisyeni Scott McCloud ve Google Cardboard'dan Manuel Clement ile konuşacağı RogueFest, IBM Research'ten DJ Watson'ın müzik parçaları bestelemek üzerine festival katılımcılarıyla yapacağı işbirlikleri, Virginia Tech. Yaratıcılık Enstitüsü Direktörü Dr. Ben Knapp'in synthesizer yaratıcılığı üzerine vereceği ders ve bunlar gibi nice etkinlik müzik performansları kadar cezbedici. Bunların hepsi dört güne nasıl sığacak bilmiyorum ama çok yoğun olacağı açık.

TRANSLATIONAL DRIFTS

Bu arada Moogfest ekibinden daha festival başlamadan müzikseverleri sevindirecek bir haber daha geldi. Ücretsiz stream olanağı tanınan Translational Drifts serisinin ikincisi de Soundcloud üzerinden yayınlandı. Geçmişte festivale katılmış ya da bu yıl katılan çağdaş saanatçıların kendilerine ilham veren ve Moogfest lineup'ını şekillendiren isimlerin eserlerini yeniden yorumladığı kısaçalarların ilki daha önce yayınlanmıştı. YACHT, ADULT, Julianna Barwick, Moses Sumney ve Dan Deacon gibi genç müzisyenlerin Devo, Pet Shop Boys, Suicide, Laurie Anderson ve Brian Eno gibi elektronik müziğin emektarlarına saygıda bulunduğu ilk kısaçalar aşağıdaki bağlantıdan dinlenebilir.



Translational Drifts 2'de, ritim ustası Afrikan Sciences, Dan Deacon'ın Brian Eno'nun "1/1" adlı parçasına getirdiği yorumu afro-fütüristik bir yaklaşımla yeniden yaratmış. Karanlık drone'larıyla tanıdığımız The Haxan Cloak, Laurie Anderson'ın "O Superman" adlı parçasına Moses Sumney'in yaptığı yorumu yoğun bir elektrik fırtınasına sokmuş desek yanlış olmaz. ADULT'ın Pet Shop Boys'un "Shopping" adlı şarkısına yaptığı cover, Karen Gawyer'ın elinde kozmik tekno dalgaları ile bambaşka bir hale gelmiş. Hip hop prodüktörü Nosaj Thing ise, tAz Arnold tarafından Kraftwerk'in 'The Telephone Call'una yapılan uyarlamaya kendine özgü etkileyici bir remiks yapmış. Bu kısaçaları da aşağıdaki bağlantıdan dinlemek olanaklı.



Moogfest ile ilgili tüm ayrıntılar için: http://www.moogfest.com

5 Şubat 2016 Cuma

BUZ GİBİ RÜZGÂRLA BOĞAZİÇİ'NE TAŞINAN KUZEY IŞIKLARI


5.2.2015

27 Şubat gecesi Salon’da Fabrika Records gecesine gelenler, insan sıcağının müziğe karanlık melodiler ve soğuk vokallerle yansıyan ifadesinin büyüsüne bir kez daha tanık olacak. Aynı gece arka arkaya İsviçre, İngiltere ve Almanya kökenli post punk/minimal wave ikilisi Lebanon Hanover, Yunan yeraltı müzik sahnesinden gotik-punk ikilisi Selofan ve Türkiye’de neredeyse hiç var olmayan gotik sahnesinde post punk/darkwave soundu ile öne çıkan She Past Away’i dinleyeceğiz. Her üçü de, kendisini “günümüz eğlence endüstrisi normlarının dokunamadığı egzantrik yeni sanatçıların evi” diye tanımlayan Yunan bağımsız plak şirketi Fabrika Records bünyesinde yer alıyor.

1980’lerden bu yana içime işleyen bu sound tüm gece sadece kulakları mest etmekle kalmayacak; ruhumuzun derinlerindeki o en hassas yere dokunacak. Heyecanla bu geceyi beklerken, ilk kez canlı dinleyeceğim Lebanon Hanover’ı daha yakından tanımak istedim.

ART NOUVEAU, BRİTANYA KIYILARI, ORMANLAR VE BERLİN KENT YAŞAMI

Yıllardır müziklerini dinlediğim grup üyeleri, kendilerini iki sıcak kalbin yabancılaşmış dünyaya soğuk bir yanıtı diye anlatıyor. İngiliz yazar William Wordsworth’a hayranlık duyan, Art Nouveau akımından etkilenen, Britanya kıyılarında ve geceleri ormanlarında gezinen ama aynı zamanda Berlin’deki kentsel yaşamdan da esinlenen sofistike bir ikili.

