müzik endüstrisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik endüstrisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2014 Cumartesi

MÜZİĞİN DAĞITIM VE SATIŞ YÖNTEMLERİNDEKİ SON GELİŞMELERE DAİR BİR ANALİZ


27.9.2014

Aslında müziğin dağıtım ve satış yöntemlerinde yaşanan gelişmeleri, U2'nun sürpriz bir şekilde Apple ile işbirliği yaparak yayınladığı yeni albümü "Songs of Innocence" sonrasında yazmayı düşünmüştüm ama iyi ki beklemişim; çünkü dün akşam bu konuyla doğrudan ilgili bir gelişme daha oldu. Son birkaç gündür sosyal medyadaki hesaplarından birtakım görseller paylaşıyordu Thom Yorke. Sonunda beyaz bir plak görüntüsü ile birlikte, "Stanley Donwood ve ben eski materyalleri gözden geçiriyoruz; bu arada Radiohead stüdyosunda overdub'lar sürüyor," şeklinde bir bilgi verdi. Herkes beyaz plağın anlamını çözmeye çalışırken, dün gece bir anda aldığımız e-postayla, yeni bir solo Thom Yorke albümünün BitTorrent (BT) aracılığıyla yayınlandığını öğrendik. "Tomorrow's Modern Boxes" adını taşıyan albüm, müzik tarihinde BT protokolü üzerinden ücretli olarak yayınlanan ilk albüm oldu. Nasıl oldu da bugüne kadar adı çoğunlukla korsan paylaşımlarla anılan bir uygulama bu şekilde kullanılmaya başlandı? Bunu olabildiğince açık, kapsamlı ama basit bir dille anlatmaya çalışacağım. Bu arada Apple ve U2 anlaşmasına da gelecek sıra...

Müzik Tarihinde Değişen Formatlar

Müzik tarihine bakarsak, müziğin dağıtımı ve yayımı için gerçekleşen aşamalar oldukça etkileyici. İnsanlık, canlı müzikten radyoya, radyodan plaklara, plaklardan 8-track bantlara, oradan kasetlere, kasetlerden CD'lere, CD'lerden dijital formatlara vardı. Kasetin ardından 1980'lerde CD'li günleri yaşamaya başladık. İlk ticari CD, Billy Joel'e aitti. 1 Ekim 1982'de altıncı albümü '52nd Street', bu formatta basılan ilk albüm olmuştu. (İlk olarak 1978'de yayınlanan albüm, 1982'de CD olarak yeniden basıldı.) Elbette CD'lerin ortaya çıkış süreci, daha önce, 1974 yılında başlamıştı ama müzikte yaygın ve ticari olarak kullanılmaya başlanma tarihi 1982. Aradan 25-30 yıl geçtikten sonra, CD satışlarında düşüşler başladı; bugün artık giderek daha az insan CD alıyor.

CD satışlarının düşmesinde en önemli etken, müziğin dijitalleşmesi ve kuşkusuz MP3 teknolojisinin gelişmesi. İlk MP3, 1987'de Karlheinz Brandenburg tarafından Suzanne Vega'nın "Tom's Diner" adlı şarkısı için yapıldı. O anda dijital müzik devrimi başlamıştı. Bugün dünyada müzik satışlarını değerlendiren raporlara baktığımızda, fiziksel formatların hızla azaldığını, dijitalde gün be gün artış olduğunu net olarak görebiliyoruz. (Arada bir ufak kaymalar oluyor ama genel olarak durum bu.) Plak satışlarında son yıllarda bir ölçüde artış görülse de, ben uzun zamandır geleceğin stream teknolojisinde olduğunu düşünenlerdenim.

Peki fiziksel formattaki bu düşüşün nedeni nedir derseniz, elbette tek bir nedeni yok. MP3 çalarlar sayesinde her an her yerde yanınızda onbinlerce şarkıyı taşıyabilme gibi olağanüstü bir olanağa sahip olmamız ve internetin hayatımızın her anını yönlendirir hale gelmesi, müziğin de dijital olarak dinlenip satın alınmasının önünü açıyor. Bana zaman zaman şu soru sorulur: "MP3 mi plak ya da CD mi?" Getirdiği kolaylıklar nedeniyle MP3 de dinliyorum; seyahate giderken ya da sokakta yürürken bana yoldaşlık eden şarkıları yanımda götürmeme yardım ettiğinden, benim için vazgeçilmez bir format bu. Ancak ses kalitesi daha iyi olduğundan ve fiziksel olarak albümü kapak tasarımıyla bir bütün halinde sanat eseri şeklinde görmeyi sevdiğimden, plak edinmeyi de çok seviyorum. Sonuçta ikisinin de yeri ayrı, birinin varlığı diğerini yok etmiyor benim için.

Fakat herkes için böyle olmayabilir; fiziksel albüm formatlarının artık daha az tercih edilir olmasının ardında yatan temel bir neden daha var. Sonuçta MP3 teknolojisinde ses, CD ve plak kadar kaliteli değil ama maliyeti daha ucuz. Plak şirketleri müzik dağıtımındaki bu gerçeğin çok geç farkına vardı ve uzun süredir elde ettikleri büyük kazançları aynen sürdürmek için de epey direndiler. Bence bugün de büyük kısmı manzarayı tam olarak görebilmiş değil. Spotify, ilk kurulduğunda bu kurumla işbirliği yapmakta tereddüt ettiler; beş yıl önce yazdığım bir yazıda bu sistemin "yasal Napster" olarak adlandırıldığını belirtmiştim. Plak şirketleri, eskiden olduğu gibi hem sanatçılara ödedikleri teliften kısmak, hem de dinleyicilerin cebinden bolca almak yoluyla elde ettikleri devasa kazançları eskisi gibi devam ettirebileceklerini sandı. Oysa artık fiziksel format tek yol olmaktan çıkınca, müzisyenlerin dinleyiciyle buluşması için plak şirketlerine gereksinim kalmıyordu. 1990'ların sonundan itibaren Napster gibi, Kazaa, LimeWire, Freenet gibi yasadışı dosya paylaşım sistemlerinin (peer-to-peer ya da P2P) ortaya çıkışıyla, işin rengi tamamen değişti. İnsanlar, aniden dev bir müzik arşivine hiçbir ücret ödemeden sahip olmaya başladılar. Bana göre korsan kitap basıp yazarın emeğini sömürerek haksız çıkar/kazanç elde etmekten bir farkı yok bunun. Evet, müziği çok seven insanlar paylaşıp indiriyordu o dosyaları ama olan asıl yeni çıkış yapmaya çalışan müzisyenlere oldu. Büyük plak şirketlerinin gelirlerinin düşmesi ya da zaten dünya çapında ün ve büyük bir servet kazanmış gruplar değil endişem; albüm yapıp hayatını sürdürmeyi uman bir sanatçının hayallerinin suya düşmesi...

