Bob Dylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bob Dylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2017 Cuma

BOB DYLAN, NOBEL'İ ONURLANDIRDI


17.3.2017

(Bu yazı, ilk olarak Ekim 2016'da Kültür Servisi'nde yayınlandı. http://kulturservisi.com/p/bob-dylan-nobeli-onurlandirdi)

2012‘de Austin’de düzenlenen SXSW Festivali’nin açılış konuşmasını dinlerken, rock müziğin ‘Patron’u (The Boss) Bruce Springsteen’in şu sözleri aklıma takılmıştı: “Bob Dylan, 60’ların gençliğinin sesiydi; kalbimizi anlamamızı sağladı.”

Aklıma takılmıştı; çünkü düşünüp kendime şu soruyu sormama neden oldu: Springsteen, 60‘larda gençti ve o dönemin ünlü protest şarkıcısı Dylan hakkında bunu söylemesi şaşırtıcı değildi. 60‘lı yıllar, yazar Larry “Ratso” Sloman’ın dediği gibi, New York’un Queens bölgesinde yaşayan bir gençten, İngiltere’nin kırsal alanında yaşayan bir Beatle’a kadar (John Lennon olsa gerek), bütün Dylan hayranlarının sadece müziği dinlemekle kalmayıp, albümleri ders gibi çalıştığı bir dönemdi. Peki bunca yıldır, 2000‘lerde bile, Batı kültürünün dışında doğup büyüyen insanları da etkileyen neydi Dylan müziğinde? 

Kendi kendime verdiğim yanıt şuydu: Dylan’ın asıl cevheri, gerçekçi, alaycı, zaman zaman da esprili bir dille, Amerikan deyimlerini son derece incelikle kullandığı şarkı sözü yazarlığında. İçinde yaşadığı toplumu büyük bir ustalıkla resmediyor albümlerinde. Her şarkısı baştan sona ayrı bir öykü. O öyküleri dinledikçe seviyorsunuz şarkılarını...

Şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı?


Yaşadığı çağa ayna tutan büyük bir ozan Bob Dylan. Yıllardır şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı olduğunun tartışılması boşuna değil. Sonunda bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması benim için şaşırtıcı olmadı. Medyada bu ödülün onca romancı, öykü yazarı ya da şair varken bir şarkı sözü yazarına verilmesini eleştiren yazılar görüyorum ve eleştirilere katılmıyorum. 2012‘de yazdığım bir yazıda bu konuya değinmiş; bazı şarkı sözleri şiirdir, bazıları öykü anlatır ve onları ancak gözlem gücü yüksek, dile çok hakim özel müzisyenler yazabilir demiştim. Kuşkusuz onların en önde gelenlerindendir Bob Dylan.  

Bana göre şairlik mertebesine ulaşan birkaç şarkı sözü yazarından birisi olan Morrissey’e bir iki yıl önce şarkı sözleri ile şiir arasındaki ilişkiyi sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Güfte yazarı olmak da olağanüstü bir şey; özellikle yaygın kullanılan ‘give-it-to-me-one-more-time’ şeklindeki ıvır zıvırın aksine, olana tanıklık etmek anlamına geliyorsa. Şiiri nerede bulursanız oradadır; eğer şarkı sözü yüreğinizi titretiyorsa, o zaman şiirden daha fazlasıyla karşı karşıyasınız demektir; çünkü onlar sadece kağıt üzerine yazılmış basit sözler değildir artık. Sözcüklerde duymanız gereken, size hitap eden devinim içindeki bir bütünün seslenişi vardır. Bence bu duygu salt şiirden daha güçlü ve büyüktür.”

Elvis bedenleri, Dylan akılları özgürleştirdi


Yarım yüzyılı aşan kariyerinde, konser albümleri ve derleme albümleri hariç, 37 stüdyo albümü yayınladı Bob Dylan. Folk, country, blues, gospel, rock ’n’ roll, caz, swing gibi farklı türlerde unutulmaz şarkıları hayatımıza soktu ve başardığı en muhteşem şey, onlarca yıldır dinleyenlerin yüreğine dokunmak yani kalplerini anlamalarını sağlamak oldu. Felsefi, dini, ruhani, dünyevi meseleler üzerine çarpıcı, akıllıca ve kurnaz ifadelerle yoğrulmuş şarkılar yazdı. Sesi kusursuz değildi; hatta Leonard Cohen’ınki gibi yıllar içinde giderek çatallaştı ama etkisini hiç kaybetmedi. Çünkü Dylan, içtenliği konuşturan gerçek bir halk ozanı, bir ‘troubadour’. Kendisinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen bir müzisyen... İçinde yaşadığı dünyaya ilişkin gözlemlerini şarkılarına ve resimlerine yansıtan bir sanatçı...Yönetenleri rahatsız edip yönetilenlere yol gösteren bir toplumsal eleştirmen...

Bütün bu sözler, onun hakkını vermeye yetiyor mu emin değilim. En iyisi yine Bruce Springsteen’den yardım alayım: “Elvis’in bedenleri özgürleştirmesi gibi, Bob Dylan da akılları özgürleştirdi. Müziğin doğası gereği fiziksel hareketle ilgili olmasının, anti-entelektüel olması anlamına gelmediğini o gösterdi.” Bob Dylan olmanın anlamını bundan daha iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum. 

Bob Dylan’ı üç kere canlı dinleme olanağım oldu. Hepsinde de başında ünlü şapkası ve şık takım elbisesiyle, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Ne ışık oyunları ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu. Müziğin önce kulağa hitap eden bir sanat olduğunu sahnedeki vakur duruşuyla her defasında hatırlattı usta müzisyen. Kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek yaşamın iyi ve kötü yanlarını aynı anda ortaya koydu. Aşk, din, ölümsüzlük ve dünyasal meseleler, Bob Dylan’ın büyüleyici müzik evreninin temel taşları oldu.

İçtenliğin sırrı: Derinlere inmek 


Peki sadece iyi gözlem yapıp, güçlü bir anlatım yeteneğine sahip olmakla açıklanabilir mi onun muazzam şarkıları? Bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmek demektir. Çoğu müzisyen o derinliğe erişmek için her şeyi dener,” demişti Dylan. Hep merak ederim mesela “Ballad of a Thin Man”i yazmak için neler yaşadı diye? İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan o şarkıyı, ben yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum. 

Aklıma “Series of Dreams" geliyor. ”Düşünüyorum bir rüyalar silsilesi / Zamanın ve hareketin yavaşlayıp gittiği.../ Hiçbir yönden çıkış yok / Gözle görülemeyen o tek çıkış hariç...” diyor. Metaforlarla düşündürürken gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O değil miydi “Blowin’ in the Wind”i yazdığında "Bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?" diye soran...

Belki de böyle bir yazıda aklıma gelen şarkılarla onun şairliğini anlatma çabam nafile... Bir söz vardır, denir ki: En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.  

Öyleyse bu yazı burada noktalanır ama son sözüm şu olur: Bob Dylan’ın Nobel alması, o ödülü onurlandırır.

3 Temmuz 2015 Cuma

BASKIYA MÜZİKLE DİRENENLERİN ÖZGÜR VİCDANI


3.7.2015

Cumhuriyet’in Caz Festivali özel ekinde Joan Baez hakkında yazdığım yazıyı şu satırlarla bitirmiştim: “Sıklıkla yaptığı gibi konseri yine Bob Dylan şarkısı ‘Blowin’ in the Wind’ ile bitirirse, kaybettiklerimizi müzikle bir kez daha anarken, ‘Ne kadar çok insanın öldüğünü bilmesi için kaç ölüm olmalı?’ diye sormaz mıyız?”

Tahmin ettiğim oldu; Joan Baez, çarşamba akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki 1.5 saatlik konserini bu şarkıyla bitirdi ve mekan “Her Yer Taksim Her Yer Direniş!” sloganlarıyla inledi. 



GÜZEL VE ÇILGIN İNSANLARIN KENTİ İSTANBUL...

Konserin başında tahneye önce kavalıyla Murat Tırnak geldi. Baez'in gecenin açılışını kavalın dokunaklı tınılarıyla yapmayı tercih etmesi, çok güzel ve ince bir ayrıntıydı. Daha sonra tek başına sahneye çıkıp üç şarkı çaldı Baez. Önce 'İstanbul'un güzel ve çılgın insanların yaşadığı bir kent" olduğunu söyleyip selamladı 5000 kişilik kitleyi. Ardından Steve Earle imzalı ünlü şarkı "God Is God" ve Phil Ochs cover'ı "There but for Fortune" geldi. 

Bob Dylan'dan "Lily of the West", "It's All Over Baby Now", "Don't Think Twice" ve kapanışta seslendirdiği "Blowin' in the Wind" olmak üzere dört şarkıya yer verirken, bir zamanlar büyük aşk yaşadığı Dylan'a yazdığı "Diamonds & Rust" ile herkesin yüreğine dokundu. Sevgi denilince akla ilk gelen şarkı olduğunu söylediği John Lennon bestesi "Imagine"ı da unutmadı elbette. Konserlerinde sık sık yer verdiği şarkıların dışında bir değişiklik yaparak 1911 tarihli Amerikan geleneksel folk şarkısı "Stagger Lee"yi ise enfes bir yorumla sundu.

Grup "Don't Think Twice"ı söylerken, Baez'in perküsyonist oğlu Gabriel Harris, aniden  LGBT gökkuşağı bayrağını çıkarıp sallandırmaya başladı. Açık Hava Tiyatrosu'ndaki tezahürat, İstanbul'da geçen hafta sonu LGBT yürüyüşünün şiddetle bastırılmak istenmesine karşı güçlü bir yanıttı. 


KARDEŞ TÜRKÜLER'LE GEZİ DİRENİŞİNE SELAM 

Folk müzik efsanesi, 1960’ların özgürlük ve devrim ruhunu bir kez daha İstanbul’a taşımakla kalmadı; onu Gezi ruhuyla buluşturdu. Yanına Kardeş Türküler’i alıp Gezi şarkısı “Tencere Tava Havası”nı söyledi. O anlarda sahnedeki video ekranlarda, Gezi Parkı’nın 21 yıllık bahçıvanının oğlu ressam Haydar Özay’ın Gezi eylemlerinde katledilenler anısına çizdiği ‘Gezi tablosu’ vardı. Grubun dansçısı Banu ile karşılıklı göbek dansı yaparken Açık Hava Tiyatrosu'ndaki coşku görülmeye değerdi. 



Kardeş Türküler'i tek şarkıyla bırakmadı Joan Baez; eski bir Yidiş şarkısı olan "Donna Donna"yı birlikte söylediler. Kaç kişi mezbahaya kesilmeye giden kuzunun öyküsünü anlatan sözlerin farkındaydı bilmem ama neredeyse herkes eşlik etti şarkıya... 



Aşkın, sevginin, barışın şarkılarını dinledik güçlü sesinden; an geldi zulme, savaşa karşı çıkanların dizeleri yankılandı İstanbul’da. Zültfü Livaneli’nin Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu” adlı şiiri için yaptığı şarkıyı Türkçe seslendirdi. Dinleyicilerin de dev bir koro gibi sözlere eşlik ettiği o duygusal dakikalarda Gezi’de kaybettiğimiz canlar vardı aklımızda...

