caz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
caz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2018 Pazartesi

YAZ GELİYOR, CAZ GELİYOR!


26.3.2018

Uluslararası İstanbul Caz Festivali hayatımıza gireli çeyrek yüzyıl olmuş!

Geriye doğru baktığımda müzik yazarı olarak her yıl heyecanla beklediğim basın toplantılarını hatırlıyorum. Festival başlamadan önce o yıl hangi isimlerin katılacağına dair söylentiler yayılır, tüm programın açıklanacağı günü sabırsızlıkla beklerdik. Eski yıllarda sosyal medya yoktu, internet hayatımıza hakim değildi. Dolayısıyla basın toplantısına gidip bilgiyi ilk elden almak, biz gazeteciler için çok önemliydi. Programı öğrendikten sonra hemen telefonlara sarılır, yakın arkadaşlarımıza müjdeleri verirdik. 

İstanbul Caz Festivali ile benim müzik yazarlığı geçmişim arasında güzel bir tesadüf de var. Ben, her ikisi için de 25. yılı kutluyorum. Önceleri amatör olarak büyük bir tutkuyla kaleme aldığım müzik yazıları zaman içinde değişip gelişti elbette ama içimdeki müzik tutkusu ilk günkü kadar canlı. Belki de bu örtüşme nedeniyle İstanbul Caz Festivali’nin bende ayrı bir yeri oldu. İstanbul’un kültür hayatına ilk baştan beri hissedilir bir dinamizm katan etkinlik, bir yandan da benim müzik yazarlığı maceramın gelişme zeminini oluşturdu.

Birçok kişi gibi benim de festival hakkında birçok anım var. Hemen aklıma Lou Reed’in konseri geliyor. 2000 yılıydı. Herkes özel röportaj yapmak istiyordu ama öyle bir olanak olmadığı bildirilmişti. Ardından konserden kısa bir süre önce Lou Reed’in kuliste sınırlı sayıda gazetecinin sorularını yanıtlayacağı haberi geldi. O zaman Kanal E’de müzik programı yapıyordum. Müzik dünyasının asi ruhu ile yüz yüze gelip soru sorma düşüncesi büyük heyecan yaratmıştı. Sonunda basın toplantısı gerçekleştiğinde karşımızda tepkisiz bir yüz ifadesi ve büyük bir ciddiyetle oturan Lou Reed ile karşı karşıya geldik. Çok soru hazırlamıştım ama Lou Reed’in bir muhabiri sakız çiğneyerek soru sorduğu için terslemesi ve diğer sorulara da sadece “evet” ya da “hayır” şeklinde tek kelimelik yanıtlar vermesi, herkes gibi benim de çekinmeme neden oldu. O toplantı bugün olsa soru sorabilir miyim emin değilim; çünkü yıllar sonra 11 Eylül sırasında New York’ta bir toplantıda tesadüfen yanıma oturduğunda yine onunla konuşmaya çekindim, yanındaki eşi Laurie Anderson’a merhaba dedim. 

Massive Attack’ı ilk kez canlı dinlediğim yılı unutamam. 1997’de grubun dünyada fırtına gibi estiği bir dönemdi. Öyle etkilenmiştim ki konserden sonra haftalarca Massive Attack şarkılarından başka bir şey dinleyemedim. Aynı yıl Goran Bregović Düğün ve Cenaze Orkestrası’nın konserine annemi gönderdim. “Hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biriydi,” der hâlâ... Tek başına konsere gitmiş, saatlerce dans edip gece yarısı eve yüzünde kocaman bir gülümseme ile dönmüştü. 

Björk’ün Türkiye’deki ilk konseri, müzik tarihimizde mekân kapasitesini en çok zorlayan konserlerden biri olmalı. 1998 yılıydı, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda kelimenin tam anlamıyla izdiham yaşanmıştı. Oturacak yer bulamamış, duvarların üstünde bir yere ilişmiştik, adeta nefesimizi tutup o büyüleyici performansına tanık olmuştuk.