Bağımsız Yaratıcıların Desteklenmesi

Bu gelişmeler sonucunda net olarak ortaya çıkan şuydu: Ün kazanamamış bir müzisyen artık sadece albüm yaparak hayatını sürdüremez; mutlaka ek bir iş yapmalı ve arta kalan zamanında müziği hobi olarak sürdürmeli. Sanatın bu kadar değersizleştirilmesiydi bana dokunan. Müzik yapabilmek, herkeste bulunmayan çok önemli bir yetenek. Bir insan mimar olarak hayatını kazanabiliyorsa, müzisyen olarak da kazanabilmeli, toplum, sanatçıya o yeteneğe sahip olduğu için gereken değeri vermeli. "Değer sadece maddi olarak ölçülmez," diyenler var buna karşı. Ancak hayatın gerçekleri de belli; kendini idare edecek kadar maddi güce kavuşamayan sanatçı, sokakta dilenmeye mi başlayacak? Sanatçının eserini ücretsiz ediniyorsanız, o hayatını idame ettiremez olduğunda, "Sanatı güzel, değerli benim için," dediğinizde kendinize inanacak mısınız?

Sonuçta bunları yazarak, yasadışı dosya paylaşım sistemlerinin sanatçının hakkını yediğini anlatmaya çalışıyorum. Plak şirketlerinin aşırı para hırsı yüzünden çok pahalıya satılan albümlerin sonu dijital devrimle geldi. Bu durumda, 'o zaman madem eskisi gibi çok para ödemiyorsunuz, biraz daha az ödeyin' denildi, CD fiyatlarında düzenlemeler yapılmak istendi ama tutmadı. Artık bir kere ücretsiz müzik indirme başlayınca, sistem iflah olmadı.

1993'te Kaliforniya Ünivsersitesi bünyesinde Rob Lord, Jeff Patterson ve Jon Luini tarafından kurulan The Internet Underground Music Archive, şarkıların indirilmesine olanak verilen ilk online mecraydı ama herhangi bir plak şirtketine bağlı olmayan müzisyenlerin müziklerini duyurma amacıyla başlatıldığından ücretsizdi. Daha sonra 1998'de Ritmoteca.com bir iş modeli olarak geliştirildi ve şarkılar 0.99 dolardan, albümler 9.99 dolardan satılmaya başlandı. Ardından büyük plak şirketlerinin de devreye girmesiyle çeşitli MP3 satış siteleri açıldı ama hiçbiri tutturamadı; çünkü artık Napster müzik dünyasını iyiden iyiye avucuna almıştı. 9 Ocak 2001'de Apple'ın iTunes'u hayatımıza sokmasıyla yeni bir aşamaya geçildi. 28 Nisan 2003'te iTunes online mağazası hizmete girdi ve müziğin mal olarak görüldüğü bu sistemde şarkılar albüm ruhu bozularak tek tek satılmaya devam etti ve diğerlerinin aksine sektörde büyük bir pazar edindi iTunes.

Hep düşünürüm, kitabım tümüyle değil, bölüm bölüm satılsa ne hissederdim diye... Roman değil bir öykü kitabıysa bile, bütünlüğün bozulmasından üzüntü duyardım. Üstelik albümleri müzisyenlerin düşüncelerini/hayallerini açıkladığı bir sanatsal form olarak gördüğümden, onların ruhunu incelemeyi çok seven birisi olarak şarkılar tek tek satıldığında içim acıdı. Ancak dijital dünyanın hızı ve hırsı karşısında yapacak bir şey yoktu; iTunes kısa sürede hemen herkesi alıştırdı bu düzene. iTunes'un bir diğer kötü yanı, satıştan % 30 dolayında pay alması. Bu durumda yine olan ayakta durmak için zorlanan tanınmayan sanatçılara oluyor.

Radiohead'in "Ne Kadar Ödeyeceğini Kendin Belirle" Deneyimi

Müzik endüstrisindeki kargaşa sürerken, 2007'de Radiohead'den bir atak geldi. Plak şirketleriyle anlaşmaları bitmişti; yedinci stüdyo albümleri 'In Rainbows'u kendi siteleri üzerinden "ne kadar ödeyeceğini kendin belirle" mantığıyla dijital olarak yayınladılar. O günü hatırlıyorum; anında siteye girip bir albüme ne kadar ödüyorsam onu ödeyip almıştım. Sonra çevremde pek çok kişinin "0" yazıp bedava indirdiğini öğrendim. Radiohead'in yaptığı, hem gözü doymayan plak şirketlerine hem de müzisyenlerin üzerinden haksız kazanç sağlayanlara atılan bir tokattı aslında. Thom Yorke'un söylediğine göre, 'In Rainbows'a ödenebilecek en fazla miktarı £99.99 olarak belirlemişlerdi ve bu miktarı ödeyen 15 kişi vardı, grup üyeleri o 15 kişi arasında değildi. 'In Rainbows'un gruba ne kadar satış geliri sağladığı rakamsal veri olarak hiç açıklanmadı; birçok kişi BitTorrent'ten bedave indirse de, bir önceki albümleri 'Hail to the Thief'ten daha fazla kazandıkları söylendi.

Fakat bu modelin şöyle bir sıkıntısı vardı: Radiohead gibi kariyerinde doruğa ulaşmış bir grup, plak şirketine rest çekip "ne ödeyeceğini kendin belirle" yöntemiyle kendi sitesinden yayınlayabilir ve buna karşın yine eskisi kadar gelir elde edebilir; ama onlar kadar bilinmeyenler/yeni yola çıkanlar bunu yaparsa bu modelin işlemeyeceği gün gibi açık. Yani herkesin kullanabileceği bir yöntem değildi bu.

Stream Sistemlerinin Gelişimi

Müzisyenler, müzik endüstrisinin ileri gelenleri, bu sorun üzerinde düşünmeye devam ederken, bir yandan da albümler yayınlandığı anda yasadışı paylaşım sitelerine düşüyor ve büyük bir kesim yine hiçbir karşılık vermeden müziği bilgisayarına indiriyor. Çoğunun gerekçesi de, "İndirmezsem çoğu albümü dinleyemem, hepsini almaya param yetmiyor," şeklinde. Oysa artık müziği bilgisayara doğrudan indirmeden de dinleme yolları var. 2000'lerin ikinci yarısından sonra Spotify, Deezer, Pandora gibi stream servislerinin kurulmasıyla, müziği bedava indirenlere bir anlamda "Tamam, eskisi kadar çok para vermeyin, sadece ayda bir verip üye olun ve çok sayıda müziğe hem bilgisayarınızdan hem de telefonunuzdan ulaşın," dendi. Akıllı telefonların gelişmesiyle artık insanlar özel bir MP3 çalar yerine telefonlardan müzik dinlemeye başlar olmuştu. Farklı üyelik önerileriyle çıkıldı dinleyicinin karşısına. Yeni müzikler keşfetmek için iyi birer platform olan bu sistemler, bir ölçüde başarı kazandı. "Müzik bilgisayarıma doğrudan inmese de, ayda belki birkaç albüm alabileceğim kadar bir para veririm, bunun karşılığında istediğim anda sayısız şarkıyı dinleyebiliyorsam ne fark eder?" diye düşünenler ikna oldu. Stream servislerinin yıllar içinde gelişme oranına baktığımızda da belli artışlar var.