Üzerinde kendisine çok yakışan sırt dekolteli siyah uzun elbisesi ve boynunda kırmızı fularıyla, son derece asil, güzel ve güçlü bir ozan şarkıcı vardı karşımızda. Gitarını çalıp sıradan insanların çarpıcı hikayelerini anlatırken, daima ezilenlerin yanında duran ve şiddeti reddeden yüreklerin simgesi bir abide gibiydi. Seslendirdiği 21 şarkıda, her büyük müzisyen gibi dinleyicilerini hem hüzünlendirdi hem de neşelendirdi. Şarkı aralarında verdiği bilgiler ve yaptığı yorumlarla, konserin her anını unutulmaz kıldı, içimizde fırtınalar estirdi. Bir kez daha yaşayarak gördük ki, baskıya ve zulme müzikle direnenlerin özgür vicdanıdır Joan Baez!



(Fotoğraf ve videolar bana aittir. Bu yazı Cumhuriyet'te yayınlanan yazının geniş versiyonudur.)

Setlist fotoğrafını aşağıda paylaşıyorum.
(Bu fotoğraf için İKSV'den Ayşen Gürkan'a teşekkür ederim.)

28 Haziran 2015 Pazar

Ezilenlerin Yanında, Şiddete Karşı Bir Ses


28.6.2015

“Ben sesimi, ezilenler için, sömürülenler için, haksızlığa uğrayanlar için, baskı görenler için, tehdit altında olanlar için ve şiddet içermeyen, kesinlikle şiddeti dışlayan dayanışmalar için kullanmaya karar verdim. Yaşamım ve uzun meslek yıllarım boyunca tek ölçütüm bu oldu: Şiddet dışılık."

Kısa bir süre Zeynep Oral ile yaptığı telefon görüşmesinde böyle diyor folk müziğin kraliçesi. Şiddetin kol gezdiği bu gezegende böylesine net bir politik duruş sergileyen ender bir sanatçı Joan Baez. Müziğinde sadece toplumsal konuları işlemekle kalmayan, aktivistliğini şarkıların ötesine taşıyan, unutulmaz baladlarıyla müzik tarihinin en güçlü seslerinden birisi.

Müzikte yarım yüzyılı geride bırakan ozan şarkıcıyı, bu yıl İstanbul Caz Festivali kapsamında 1 Temmuz’da bir kez daha canlı dinleme olanağı bulacağız. Ne kadar heyecanlansak, ne kadar sabırsızlansak azdır!

Bir zamanlar Martin Luther King Jr. ile yürüyüşlere katılan, adı sivil haklar mücadelesi ile özdeşleşen, Vietnam Savaşı’na karşı protestolar sırasında defalarca gözaltına alınıp hapse giren Joan Baez, bugün 74 yaşında ve sesiyle yıllara meydan okurken, ruhuyla da ezilenlerden yana olmaya devam ediyor. Gezi Direnişi’nin barışçıl mücadelesine Türkçe konuşarak gönderdiği destek mesajıyla kalbimizdeki yerini iyice sağlamlaştıran bu folk efsanesi, günümüz müzik dünyasında örneğine nadiren rastlanabilecek bir bilinç, vicdan, duyarlılık ve yetenek sembolü.

Hippi kültürünün öne çıktığı 60’larda protest müziğin en etkili isimleri arasında yer alan Baez, Türkiye’de en son 2004’te dinleyicileriyle buluşmuştu. 11 yıl aradan sonra sahnede oğlu Gabriel Harris (perküsyon), Dirk Powell (multienstrümantalist) ve Grace Stumberg (geri vokal) eşliğinde şarkılarını söylerken vereceği mesajlar, Gezi Direnişi’nde baskıya karşı duran toplum için son derece değerli olacak.

Sıklıkla yaptığı gibi konseri yine Bob Dylan şarkısı “Blowin’ in the Wind” ile bitirirse, kaybettiklerimizi müzikle bir kez daha anarken, “Ne kadar çok insanın öldüğünü onun bilmesi için kaç ölüm olmalı?” diye sormaz mıyız?



(Bu yazı, ilk olarak 27 Haziran 2015 tarihli Cumhuriyet Caz Festivali ekinde yayınlanmıştır.)

8 Mart 2015 Pazar

“HORSES”: BİR BAŞYAPIT, YIKILMAZ BİR ANIT!


8.3.2015

“Jesus died for somebody’s sins but not mine.”

Bu mısra yazılalı 45 yıl oldu ama tüm dünya tarafından duyulduğundan bu yana 40 yıl geçti. Punk rock’ın tanrıça statüsündeki ozanı Patti Smith’in 1970’te yazdığı ve “pozitif anarşi” diye adlandırdığı “Oath” adlı şiirinin açılışını o mısra yapıyordu. Aradaki beş yılda, bu çarpıcı ifadeyi, sadece Smith’in New York’taki şiir kulüplerinde gerçekleştirdiği canlı performanslara gidenler duydu. O yıllarda, henüz iki yıl önce ilk çocuğunu evlatlık verip geldiği New York’ta bir kitapçıda çalışıyordu. 10 Şubat 1971’de St. Marks Church’te düzenlenen Poetry Project serilerinden birine ilk kez katılmış ve “Oath”u da orada okumuştu. Bir kiliseyi elektro gitar tınıları ve içindeki gençlik öfkesiyle tutuşturan ilk sanatçı ve ilk kadın olmuştu. Dinleyiciler arasında Allen Ginsberg, Sam Shepard, Jim Carroll da vardı; o performans kilise gibi New York’un yeraltı sanat çevrelerini de sarsmıştı.

Ne zaman ki rock müziğin en esinlendirici albümlerinden “Horses” 1975 yılında yayınlandı; o zaman akıllardan çıkmayacak bu mısra da tarihe mal oldu. Patti Smith, Van Morrison’ın yazdığı ve 1960’larda grubu Them ile kaydettiği garaj rock klasiği haline gelen “Gloria”yı kendi sözleriyle yorumlamış, deyim yerindeyse radikal bir şekilde yeniden yaratmıştı. Kendi yanlışlarından kendisinin sorumlu tutulmasını isterken aslında özgürlük arzusunu haykırıyordu.



Patti Smith gibi Yehova Şahidi bir ailede yetişen, dini eğitim alan bir sanatçıya, “Benim günahım bana, İsa benim günahlarım yüzünden ölmedi,” dedirten karşı çıkışın perde arkasında, bugüne kadar görkemli bir onurla taşıdığı asi ruh yatıyor. Ne dış görünüşü ne ruhu ne de düşünceleri sıradan Patti’nin; maskülen görüntüsünün ardındaki naif kadın yüreğini, isyankar bir akılla buluşturabilen ender bir ozan, kalıpları kıran bir sanatçı o.

1975’ten bugüne kadar her biri ayrı bir değere sahip 11 stüdyo albümü yayınladı ama “Horses”, hem kendi hayatında hem de müzik tarihi içinde eşsiz bir sarsıntı yarattı. Çünkü vahşi vokaliyle dinleyicileri bir şaman ayinini hatırlatırcasına heyecanın doruğuna çıkarıyor, sorgulayıp sınırları zorlayan şiirleriyle akılları allak bullak ediyor, şarkı sözlerindeki çoklu anlamlarla fark yaratıyor ve sonuçta dinleyiciyi başka bir gerçekliğe sürüklüyordu.

Patti Smith’in ruhunun sıradışılığını “Horses”a yansıtış şekli, pek çok kişi gibi beni de derinden etkiledi. O güne kadar pek kimsenin dokunmadığı tartışmalı konuları ele alışı tek kelimeyle fantastikti. “Gloria”da başdöndürü seks; “Redondo Beach”teki intihar (Smith, bu şarkının kızkardeşi Linda’nın bir kavgalarından sonra ortadan yok olması hakkında olduğunu söyledi; yaygın olarak yorumlandığı gibi bir lezbiyen ilişkiden söz etmiyor şarkı); Peter Reich’in “The Book of Dreams” adlı anı kitabından esinlenen “Birdland”de çocuğun, babasının ölmediğini, aslında bir başka bir evrene ait olduğunu fark edişi; “Free Money”de parasızlıktan kıvranan ve umudu piyango biletine bağlayan genç insanların çaresizliği; “Kimberly”de dışardaki yıkıcı dünyada korumaya çalıştığı kızkardeşi; Tom Verlaine ile yazdıkları “Break It Up”ta anlatıcı ile çocuğun meleğe dönüşüp, cehennemvari dünyadan ayrılışları; “Land”de soyunma odasındaki tecavüz, duygusal yıkım ve cinayet; “Elegie”de Jimi Hendrix’in intiharı... Marjinallerin ve toplumdan dışlanmışların hikayeleriydi bunlar. Gerçek dünyadaki öfke, heyecan, şehvet, umutsuzluk ve suç, hayal aleminin uçuk evreni ile tarifi zor bir yetkinlikle birleşiyordu.



Üstelik bir kadının yazdığı ama albümün kartonetinde belirtildiği gibi, cinsiyetlerin ötesine geçen şarkılardı bunlar. Bir röportajında, “Bunu sıklıkla erkek bakış açısından dile getirilen şarkılar söyleyen Joan Baez’den öğrendim. Yaptığım çalışmalar, cinsel tercihimi yansıtmıyor; tamamen özgür bir sanatçı olduğum gerçeğini ortaya koyuyor. Bir sanatçı olarak istediğim pozisyonu alır, istediğimi dile getiririm,” demişti Patti Smith. İşte tam da bu nedenle, cinsiyeti tam olarak anlaşılamayan, kadınla erkek arasında üçüncü bir cinsiyet ya da cinsiyetsiz bir insan gibi duran kapak fotoğrafı ikonlaştı.

20 yaşındaki Patti, New York’a geldiği ilk gün, ruh olarak aynı kendisine benzeyen 21 yaşındaki Robert Mapplethorpe ile tanışmıştı. Kimi zaman sokaklarda geceleyip, parasızlığın zorluğunu birlikte yaşadığı Mapplethorpe, “Horses”ın kapağındaki fotoğrafı çekerken tek bir şart koşmuş: “Beyaz gömlek giyeceksen kirli olmayacak.” Gömleği giyip, en sevdiği kurdelasını da boynuna geçirmiş ve ceketini Bruce Springsteen gibi sırtına atmış Smith. Birkaç gün sonra çektiklerini Patti Smith’e gösterirken, “Büyüleyici olan bu,” diyerek o meşhur fotoğrafı işaret etmiş Mapplethorpe. Smith, “Just Kids” adlı kitabında, “O fotoğrafa şimdi baktığımda, asla kendimi görmüyorum. Bizi görüyorum,” diyor. Bu açıdan da, yine iki farklı insanı, iki farklı bedeni aynı görüntüde bütünleştirmesi nedeniyle çok özel bir fotoğraf bu.

“Horses”taki şarkıların sözleri, ancak çok usta bir şairin yaratabileceği kadar edebi ama müzik de aynı derecede usta müzisyenlerin ruh katabileceği kadar güçlü ve farklı; Patti Smith’in vokal aralığı çok geniş değil, belki alışılagelmiş “güzel ses” tanımının dışında ama kendine özgü müthiş bir etkisi var.