İstanbul Caz Festivali’nin yarım yüzyıldır ağırladığı birbirinden yetenekli dünyaca ünlü müzisyenler ve grupların içinde, Antony and the Johnsons’ın benim için özel bir yeri oldu. Daha önce yurtdışında canlı dinlemiştim ama Şan Tiyatrosu’ndaki tarihi kalıntıların arasındaki konserin atmosferi ve Antony Hegarty’nin dinleyiciyle etkileşimi çok farklıydı. Avant-garde ile kabare tarzını mükemmel bir şekilde buluşturduğunda, onun şarkıları söylemediğini, yaşadığını hissetmiştim.

Yine 2007 yılında rock tarihinin dev ismi Led Zeppelin’in karizmatik vokalisti Robert Plant’i, grubu The Strange Sensation ile birlikte dinleme olanağı sundu festival. Şarkı aralarında Tony Blair’e, Irak işgaline dokundurmalar yapmış, teypten işgalle ilgili bir konuşma dinletmişti. Bis için sahneye geri döndüğünde “Whole Lotta Love”ı hep birlikte ayakta söyleyen binlerce insanın yarattığı coşku, müziğin gücünün somut kanıtıydı. 

Festivalin 15. yılında ilk kez canlı dinlediğim bir sanatçı, yıllar boyu müziğin sunumuna dair yazılarımda ve konuşmalarımda kullandığım bir örnek oldu. Çok güzel bir yaz akşamında bir müzisyen, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na elinde gitarı ile gelip sahnenin ortasında duran sandalyeye oturmuştu. Yoksulluk ve adaletsizlik başta olmak üzere sosyal konulara değinen şarkılarını usulca çalıp söylerken müthiş bir etki yaratıyordu. Ne yanıp sönen ışıklar vardı, ne de dansçılar... Müziğiyle sahnede yapayalnızdı. Bilmediğimiz bir dildeki şarkıları dinlerken niye o kadar etkilenmiştik? Müziğin içtenliğini hissetmek için dili anlamak şart değildi, gitarından çıkan tınıları ve sesine yansıyan duyguları algılayabiliyorduk. Müzik bir tür sihirbazlıksa, onun en çarpıcı kanıtıydı bu. Karşımızda oturan müzisyen, Brezilyalı şarkıcı, besteci, gitarist, yazar ve insan hakları savunucusu, Brezilya’nın diktatörlük günlerinde gelişen Tropicalismo adlı sanat hareketinin öncülerinden Caetano Veloso’ydu. Müziğini algılamamızda onun kişiliğine dair bu ön bilginin de etkisi vardı kuşkusuz ama sanatını o kadar yalın bir sunumla icra edip öylesine güçlü bir etki yaratması aklımdan hiç çıkmadı. Politik duruşu ve müziğe yaklaşımıyla önemli etkiler bırakan Veloso’yu ne zaman dinlesem, ruhen o konsere ışınlanıyorum.

İstanbul Caz Festivali’nin benim açımdan en güzel konserini tahmin etmek, herhalde beni biraz tanıyanlar için zor olmasa gerek. 2012’de Morrissey’in verdiği konseri “İstanbul’u Sarsan İnce Derinlik” diye tanımlamıştım. Sahnenin önünde toplaşıp her şeyi birkaç saatliğine unutarak ayrıksı ruhların marşlarını dinlemiştik. “Istanbul” adlı şarkısını İstanbul’da söylemiş; konserin bir yerinde, “Yüreğimi hissediyor musunuz? Sahip olduğum tek şey o” demişti Moz. Bunu bana en yoğun hissettiren iki müzisyenden birini şahane ağırlamıştı festival.