Bunun yanında hem Soundcloud gibi müzisyenlerin müziklerini internet üzerinde dinleyiciyle paylaşmasına hem de Bandcamp gibi doğrudan satışa sunmasına olanak veren siteler açıldı. Her birinde sadece 30-40'ar saniyesini değil, tümünü dinleyebildiğiniz çok sayıda şarkı var; albümlerin bir kısmı bu mecralarda paylaşılıyor. Bana göre bugün bağımsız müzisyenleri desteklemek için en ideal site Bandcamp. Birçok muhteşem albümü orada dinleyip keşfediyorum, beğenince de alıyorum. iTunes ya da Spotify gibi, farklı anlaşmalarla büyük plak şirketlerini ya da müzisyenleri kayıran bir sistem de yok orada. David Byrne ve Thom Yorke'un başını çektiği bir grup müzisyen, Spotify'da stream başına ödenen teliflerde büyük grupları ve bazı plak şirketlerini kayıran, tanınmayan müzisyenlerin aleyhine, bağımsızları dışlayan bir sistem kurulduğunu söyleyerek ciddi şekilde eleştiride bulunuyorlar. Ancak Bandcamp'teki sistem farklı. Merchandise denilen grupla ilgili özel tasarlanmış eşyaların satışından % 10, download üzerinden ise % 15 pay alıyor Bandcamp, Inc. Satış tutarı 5000 dolara ulaşırsa, download üzerinden alınan pay % 10'a iniyor. Müzisyen, müziklerini yüklemek için ücretsiz hesap açıp istediği fiyatları belirleyebiliyor; ayda 10 dolar ödeyerek Bandcamp Pro hesabı açarsa, dinleyicileri için şahsa özel dinleme sağlayabiliyor, indirim kodu gönderebiliyor. Bandcamp'in müzisyenler için tek olumsuz yanı, stream'den gelir yaratmaması, müzisyeni desteklemek istiyorsanız tek yol albümü/şarkıyı almak.

Soundcloud'da ise, yine ücretsiz hesap açılabiliyor ama yükleyebileceğiniz data süresi 2 saat. Pro hesap açmak için ayda 6 dolar ya da yılda 55 dolar öderseniz, bu dört saate çıkıyor. Sınırsız hesap için ayda 15 dolar ya da 135 dolar ödüyorsunuz; ancak sınırsız dendiğine bakmayın, haftada en fazla 30 saaatlik müzik yükleyebiliyorsunuz. Soundcloud'daki stream'lerden gelir elde etmiyor müzisyen. Bunun için SoundExchange ile işbirliği yapıp, müziğinizi lisanslamanız gerekiyor. Sonuçta Soundcloud, satıştan daha çok paylaşım odaklı bir mecra.

Görüldüğü gibi, kapitalist sistemde müzisyenin yaşam mücadelesi hiç de kolay değil. Kodamanların, tuzu kuruların dışında kiminki kolay ki? Kimseninki... Ama eğer bizler müzik sevdalıları olarak, tanınmayan ama iyi müzik yapanların yaşam mücadelesini zorlaştırmak değil kolaylaştırmak istiyorsak, bunların dışında bir yol bulunması için beynimizi zorlamalıyız. Hem sonuçta albüm gelirleri yok olma aşamasına gelince, neredeyse tek gelir kaynağı olarak konserler kaldı. Son yıllarda tüm dünyada yaşanan festival ve turne patlamasının nedeni de bu. Konserlerin artması iyi ama aynı oranda bilet fiyatları da artıyor. Endüstrinin var olması için birileri para kazanmak zorunda; sonuçta o da yine konser izleyicilerinden çıkıyor. Üstelik onların ödediği paralar da yetmiyor; bankalar ve büyük şirketler sponsor olunca, etkinlik alanları onların reklamlarıyla donatılıyor. Bir yandan sistemi sorgulayan şarkılar, diğer yanda da holding reklamları olunca, müzik dünyası benzersiz bir yapaylığın içine sürükleniyor.

Müziği yasadışı yollardan bedava indirenlerin kullandığı bir diğer gerekçe de şu: "Ben grupları konserlerine giderek destekliyorum ama müziklerini alırken para vermiyorum." Zaten çoğu müzisyen ve plak şirketi artık albüm satışından para kazanmayı bir kenara itmiş olduğundan, konserlere yükleniyor. İyi ama konser verip yeterince insanı toplayabilenler için sorun önemli ölçüde çözülse de, tanınmayan, ismi bilinmeyen müzisyen için bu da gerçerli değil. Ne albüm satabilecek ne de konser önerisi alacak... Bu durumda nasıl destekleyeceksiniz o sanatçıları? Ürettikleri müzik nedeniyle onları destekleyecek bir sistem yaratmak en doğrusu değil mi?

U2 ve Apple'ın Rahatsız Edici İşbirliği 

Bildiginiz gibi, tam da bu aşamada geçenlerde sahneye yine Bono çıktı. Apple ile 2004'te özel bir U2 iPod'u için işbirliği yapmış, sadece kırmızı ve siyah renginden başka hiçbir farkı olmayan aleti U2 üyelerinin imzasıyla 50 dolar daha pahalıya satmıştı Apple. Ama bu kez, 10 yıl sonra daha büyük bir skandala imza attı grup. Apple'ın yeni telefonu iPhone 6'in bütün dünyanın canlı izlediği basın toplantısında aniden sahneye çıkıp, yeni albümünün bir anda 'bedava' olarak bütün iTunes kullanıcılarına gönderildiğini açıkladı. Tüm dünyadaki yaklaşık 500 milyon iTunes kullanıcısı, 'Songs of Innoncence'a tek bir kuruş ödemeden, kendi arzusu dışında sahip oldu. Albüm için 'bedava' dendi; doğru hiçbir dinleyici para ödemedi ama aslında albüm hiç de ucuz değildi; Apple'ın patronu Tim Cook, albümü bu yöntemle iTunes üzerinden dağıtmak için U2'ya 100 milyon dolar ödediklerini söyledi. Yani U2, albümünü Apple şirketine satıp gelir endişesini sıfırlamış, bir de üzerine 'bedava' diye caka satıyordu. Sonuçta bir rock grubu ve müziği, dünyanın en büyük holdinginin marka yüzü haline geldi. Maliyet açısından bakarsanız, U2 için çok hesaplı bir iş; albüm yayınlandıktan sonraki birkaç gün içinde 38 milyon insan ya indirmiş ya da stream yoluyla dinlemiş. Bir de üzerine 100 milyon dolar gelince, keyifleri yolunda... Ama Apple açısından çok pahalıya patlayan bir anlaşma olduğu kesin.

Beni bu anlaşmada en çok rahatsız eden şey, müziğin değersizleştirilmesiydi. Belki de radyolarda sevdiğim şarkı çıksın da dinleyeyim diye saatlerce bekleyerek büyüdüğüm için... Belki de müziğin kapitalist düzenle bu kadar el ele olmasından nefret ettiğim için... Müziğe ulaşmak için çok zaman ve emek harcayan bir kuşaktan gelince, bugünkü ortamda bir tıkla indirilip sonra bilgisayarın derinliklerinde unutulup giden albümlere üzülüyorum. Dinleyici, müziğe ulaşmak için bilinçli bir çaba göstermeli; elbette bazı şeylerin artık daha kolay olması kötü bir şey değil ama dünyanın en büyük rock gruplarından birisinin albümünü isteğiniz dışında bilgisayarınızda bulunca ne anlamı kalıyor bunun? Uygulanan yöntem o kadar rahatsız ediciydi ki, kapıya ücretsiz bırakılan ve sonra da 'en çok satılan gazete' diye yutturulmaya çalışılan Zaman gazetesine benzedi albüm. Apple, dünya çapında ortaya çıkan şikayetler üzerine albümün iTunes'dan atılması için özel bir yöntem geliştirmek zorunda kaldı. Ayrıca U2 konumunda bir grup, Apple ya da başka bir holdingle bu tip anlaşmaları yapmakta hiç zorlanmayabilir ama müzik bu şekilde değersizleşirse, yola yeni çıkan müzisyenler ne yapacak? Bono ve arkadaşlarının onları düşündüklerini sanmıyorum. Albümün adının tersine, hiç masum bir yöntem değildi U2 ve Apple anlaşması.