İsviçreli Larissa Iceglass (vokal, gitar, synth) ve İngiliz William Maybelline’den (vokal, bas, synth) oluşan grup, 2010 yılında kurulduğu günden bu yana, Fabrika Records ve Dead Scarlet etiketiyle yayınladıkları evde kayıtlarından sonra, ilk kez geçen yıl profesyonel bir stüdyo kaydı olan “Besides the Abyss” albümünü çıkardı. "Sadness Is Rebellion", "Why Not Just Be Solo", "I Am A Reject", "Tomb For Two" gibi ilginç şarkı ve albüm isimleriyle de dikkat çeken Lebanon Hanover, eğer boş vakitlerini kitap okuyarak ve kelimelerin aklınızda imaj haline gelmesini hayal ederek geçiren biriyseniz, benim gibi size de hitap edebilir. 
 


Grubun yarısı İngiltere’den yarısı İsviçre’den. Röportajlarınızda İngiltere ile Almanya arasında gidip geldiğinizi ve henüz kendinize bir ev edinemediğinizi söylüyorsunuz. Nerede yaşıyorsunuz şu anda?

WM: Sürekli seyahat ettiğim ve birçok yerin bir parçası gibi hissettiğimden bazen kendime yeryüzü benim evim diyorum ve bu anlamlı geliyor. Nerede yaşadığım sorulduğunda genellikle aklım karışıyor. Çünkü her yerde belli bir süre kalıyorum sadece. Yine de Sunderland ya da Bochum diyebilirim; seyahat etmediğimde büyük oranda Bochum.

LI: Ben de henüz belli bir yeri ev olarak görmüyorum . Almanya’nın güneyinde yaşıyorum ama istediğim için değil, gerçek aşk nedeniyle. Hâlâ başka bir yerde yaşamak konusunda güçlü bir istek duyuyorum fakat tam olarak neresi olduğunu bilmediğimden olduğum yerde kalıyorum.

Zaman ve mekanla ilişkiniz nasıl? Geçmiş, şimdiki an ya da gelecekle mi daha çok ilgilisiniz?

WM: Geçmişte ve şimdiki zamanda olan olaylardan etkileniyorum. İngiltere’de ve aynızamanda Almanya’da birçok duygusal şarkı yazdığımı fark ettim. Demek ki benim favori yerlerim onlar.

LAST.FM'DE BAŞLAYIP GERÇEK DÜNYAYA TAŞINAN İLİŞKİ

Lebanon Hanover kurulmadan önce müzik yapıyor muydunuz? Nasıl tanıştınız?

LI: Her ikimiz de bir araya gelmeden önce solo olarak müzik çalışmaları yapıyorduk. Tanışma hikayemiz tam bu çağa uygun. Önce last.fm’den tanışıyorduk, bir gün buluşmaya karar verdik.

Büyüdünüz ortam nasıldı?

WM: Ben hızla inşa edilmiş bir prefabrik binada büyüdüm, tümüyle kare şeklinde bir yapıydı. Kızkardeşlerim ve erkek kardeşimle bir arada yetiştik. İçinde bulunduğumuz toplumda pek kimse şanslı değildi; topluluk halinde daha iyi bir grup oluşturduk. Babam bölgede pop müzik çalan bir DJ’di; erkek kardeşim de müzik yapardı, bu nedenle hayatım boyunca müzikle çevrili bir ortamda büyüdüm.

LI: Ben İsviçre’de eğitimli sınıfın içinde yetiştim. Bütün çocukluğum boyunca karikatür çizeri olmak istedim. 20 yaşımda Berlin’e taşındım; çünkü aklımdaki müzisyen ve sanatçı olma düşüncesine uymuyordum.



"EN İYİ ORTAM KARANLIK VE BOL YAĞMURLU GÜNDÜR"

Bu kadar sık yer değiştirince iklimin müziğiniz üzerinde etkisi oldu mu?

LI: Kesinlikle oldu. Belki klişe gibi geliyor kulağa ama en iyi ortam karanlık ve bol yağmurlu bir gündür. Bundan eminim; çünkü bir süre Valencia’da yaşadığımızda, müziğe odaklanabilmek için güneşlikleri kullanmak zorunda kaldık. Havadaki melankoliye ihtiyaç var.

WM: Sıcakta müzik yapmak bana da zor geliyor. Beni soğuk bir odaya koyun, bütün gün müzik yaparım.

Müziğiniz hakkındaki yazılarda goth, shoegaze, cold wave, minimal wave gibi çeşitli tanımlamalar yapılıyor. Bu nitelemelere karşı tavrınız ne?