Bunca yıldır hafızama kazınan konserleri düşündüğümde, çoğunlukla aklıma festivalin caz dışındaki türlerde müzik yapan konukları geliyor ama Herbie Hancock, Jan Garbarek, Marcus Miller, Ornette Coleman, Brad Mehldau, Wynton Marsalis ve daha birçok büyük caz ustasını da İstanbul Caz Festivali sayesinde dinledim. Cazdan rock’a, folktan Latin’e, klasik cazdan modern caza, farklı tür ve tarzları bir arada bulunduran programları her zaman çok renkliydi. İstanbul’da yaz demek, özellikle müzikseverler için son 25 yıldır İstanbul Caz Festivali demek. Her yıl gerçekleştirildiği dönemde mutlaka bir konseri yaşgünüme de rastladığından, bir anlamda onunla yaşlanıyorum desem yanlış olmaz. O zaman festivale de bana da şimdiden nice yıllar!



10 Nisan 2016 Pazar

"TEK AMACIM ŞARKININ HAKKINI VERİP ANI YAŞAMAK!"


10.4.2016

Amerikalı besteci ve davulcu Mark Guiliana, henüz 35 yaşında ama günümüzde dünyanın en iyi 10 davulcusu arasında görülüyor. New Jersey doğumlu müzisyen, William Paterson Üniversitesi’nde caz alanında eğitim aldı. Enstrümanına hakimiyetinin yanı sıra, hard bop, caz, rock ve drum ‘n’ bass gibi farklı tarzları buluşturan yenilikçi ve ilerici yaklaşımıyla haklı bir ilginin odağı. Bugüne kadar Brad Mehldau, Gretschen Parlato, Avishai Cohen, Matisyahu, Lionel Loueke, Now vs. Now, Donny McCaslin, Dave Douglas, Bobby McFerrin, Dhafer Youssef’in de aralarında olduğu birçok isimle işbirliği yaptı ve sahibi olduğu Beat Music Productions etiketiyle albümler yayınladı ama bununla yetinmedi. Kendi grupları deneysel caz üçlüsü Heernt ve elektronik müzik projesi Beat Music’i kurdu. Son olarak David Bowie’nin veda albümü “Blackstar”ın kayıtlarında yer aldı; duyduğumuz o şahane aksak ritimli davul sesleri onun elinden çıktı.

Time Out London’ın Guiliana için yaptığı tanım, onun geniş yelpazeli yaratıcı müzik macerasını çok güzel anlatıyor: “Hard bop davul ustaları Elvin Jones ve Art Blakey’i 1980’lerin Roland 808 elektronik davulu ile buluşturduktan sonra ortaya çıkanı J Dilla’ya bölüp Squarepusher ile çarparsanız sonuç Mark Guiliana olur.” İşte bu vizyonu geniş müzisyen, 24 Mart’ta kendi adını taşıyan caz dörtlüsü ile birlikte Salon’da İstanbul dinleyicisi ile buluşacak. Konserden önce kendisiyle davul enstrümanı, caz müziği, gelişen teknoloji, Brad Mehldau ve David Bowie hakkında keyifli bir söyleşi yaptık.

HOBİDEN TUTKUYA DAVUL MACERASI

Genç yaşınızda dünyanın en aranan davulcularından birisi oldunuz. Bunu böyle bir cümlede söylemek kolay ama sizin için nasıl gerçekleşti? Öncelikle davulcu olmaya nasıl karar verdiniz?

Davul çalmaya ilk başladığımda davulcu ya da müzisyen olma amacım yoktu. Sadece çocukluğumda ilgimi çeken basit bir hobiydi ve beni oyalıyordu. 4Front davulcusu Joe Bergamini’den ilk derslerimi alana kadar bunun benim için özel bir şey olduğunun farkına varmadım.

Sizi özel olarak davul çalmaya çeken neydi? İlk etkilendiğiniz isimler kimlerdi ve üzerinizde  ne yönde etkileri oldu?