Thom Yorke + BitTorrent Sürprizi 

Biz daha bu meseleyi tartışmayı sürdürürken, bir de baktık yazının en başında söz ettiğim gelişme yaşandı: Thom Yorke, ikinci solo albümünü aniden BitTorrent üzerinden 6 dolar karşılığında yayınladı! Tam da U2/Apple olayının üzerine gelince Twitter'da aşağıdaki değerlendirmeyi yaptım. Nasıl gördü bilmiyorum ama Paulo Coelho'nun bu tweeti beğenip 9.5 milyon takipçisiyle paylaşması da bana sürpriz oldu.


BitTorrent, daha önce belirttiğim gibi, Radiohead'in 'In Rainbows'u yayınladığı sırada korsan indirmeler dolayısıyla zarar görmesine neden olan bir P2P dosya paylaşım sistemi. Neden onu tercih etti diye düşünülünce, çeşitli teoriler üretilebilir. Ama bana göre, şu andaki sisteme karşı çıkıp, onun yerine herkesin kullanabileceği paralı bir yöntem geliştirmeye çalışıyor. Radiohead ya da Thom Yorke, daha fazla gelir elde etmek istese, albümleri yayınlamak için mecra bulmakta sıkıntı çekeceklerini sanmıyorum; istedikleri her yer ile özel bir anlaşma yapıp çok yüksek ücretler talep edebilirler, uzun yıllardır o konumdalar. Thom Yorke, Spotify'a ve U2 uygulamasına karşı çıkarken, ayakta durmak için çabalayan bağımsız müzisyenleri, yaratıcı gücünü kullananları gözetiyor. Zaten fotoğrafını paylaştığım açıklamasında da bunu net olarak belirtiyor.

BitTorrent'in tercih edilmesi ayrıca ilginç. Çünkü adı korsan müzik indirme ile anılan bir yapıyı, yasal düzleme çekme çabası var burada. Daha önce başka müzisyenler de BirTorrent'i kullanarak bazı materyaller yayınladılar, hatta Moby 'Innocents' adlı albümünü kendi plak şirketi Little Idiot'tan yayınladıktan çok kısa bir süre sonra tümüyle bedava olarak BitTorrent'ten paylaştı. Ancak bunların hepsi ücretsiz paylaşımlardı. Thom Yorke'un BitTorrent üzerinden 6 dolar karşılığında albüm satması, korsanı hedefleyen bir yöntem. Bir yerde bükemediği eli sıkıyor. Ama bu el sıkışma bilinen BT yöntemine göre değil, Yorke'un kurallarına göre şekil alıyor. Tabii BitTorrent de buna eğilimli olmasa böyle bir buluşma gerçekleşmezdi. BT yetkililerinin bir süredir bu yönde bir çaba içinde oldukları biliniyordu.

Peki bu işe yarar mı? İnsanlar müziğe bedava sahip olabildiği sürece para ödeyip almayı tercih eder mi? İki saat içinde BitTorrent'ten benim gibi 34.900 kişi, 6 dolar ödeyip Thom Yorke'un yeni albümünü satın almış. Ancak albüm yayınlandıktan sonra henüz bir saat olmamıştı ki, malum sitelere düştü. Çoğu kişinin oralardan indirdiğini tahmin ediyorum. Bunun bitmesi için dinleyicinin müziğe yaklaşımının, algısının değişmesi gerekiyor. Daha önce de albümleri yasal olarak indirmek için çeşitli platformlar vardı ama BitTorrent'i yasal alana kaydırmak önemli. Bir de dün sosyal medyada, "Thom Yorke gibi bir müzisyenin 8 şarkıdan oluşan yeni albümü sadece 6 dolar. Korsan indirmeyin artık, alın bu albümü," diyen çok kişi gördüm. Aracılar aradan çıkınca, müziğin maliyeti düşebilir ve dinleyicinin ödediği paranın çok büyük kısmı müzisyene gidebilir. Yapılması gereken bu.

Milyon dolarlık U2'ya özel Apple yöntemindense, Thom Yorke + BitTorrent işbirliği, genel anlamda her aşamadaki ünlü/ünsüz müzisyeni gözeten ve herkesin uygulayabileceği bir yöntem olarak düşünülmüş. Tabii başarılı olursa... 'Neden Bandcamp'i kullanmadı?' diye soranlar da var haklı olarak. 'Tomorrow's Modern Boxes' bir bundle olarak yüklü bir dosya halinde indiriliyor, içinde video da var. Teknik olarak BitTorrent tercih edilmiş olabilir ama asıl neden, belirttiğim gibi, korsanla adı özdeşleşmiş bir yapıyı yasal alana çekme deneyimi olmalı.

Bu mesele burada bitmiyor elbette. Tam anlamıyla işe yarar bir düzen kurulana kadar daha çok çalkantılar olur diye düşünüyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

Spotify, müzik endüstrisini kurtarır mı?


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Kasım 2009

İnternet çağında MP3 dönemi yaşıyoruz. Ben, hâlâ CD’lere fiziksel olarak sahip olup arşivlemeyi sevsem de, şu bir gerçek ki, CD formatı öldü.

Artık insanlar albüm değil, tek tek şarkı alıyor; daha da kötüsü, almıyor yasadışı sitelerden indiriyor... Bu durumda Radiohead, Rush gibi kimi gruplar da bir daha albüm yapmayacaklarını, sadece şarkı yayınlayacaklarını açıklıyor...

Yasadışı paylaşım sitelerinden yediği darbeyle çöküşün eşiğine gelen müzik endüstrisini ne kurtatır? Bizde bu soruna çare olabilecek etkili bir yöntem henüz bulunamadı, ama dünya bugünlerde Spotify’ı konuşuyor.

iTunes’un kullanıma sunulduğu 2003’ten bu yana gündeme gelen en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify, geçen yıl Martin Lorentzon ve Daniel Ek adlı iki İsveçli tarafından başlatıldı.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Bilgisayar ve mobil cihazlarda müzik dinlenmesine olanak sağlayan sistem kısaca şöyle çalışıyor: İnternetten bedava Spotify uygulamasını bilgisayarınıza yüklüyorsunuz. İki tür üyelik var ve ikisi de sadece yüklenen uygulama ile birlikte çalışıyor:

1-Sistemi bilgisayarınızda kullanacaksanız stream (Wi-Fi ya da 3G üzerinden internet yayını) ücretsiz ve sınırsız. Ancak şarkı aralarına reklam alınıyor.

2-Eğer Spotify’ı cep telefonunuzda (3G'li olması gerek) kullanmak istiyorsanız, ayda yaklaşık 10 euro verip Premium uygulamasına abone oluyorsunuz. Üyelik ücretini ödemeyi keserseniz, sistem kullanılamıyor; ama tekrar ödemeye başlarsanız, şarkılar aynen telefonunuza geri geliyor.

Ayrıca, Premium üyeliğe geçenler, Spotify'ı internete bağlanmadan da bilgisayarda ve cep telefonunda kullanabiliyor. Offline mode denilen bu durumda, 3333 şarkı reklam yayını olmadan dinlenilebiliyor.