Şiir performanslarına ilk katılıp ona gitarıyla eşlik eden Lenny Kaye idi. Aralarına katılan üçüncü kişi, piyanoda Richard Sohl’du; dördüncü katılan gitarist Ivan Kahl ve son olarak da davulcu Jay Dee Daugherty oldu. 1975’te New York’tan yayın yapan radyo WBAI için gerçekleştirdikleri bir canlı performanstan sonra prodüktör Clive Davis, grupla Arista Records için yedi albümlük bir sözleşme imzaladı. Artık yeni bir yol açılmıştı Patti Smith’in önünde. Kendisinin söylediğine göre, ilk aşamada prodüktör olarak Atlantic Records’a bağlı olan Tom Dowd’ı düşünmüş ama mümkün olmamış. John Cale ile nasıl tanıştıklarını The Independent’a anlatırken, “Ahmet Ertegün, bana gerçekten karşıydı,” dedi Smith. John Cale’in anlattıklarına bakılırsa, “Hendrix’in Electric Lady Stüdyoları’nda yapılan kayıtlar, hiç de kolay olmamış; “yerinden oynatılamayacak bir obje ile durdurulamayan bir gücün buluşması gibiydi,” diye anlatıyor çalışmalarını... Patti Smith’e göre ise, John Cale’in gösterdiği sabır sonucunda stüdyoda sanki sözcük dağarcığı ile boğuşan iki çılgın şair gibiydiler...



Böylesine bir işbirliğinin sonucunda doğmuş “Horses”. John Cale’in dehası, Patti Smith gibi sözcüklere ve yorumuna tüm kişiliğini yansıtan bir sanatçının enerjisini müziğe büyük bir yetkinlikle aktarmasında yatıyor. Kimi zaman grup doğaçlama yaptığında ya da beklenmedik garip notalara bastıklarında onlara müdahale etmemiş, yollarını açmış. Hem ağlamışlar hem de eğlenmişler kayıt sırasında. Bütün bu değişken ruh halleri, muhteşem bir doğallıkla ve doğaçlamaların da ortaya koyduğu gibi katartik bir deneyimle karşılığını bulmuş albümde.

Patti Smith’in Kaye, Sohl, Kral, Verlaine ve Allen Lanier ile birlikte yazdığı sekiz şarkıdan oluşan “Horses”, 60’ların rock ‘n’ roll’unu punk rock, garage rock, art punk ruhuyla donatıp yeni bir boyuta taşıdı. Kuşkusuz kendisini en çok etkilediğini söylediği Jim Morrison, Jimi Hendrix, ve Bob Dylan’ın; Beat Kuşağı’nın, yazar William Burroughs ile Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Charles Baudelaire’in hepsinin ruhundan birer parça var o albümde. Ancak bu isimlerin etkisiyle biçimlense de asıl önemli olan, albümün yaratıldığı zemindi. O da, 10 Şubat 1971’de St. Marks Kilisesi’nde “Oath”u okuyan sıradışı genç kadının içindeki acı, öfke ve isyanla birlikte özgürlüğe duyduğu tutkuydu. Punk rock’ın büyükannesi, rock müzikte çok az sayıda sanatçının dokunabildiği duyguları ilk albümüyle uyandırdı, etkisini 40 yıldır hiç kaybetmedi. “Horses” Patti Smith’in başyapıtı, müzik tarihinin yıkılmaz bir anıtıdır!



(Bu yazı, ilk olarak Red Bull Türkiye'nin sitesinde yayınlanmıştır. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331705791190/zulal-kalkandelen-yazdi-patti-smith-horses)

21 Haziran 2014 Cumartesi

BOB DYLAN: YILLANDIKÇA GÜZELLEŞEN ŞARAP GİBİ


21.6.2014
Bob Dylan'ı dün İstanbul'da ikinci kez canlı dinleme olanağı buldum. 2010'da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda çok güzel bir konser vermişti. O konser hakkında yazdığım yazıda, şöyle demiştim: "21. yüzyılda artık dinlemekten çok görmek için gidilen konserlerden değildi bu. Ne ışık oyunları, ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu. Siyahlar içinde altı müzisyen tam vaktinde çıktı sahneye. Adeta shoegaze grupları andırırcasına sadece enstrümanlarıyla ilgilenip 1 saat 50 dakika boyunca çaldılar. Bob Dylan ve grubu The Band, müziğin göze değil, öncelikle kulağa hitap eden bir sanat olduğunu ve ayrıcalığının da buradan geldiğini bir kez daha kanıtladı."

Dün geceki konsere giderken de yine bu tür bir konser dinleyeceğimi biliyordum. Bu defa açık hava değil, kapalı alan konseriydi. İstanbul'un yeni canlı performans mekanı Black Box'ta ikinci konseri Travis'ten sonra Bob Dylan verdi. Ben de bu vesileyle söz konusu mekana ilk kez gittim. Gerek yapısı, gerekse iç dekorasyonu ve ses sistemi itibariyle oldukça tatmin edici, ihtiyacı karşılayacak bir konser salonu olmuş Black Box. Travis konserinden fotoğraflar internette paylaşılınca, tribünlerde oturanların dışında zeminde herkesin ayakta olduğunu görmüştüm. Bob Dylan konserinde de öyle bir düzen olur diye düşünmüştüm ama girişte biletimde yazmayan bir koltuk numarası verildi elime. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki, karşıma Cem Yegül çıktı. Ondan öğrendiğime göre, zeminde de oturmalı düzen olmasını Bob Dylan'ın ekibi istemiş.

Dört yıl önce olduğu gibi, bu defa da yine altı müzisyen vardı sahnede. Ancak bu defa Dylan dışındakiler kırmızı ceketleriyle karşımızdaydı. Bob Dylan, görüntüsüyle, şapkasıyla, kolları ve paçaları işlemeli siyah takım elbisesiyle, dört yıl önceki konserin devamını veriyordu adeta. 2010'da 16 şarkı seslendirmişti, dün 19 şarkıyı sığdırdı konsere. Yine sadece sesi, mızıkası, piyanosu ve ona eşlik eden müzisyenler vardı. Müziğin önce kulağa hitap eden bir sanat olduğunu sahnedeki vakur duruşuyla bir kez daha hatırlattı.

Yarım yüzyılı aşan kariyerinde, konser albümleri ve derleme albümleri hariç, 35 stüdyo albümü yayınlayan bir müzisyenin konserinde ne söyleyeceğini tahmin etmek, her zaman heyecan vericidir. İstanbul'dan üç gün önce sahneye çıktığı Dublin'deki şarkı listesini yanıma alarak gittim konsere, hiçbir değişiklik yapmadan aynı sırayla çaldılar şarkıları. O nedenle fazla şaşırtıcı olmadı seçimleri. 2000'de en iyi orijinal şarkı dalında Oscar ve Altın Küre ödüllerini alan "Things Have Changed" ile açıldı konser. 19 şarkının 12'si 2000'li yıllarda yayınlananlar arasından seçilmişti: 10 şarkılık 2012 albümü "Tempest"tan 6, 2009 albümü "Together Through Life"tan  2 ("Beyond Here Lies Nothin' ", "Forgetful Heart"), 2006 albümü "Modern Times"tan 1 ("Spirit on the Water"), 2002 çıkışlı "Divine Secrets of the Ya-Ya Sisterhood" filminin müziklerinden 1 ("Waiting for You") ve 2001 tarihli "Love and Theft"ten 1 şarkı (High Water (for Charley Patton) ).

Dokuzuncu şarkıdan sonra 20 dakika ara verilen konserde, 1990'ları "Time Out of Mind" (1997) albümünden "Love Sick" ile, 80'leri ""Oh Mercy"den "What Good Am I?" ile andı Dylan. 1970'leri konsere taşıyan iki şarkı da, "Simple Twist of Fate ve Tangled Up in Blue", "Blood on the Tracks" (1975) albümündendi. Dünyanın Bod Dylan'ı tanıdığı 60'ların havasını, konserin daha ikinci şarkısı olarak söylediği "She Belongs to Me" (1965- "Bringing It All Back Home") ile estirdi salonda. Bis için geri geldiğinde yerinde oturan dinleyiciler artık dayanamadı ve sahne önüne akın etti. Herkes ayakta eşlik ederken, o da dinleyecileri çok mutlu eden bir tercihle yine 1960'lara uzandı. "All Along the Watchtower" ve ünlü şarkısı "Blowin' in the Wind" ile İstanbul'a bir kez daha hoşça kal dedi Dylan.

Onu dinlerken sahnedeki varlığı üzerine düşündüm. Konser sırasında dinleyiciler ile şarkı dışında ayrıca bir diyaloğa girmiyor Dylan. Bunca yıldır müziği ile kitleleri etkileyen bir ozan sanatçı, aslında istese tek bir cümlesiyle o salonda yer yerinden oynar ama o herhangi bir politik yorumda bulunmuyor. Konserlerinin sadece müzikle bezeli olmasını, ne diyecekse her şeyi müzikle demek istediğini düşünüyorum ama kendisine sorma olanağım olsa bu konuyu özellikle sorardım.

Çıkışta eve giderken aklıma onun bir sözü geldi. Onun dediği gibi, bu dünyadaki her güzel şeyin arkasında bir tür acı varsa, kim bilir o güzel şarkıları yazmak için ne acılar çekmişti Dylan. Bugün 73 yaşında bir çınar gibi sahnede; güçlü, etkileyici ve karizmatik. O değil miydi, "Bir adamın kaç kulağı olmalı/ İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?"diye soran... Bu soruları soran bir ozanın gücü hiç eksilmez, aksine yıllar geçtikçe artar... Yaşlandıkça güzelliğini yitirmeyen kadınlar için "şarap gibi kadın" derler ya, o da aklıyla ve yeteneğiyle yıllandıkça güzelleşen benzersiz bir şarap gibi. Şerefine Bob Dylan!

(Konserin benim için en güzel anları, çok sevdiğim "Forgetful Heart"ın çalındığı anlardı. Onu videoya kaydetmeye çalıştım. Ortam karanlık olduğundan görüntü de öyle ama bu yorumu da paylaşmak istedim. Bu şarkı çalarken tribünlerdeki dinleyiciler, cep telefonlarıyla ışık yaptı. O anları da görüntülemeye çalıştım.)


(Fotoğraf ve video bana aittir.)

7 Ocak 2013 Pazartesi

Yıllara Meydan Okuyacak Tek Bir Şarkı



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Ocak 2013


İngiliz rock grubu Starsailor’ın vokalisti, gitarist, ozan şarkıcı James Walsh, grubun faaliyetini durdurmasından sonra son birkaç yıldır solo kariyerini sürdürüyor. Suzanne Vega ile çalıştığı ilk kısaçaları “Live At The Top Of The World”ü 2010’da çıkardı, Kevin Sampson’ın 1990’ların Britpop dönemini anlatan romanından uyarlanan “Powder” adlı filmin müziklerini  yaptı. Sinema ile ilgili ikinci çalışması ise, Chuck Palahniuk’un “Lullaby” adlı romanına (Türkçesi Ninni adıyla yayınlandı) yapılan uyarlama ile oldu. Film için yaptığı müzikleri aynı adı taşıyan ilk solo albümüyle Eylül 2012’de yayımlayan Walsh, 17 Ocak’ta İstanbul’a geliyor. Babylon’da vereceği konser öncesinde kendisine yönelttiğimiz soruları yanıtladı.