Davul çalmak eğlenceli ve zararsız bir aktiviteydi. Eğlenceden başka bir beklentim de yoktu. İlk dönemlerde beni etkileyen faktörler, radyoda ve MTV’de duyduğum müziklerdi. 1995 yılıydı. Nirvana, Red Hot Chili Peppers ve Pearl Jam’i seviyordum. O sırada favori müzik türüm oydu. Bu grupların şarkılarının çoğunu davulda çalmaya çalışırdım. Bu durum enstrümanla olan ilişkimi ve genel anlamda müzikle olan bağımı doğrudan etkiledi. O sanatçıların müziğe yansıttığı tutku ve tavrı bilirsiniz. Bu benim üzerimde çok güçlü bir iz bıraktı.

Son birkaç yıldır çok sayıda ödüle layık görüldünüz. Bu durum beş yıl öncesine göre geleceğe yönelik olarak daha çok sorumluluk yükledi mi size?

Birisi benim hakkımda güzel bir şey söylediği zaman mahçup oluyorum ve gurur duyuyorum. Gerçekten müteşekkirim. Bu bana yeni bir sorumluluk yüklemiyor. Hedefim çalışabileceğim kadar çok çalışıp, yapabileceğim en iyi müziği yapmak. O ödülleri kazanmadan önce de amacım buydu ve hâlâ aynı. Ayrıca hâlâ enstrümanımla ve birlikte çalıştığım müzisyenlerle en iyi ilişkiyi geliştirmeye, bu müziği dinlemeyi seçen insanların saygısını kazanmaya çalışıyorum. Minnettarım hepsine.

Bugüne kadar dinleyicilerin büyük beğeniyle karşıladığı albümler kaydettiniz ve kendi bestelerinizi yazdınız. Kariyerinizin bu noktasında besteciliğe yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

Besteciliğe yaklaşımım çalıştığım gruba göre değişiklik gösteriyor. Daha elektronik temelli projem Beat Music söz konusu olduğunda elektronik etkiler öne çıkıyor; daha fazla elektronik aletten, özellikle synthesizer’lardan yararlanıyorum. Ama caz dörtlüm için oldukça farklı etkiler devreye giriyor. O tür müzikte caz dünyasından esinlenmelerle birlikte  doğaçlama için daha fazla olanak var. Caz dörtlüm için yaptığım bestelerde daima grup arkadaşlarımın kendilerini özgürce ifade edebilmesi için daha geniş alan bırakmaya çalışıyorum.

Bunları yaparken sizi daha çok duygularınız mı yönlendiriyor, yoksa müzik teorisine mi bağlı kalıyorsunuz?

Duygularım yönlendiriyor demek istesem de müzik teorisine bağlıyım. Üniversitede caz eğitimi aldım. Akademik geçmişim var ama hep duygularımla hareket etmeye çalışıyorum.


AKSAK ÖLÇÜLERİN CAZİBESİ

Besteci ve davulcu olarak hem performansınızda hem de beste çalışmalarınızda dinamiklere çok duyarlı görünüyorsunuz. Bunu biraz müzikle yakından ilgilenen her kulak fark eder ama sizin için müzikteki dinamikler nasıl bir rol oynuyor duymak isterim.

Dinamikler, hem beste yaparken hem de enstrümanımı çalarken olağanüstü derecede önemli rol oynuyor. Bence dinamikler en değeri bilinmeyen araçlar. Kolaylıkla unutulabiliyor. Oysa müziğin gücü onlar sayesinde sağlanır. Bu nedenle müzik yazarken ve çalarken daima aklımda dinamikler ön plandadır.

Bir davulcu olarak en ilginç özelliklerinizden birisi, aksak ölçülerle çalmanız. Tarzınızın çok belirgin bir niteliği olarak öne çıkıyor. Bu tercihinizin ardındaki temel neden ne?

Aksak ölçülerle çalmamın nedeni özgürlüğümü kazanma çabam. Ayrıca aksak ölçüler içeren çok sayıda materyalin çalındığı gruplarda yer aldım. Bunu ilk deneyimlediğim durumlardan birisi, Avishai Cohen ile çaldığımda oldu. Onun müziğinde bolca aksak ölçü vardı ve bu benim için yeni bir şeydi. Ama besteler öyle güçlüydü ve organik olarak gelişiyordu ki benim amacım sadece şarkının gerektirdiğini en uygun şekilde yapmak oldu. Böylelikle aksak ölçülerde çalmayı öğrendim ve ardından Dhafer Youssef ve Now vs. Now ile çalışmaya devam ettim. Sonra da kendi kayıtlarıma aksak ölçüleri dahil ettim.