NEDEN TUTTU?

Bu sistemin arkasındaki düşünce şu: 20. yüzyıl satış mantığı değişti. Artık insanların önce parasını alıp sonra satış yapamazsınız. Çünkü ilk önce aldıkları hizmeti ya da ürünü denemeleri gerek. Bu nedenle, müziği internette stream formatında bedava dinlemelerine olanak sağlanmalı.

Bu stratejinin Spotify modelinde başarıyla uygulandığı görülüyor. Yapılan bir araştırmaya göre, bu sistemi kullanananların yüzde 80’i mobil modele yöneliyor. Artık hemen herkesin cep telefonu var ve çoğu kişi, ücretli de olsa, Spotify'ı cep telefonunda kullanmayı tercih ediyor.

Tüketicinin bu eğilimini iyi saptayan Spotify, sadece iPhone için değil, Android ve BlackBerry için de uygulamalar geliştirmiş. Yani tek bir yere bağlanmadan, herkesle çalışıyorlar.

Spotify'ın Avrupa'da başarılı olmasını sağlayan en önemli neden, plak şirketleri ile yayın hakları konusunda anlaşma sağlanması. Büyük plak şirketlerinin bu sistemden hoşlanmasının nedeni ise, Spotify hisselerinin yüzde 18’ini daha önceden satın almış olmaları...

Ancak Spotify'ın iki modeli de (bedava ve ücretli) şu anda İngiltere ve Kuzey Avrupa'da erişilebilir durumda olmasına karşın, henüz telif hakları sorunu çözülemediğinden Amerika'da görüşmeler sürüyor.

SPOTIFY, iTUNES'U ÖLDÜRÜR MÜ?

"Yasal Napster” olarak tanımlanan Spotify, yayın hakları konusundaki engelleri aşarsa, iTunes’un sonunu getirecek gibi gözüküyor. Çünkü iTunes’da CD fiyatına alıyorsunuz müziği. Oysa milyonlarca şarkının yer aldığı Spotify, ayda bir CD fiyatına binlerce şarkı dinleme olanağı sunuyor.

Sistemde parçaların kopyalanmasını ve paylaşımını engelleyen özellikler var; ancak kullanıcının istediğinde istediği şarkıya yüksek bit oranlarında ulaşabilmesi çok önemli. Böylece, cihazların belleğinde şarkı taşınmasına ve yasadışı MP3 indirilmesine de gerek kalmıyor.

Ülkemizde de bugüne kadar aylık üyelik üzerinden çalışan müzik siteleri denendi ama pek başarılı olmadı. Spotify ise, kullanıcılara mobil kullanımda kolaylıklar sunduğu için tercih ediliyor.

Sistemin şu anda Avrupa’da 8 milyon abonesinin bulunduğu bildiriliyor. 3G uygulamasının başlamasıyla, Spotify, gerçekten korsana karşı bir çare olabilir...

Ama şunu da belirtmek gerekir ki; bu sistemde bağımsızlara ve büyük plak şirketlerine farklı muamele söz konusu. Bağımsızlara ön ödeme yapılmıyor, stream başına sabit bir ödeme belirlenmiyor, sadece belli bir reklam geliri söz konusu oluyor. Ayrıca herhangi bir plak şirketiyle anlaşması olmayanlara sistemde yer verilmiyor. Dinleyici açısından en kötü yanı bu kanımca...

Sonuç olarak, bütün bu yenilikler, müziğin geleceğini çok etkileyecek. Çünkü eskiden, bir albüm satıldıktan sonra dinlenmese bile, bu plak şirketlerini ilgilendirmiyordu. Oysa Spotify gibi bir sistemde artık önemli olan, şarkının ne kadar dinlendiği... Asıl rekabet şimdi başlıyor!

18 Ekim 2009 Pazar

Müziğin geleceği, Geleceğin müziği


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 17 Ekim 2009

Geçtiğimiz günlerde Washington’daki Georgetown Üniversitesi’nde müzik sektörü için çok önemli konuların ele alındığı bir zirve yapıldı.

Kâr amacı gütmeyen “Future of Music Coalition” adlı örgüt tarafından düzenlenen toplantı, tam bir beyin fırtınası etkinliğiydi. Üç gün devam eden zirveye ben şahsen katılmadım fakat internet üzerinden yapılan webcast yayınları takip ettim.

Etkinlik kapsamında düzenlenen panellerde, çok sayıda müzisyen, yapımcı, radyo programcısı, yazar ve müzik eleştirmeni, konuşmacı olarak yer aldı. Konuşulan konular da, doğal olarak, teknoloji ile müzik sektörü arasındaki ilişki ve gelecekte müzisyenlerin izlemesi gereken stratejiler üzerinde yoğunlaştı.

Yapılan tartışmaların hepsini bu yazıya sığdırmak olanaklı değil; ama özellikle önem verdiğim iki konuya değinmek istiyorum.

MÜZİK YAYINLARI NASIL OLMALI?

Zirvenin en ilginç etkinliği, “Müzik Yayıncılığının Geleceği” konulu toplantıydı. Katılımcılar arasında, Chicago Tribune’ün müzik eleştirmeni Greg Kot, internetten yayın yapan müzik dergisi Pitchfork’un Yayın Yönetmeni Scott Plagenhoef, URB dergisinin kurucusu Raymond Leon Loker, Washington Post yazarı David Malitz ve Amerikan kamu radyosu NPR’ın müzik eleştirmeni Tom Moon gibi saygın isimler vardı.

Tartışılan sorular arasında en önemlisi şu oldu:

“Dijital devrimin müziğin üretim ve dağıtımını tamamen değiştirdiği, ayrıca gazetecilik yöntemleri üzerinde de tartışma başlattığı bir dönemde, medyanın müziğe ve sanatçılara destek verebilmesi için yayınlarda nasıl bir yöntem izlenmeli?”

Sektör açısından hayati bir soruydu bu... Bu konuda Raymond Leon Loker'ın yaptığı bir yorum, panelin gidişatını değiştirdi. “Artık içerik kral değil; yeni kral dinleyici,” şeklinde bir yorumda bulundu Loker...

URB'ün yüzeysel içeriğini bildiğim için hiç şaşırmadım bu görüşe... Müzik analizlerine gerek kalmadığını, popüler kültürde öne çıkan haberlerin yeterli olduğunu; çünkü okuyucunun bunu istediğini savunuyordu Loker...

Bu görüşe en vurucu yanıtlar, Tom Moon ve Greg Kot'tan geldi. Moon'a göre, “Müziğin anlaşılması için içerik odaklı yayın şarttır. Fakat sorun şu ki, bugün birçok eleştirmen ve yazar müziğe olan merakını kaybetmiş durumda...”

Panele damgasını vuransa, Kot’un şu sözleriydi: “Eğer, bu sektöre, yazar ya da müzisyen olarak yaptığınız işi ticari bir meta haline dönüştürmek amacıyla girdiyseniz, yanlış yoldasınız demektir. Ben, hem yazmayı hem de müziği çok sevdiğim için müzik eleştirmeni oldum. İyi müzik yazarlığının üç temel unsuru vardır: Eğitmek, aydınlatmak ve eğlendirmek.”