Solo albüm kaydetmek Starsailor albümlerini kaydetmekten farklı olmalı. Tek karar verici olunca müziğiniz daha deneysel bir bakış açısı kazandı mı?

“Lullaby”ı kaydetmek bazı açılardan daha kısıtlayıcıydı. Çünkü bir senaryoya bağlı olmak durumundaydık ama bu iyi bir sonuç verdi. Sahnelerle ilişkili olarak farklı müzikal atmosferler yaratmak söz konusuydu. Bazen boş bir kanvas üzerinde çalışmak korkutucu olabiliyor; bu nedenle belli bir odak noktasının olması güzel bir duygu.

Film için müzik bestelerken, her zamanki yöntemlerinizin dışına çıktınız mı?

Biraz farklıydı. Dediğim gibi genellikle işe boş bir kanvas ile başlarım ve güzel bir akor dizilimi, ardından çarpıcı bir melodi yaratmaya çalışırım; sonra en zor kısım olan sözler gelir. “Lullaby”da öykü çok karanlık ve esin vericiydi. Bu nedenle en kolay kısım sözleri yazmak oldu. Bu projede prodüktör Sacha Skarbek, Eliot James ve Jim Duguid ile çalıştıktan sonra, artık işbirliklerinde çok daha iyi  bir performans gösterebilecek hale geldim. Bir takım olarak harika şarkılar yapmak ve herkesin en iyi olduğu yönleriyle buna katkı sağlamasından daha iyi bir şey yok. Sonunda ortaya çıkan, tek başınıza yapabileceğinizden daha güzel oluyor.

Albümdeki sözler derin, karanlık ve metaforik. Çok satan bir romandan uyarlanan filme müzik yaparken şarkıların çıkış noktasını yakalamak zor muydu?

Oldukça zordu. Stüdyoda melankolik bir ruh hali hakim olsun diye kasvetli kış manzaralarıyla çevrili bir atmosfer yarattık. Öyle ki bu ortam duygusal olarak daha hafif projelerde çalışırken bile o atmosferin etkisinden kurtulmamızı zorlaştırdı!

Albümde onu düşünen her insanı öldürme kuvvetine sahip bir Afrika şarkısını anlatan “Culling Song” adlı bir parça var. İnsanları öldüren bir şarkıyı hayal edip müzikle anlatmak zor olmalı.

Yazması zordu gerçekten. Basit olmalıydı ama kalıplaşmış bir korku melodisi de içermemeliydi. Sanırım biz bu ikisi arasında bir denge kurabildik.

CHUCK PALAHNIUK ETKİSİ

Chuck Palahniuk hayranı olduğunuzu biliyorum. Onun eserlerinde sizi en çok ne etkiliyor?

Yazım tarzını seviyorum; çünkü etkisi romanı bitirdikten sonra da sürüyor. Bazen okurken “Bu çok karışık ve dağınık” diye düşündüğünüz oluyor ama sonra her şey çok çarpıcı bir şekilde bir araya geliyor. En sevdiğim yazar Graham Greene’in bazı kitapları da bende aynı hissi uyandırıyor.

Sinemayla ilgili ilk çalışmanızı “Powder” adlı film için yapmıştınız. “Lullaby” ile bir farkı var mıydı sizin açınızdan?

Powder, biraz daha klasik, geleneksel bir çalışmaydı. Filmde konu edilen bir müzik grubunun çalacağı şarkıları yazdık. 32 yaşında bir insan olarak şarkı yazmaktansa, zamanı geriye alıp 20 yaşındaki bir insanın bakış açısını düşünüp ona uygun şarkılar yapmak güzeldi!

Filmlerde görüntüleri destekleyen müzikleri mi yoksa onu manipüle eden müzikleri mi daha çok seviyorsunuz? Sizce müziğin filmdeki rolü ne olmalı?

Doğru müzikle bir film yaratılabilir. “Midnight Cowboy”daki ‘Everybody’s Talkin’ adlı şarkıyı ve “Blue Velvet”teki harika müzikleri düşünün... Bence filmdeki müzik görüntüleri geliştirmeli, karakterleri yansıtmalı.

Yeni albümdeki “Start Again” adlı şarkının videosunda siz de rol aldınız. Rol yapmaktan hoşlandınız mı?

Hoşlandım. Natalie Press ile çalışmak harikaydı. İyi oyuncular her şeyi kolaylaştırıyor. Basit bir sahnede,gerçek bir oyuncuyla oyuncu olmayan arasındaki fark fazla göze çarpmıyor ama aslında çok önemli. Ben elimden gelenin en iyisini yaptım; ancak videoyu izlediğinizde kolaylıkla profesyonel olanın Natalie olduğunu söyleyebilirsiniz.



"RAHAT OLDUĞUM DÖNEMLERDE YAZMAK DAHA KOLAY"

Bob Dylan bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmek demektir. Çoğu müzisyen o derinliğe erişmek için her şeyi dener” demişti. Sözü edilen derinlikteki müziğe ulaşmak için sizin izlediğiniz yol ne?

Bence Dylan haklı. Benim durumumda en derin sonuçlar rahat olduğumda ve kendime güven duyduğum zamanlarda ortaya çıkıyor. Zor dönemlerde ya da ruhsal anlamda pek iyi hissetmediğimde yazmak kolay olmuyor. Bu dönemlerden çıktığımda o derinlik gerçekleşiyor.

Bir röportajınızda, hüzünlü şarkıları yazmanın mutlu olanları yazmaktan daha kolay olduğunu söylemiştiniz. Mutlu şarkı yazmanın zorluğunu sık sık duyuyorum müzisyenlerden. Çok mutlu olduğunuz bir anda gitarınızı kapıp bunu bütün dünyaya haykırmak istediğiniz oldu mu?

“Good Souls”da olumlu bir mesaj var. Grup olarak şarkı yazmak ya da başla müzisyenlerle işbirliği yapmak, olumlu olmayı kolaylaştırıyor. “Four to the Floor”, eşim Lisa ve kızımız Niamh ile Londra’da ufak bir daireye yerleşmemizle ilgili. O şarkıyı yazdım; çünkü bu olay beni çok mutlu etmişti ama o duyguları tekrarlamak da zor.

"STARSAILOR'UN BİRLEŞMESİ İÇİN BİR NEDEN OLMALI"




Son röportajlarınızdan birinde, “Starsailor’ın yakın gelecekte dönüş yapacağını sanmıyorum” dediniz. Grupta durum nasıl?

Bas gitarist Stel, Spiritualized ile dünya turnesinde. Ben ve Barry, Warrington’da daha sakin bir hayat sürdürüyorlar. Bence geçmişte çok iyi iş çıkardık; güzel bir miras kaldı. Devam etseydik bozulabilirdi ve bizlerin farklı yönlere gitme şansını da yok edebilirdi. Yeniden birleşme kapısı hep açık ama bu büyük bir kutlama şeklinde, Starsailor’ın müziğinin bir filmde, tv’de kullanılması ya da önemli bir cover gibi olmalı. Bir neden olmak zorunda.

Kariyeriniz boyunca kültürel açıdan çok farklı kentlerde konserler verdiniz, kayıtlar yaptınız.  Esin kaynaklarınızın peşine düşmeyi seviyor musunuz yoksa siz seyahat ettikçe onlar mı sizi buluyor? 

Çalışmalarınızı yürüttüğünüz yerin etkisi büyük oluyor. Bence esin kaynaklarım beni buluyor. Bir şeyi şarkıda kullanabilmek için ondan gerçekten etkilenmiş olmanız lazım. Akıllı görünebilmek için yazdığınızı düzeltip değiştirmek kolaycılıktır. İsveç, şarkı yazmak için çok esinlendirici bir yer; çünkü harika manzaralarla Stockholm gibi canlı kentlerin bir karışımı. İstanbul da elbette kültürel olarak zengin bir yer! Seviyorum o kenti.

İlk solo kısaçalarınızı Tromso’da Norveçli bir oda orkestrası ile kaydettiniz. Kayıt sırasında bu işbirliğinden kaynaklanan zorluklar oldu mu?

Sanırım düzenlemeleri yapan arkadaşımız için çok daha zordu. Harika melodileri şarkıların içine dokurken mükemmel bir iş çıkardı. 

Geriye dönüp baktığınızda sizi müzik yapmaya yönelten temel hislerinizde yıllar içinde değişiklik oldu mu?

Evet, yıllar içinde değişim oldu. Eskiden yansıttığım imajla, gazetecilerden ve çevremdeki insanlardan göreceğim saygıyla ilgiliydim. Artık ailem için en iyi olanı gerçekleştirmek istiyorum ve nihai hedefim yıllara meydan okuyacak tek bir şarkı yapmak. Onu benim söylemem ya da başka birisinin söylemesi önemli değil; sadece o şarkıyı yapmak istiyorum.
http://cumhuriyet.com.tr/?hn=391160&kn=12&ka=4&kb=12
-

29 Ağustos 2012 Çarşamba

“BU, BÜYÜK BİR AŞK HİKAYESİ”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 30 Ağustos 2012

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=362460

80’li yılların başında kurulan en özgün müzik gruplarından Dead Can Dance (DCD), 16 yıllık bir aradan sonra 19 Eylül’de bir kez daha İstanbul’a merhaba diyecek. Brendan Perry ve Lisa Gerrard gibi muhteşem sese sahip iki büyük yeteneğin kurduğu grup, çağdaş müzik formlarını Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’nın etnik tınılarıyla birleştirerek kendine özgü müziğiyle dünyada geniş bir hayran kitlesi kazandı. 1998’de dağıldıktan sonra 2005’te bir dünya turnesi için bir araya geldiler. Geçen yıl sürpriz bir şekilde duyurdukları yeni albüm “Anastasis”in yayınlanmasından sonra turne haberi de geldi. Şu anda Amerika turnesini sürdüren gruptan Lisa Gerrard, sorularımı yanıtladı.

Brendan Perry ile yollarınız ayrıldıktan sonra her ikiniz de kendi solo projelerinize ve farklı işbirliklerine yöneldiniz. Tekrar yeniden DCD çatısı altında toplanmanızı ne sağladı, ilk adımı kim attı?

Brendan ve ben ilk gençlik dönemimizde tanıştık ve müziğe karşı her zaman aynı hisleri taşıdık. Geçmişte yaşadıklarımızı ve yıllardır paylaştığımız deneyimleri düşününce yollarımızın yeniden kesişmesi bizim için çok şaşırtıcı değildi. Brendan benimle 2009’da Avustralya’da meydana gelen orman yangınları sırasında temas etti. O bölgenin annemle birlikte yaşadığım yer olduğunu biliyordu.

Geleceğe yönelik bir değerlendirmede bulunursanız, hem DCD ile çalışmaya devam edip hem de solo albümler mi yapacaksınız?