Efsane davulcu Billy Cobham bir keresinde tek bir müzik tarzına odaklanmayı zor bulduğunu söylemişti. Sizce füzyonun kaynaklandığı nokta bu mu?

Açıkçası bilmiyorum. Buna verecek iyi bir yanıtım yok. Farklı tarzları değil, sadece her tarzın birlikte varolduğunu düşünüyorum. Etiketler ya da kağıt üzerinde iyi duracak bir şey hakkında endişelenmemeye çalışıyorum. Hislerimi dinleyip sanatsal açıdan anlamlı işler yapmaya gayret ediyorum.

Sizi anlatan bir makalede Beat şairi gibi tanımlandığınız; çünkü kreatif anlamda elektro-akustik hattın arasında durup onu bulanık hale getirebildiğiniz yazıyordu. Ne diyorsunuz buna?

Ben bir hat görmüyorum, Esin kaynaklarımda ya da müziğimde herhangi bir sınır da görmüyorum. Benim amacım en dürüst materyali ortaya çıkarmak.


“DOĞAÇLAMA VE MAKİNELER BİRBİRİNE TEZAT”

Son 10 yıldır müziğinizi elektronik ortamda sunuyorsunuz ama “Family First” adlı albümünüzde ilk kez tamamen akustik bir set-up tercih ettiniz. Bu değişikliğin nedeni neydi?

Birçok kahramanım ve ilham kaynağım akustik müzikten. John Coltrane, Miles Davis, Art Blakey’s Big Band, Wayne Shorter ve 1950’li-60’lı yıllarda caz yapan müzisyenler, müziği sevip doğaçlamaya sevdalanma nedenim. Kendimi o akustik ortamda zorlamak istedim. Bu isteğimin ortaya koyduğu bir ürün “Family First”.

Birçok akustik davulcu, elektronik davulun müziğe getirdiği değişimden korkuyor. Sizce bu korkunun nedeni ne ve bu konudaki düşünceniz nasıl?

Elektronik davuldan duyulan korkunun nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Ben benimsiyorum. Akustik ya da elektronik enstrüman olması fark etmez, elektronik perküsyonun daima yeri vardır. Her ikisinde de müzik yaratması için sonuçta bir insana ihtiyacınız var. Bu nedenle her ikisi de müziğe katkı sağlaması için değerlidir ama en önemli şey enstrümanı kimin çaldığıdır.

Teknoloji bu kadar hızla gelişirken, bu değişimlere nasıl ayak uyduruyorsunuz?

Akustik davul ile aramda en iyi ilişkiyi kurmaya çalışıyorum. Bu enstrümanın çok sayıda olasılığı barındıran derin bir dünyası var. Gerçekten ben sadece ilk adımı attığımı düşünüyorum. Hâlâ akustik davul setini araştırmak bana müthiş ilham veriyor. Teknoloji geliştikçe onu yakalamak için elimden geleni yapıyorum ama kalbim akustik davul setinde.

Bir yerde “doğaçlama ve makineler birbirine tezat ve bu sahip olduğumuz en büyük avantaj,” dediğinizi okudum. Bunu biraz açar mısınız?

Burada yine “enstrümanın akustik ya da elektronik olması fark etmez; onu çalan önemli” noktasına dönüyoruz. Enstrümanı konuşturan araç, onu kullanan kişinin müzikal karakteridir. Bir makine, bizim gibi kendi kendine tepki veremez ya da doğaçlama yapamaz. Doğaçlama, risk alma ve anı yaşama en sevdiğim şeyler. Bunlar makinelerden üstün olan yanlarımız ve tabii avantajlarımız.