Moon ve Kot kuşkusuz haklı. Çünkü içerik kaygısı duymadan sadece ticari amaçla yapılan içi boş yayınlar, müziğe destek değil köstek olur. Kanımca buradaki esas mesele, bir denge kurmak; yani son teknolojiyi kullanıp popüler kültürden haberleri hızla verirken, aynı zamanda yaptığınız yayında estetik bir değer yaratabilmek...

Şunu da belirtmek gerekir ki, içeriği zenginleştirmek yani analiz yapabilmek için gerekli bilgi birikimine sahip olmak, müzik konusunda heyecan duymak ve araştırmaya zaman ayırmak gerekir.

Bugün bu özelliklere sahip kaç müzik yazarı var? Kaç yayın yönetmeni bu yönde yayın yapmaya istekli? Yayınlardaki içerik yoksunluğunun suçunu teknolojiye ve dinleyiciye yüklemek yerine, bunları konuşmak lazım...

SANATÇININ İZLEYECEĞİ STRATEJİ

Üzerinde durmak istediğim diğer başlık, sanatçıların başarı kazanmak için izlemesi gereken yöntemle ilgili.

Bu konu, Wired dergisi yazarı Elliot Van Buskirk’ün, menajerlik firması Courtyard Management'ın ortaklarından Brian Message ile yaptığı söyleşide ele alındı. (Courtyard Management, Radiohead, Supergrass gibi grupların menajerliğini üstlenen bir firma ve müzik sektöründe sanatçı haklarının korunması için yapılan çalışmalarda aktif rol oynuyor.)

Message, konuşmasında sanatçılara bazı önerilerde bulundu. Söylediklerini maddeler halinde sıralarsam, iyi bir özet olabilir:

1. Sanatçının tek hedefi satış olamaz. Bugün bir müzisyenin hayranları ile kurduğu ilişki, daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir hale geldi.

2. Bir sanatçının, Myspace, Facebook ya da Twitter gibi sitelerde edindiği “arkadaş” sayısının çokluğu önemli değildir. Önemli olan, o insanlar arasında ne kadarının sanatçıyı gerçekten izlediği ve gönülden bağlı hayran (engaged fan) statüsünde olduğudur.

3. Bu nedenle esas olan, hayranlar ile saygı-güven ilişkisinin kurulmasıdır.

4. Bunun yolu da, sanatçının hayranları ile arasında duygusal bağ yaratacak eserler üretmesinden geçer. Eskiden beri bildiğimiz türden kültürel bir ilişkidir bu.

5. Bütün bunları başarmak için de ilk şart, yapılan işi iyi yapmaktır.

Umarım herkes bu öerilerden faydalanır...

2 Ağustos 2009 Pazar

"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby ile daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım...

İlginç bir söz... Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de... Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?

Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?

Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?

Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?

Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi... Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?

Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu...

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz...

Sevdiğim müziği Shania Twain'le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim...

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor...

Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü...

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?

Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?

Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?

Nick Drake’den “Northern Sky”...

-

29 Mart 2009 Pazar

Dijital Çağda Müzik


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Mart 2009

Bu hafta New York’tan müzik haberleri vereceğim. Günümüz müziğine yön veren en önemli kentlerden birisi olduğu için, New York'ta olup bitenleri izlemek gerekiyor.

Hip-hop’ın, punk rock’ın doğduğu bu kentte, birbiri ardına sürekli yeni gruplar çıkıyor, eğilimler belirleniyor...

Fakat müzik alanında öncülüğünü sürdürse de, son yıllarda bu sektörde yaşanan bazı gelişmeler, bu kenti de önemli ölçüde etkiledi.

New York'un merkezi Manhattan, özellikle müzik mağazalarıyla ünlüydü. Kimisi içinde ne ararsanız bulabileceğiniz bir süpermarket kadar büyüktü; kimisi belli müzik türlerine odaklanmıştı. Bazılarında bağımsız plak şirketlerinden çıkan, hiç kimsenin adını bile duymadığı albümler satılırdı.

Bu mağazalarda saatlerce zaman geçirirdi müzik tutkunları... Albümlerin satın alınmadan önce dinlenebildiği, yeni sanatçıların ya da grupların keşfedildiği yerlerdi buralar...

Ama, görüldüğü gibi, bu satırları geçmiş zaman kipiyle yazıyorum. Çünkü müzikseverler, son birkaç yıldır müziğin başkentinde bile bu zevkten mahrum kalmaya başladı. Müzik mağazaları birer birer kapanıyor... Önce bağımsız sanatçılara ağırlık verenler zincir vurdu kapıya... Ardından diğerleri geldi...

Times Meydanı’ndaki ünlü Virgin Megastore mağazasının girişinde bugünlerde bir duyuru asılı: “Kapanış Ucuzluğu”... Neredeyse bu meydanla özdeşleşen, gençlerin buluşma yeri olarak kullandığı, kocaman bir müzik market, gelişmelere direnemeyip bu ay elveda diyor.

Aynı zincirin Union Meydanı’ndaki mağazası ise, mayıs ya da haziran ayında kapanacak.

Bazı mağazaların kapısında da, iPod için dijital şarkı yüklendiğini duyuran bir yazı var. Dijital müzik çağında, modern insanın vazgeçilmezlerinden biri olarak günlük yaşama giren MP3 çalar gerçeğinin vardığı son nokta bu.

Artık CD almak yerine, MP3 satın alıyor insanlar. Bu gidişata ayak uydurmak zorunda kalan müzik mağazaları da, MP3 formatında şarkı satıyor...

MÜZİK SEKTÖRÜ VE PİYASA KOŞULLARI

Birkaç yıl önce kapanan New York’un en büyük müzik mağazalarından Tower Records ise, sadece internet sitesi üzerinden satış yapıyor. Tüm bunların nedeni, CD satışlarındaki büyük düşüş...

Bir yandan internete girebilen herkesin müziğe daha hızlı ve daha kolay ulaşabilmesi söz konusu... Çağın baş döndürücü hızına uygun bir gelişme kuşkusuz. Ama bir yandan da, içinde uzun saatler geçirip, dış dünyadan bir süreliğine kaçabildiğimiz, birçok kişi için bir tür sığınak işlevi gören müzik mağazaları yok oluyor...

Onların yerine belki de bundan sonra hamburgerciler açılır... İnsanoğlu yemeye hiç ara vermeyecek nasılsa...

Yine de 2000'li yıllar, yalnızca müzik dünyasında her şeyi alt üst eden bu kasırgalarla anılmayacak. Yaratıcılık, tarihin bu döneminde de sesini duyurmak için yeni yöntemler geliştirip çıkış yolu arıyor...

“Larger-than-life rock star” denilen, kitleleri peşinden sürükleyen görkemli rock yıldızları dönemi artık sona erdi. Kimse, yeni bir John Lennon çıkmasını da beklemiyor... Kimse, Madonna gibi hırstan ne yapacağına şaşırıp, 50'sinde bile çıplak pozlar vermeyi sürdüren yeni megastarlar arayışında değil...

Bu gerçekleri göz önünde bulundurursanız, bir sanatçı olarak milyonlarca albüm satmasanız da, stadyum konserleri vermeseniz de, mutlu olabilmeniz olanaklı.

Bunun için de öncelikle, sanat ve piyasa koşulları ilişkisini sorgulamak gerekli. Tüm sanat dallarını ilgilendiren bu değerlendirme, CD satışı kriterinin ortadan kalkmasıyla müzik sektöründe belki de çok daha sağlıklı bir şekilde yapılabilecek...