Daima dışardan başka işler de olur. Brendan ile yolculuğumun bitmesine daha çok var. Her şeyin nasıl gelişip sonuç vereceğine bağlı ama ben böyle hissediyorum.

“Anastasis”, DCD’nin çok boyutlu yönlerini ortaya koyan bütünlüklü bir belge gibi. Eski Ortadoğu ve Kelt kültürlerinin müziğiniz üzerinde büyük etkisinin olduğu açık. Ama ben bunların dışında bu albümde özel olarak sizin estetik duygunuzu besleyen diğer etkenleri ya da akımları merak ediyorum.

Bizans kültürü ve İrlanda’nın korsan kraliçesi Grace O’Malley, çıktığımız yolda ilerlemek açısından esinlendirici bir rol oynadı ama Brendan’ın sözlerinde öykü anlatımının getirdiği derin bağlantılar var.

(ZK- Grace O’Malley’i tanımıyordum. Biraz araştırınca internette şu bilgiyi buldum: Tahmini olarak 1530’lu yıllarda İrlanda’da Gal aristokrasisi içinde doğan O’Malley’yi İngilizler tehlikeli bir isyancı, yandaşları ise korkusuz ve kurnaz bir lider olarak tanımlar. Babası Owen O’Malley, klanın şefi ve filoların kaptanıdır. Denizi çok seven Grace, kızların denizci olamayacağı düşünüldüğü için saçlarını keser, erkek kıyafetleri giyer. Aile tarafından “kel” lakabı takılan Grace’e babasıyla denize açılması için izin verilir. Babasının yanında iyi bir denizci olan Grace, 16 yaşında politik bir kararla O’Flaherty klanının varisiyle evlendirilir. İrlanda’nın batı kıyısı dışındaki suları kontrol altına alırlar. Grace O’Malley, kocası Cork Kalesi’ni savunurken ölünce, kaleyi basarak geri alır. Denizlere geri dönen Grace, batı kıyısında güvenli geçiş için haraç almaya başlar, vermeyen gemileri  talan eder. 1586’da yakalanan ve idama mahkum edilen korsanların kraliçesi Grace, Kraliçe I. Elizabeth’e dilekçe yazar. Bir araya gelen iki “kraliçe”nin arasında geçen konuşma bilinmiyor ama Kraliçe I. Elizabeth, Grace ve ailesinin affedilmesi için emir çıkarır. Grace O’Malley’in 70’li yaşlarında bir gemi filosunu yönettiği biliniyor ve 1603’te Rockfleet Kalesi’nde öldüğüne inanılıyor.)

"SEVGİYİ KUTLAYAN BİR ZEYTİN DALI"

Ekonomik, siyasi ve manevi bir çöküşün tüm dünyaya hakim olduğu bugünlerde, Anastasis’in insanlara vermek istediği mesajı sizden duyabilir miyim?

Yüreğimizde yeşeren sevgiyi kutlayan ortak bağa dair bir zeytin dalı...

Farklı katmanları buluşturan bir müzik yapıyorsunuz ve onu yorumlarken tarifsiz bir içtenlik sergiliyorsunuz. Yöntemlerinizi merak ettiğim için, sorumu iki sözden yardım alarak genişleteceğim. Bob Dylan bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmektir. Çoğu müzisyen o derinliği yakalamak için her şeyi yapar; çünkü müziği icra etmek, bir kanvas üzerine hesaplayarak resim yapmanın tersine anlıktır” demişti. Brendan Perry’nin ise bir röportajında, “İstediği tonu yakalamak için çok sayıda renk kullanan bir ressam gibi biz de birçok enstrüman kullanıyoruz; müziğimize enstrüman tercihlerimizle renk veriyoruz” dediğini okumuştum. Bu durumda müziğinizi, bir ressamın katman katman ortaya çıkardığı bir resim gibi yaptığınızı söyleyebilir miyiz? Müziği icra etme konusunda ise Dylan’a katılır mısınız?

İkisine de katılırım. Brendan’ınki müzik yapmak için benimseyeceğiniz duygusal ve kurgusal yapıya nasıl başlanacağına dair bir referans. Bob Dylan ise, duyguları açıklamanın içtenliğine işaret ediyor. Her ikisinin de devam eden süreçte yeri var.

Ressam Georgia O’Keeffe, şarkı söylemeyi duyguları anlatmanın en mükemmel yolu olarak nitelemişti. Tersine çevirerek sorarsam, Anastasis’in kaydı bittiğinde, yüreğinizdeki his, hayalindeki resmi henüz yapıp bitirmiş bir ressamınki gibi olabilir mi?

Benim bakış açıma göre, müziğin kayıt aşaması, müziğin hayata gelmeye başladığı evre. Organik bir şekilde sürekli devam eden gelişim süreci bu. Bana göre yapılan iş, başlangıçtan şu ana kadar geçen kısmıyla, zaman ilerledikçe ortaya çıkıp beliren uzun bir seyrin arka arkaya çözülen katmanları olduğundan, bir albümü ya da belirli bir zaman dilimini ayırmak olanaklı değil.



“Amnesia” adlı şarkıyı ilk dinlediğimde öyle derinden etkilendim ki o gece uyuyamadım, saatlerce aynı şarkıyı dinleyip onun hissettirdikleri hakkında yazı yazdım. Bana kim olduğumu, nereden gelip nereye gitmekte olduğumu düşündürten müthiş bir iç yolculuk yaşattı. O şarkı nasıl ortaya çıktı bana anlatır mısınız?

Brendan, onu bas soundu üzerinden bir ritimle başlattı. Şarkı sözleri mesajını ortaya koyuyor zaten. Bana göre orada barış, tarih içinde zamanın akışıyla farkına varılan hafıza kaybından ve içinde bulunduğumuz anda dahi daha yüce bir aşamaya varmak için taşıdığımız potansiyeli görmezden gelişimizden söz ediyor. Açık ki, kırılgan, çok hoş bir insansınız. Sabah erken saatlerde dinlemenizi, uyku düzeninizi bozmamanızı öneririm.

Eski şarkılarınızı seslendirirken sözler, sizi yeniden geçmiş dönemlere mi götürüyor, yoksa zamanın geçişiyle yeni anlamlar mı yükleniyor?

Onları söylerken dudakların aldığı şekiller tanıdık ama kalpten boğaza giden yol bir evrim geçiriyor. Özlerinde olan ve kendi kendine uyanışa geçecek özellikler taşıyorlar fakat derinlikleri ve izleyecekleri yön, içinde bulunduğunuz andaki ruh haline göre değişebilir.

DCD’nin eski yıllarına kıyasla müzik yaparken bugün izlediğiniz yöntemlerde değişiklik oldu mu? Sadece yaratım sürecini açmak için soruyorum: Şarkılar adeta size başka bir yerden, bilinçaltından gelen bir ilhamla ulaşıyor gibi mi hissediyorsunuz yoksa entelektüel bir çabayla mı ortaya çıkıyor?

Şarkı yazma süreci fazla değişmedi; çünkü bu konuda teknik çok değişmedi. Ama kayıt ve miks açısından yenilikler var. Bu süreçte her zaman entelektüel materyalle ilgiliyiz. Müzik ve şiirdeki kültürel referanslara sıklıkla başvuruyoruz. Bu kez de albümde Akdeniz ritimleri ve mitolojiyle güçlü bağlar var.

İNSANLARI HİSSİZLEŞTİREN DÖNEM

Sizi müzik yapmaya yönelten en temel motivasyon kaynağı ne?

Bu konuda hem Brendan hem de kendi adıma içtenlikle yanıt verebilirim. Bizi harekete geçiren şey başkalarını etkilemek, ruhları canlı tutmak. İnsanları tamamen hissizleştiren bir dönemde yaşıyoruz ve birbirimizi teşvik etmek için elimizden geleni yapmak zorundayız.

DCD’in müziği yıllar geçse de hep canlı, konserleriniz her zaman çok tutkulu. Sizinki gibi bir kariyere sahip olan bir sanatçı, onca başarıdan sonra içindeki heyecanı ilk günkü gibi nasıl güçlü tutuyor?

Yaptığımız işler o enerjiyi canlı tutuyor. Müzik üretmeye devam etmesek kesinlikle tükenirdik. Eğer sanatçı bir ruha sahipseniz, yaşam gıdanız yaratıcılığı kucaklamak. Biz yıllardır sahip olduğumuz dinleyiciler açısından çok şanslıydık. Bu harika bir yolculuk ve büyük bir aşk hikayesi.

Müzik endüstrisine bugün yeni adım atıyor olsaydınız, nasıl bir yol izlerdiniz? Siz yıllar önce bağımsız şirketlerle çalışıp müziğinizi kendi yöntemlerinizle duyurdunuz. Bugün büyük çıkış yapan çoğu isim müzik dünyasındaki güçlü figürlerin desteğini arkasına alıyor. Müziğin geleceği hakkındaki düşünceleriniz nasıl?

Evet, bu bir endüstri değil mi? Ne üzücü bir durum... Müziğin yok olmayacağından emin olabiliriz. Yeni çalışma yöntemleri beni endişelendiriyor; çünkü giderek zorlaştı. Ama neyse ki kızım onlar hakkında bilgi sahibi. Aslında ben gelecekte ne olacağını gerçekten bilmiyorum. Sorunun yanıtına en içten yanıtım bu.

Uzun bir zaman sonra İstanbul’da yeniden konser vereceksiniz. O dönemde olduğu gibi şimdi de çok sayıda hayranınız heyecan içinde. Bunca yıl sonra aynı kente gelmek sizde nasıl bir his uyandırıyor?

Çok heyecanlıyım. O büyük taksilere binip, mümkün olduğunca oradaki müzikleri yaşamaya çalışacağım. İstanbul’da kocaman yürekli insanlarla çok güzel zaman geçirmiştik. Şimdilik hoşça kalın. Yakında görüşürüz!

24 Mayıs 2012 Perşembe

"EN İYİ DOSTUM MÜZİK"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 24 Mayıs 2012

“Folk müziğinin evrensel yüzü” diye anılan Suzanne Vega’yı 13 yıl sonra yeniden ağırladı İstanbul. 1999’da İstanbul Caz Festivali’nde verdiği konserle akıllarda yer etmiş, her şarkısıyla ruhlara bir parça daha dinginlik katmıştı. Bu defa aynı deneyim Salon’da yaşandı.

“Baylar, Bayanlar New York’un Suzanne Vega’sı!” anonsuyla sahneye çıktığında, olanca sadeliğiyle, siyah pantolon ve ceketiyle karşımızdaydı Vega. Görüntüsüne ihtişam katan tek şey, “Marlene on the Wall”u söylerken Marlene Dietrich’ten esinlenerek taktığı kocaman silindir şapkaydı. Amerikalı yazar /şair Carson McCullers için yazdığı müzikalden şarkıları seslendirirken de parmaklarının arasında yanmayan bir sigara tutuyordu. Şarkıların ruhunu tam yansıtmak için ufak ayrıntıları öne çıkaran müzisyenlerden biri o da.