“BOWIE BİR DAHİ VE ONUNLA ÇALIŞMAK İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİREN BİR DENEYİM”

Bugüne kadar Avishai Cohen, Gretchen Parlato, Phronesis ve Meshell Ndegeocello gibi büyük isimlerle çalışıp konserler vererek imrenilecek bir başarı kazandınız... İşbirliklerine yaklaşımınız ne?

Bu saydıklarınızın hepsinin özgün bir müziği ve karakteri var. Onlarla çalıştığımda tek önemli amacım, yapabileceğimin en iyisini yapıp sanatçıyı ve şarkıyı desteklemekti. Her durumda müzik için en doğru kararı verip en iyisini gerçekleştirmek için çabalıyorum. Çünkü ancak bunu yapabildiğimde başarılı bir işbirliği olur.

David Bowie ile son albümü “Blackstar”da çalışma şansınız oldu. Kayıt seanslarına dair bazı bilgiler içeren yazılar okudum ama size onunla geçirdiğiniz günleri de sormak isterim. Nasıldı Bowie ile çalışmak?

Kesinlikle insanın hayatını değiştiren bir deneyim. Bu fırsata sahip olabildiğim için minnettarım. “Blackstar”ın bir parçası olmak onur verici. Bowie, inanılmaz derecede kibar ve müthiş ilham vericiydi. Her aşamasında birlikte çalışmak harika bir keyifti. O bir dahi ve ben onunla bu deneyimi yaşadığım için çok mutluyum.

Tony Visconti, albüm hakkında verdiği röportajlarda “Amaç birçok yönden, rock ‘n’ roll’dan uzak durmaktı,” dedi. Kayıtlar sırasında Bowie’den gelen özel talepler oldu mu?

David’den birçok konuda yönlendirme geldi. Her gün stüdyoda bizimle birlikteydi. Her sanatçı gibi tümüyle işin üzerindeydi. Gideceğimiz yönü bir ölçüde belirleyen talepleri oldu. Biz çalarken o da şarkı söylüyordu ve müthiş odaklanmış durumdaydı. Tony Visconti ile birlikte prodüktörlüğü ortak yürüttü. “Blackstar”ı onun oluşturduğu ilham verici çalışma ortamında yarattık.

2014’te “Mehliana: The Taming Dragon” albümünü kaydettiniz. Piyanist Brad Mehldau ile oluşturduğunuz ikilinin ilk kaydıydı. Nasıl bir araya geldiniz onunla?

İlk olarak 2008’de tanıştık ya da daha önce... Onunla tanışmadan çok önce de hayranıydım. Bir süre New York’ta, sonra da turnede görüştük. 2008’de buluşup beraber çalmaya karar verdik. Muhteşem bir deneyimdi. Birlikte konser vermeden önce birkaç yıl boyunca bir araya gelip zaman zaman çalıştık. İlk konserimiz 2011’deydi. Ondan sonra daha sık konser vermeye başladık ve hâlâ da veriyoruz. Mehldau, aynı zamanda benim favori müzisyenlerimden birisi. Ona gerçekten büyük saygı duyuyorum ve ondan çok şey öğreniyorum. Onunla bir ikili kurmaktan dolayı şanslıyım ve böyle bir projenin içinde olduğum için minnettarım.

Okuduğum röportajlarınızdan anladığım kadarıyla, bir başkasının liderliği üstlendiği grupta sadece üye olarak yer almaktan çok keyif alıyorsunuz ama bir noktada kendi grubunuzu da kurdunuz. Bir davulcu olarak grup liderliği konusunda deneyiminiz nasıl?

Keşke konserimize gelenler sahnede çalan grubun hangisi olduğunu bilmeseydi. Bazen arada ayağa kalkıp şarkıları tanıtmasam benim grubum olduğunu tahmin de edemezlerdi. Kendi müziğimi ya da diğer müzisyenlerin müziğini çaldığımda tek isteğim, şarkının ve yaşanan anın hakkını vermek. Birlikte çaldığım müzisyenleri elimden gelen en iyi şekilde destekliyorum, onları yüceltip en iyi şekilde çalmaları için esinlendirmeye çalışıyorum. Bunu yapabilirsem enerjinin yükseleceğini ve müziği birlikte daha yüksek seviyelere çıkarabileceğimizi biliyorum.