“Daha küçük ama sadık bir izleyici kitlesi” işin temeli. Bu nedenle, yeni sesleri duymak isteyenler blogları takip edecek, pazarlama yöntemlerine değil sanata odaklanılacak ve daha ufak salonlarda daha çok konser verilecek...

Gelecek yazılarda, bu konserlerde gördüğüm ilginç gruplardan söz edeceğim. Onlara ulaşmak bu çağda bir "tık" meselesi!

22 Şubat 2009 Pazar

Müzik Sektörü Çökerken...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 21 Şubat 2009

“Rock and roll öldü mü?” Sürekli tarışılan bir sorudur bu... Kimisi “öldü” der, kimisi “Rock’n roll hep var olacak,” fikrini savunur. Ben, rock ’n’ roll’un öldüğüne değil, form değiştirdiğine inananlardanım.

Ama geçenlerde bu konuda okuduğum bir röportajda, benim de katıldığım düşünceleri dile getirip, “Rock ’n’ roll öldü,” diyen bir yoruma rastladım.

Sözünü ettiğim röportaj, Amerikan Şarkı Yazarları Birliği’nin Başkanı Rick Carnes ile yapılmış olduğu için ayrıca ilginç. Dünya müzik endüstrisini yönlendiren bir ülkede, önemli bir konumdaki bir kişi böyle söylüyorsa, üzerinde durmak gerekir.

Carnes’ın savunduğu düşünce şöyle: “Rock müziğin cazibesinin bir nedeni de, herkes tarafından çalınabilmesidir. Bu müzik, amatörler tarafından yazılıp, diğer müzik türlerinin gerektirdiği yıllarca süren zorlu bir eğitime sahip olmayan gençler tarafından çalınabilir. Ne yazık ki, mükemmel bir ‘ticari’ müzik olmasının nedeni de budur.

Para kazanıp ailesine yardım etmek zorunda olmayan çocuklar bulunur ve hiçbir yetişkinin imzalamayacağı sözleşmeler imzalatılır. Böylece plak şirketleri, o sözleşmelerin sonuna kadar gençlerin haklarını sömürür.

Sözleşme sonunda iş, koşulları yeniden görüşmeye gelince de, onların yerine yeni bir grup bulunur. Burada müziğin kolaylığı, büyük plak şirketlerinin müzisyenleri geçici işçi gibi değerlendirmesinin yolunu açıyor.

Umarım ki, günümüzde bu sistemin çöküşüyle, sonunda yıkıcı ticari rotasından çıkan müzik, olması gereken yola girecektir
.”

Rick Carnes, rock and roll’un ölüşünü böyle açıklıyor. Aslında rock müziğin tür olarak öldüğünü değil, büyük plak şirketleri tarafından dayatılan sistemin sona erdiğini söylüyor...

Bunun en iyi tarafı, aradan büyük plak şirketleri çıkınca, albüm fiyatlarının düşmesi... Sonuçta bu şirketler, artık geçmişte kazandıkları astronomik paralardan yoksun kalıyor. Fakat onların cebinden çıkan para, tam müzisyenlerin ve halkın cebine girecekken, bir başka bela ile boğuşuyor müzik dünyası: İnternet üzerinden yasadışı müzik indirme...

YASADIŞI MÜZİK İNDİRMEK HIRSIZLIKTIR

Son yıllarda, teknolojik gelişmelerin etkisiyle, müzik sektöründe çok önemli değişiklikler yaşandı. Bugün artık birçok müzisyen, internet sitelerinde kendi tanıtımını kendisi yapıyor, hayranlarıyla doğrudan iletişim kuruyor...

Müziğin dijitalize olmasıyla, albümler internet üzerinden indirilebilir hale geldi. Bu durumda, albüm çıkarmak için büyük plak şirketleriyle sözleşme imzalamak, müzisyenler için hayati derecede önemli değil. Kendi seslerini duyurabilecekleri, internet gibi eşsiz bir platform var.

Fakat internet bu eşsiz olanağı sağlarken, bir yandan da büyük bir haksızlığa ortam yaratıyor. Şarkıların yasadışı bir şekilde, hiçbir ücret ödemeden indirilmesi, müzik sektörüne öldürücü bir darbe indiriyor. Bu yüzden, hayatlarını albüm satışlarından elde ettikleri telif haklarıyla kazanan şarkı yazarları, bugünlerde işsiz...

Şarkıcılar, çıktıkları ekstralar ve reklamlardan para kazanırken, onların söylediği şarkıları yazanlar, albüm satışı da olmayınca, ciddi şekilde mağdur oluyor.

Çevremde çoğu kişinin, para ödeyip albüm almak yerine, sanal ortamda yasal olmayan dosya paylaşım siteleri üzerinden müziğe ulaştığını üzülerek izliyorum... Bu davranışlarına gerekçe olarak, albümlerin, özellikle yurtdışından ithal edilenlerin, çok pahalı olmasını gösteriyorlar. Yaptıklarının bir mağazadan CD çalmakla eşdeğer olduğunu söylediğinizde, “Herkes yapıyor, ben yapmasam ne değişir,” sözlerine sığınıp, kirlenmeye kılıf uyduruyorlar...

Kapitalizmin toplumda yarattığı yozlaşma, bedavacılığı kışkırtıp, her türlü etik değeri altüst ediyor... “Birileri banka soyuyor diye sen de mi soyacaksın?” diye sorduğunuzda, “Aynı şey değil,” diyorlar; ama farkını da açıklayamıyorlar. Oysa korsan yazılımlarla sanat ürünlerinin kopyalanmasının hırsızlık olduğu çok açık...

Bu yazdıklarım kimilerine ağır gelebilir; evi zor geçindiren insanların müziğe para ayıramadığını söyleyebilirler. Hiçbir gerekçe, bu tür bir keyfi hırsızlığı haklı kılmaz. Ben, Türkiye’de kendilerini yavaş yavaş öldüren sigara için daima para bulan insanların, isterlerse kültürel ürünler için de para bulabileceklerine inanıyorum...

İnternet gibi, hayatımıza hız, eşitlik ve özgürlük getiren büyük bir platformu böyle yasadışı işlere alet etmeyelim. Müziği seviyorsak ve daha kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, sanatçıların haklarını yemeyelim. Albümlerin uzun çalışmaların ürünü olan sanat yapıtları olduğunu unutmayalım ve nasıl her şeye para ödeyip sahip oluyorsak, albümleri de satın alalım. Dijital olarak almak istiyorsak, yasal müzik sitelerinden yararlanalım.

Tabii bu arada, asıl söylenmesi gerekeni de unutmayalım: İnternet Veri Merkezi (IDC)’nin son araştırmalarına göre, Türkiye’de korsan yazılım kullanma oranı, % 65’e çıktı. Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devletiyse, sanat eserlerine yönelik bu yasadışı faaliyetlerin üzerine gitmek ve etkili yasal yaptırımlar uygulamak zorundadır. Aksi halde, bunlar da, yapanın yanına kâr kalacak hukuksuzluklardan biri olacaktır...