Konser öncesinde yaptığım röportajda bana çekingen bir yapısı olduğunu söylemişti ama sahnede öyle gözükmüyor. Şarkı aralarında bolca konuştu, İstanbul’da olmaktan duyduğu mutluluğu ifade etti, Orhan Pamuk’un kitabını okuduğunu ve kendisini konserine davet ettiğini söyledi. Bir ara Türkçe konuşma kılavuzundan birkaç cümle okudu. Şarkılarıyla ilgili öyküler anlattı, Picasso’yu ve Frank Sinatra’yı andı.

Şarkılarında hiç doğrudan "I Love You" demese de, dinleyene dokunan aşk şarkıları yazan bir müzisyen Suzanne Vega. Anlattığı öykülerden en ilginci, 18 yaşında yazdığı ilk aşk şarkısı "Gypsy" ile ilgiliydi. Yazın tanıştığı İngiliz erkek arkadaşı için yazmış onu ama yaz sonunda gençlik ateşiyle hızlı bir aşk yaşadığı sevgilisinin Liverpool'a, kendisinin New York'a döneceğini ve sonuçta ayrılacaklarını bildiğinden ona bu hediyeyi vermek istemiş. Karşılığında o da Vega'ya bandanasını göndermiş...

Gitarist Gerry Leonard'la birlikte sahnede sadece iki kişilerdi ama gerek Vega’nın etkileyici yorumu, gerekse Leonard'ın efekt pedallarıyla yarattığı harikalarla ne davul ne de bas eksikliği hissedildi. Herkesin beklediği “Luka” ve “Tom’s Diner” dahil olmak üzere, eski ve yeni şarkılarına yer verdiği çok tatmin edici bir şarkı listesi yapmıştı Vega. 2002'de eski şarkılarının yeni yorumlarını yayınlamak üzere başlattığı "Close- Up" serisinden şarkıların yanı sıra, Danger Mouse ve Sparklehouse'un "Dark Night of the Soul" albümünde yer alan "The Man Who Played God"ı da yorumladı. Yaklaşık 1.5 saatlik konser sona erdiğinde, çok yorucu bir gün geçirmeme karşın, çok dinlenmiş hissettim.

Setlist: Marlene on the Wall - Heroes - Small Blue Thing - Caramel - Frank & Ava - Gypsy - New York Is a Woman - New York Is My Destination - Anne Marie - Harper Lee - Left of Center - Blood Makes Noise - The Man Who Played God - Queen & Soldier - Tired of Sleeping - Some Journey - Luka - Tom's Diner - Rosemary

Aşağıda çok keyif aldığım ve Suzanne Vega'yı biraz daha yakından tanıma fırsatı bulduğum röportajı paylaşıyorum.



İlk albümünüz çıkalı 27 yıl oldu ve bu ay eski şarkılarınızı yeniden yorumladığınız “Songs for Family” adlı bir albümünüz yayımlanıyor. İki yıl önce başlattığınız “Close-Up” serisinin amacı neydi? Neden eski şarkılarınızı yeniden yorumlama gereği duydunuz?

Hayranlarımın daha farklı, yalın bir yorumdan hoşlanacaklarını düşündüm. O şarkıların ilk yayınlandığı dönemdeki prodüksiyonlarını sevmediğim anlamına gelmesin bu. Hâlâ çok beğeniyorum onları. Ama dinleyicilerime daha özel bir yorumu sunmanın güzel olacağını hissettim. Blue Note plak şirketi ile çalıştıktan sonra, 2008’de bunu yapmak için uygun bir zamandı. Çünkü tekrar yeni bir şirketle anlaşma yapmak için çabalamak istemedim. Kendi şirketimi kurup kendim yayınlamaya karar verdim. Amanuensis Productions adlı prodüksiyon şirketimi kurdum. O dönemde Facebook’ta da bir sayfa açtım. Eğer 100 bin takipçim olursa, albümleri yayınladığımda onları dinleyecek bir kitlem olur diyordum.

Düşündüğünüz oldu mu? Albümlere dinleyicilerinizden nasıl tepkiler geliyor?

Çok iyi tepkiler alıyorum. Basında albümler hakkında çok güzel yazılar çıktı. Neden böyle bir projeye başladığımı anlamış gözüküyorlar. Konserlerde şarkıları yeni yorumlarıyla seslendirdiğimde dinleyiciler hep beğendiklerini söylüyor. Bugüne kadar gelen tepkiler çok olumlu. Ama hâlâ insanların bir kısmı “Bu şarkıları yıllardır radyoda dinliyorsak neden onları yeniden yayımlıyor?” diye düşünüyor. Kayıtların sahibinin ben olduğumu bilmiyorlar. Şarkılarımı farklı şekilde kaydetmek isteyebilirim.

Folk türünde şarkı söyleyip yazan bir müzisyensiniz. Ama aynı zamanda “MP3’ün annesi” diye biliniyorsunuz. Ayrıca internet üzerindeki hayali dünya Second Life’ta canlı performans sergileyen ilk müzisyensiniz. Bunlar benim aklımdaki folk şarkıcısı imajına hiç uymuyor. Teknolojiyle yakın bir ilişkiniz olmalı.

Evet, öyle. En azından yakın olmaya çalışıyorum. Annem, 1970’lerde bilgisayar sistem analistiydi. O dönemde aşırı büyük bilgisayarlar vardı. Gençken eve geldiğimde, annemi mutfakta ufak bir buzdolabı büyüklüğünde bilgisayarlar üzerinde çalışırken bulurdum. Modem aracılığıyla telefondan üniversite kütüphanesine bağlanırdı. Annem, çok parlak bir teknik uzmandı, ama babam tarafından da sanatla ilişkim vardı; üvey babam yazardı. Teknolojiyi seviyorum ve onunla iyi geçinmek için elimden geleni yapıyorum. Ama tur menajerim ve ses mühendisimiz biliyor; bazen aletler çalışmayınca çok sinirlenip vuruyorum onlara, ne yazık ki bazen de kırıyorum aletleri.

LEONARD COHEN'IN KADIN VERSİYONU

Bazıları sizi “Leonard Cohen’ın kadın versiyonu” diye adlandırıyor. Bu tanımlama için ne diyorsunuz?

Benim hakkımda düşündükleri için memnunum fakat nitelendirici bir etikete ihtiyacım yok. Leonard Cohen’ı seviyorum ama benim kendi sesim var. Bu ilginç bir konu tabii. 1980’lerde Cohen’la ilk olarak bir konserinde tanıştım ve imzasını almak istedim. Beni yansıtan iki kadın silueti çizip altına L.C. yazdı. Bir siluet olarak çizilmekten ziyade daha net bir şekilde anılmak istemiştim. Ayrıca adını ve soyadını sadece baş harfleriyle değil, tümüyle yazmalıydı. Ama bu konuları daha sonraki yıllarda konuşup hallettik.

Lisede sanat eğitimi aldınız. Görsel sanatlar müzik kariyerinizde başvurduğunuz bir esin kaynağı oldu mu?

Lisedeyken dansçı olmak istiyordum ve bütün eğitimim bu yönde oldu.

Neden dansçı olmadınız?

Çünkü öğretmenlerim çok fazla düşündüğümü ve dansta iyi olmadığımı söylediler. Basit dansları yapabildiğimi ama tekniğimin asla mükemmel olmayacağını düşünüyorlardı. Düşünme gücümü kullanabileceğim bir eğitim almamın daha doğru olacağı belirtildi.

“Çok düşünüyorsan dans edemezsin” demek gibi olmuş bu.

O dönemde öğretmenlerim öyle düşünüyordu. Belki koreografiyi ve öğretmeni seversem daha iyi olabilirdim ama sevmediğimde aklım başka yerlere gidiyordu. Tabii hâlâ dansı seviyorum ve zaman zaman dans ediyorum. Görsel sanatlara her zaman ilgim oldu. Kazandığım Grammy ödülünü de müzik nedeniyle değil, 1990’da “Days of Open Hand”in albüm tasarımı nedeniyle aldım. Erkek kardeşlerimden birisi görsel sanatlarla ilgiliydi, bir diğeri fotoğrafçı, kız kardeşim de kumaşları kullanarak görsel sanat alanında çalışmalar yapıyor. Sanıyorum ailemden bana geçen bir ilgi bu.

"MÜZİK, DÜNYAYLA İLETİŞİM KURMA YOLUM"

Dans yolu kapanınca müziğe yöneldiniz. Müzik size hangi kapıyı açtı?

Dünyayla iletişim kurma yolunu açtı. Oldukça yalnız bir çocukluk geçirdim ben. Müzik benim en iyi dostum...

En iyi dostumuz ortak o zaman.

Gerçek bir dost. Sonuçta benim farklı kültürlerle ve insanlarla buluşmamı sağlayan yol oldu müzik.

Şimdi size ünlü iki kişinin birbirinin tersi olarak yorumlanabilecek sözlerini okuyacağım ve birisini seçmenizi rica edeceğim. Birincisi, Albert Camus’den: “Bir insanın ortaya koyduğu çalışma, sanatın dolambaçlı yollarında yavaşça yapılan bir keşif sırasında, yüreğine dokunan basit ama muhteşem birkaç imajdan başka bir şey değildir.” İkincisi Leonard Cohen’dan: “Sanat, buram buram yanan hayatınızdan arta kalan küldür.” Hangisi size doğru geliyor ve neden?

Cohen’la aynı fikirdeyim. Camus’nün dediğini anlıyorum ama bu Cohen’ın dediği gibi bir süreç. Günlük yazarsınız, sanatçı olarak şiirler, öyküler kaleme alırsınız, görsel tasarımlar yaparsınız ve bunların hepsi mükemmel ya da tamamlanmış değildir; daha çok hayatınız boyunca kendi yaşadıklarınızın izini sürer gibisinizdir. Eğer bu yolu iyi sürerseniz, geriye duygularınızı, düşüncelerinizi net bir şekilde yansıtabildiğiniz çalışmalar çıkar.

Bir sanatçı olarak etrafınızdaki dünyayı keşfetmiyor musunuz?

Elbette keşfediyorum ama bir sanatçı olarak ardımda bıraktığım şey sadece birkaç mükemmel imajla ilgili değil; aksine sonuçlandırılmamış, tamamlanmamış mükemmel olmayan şeyler var. Geride bıraktığınız kül sıyırıp tamamlanmış olanları bulmaya çalışırsınız ama o kül hâlâ oradadır. Aslında her iki bakış açısında da doğru yönler var ama ben Cohen’ın ifade ettiği yola daha yakınım.

Geçenlerde Jarvis Cocker’ın şarkı sözlerini topladığı “Mother, Brother, Lover” adlı kitabı okudum. Jarvis orada “Şarkı sözleri şiir değildir; şarkı için yazılmış sözlerdir” diyor. Sonra da bu kuralın dışında kalan bazı istisnaları sayıyor. Siz bir şarkı sözü yazarısınız. Şiirlerinizi yayımladığınız kitabınız da var. Bu konuda sizin düşüncenizi merak ediyorum.