LI: Shoegaze sounduna sahip olduğumuzu sanmıyorum ama ama diğerlerini kabul ediyorum. Açıkçası tamamen yeni bir sound yaratmaya hiç çalışmadım; çünkü 80’lerin başından bu yana başka hiçbir şey beni o belirgin sound’dan daha çok etkilemedi. Yeni bir şey yaratmak için kendinizi zorlamaktansa en sevdiğinizi kopyalamanın devrimci bir yanı olduğunu düşündüm. Cold wave, minimal wave yönündeki herhangi bir tanımlamaya itirazım olmaz.

Müzikteki yaklaşımınızı belirleyen temel bir çizgi var mı?

WM: Bazen belli şarkılarda bir bas rifi, melodi ya da ses ile başlıyor. Şarkı sözleri ise, karşıma çıkan güzel bir kelime ile başlayacak kadar basit olabilir. Bana güzel gelen ne ise o...



MODERN ÇAĞIN GERÇEK ROMANTİKLERİ

Kendinize modern çağın gerçek romantikleri diyorsunuz. Bu “marazi” romantizm tutkusu nereden geliyor?

WM: Benim bakış açıma göre, ikimiz de doğal olarak maraziyiz. Özellikle kendim için söyleyebilirim; Poe ve Rimbaud ile ilgilenmek bu yanımızı geliştirdi. Üstelik bu benim romantizmi dramatize etmek için kullandığım dürüst bir yol ve bundan çok hoşlanıyorum. Abartmayı seviyorum; çünkü böylece kendimi anlatmam kolaylaşıyor.

LI: Ben “marazi romantizm” ifadesi ile kendimi tam olarak ilişkilendirebileceğimden emin değilim. Günlerimi mezarlıkta geçiriyor değilim ama yıkımın özel bir çekiciliğinin olduğunu hissediyorum. Kendime romantik demem. Sadece bu çağda sevgi ve doğa tutkusuyla dolu kocaman bir yürekle dolanıp duruyorum.

Müzik yaparken en çok hangi duygular sizi hareketlendiriyor? Bunları nasıl aktarıyorsunuz şarkılara?

LI: Çok tipik bir yanıt olacak ama... Gönül maceraları, hayal kırıklıkları, aşk acısı, hüzün, umutsuzluk, agresyon, rahatsızlık ve takıntı beni etkiliyor. Kendimi bunları yansıtmak için eğittim; bunları hissedince sonrasında derhal hislerimi yazmak istiyorum. Beni bu dünyada korkutup rahatsız eden çok şey var: Örümcekler, korku filmleri, ölüm, acı, yalnızlık gibi... Seslerin ve dokuların yarattığı kaynaşma da duygularımı aktarıyor; sonuçta hepsi bir araya gelerek beni anlatıyor.

Bir röportajınızda “Duygular, prodüksiyondan daha önemli. Bu nedenle 40’lı, 50’li, 60’li ve 70’li yılların müziklerini seviyorum. Çok sıcak geliyor,” dediğinizi okudum. Ama ilginçtir ki, sözlere dikkat edilmediği takdirde sizin sound’u soğuk bulanlar
olabilir. Bu tezat kasıtlı mıydı?


LI: Orada söylemek istediğim, 21. yüzyılda grupların mükemmel prodüksiyon gerçekleştirmek için çok fazla uğraşması. Dijital ve temiz bir sound amaçlanıyor. Oysa ben hep yalın ve çıtırtılı eski kayıtları sevdim; bana iyi bir his veriyor o kayıtlar. Sadece prodüksiyon konusundaki tercih ile ilgili bir konu. Ben 1982’deki gibi duyulsun istiyorum.

İÇTENLİKTEN KORKULAN DÜNYADA UMUTSUZ BİR HAYALPEREST

21.yüzyıldaki insan ilişkileri konusunda oldukça kötümser görünüyorsunuz. Bence haklısınız; çünkü bu ikiyüzlü dünyada gerçek sevgi ve dostluğu bulmak çok zor. Sizce tek çözüm, yalnız yaşamayı öğrenmek mi?

LI: İnsanların içtenlikten korktuğu, teknolojinin ilişkilerde çok seçenekliliği devreye soktuğu, ben beni ayakta tutacak güçlü bir romantizm peşinde koşarken çokaşklılığın (polyamory) her zamankinden daha çok moda olduğu bu çok modern dünyada her zaman umutsuz bir hayalperest oldum. Bence bireyler değil, sistem berbat. Sistemi gerçekten değiştiremeyiz ama birilerini sevebiliriz. Yeterince güçlü olmadığımdan asla tek başıma hayatta kalamam.