27 Ocak 2008 Pazar

Müzik Endüstrisi Sarsılırken…


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 26 Ocak 2008

2000’li yıllar, ilerde tarihçiler tarafından müzik endüstrisinde büyük değişimlerin yaşandığı yıllar olarak anılacak. İnternetin artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ve müziğin dijital ortamda dinleyicilere ulaşması, sektörü derinden etkiledi. Müzisyenler, her fırsatta dertlerini anlatmaya çalışıyorlar, ama olup bitenleri tekrar tekrar gündeme getirmekte yarar var.

MÜZİĞİN DİJİTAL MACERASI

Son yıllarda yaşanan en önemli değişikliklerden birisi, müziğin internetteki dosya paylaşım siteleri aracılığıyla ücretsiz dolaşımının sağlanması. Bu, dinleyicinin müziğe erişimini kolaylaştırıyor, fakat bir yandan da müziği yaratanları büyük bir sorunla karşı karşıya getiriyor. Özellikle Türkiye gibi gelir düzeyinin düşük olduğu ülkelerde artık kimse müziğe ulaşmak için para ödemeye yanaşmıyor. Çünkü internet, yasal olmayan bir şekilde bedava şarkı indirilebilen sitelerle dolu. Öyle ki, artık birkaç yıl önce sokak kaldırımlarında neredeyse adım başı gördüğümüz kopya CD’lere de pek rastlamıyoruz. Çünkü CD’lerin de dönemi geçiyor, müzik dijital olarak tüm sınırları aşıyor, dünyanın bir ucundan diğerine ücretsiz iletebiliyor.

Müzik şirketleri ise, bu durum karşısında korsanla mücadele için çeşitli yöntemler geliştiriyor. Örneğin, Amerika’nın dev müzik firması Universal’ın 2006 yılında kendi kataloğundaki sanatçıların şarkılarını ve videolarını Amerika ve Kanada’da internetten bedava yayınlamak üzere, reklam gelirlerine dayanan SpiralFrog adlı internet sitesiyle sözleşme imzalaması büyük olay olmuştu. Bu siteden indirilen dosyalar CD’ye aktarılamıyor, iPod’la değil ama Microsoft’la uyumlu. Bunun gibi yöntemler denenmesine karşın, yine de korsanın önüne bir türlü geçilemiyor.

Bütün bu gelişmeler sonucunda, şu anda müzik endüstrisinde tam bir kaos yaşanıyor. Albümler satmıyor, plak şirketleri tanınmayan sanatçılara albüm yapma riskini göze alamıyor, ancak popüler müzisyenlerin ilgi görebileceği düşünülen çalışmaları albüm olarak yayınlanıyor. Sonuçta, yeni yetenekler için ve hatta tanınmış sanatçılar da olsa, risk almayı gerektiren, deneysel çalışmalar için kapılar kapanıyor. Tamamen piyasa koşullarına odaklanan bu üretim de, müzikteki kaliteyi düşürdükçe düşürüyor.

Bunlar olurken, aynı anda bir başka gelişme daha yaşanıyor. İlginçtir; yaratıcı çalışmalar yapmak ve adını duyurmak isteyen müzisyenlerin can simidi olan bu gelişme, yine internetle olanaklı hale geldi. MySpace adlı sitede hiçbir ücret ödemeden kendinize ait bir sayfa düzenliyor ve şarkılarınızı, videolarınızı yayınlıyorsunuz. Şimdiye kadar bu yolla büyük üne kavuşanlar oldu. İngiltere’de listelerden düşmeyen Arctic Monkeys, Lily Allen gerçek birer MySpace yıldızı. Plak şirketlerinin de gezinerek patlama yapabilecek isimler aradıkları bunun gibi siteler, aynı zamanda ünlü sanatçıların yeni yetenekleri keşfetmelerinin de yolunu açarak ilginç işbirliklerine zemin hazırlıyor. Örneğin, modern müziğin önde gelen ismi Moby, yakında çıkacak son albümü “Last Night”ın ilk single’ı “Alice” adlı şarkıda rap yapan Jamaikalı Aynzli’yi MySpace’deki şarkılarını dinleyerek keşfetmiş.

Bu siteden bu kadar çok söz edince, şu ilginç bilgiyi de eklemek gerek: MySpace’in sahibi ünlü medya devi Rupert Murdoch… Murdoch’un 2005 yılında neden 580 milyon dolar ödeyip MySpace’i aldığı epeyce tartışılmış, her yeri reklamla dolu olan sitenin cazipliği ortada olsa da, bu alımın arkasındaki temel etkenin MTV’ye rakip bir platform oluşturmak olduğu iddia edilmişti. İnternetteki bilgilere göre, 18 Aralık 2007 itibarıyla bu siteye 300 milyonu aşkın üyelik olduğunu göz önünde bulundurursak, özellikle gençlere ulaşmayı hedefleyen Murdoch’un hesaplarını sağlam yaptığı ortada.

PLAK ŞİRKETLERİ NE OLACAK? MÜZİSYENLER NASIL AYAKTA KALACAK?

Yazının bu aşamasında aklınıza şu sorular gelebilir: “Peki, albüm satamayan plak şirketleri ne yapacak? Şarkıları internette bedava dağıtılan müzisyenler nasıl para kazanacak?” Plak şirketleri, tüm dünyada çok ciddi bir darboğazın içinde. Kriz öylesine derin ki, işten çıkarma ve masrafları kısma gibi yöntemlerle atlatılacak gibi değil. Geçtiğimiz yıl, Radiohead ve Prince gibi büyük isimlerin isyan bayrağını çekip albümlerini kendi yöntemleriyle dağıtmaya başlaması da, plak şirketlerinin varlığının sorgulanmasına neden oldu. Radiohead, son albümü “In Rainbows”un MP3 versiyonunu kendi internet sitesinde “istediğin kadar öde” esasına dayalı olarak satınca kızılca kıyamet koptu. Pek çok kişinin bu yöntemin başarılı olmayacağını öngörmesine karşın, grubun, plak şirketini ve prodüksiyon masraflarını aradan çıkaran bu yöntemle, önceki albümlerinin satışına yakın bir gelir elde ettiği belirtiliyor. Bu tür yöntemlerin, diğer gruplara da esin kaynağı olacağını söylemek yanlış olmaz. Öyle görünüyor ki, plak şirketleri, dijital platformdaki gelirlerini artırmaya çalışacak ve daha çok menajerlik ile konser organizasyonu gibi hizmetlere yönelecek.

Müzisyenlerin durumu ise çok daha zor. MySpace, YouTube gibi çeşitli platformları kullanarak ilgi çekebilenler şanslı. Albüm çıkaramayanlar ya da albümlerden para kazanma olanağı olmayanlar, konserlere ağırlık vermeye çalışacak. Tabii içinde yaşadığımız dönemin bir başka gerçeği de, dev konserler döneminin sona erişi. Belki hiçbir zaman yeni bir Led Zeppelin de çıkmayacak. Indie rock’ın beğenilen temsilcileri Interpol ya da TV On the Radio gibi gruplar, belki hiçbir zaman milyonlarca albüm satamayacaklar ve stadyumlarda konserler vermeyecekler, ama daha küçük salonlarda daha çok konser vererek varlıklarını sürdürecekler. Ne yazık ki, ülkemizdeki müzisyenlerin durumu, Telif Hakları Yasası’ndaki eksiklikler nedeniyle daha da vahim. Eğer müziği gerçekten seviyorsak ve kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, müzisyenleri destekleyelim, gerekli yasal düzenlemeleri yaparak korsanlığı önleyelim!

Translate