Şiir ile şarkı sözleri arasında fark var. İyi bir şiir kağıt üzerinde kendini belli eder ve okununca da mükemmel bir his verir. Şarkı sözü ise şarkıyla birlikte söylendiğinde kulağa iyi gelmeli. Kağıt üzerinde iyi dursa da şarkıda söylendiğinde kulağa aptalca ya da fazla gösterişli gelen ifadeler var ya da kağıt üzerinde komik dursa da şarkıda işe yarayan sözler olabilir.

Şair olarak niteleyebileceğiniz şarkı sözü yazarı var mı?

Leonard Cohen, Bob Dylan, Lou Reed, bazen Paul Simon. Benim en sevdiklerimden birisi Laura Nyro. Etrafındaki dünyayı anlatış şekli çok şiirseldi.

"ŞARKILARIMIN HEPSİ GERÇEK HAYATTA OLANLARLA İLGİLİ"

Bir keresinde Leonard Cohen’a “Şarkılarında gerçeği anlatıyorsun. İçini nasıl bu kadar kolay döküyorsun?” diye sormuştunuz. Şimdi aynı soruyu ben size sormak istiyorum. Yazarın itiraf edercesine içini döktüğü yazım tarzı ve gerçek hayatta belirsizliklere karşı eğilimli olmak arasında bir zıtlık yok mu? Çünkü siz gerçek hayattaki belirsizliklere ve gizemli durumlara ilgi duyuyorsunuz.

Cohen’a böyle mi sormuştum?

Evet, o ünlü röportajda sormuşsunuz.

Evet, o röportajda ona “Olanı mı anlatıyorsun, yoksa yalan mı söylüyorsun?” dediğimi hatırlıyorum. Çok kontrollü, kapalı bir insan o. O da bana “Olanı anlatırsın, yalan söylersin, şarkıyı tamamlamak için ne yapman gerekiyorsa onu yaparsın” demişti. Ben bir zıtlık olduğu kanısında değilim. Bir şarkı yazarı olarak, gerçekler ve doğrular hakkında yazmak istersiniz elbette. Ama bunun yabancılara yapılan itiraflar şeklinde olması gerekmez. Bu ikisi arasında bir denge bulmak gerek. Hem gerçekler anlatılır hem de onun yaşadıklarınızı tümüyle ortaya dökmek şeklinde olmamasının bir yolu bulunur.

Bugüne kadar yazdığınız her şeyin kaynağı gerçek hayatınızda yaşananlar mı?

Evet, hepsi bir tür gerçeği anlatıyor. Her zaman benim içinde bulunduğum bir durumla ilgili olmayabilir ama en azından bildiğim bir gerçeğe ait hepsi. Bazıları fantazi olabilir ama onların da kökeni gerçeklerle ya da olabileceklerle ilgilidir.

Gerçeğin genellikle acı sonuçlar verdiği bir alana girersek, şu sözünüzü hatırlıyorum. “Müziğimi doğrudan politik olarak sınıflandırmıyorum” demiştiniz. Yine de yıllardır politik ve özellikle sosyal meselelere dikkat çektiniz. 1988’den bu yana Amnesy International’ın üyesi olarak çalışıyorsunuz. Müzik ve polika ilişkisi hakkında görüşünüz ne?

Politikadan pek hoşlanmıyorum ama sosyal meselelere karşı duyarlıyım. Politika günden güne değişse de sosyal sorunlar hep var ve aynı. Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, ayrımcılık her zaman var. Bu konular ilgi alanımda.

Aslında bunlar da politikanın tam merkezinde olması gereken konular. Tom Morello ve diğer bazı müzisyenler, New York’ta Occupy Wall Street hareketine destek veriyorlar. Sizin OWS hakkında görüşünüz ne?

Benim OWS ile ilişkim biraz karışık. Eşim, o eylemde tutuklanan insanları savunan bir avukat. Gece 3’te eve telefonlar gelir ve o mahkemeye, hapishaneye koşturur. Kahvaltılarda, yemek masasında hep bu konular konuşulur. Hayatım bununla geçiyor ama sokağa çıkıp protestolara katılmıyorum, eşim gidiyor. Konuşma yeteneği çok iyidir; eskiden sokakta performans sergileyen şairlerden biriydi. Ben biraz daha çekingen bir insanım. Özel hayatımda bile duygularımı kolaylıkla açığa vurabilen birisi değilim. Çok politik bir ailede büyüdüm. Sokaklarda gösterilere katılıp şarkılar söyleyen bir annem ve babam vardı. Ben daha çok kendi kendimleydim; masama oturup yazı yazmaktan hoşlanıyorum. Gösterilerde yapılanları gerçekleştirmek benim yapıma pek uygun düşmüyor ama eylemleri destekliyorum. Materyalist dünyaya karşı tepkiyi göstermenin iyi bir yolu.

Barack Obama’nın bugüne kadar sergilediği başkanlık performansından hoşnut musunuz?

Obama’yı gerçekten beğeniyorum ve başkanlığını destekliyorum. Hayal kırıklığına uğrayan insanlar var ama bence Cumhuriyetçiler tarafından bloke edilmiş vaziyette. Dünya barışına hizmet edecek bir öneriyle gelse bile hayır diyorlar; çünkü o ne yaparsa yapsın kötüdür gibi bir bakış açıları var. Bence yine de bugüne kadar iyi işler yaptı. Onun çizdiği karakteri izlemek de ilginç. Akıllı, duygularına fazla kapılmayan, stratejik birisi.

Yeterince cesaretli mi sizce?

Bence gayet cesaretli ama yapmaya çalıştığı şey çok zor. Dünya meseleleri karşısında bir denge kurmaya çalışıyor. Bunu kendine güvenini kaybetmeden ama aynı zamanda aptalca davranmadan yapmak zorunda. Cumhuriyetçilerle başa çıkmaya çalışırken işin içine espri yeteneğini de katıyor ki bu bence çok iyi. Bunlar benim düşüncelerim. Cumhuriyetçi akrabalarım da var. Ülkede ciddi bir yılgınlık ve öfke de söz konusu. Ama Obama seçildiği ilk gün, yapmak istediklerini gerçekleştirmesinin zaman alacağını söylemişti.

Ground Zero etrafında dolaştığınızda ne hissediyorsunuz?

O bölgenin yakınına gitmeye cesaret etmek bile çok zaman aldı. Sadece yerde değil, gökte de varlığını koruyan bir yok oluş duygusu hakimdi. Kayıpların acısını aşmak zaman alıyor. Eskiden oraya çok yakın bir yerde yaşıyordum. Hala acıyı içimde hissediyorum. Dünya Ticaret Merkezi’nde çalışan bir erkek kardeşim vardı. O olaydan birkaç ay sonra öldü. Aradan geçen bunca zaman sonra kent biraz da olsa kendine geliyor ama o kentte trajedi hakkında kiminle konuşsanız acılar depreşiyor. Herkesin o olayla ilgili anlatacak bir ya da daha çok hikayesi var...

"NEW YORK KALTAĞIN TEKİ"

“New York bir kadın” adlı şarkınızda, “Seni ağlatacak / Onun için sen herhangi bir erkeksin” diyorsunuz. Kente çok zorluklar geçirse de hâlâ güzelliğini koruyan bir kadın karakteri vermişsiniz. Ben de o kentte uzunca bir süre yaşadım ve bence bu kent hakkında yazılmış en iyi dizelerden birisi. New York, son 10 yılda özellikle milyar dolarlarla oynayan fon yöneticilerinin ve turistlerin cenneti haline geldi. Kentsel dönüştürme projeleri gerçekten yoksulları semtlerden çıkartacak bir sınıfsal şekillendirme hareketi değil mi? New York’u hâlâ eskiden olduğu kadar güzel buluyor musunuz?

Kent her zaman olduğu gibi değişiyor. Bir zamanlar New York’un tamamen yozlaştığı savunulmuştu. Bu benim için çok şaşırtıcıydı; çünkü New York hiçbir zaman saf ya da masum olmadı. Kentin genç sanatçılara kapısını açıp onlara olanaklar sunduğu şeklindeki düşünceye de katılmıyorum. Bu ne şimdi ne de 70’lerde oldu. New York, her zaman kaltağın biriydi ve hâlâöyle. Ama o kocaman yalancı iş dünyası o fikirleri sürekli işliyor. Oturduğum semtte dolaşıp küçük işletmelerin birer birer yok olduğunu, her yerin Duane Reade ya da banka şubeleriyle donatıldığını görmek çok üzücü. Yoksul mahalleler hâlâ çok yoksul ve onlara yardım için yürütülen projelerden devlet desteği çekiliyor.

Siz İspanyol Harlem’inde yetiştiniz. Bunları görmek sizin için sarsıcı olmalı.

Gerçek bir trajedi. Devletin yiyecek ve sanat için yaptığı destek programlarıyla ayakta kalan bir bölgeydi. Yeniden o yoksul bölgeleri canlandırıp, oradaki insanlarla iletişim kurmak gerekiyor. Bu çok önemli. Oralara gidip elimden geleni yapmaya çalışıyorum; okumalısınız, yazmalısınız diyorum onlara. Tek çıkar yol bu...

(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

18 Mart 2012 Pazar

'PATRON' MÜZİK DERSİ VERDİ


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 18 Mart 2012

AUSTIN - 6 gün boyunca 90’dan fazla mekanda 2000’i aşkın performansın sergilendiği dünyanın en büyük müzik festivallerinden South By Southwest (SXSW), Teksas’ın başkenti Austin’de gerçekleştirildi. Bu yıl 22. kez yapılan etkinliğin 1987’de 700 katılımcısı varken, bugün bu sayı 16 bin dolayında. Ayrıca sinema ve interaktif bölümleriyle birlikte düşünülürse, 9 güne yayılan çok kapsamlı bir etkinlik SXSW.

Festivalin en önemli özelliği, keşfedilip adını duyurmaya çalışan yeni isimlere fırsat sunması. Bir sonraki yıl çıkış yapacak gruplar, müzisyenler bu festivalde dikkatleri çekiyor. O nedenle müzik dünyasının gözü, bu festivalden yansıyan haberlere odaklanıyor.



Bu yıl festival programı açıklandığında en çok ilgi çeken müzisyenlerden birisi, BBC Sound of 2012’yi kazanan Uganda asıllı Michael Kiwanuka’ydı. Kusursuz sesiyle İngiliz soul müziğinin yükselen yıldızının Austin Kongre Merkezi’nde sadece akustik gitarını çalarak verdiği 40 dakikalık konser, büyük ilgi gördü. Michael Kiwanuka’nın Otis Redding’i anımsatan tarzıyla gelecek yıllarda müzik gündeminde çok yer alacağı kuşkusuz.



En yoğun ilgi gören konserlerinden bir diğeri ise, yedi yıldır yeni albüm çıkarmayan Amerikalı müzisyen Fiona Apple’ınki oldu. Ozan şarkıcı geleneğinin güçlü temsilcilerinden Apple, haziran ayında yayınlayacağı dördüncü stüdyo albümünün öncesinde ilk canlı performansını Austin’de verdi.