WM: Bir süre için yalnız başına yaşamayı öğrenmekte sorun yok ama bu arada birini tanımak için dostça davranmak ve bu yolda ilerlemek olumlu olur. Birbirine yaklaşırken daha pagan bir tavır takınmak, kaybedilen ruhları eşelemek önemli. Eski çağlarda birbirimize karşı daha iyi hislerimiz vardı; bu konuda hislerimizi kurutan teknoloji ve ona bağlılığımız suçlanabilir. Bu arada, yanımıza herhangi bir alet almadan ormanda daha çok yürüyüş yapabiliriz.



Açık ki edebiyat sizin için önemli bir kaynak. Larissa Iceglass, siz bir röportajınızda favori kitabınızın Oscar Wilde’ın “The Soul of Man Under Socialism” adlı eseri olduğunu söylemiştiniz. Sizi o kitapta en çok ne etkiledi?

O kitabı röportaj yapıldığı sırada yeni okumuş olmalıyım. Toplumdaki kapitalist olmayan bireye dair mükemmel tespitlerle doluydu; kitaptaki fikirler beni gerçekten etkilemişti. Genel olarak güçlü düşünceleri olan ve bunu sağlam bir şekilde savunan insanların deneme türü yazılarını severim.

Oscar Wilde’ın sevdiğim bir sözü var. Onun hakkında ne düşündüklerini insanlara sormayı seviyorum, sizlere de soracağım. “İki türlü trajedi vardır; birisi istediğini elde edememek, diğeri ise onu elde etmek.” Sizce hangisi daha kötü?

WM: Hiçbiri. Ben zaten trajediyle mumyalanmış bir haldeyim. Bu beni nötr bir hale getiriyor, daha kötüsü yok.

LI: Bütün olumsuzluğa karşın sanırım iyimserim ve ikinciyi seçeceğim.

"SİYAH NİHİLİZMDİR, REDDEDİŞTİR"


Grubun görsel yanı da oldukça belirgin ve güçlü. Androjen görünüşü ve tümüyle siyah giyinmenizi seviniyorum. Bu sadece görsel bir özellik mi yoksa hüznü de temsil etsin diye özellikle mi tercih ediyorsunuz?

WM: Aslında siyah benim hayatımda zorunlu. Bir keresinde koyu mavi kot pantolon giymeye çalıştım; sadece bir hafta sürdü ama kendimi hiç iyi hissetmedim. O nedenle siyah daima öncelikli; her şeyi siyah renkle ilişkilendirdiğimiz için estetik, hüzün vs. ondan sonra geliyor.

LI: Siyah nihilizmdir, reddediştir, belli bir duruşun rengidir.

Larissa, yine bir yerde en sevdiğiniz müzik videosunun Morrissey’in “Everday Is Like Sunday” adlı şarkısının videosu olduğunu okudum. Neden?

LI: Çünkü o bildiğim öyküsü olan tek video. Bence müthiş eğlenceli, Morrissey’in videoya getirdiği yaklaşıma bayılıyorum. Müzik videolarındaki hikaye anlatıcılığını gerçekten özlüyorum. Çok ender bulunan bir şey.

Son olarak... Bu ay İstanbul’da Selofan ve She Past Away ile birlikte Salon’daki Fabrika Records gecesinde konser vereceksiniz. Facebook sayfanızda bir poster paylaşıp “Muazzam bir ıstırap gecesi” dediniz. O geceki performansınızın dinleyicilerde uyandırmasını istediğiniz duyguyu anlatmak için bir metafor kullansaydınız ne derdiniz?

LI: Üç grubun birlikte yaratacağı duygu için buz gibi bir rüzgarla Boğaziçi’ne taşınan Kuzey Işıkları derdim.


https://lebanonhanover.bandcamp.com
https://soundcloud.com/lebanon-hanover

4 Şubat 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - 2015'TE DİKKAT ÇEKEN KAYITLAR - 3.2.2016


4.2.2016

Vegan Logic'i bu hafta 2015 yılında dikkatimi çeken ama daha önceki programlarda yer verme fırsatı bulamadığım kayıtlara ayırdım. Dün Açık Radyo'da canlı yayınlanan programın şarkı listesi ile kaydını paylaşıyorum.

1- Bewitched As Dark & Reha Kuldaşlı - Insignificance
2- Varg - Västra Skogen (Hypnobirds Edit)
2- Hox - White Space Conflict
4- Acid Work - 3'.44" [716.15]
5- Hemm Rohm - XXVI [Int/r Lights]
6- Lussuria - Monolith Crystallizes The Heart
7- Steve Hauschildt - A Reflecting Pool
8- Dva Damas - On Your Heels
9- Dialect - Ghost of Red Hook
10- James Welburn - Transience
11- CFCF - Two Mirrors
12- Dmitry Evgrafov - Nothing To Say (feat. Henrik Jos)





Translate