Aşırı talepten dolayı uzun süre sırada bekledikten sonra şanslı olanların içeri girebildiği açıkhava bir mekanda gerçekleşti konser. Eski ve yeni şarkılarını seslendiren Apple, “Kalabalık önünde çaldığımı kendime hatırlatmam gerek” diyerek aslında sahnede pek de rahat olmadığını duyumsatsa da, özgürce dans etti, piyano çaldı. Müziği açıkhava bir kulüp için belki fazla sofistike ama o akşam onu dinlemeye gelenlerin şarkılarla olan güçlü bağı, kanımca bu sorunu yok etti.

FESTİVAL AÇILIŞ KONUŞMASI SPRINGSTEEN’DEN

SXSW’nun bu yılki odak noktası, açılış konuşmasını üstlenen Patron’un (The Boss) yani Bruce Springsteen’in üzerindeydi. “Wrecking Ball” adlı yeni albümü bu ay yayımlanan müsizyenin çarşamba günü yaptığı 50 dakikalık konuşma, adeta müzik tarihi üzerine bir ders niteliği taşıyordu.

İlk gençlik döneminden bu yana kendisini etkileyen müzisyenleri tek tek sayıp, onların ne anlama geldiğini anlattı Springsteen. Onun için her şeyin 20. yüzyılın ilk modern erkeği diye nitelediği Elvis Presley’i televizyonda şarkı söylerken gördüğü an başladığını söyledi. O tarihten beri Elvis’e özenip ayna karşısında dans ettiğini söyleyince salondan kopan kahkayaya karşılık, “Siz yapmıyor musunuz?” diye sordu.

50’lerin sonu, 60’ların başındaki doo-wop tarzını gelmiş geçmiş en duyarlı müzik diye niteledi. Roy Orbison’ın romantik karanlığını, Phil Spector’ın The Wall of Sound tekniğinin üzerinde bıraktığı etkiye değindikten sonra, The Beatles’ın müziğini yapan 4 genci kendine yakın hissettiğini, arkasından The Animals ile tanıştığını anlattı.

O sırada gitarını alıp “We Gotta Get Out of This Place”i seslendirdi. Konuşmadaki en komik anlardan birisi, Springsteen’in The Animals’ın şarkılarının yanı sıra, grup üyelerinin hiçbirisinin yakışıklı olmamasının da ona ayrı bir umut verdiğini itiraf etmesi oldu. Gençliğinde kendisini beğenmediği için, onları görünce “Yakışıklı olmasam bile ben de müziğimle başarılı olabilirim!” diye düşünmüş.

The Sex Pistols’ın şoke edici değil, dehşet verici olduğunu; müzikleriyle insana cesaret aşıladıklarını söyledi ama ilk gençlik döneminden çıkıp yetişkin olduğunda soul, country ve blues’a yöneldiğini anlattı. Curtis Mayfield’in adını yurttaşlık hakları hareketinin müziğini yapanlar arasında andı. The Rolling Stones’u da çok sevdiğini ama gelmiş geçmiş en iyi sahne performansının bugün bile hak ettiği değerin tam verilmediğini söylediği James Brown’a ait olduğunu söyledi.

Springsteen konuşmasında Bob Dylan ve Hank Williams’a ayrı bir yer ayırmıştı. Bob Dylan için, “60’ların gençliğinin sesiydi, kalbimizi anlamamızı sağladı. Ona teşekkür ediyorum” dedi.

Kimlik arayışı sürecinde Woody Guthrie’nin özgürlük felsefesinden çok etkilenmiş Patron. Gitarını alıp Amerika’nın en ünlü folk şarkılarından “This Land Is Your Land”i çaldığında binlerce dinleyicinin olduğu salonda çok sayıda kişinin gözlerini doldurdu.

Konuşmasını gençlere verdiği şu öğütlerle tamamladı Patron: Kendinizi çok önemsemeyin ama ölüm kadar da ciddiye alın. Kendinize güven duyun. Fakat şüpheci olun ki bu sizi alarmda tutsun.

Rock müziğin efsane isimlerinden birisini ayakta alkışlarken, esprilerle, bilgiyle, anılarla donatılmış mükemmel bir konuşma dinlemenin mutluğunu yaşadık.
http://cumhuriyet.com.tr/?hn=323332

(Bruce Springsteen fotoğrafları dışındaki diğer görseller bana aittir.)

-

25 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 98: Charlotte Gainsbourg - Stage Whisper (Warner Music)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Aralık 2011

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin gibi efsaneleşmiş bir ikilinin kızı olmak, bazılarının hayallerini süsleyebilir. Daha baştan hayata 1-0 önde başlamak olabilir bunun anlamı. Bir yandan da, o kadar başarılı bir ikilinin gerisinde kalma tehlikesi vardır. Ne yaparsa yapsın, hep doğarken sahip olduğu soyadının etkisiyle bulunduğu yere geldiği düşünülecektir. Kendini kanıtlaması uzun yıllar sürebilir ya da sırtında hep o yükle dolaşır.

Ama bir yandan da Charlotte Gainsbourg gibi çok ünlü ve başarılı isimlerin çocuklarının, sıradan insanların hiç ulaşamayacağı yeteneklerle kolaylıkla iletişime girebildiği de bir gerçektir. Bu durumda olumlu ve olumsuz sonuçları dengelemek, herhalde insanın kendi yeteneğine kalıyor.

Charlotte Gainsbourg, bugüne kadar hem müzik hem de sinema alanında çalışmalar yaptı. Çok sayıda filmde rol aldı; Lars von Trier’nin son filmi “Melancholia”daki rolüyle bu yıl da çok konuşuldu.

Ancak müzik kariyeri, sinemadaki kadar yoğun değildi. İlk albümü “Charlotte For Ever”ı 1986’da çıkardığı düşünülürse, aradan geçen 25 yılda toplam dört albüm yapması, müzik alanında çok büyük bir iddia taşımadığınının da bir göstergesi. Kendisi de aslında o ilk albümden sonra müzik kariyerine sıkı bir şekilde sarılacağını düşünmediğini belirtiyor.

Buna karşın, 2010’de Beck prodüktörlüğünde yayımladığı “IRM” adlı albümü, beklenmedik bir şekilde başarılı oldu ve birçok mecrada geçen yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Beyin anevrizması sonucunda bir ameliyatla hayatı kurtulmuş, o albümü de hastalık sırasındaki atmosferi yansıtmıştı.

Yine Beck prodüktörlüğünde yayınladığı yeni albümü “Stage Whisper” ise, IRM’e dahil edilmeyen 8 stüdyo kaydı ile 2010 yazında Avrupa’da verdiği konserlerden alınan 11 canlı kaydı içeriyor. Toplam 66 dakika süren albümde, stüdyo kayıtları 28 dakika. Sonuçta başlı başına yeni bir albüm kaydedilmiş değil. Bu nedenle hayal kırıklığı yaşayanlar olabilir.

Daha önce yayınlanmamış şarkıların dört tanesi Beck imzası taşıyor. Charlotte Gainsbourg’un fısıldarcasına, yavaşça söylediği, elektropop çizgisindeki bu şarkılar bana Goldfrapp ile Bat for Lashes’ı çağrıştırdı. İçlerinde en çok perküsyon ve synthlerin sürüklediği “All The Rain” ve Gainsbourg’un celeste, kontrbass, çello ve harp ile yaratılan atmosferik sounda yumuşacık bir vokalle eşlik ettiği “White Telephone” dikkate değer.

Stüdyo kayıtlarında Gainsbourg’un Beck dışında, Connan Mockasin, Villagers’dan Conor O’Brien, Noah and the Whale’den Charlie Fink ile yaptığı işbirlikleri de var. Conor O’Brien’ın geri vokalde de yer aldığı, akustik gitar ve klavyeyi öne çıkaran “Memoir” diğerlerinin arasında ayrıca anılmayı hak ediyor.

Konser kayıtlarından oluşan ikinci CD’yi dinlemeye başlayınca, çarpıcı bir fark hissediliyor. Gainsbourg’un sesi stüdyo kayıtlarında ne kadar kırılgansa, canlı kayıtlarda o kadar güçlü. Bazı sanatçılar vardır; stüdyo albümlerini dinleyerek konserde nasıl bir performans çıkacaracağını tahmin edemezsiniz. Gainsbourg onlardan birisi. Canlı performanslarında seslendirdiği şarkılar “IRM” ve “5:55”ten seçilmiş; sound farkında bunun da etkisi var elbette. Çünkü “Stage Whisper”ın ilk CD’sinde gerçekten albüm adına uygun olarak usulca şarkı söyleyen Gainsbourg, ikinci CD’de Jarvis Cocker, Air ve Beck’in imzasını taşıyan şarkılarda daha belirgin bir rock sounduna geçiş yapıp kendini kanıtlıyor.

Bunun tek istisnası, Bob Dylan cover’ı “Just Like A Woman”. Şarkının yansıttığı hissi verememiş Gainsbourg. Keşke o da bu albüme alınmasaymış dedirtti bana.

“Stage Whisper”, Gainsbourg’un müzikte farklı türlerin altından kalkabildiğini göstermesi bakımından ilginç bir albüm. “IRM”den arta kalanlar sanatçının hayranlarını sevindirecektir ama onunla müzik alanında daha önce tanışmadıysanız, bu alacağınız ilk Gainsbourg albümü olmasın.

8 Ağustos 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 30:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

HERBIE HANCOCK-The Imagine Project (Sony Music)

Caz piyanisti Herbie Hancock, 70. yaşını kutlarken barışa uzanan yolda küresel işbirliğinin gücünü gösteren bir albüm yapmak istemiş. Pop va cazı buluşturmak Hancock için yeni bir şey değil. Ancak bu albümde, Hindistan’dan Mali’ye, Kongo’dan Brezilya’ya uzanarak çok farklı kültürleri işin içine katmış.

Marcus Miller, Tinariwen, Dave Matthews, Pink, Chaka Khan, Anoushka Shankar, K’Naan ve Los Lobos’u bir araya getirmeyi herhalde ancak Hancock başarabilirdi...

10 şarkılık albüm, bir John Lennon klasiği “Imagine” ile açılıyor. Hancock’a bu parçada pop müzik şarkıcısı Pink ve R & B’nin sevilen sesi Seal’in düeti eşlik ediyor.

“Imagine” bugüne kadar sayısız kere cover’landı; ama bu dinlediğim en farklı versiyon. Şarkı, 2. dakikadan sonra Amerikalı neo-soul sanatçısı India.Arie, gitarist Jeff Beck, Kongolu grup Konono No 1 ve Malili müzisyen Oumou Sangare’nin de katılımıyla, bambaşka bir karaktere bürünmüş.

Bir başka ilginç cover, Peter Gabriel ve Kate Bush’un kusursuz düeti “Don’t Give Up” için yapılmış. Pink ve R & B’nin devlerinden John Legend'ın düetinde, özellikle Pink’in performansı beni olumlu anlamda şaşırttı.

Bob Dylan’ın en sevilen şarkılarından “The Times, They Are A’ Changin’ ”, İrlanda geleneksel müziğinin popüler grubu The Chieftains ve vokalde Lisa Hannigan’ın mükemmel uyumuyla nefis bir yorum kazanmış.

Altı ayrı ülkede kaydedilen "The Imagine Project", caz yönü geri planda kalsa da, sonuçta iyi bir pop albümü.

_

Translate