Enstrümanına hakim bir müzisyen olarak tavsiyede bulunursanız, sizin seviyenize ulaşmak için yapılması gereken nedir? Pratik yapma yöntemi nasıl olmalı?

Pratik yapmak ve enstrümanla ilişki kurmak çok önemli. Buna karşın, diğer müzisyenlerle birlikte çalmayı öğrenmenin tek yolu, başka insanlarla bir araya gelip onlara karşı reaksiyon vermek, dinlerken onlardan birçok şey öğrenmek. Ben bugüne kadar kendi kendime çok fazla pratik yaptım ama diğer müzisyenlerle çalarak çok daha fazla yol katettim. Bugün bulunduğum yere de o sayede geldim. Herhangi bir seviyedeki müzisyene vereceğim en büyük tavsiye de budur.


(Bu röportaj, ilk olarak 12 Mart 2016 tarihinde Red Bull Müzik'te yayınlanmıştır.
http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331782171253/zulal-kalkandelen-mark-guiliana-roportaji)

(İstanbul konser videoları benim tarafımdan, diğer video ve promo görselleri Deneka Peniston tarafından çekilmiştir.)


17 Temmuz 2015 Cuma

SUSANNE SCHAPOWALOW'UN KAMERASINDAN CAZ EFSANELERİ


17.7.2015

Rotterdam'da açılan pop-up Caz Müzesi hakkında yazdığım yazıda 1922 doğumlu Alman fotoğrafçı Susanne Schapowalow'un hikayesini ayrıca anlatacağımı söylemiştim. Müzenin kurucusu Wim van Zon, bir depoda topladıkları yedi ayrı sergiyi bize tanıtırken, Dünyanın En İyi Caz Fotoğrafları başlığı altında toplananları tanıttığı sırada özel bir keşiften söz etti. 1940'lı ve 50'li yıllarda caz müziğine ve caz müzisyenlerine büyük bir ilgi duyan Alman fotoğrafçının eserlerine dikkatimizi çekti. 

Bir dönem Der Spiegel için de çalışan Susanne Schapowalow, geceleri Amerikalı caz müzisyenlerinin konserlerine gidip sanatçıların giriş yaptığı kapıdan içeri girermiş. Bunu başarabilmek için yanında bulundurduğu bir paket sigarayı kapıdaki görevliye verir, böylelikle sahne arkasına geçermiş. Zamanla müzisyenler de onun diğer erkek fotoğrafçılardan farkını görmüş; çoğu fotoğrafçı sahne önünde çekim yaparken o sahne arkasında olan bitenleri kayda geçirmiş. O yıllarda Duke Ellington ve Louis Armstrong'un da aralarında olduğu pek çok ünlü caz müzisyeni ile de arkadaş olmuş. 

Bu şekilde caz tarihinin en özel siyah beyaz fotoğraflarını 1965 yılına kadar çekmeye devam etmiş. Ta ki o yıl bir gerçeğin farkına varana kadar... Schapowalow'un o yıllarda ünlü Amerikalı organizatör, besteci, müzisyen ve yapımcı Quincy Jones ile ilişkisi olmuş ve bir gün New York'a onu görmeye gitmiş. Ancak Jones'un evli ve iki çocuklu olduğunu öğrenince fotoğraf çekmeyi tamamen bırakmış; 1965'ten sonra ise hiç fotoğraf çekmemiş, elindeki fotoğrafları evinde saklamış. Çektiği o caz fotoğrafları hobisi olduğu için onları sergilemeyi hiçbir zaman düşünmemiş. 

2009'da torunu Berlin'de bir fotoğraf galerisini ziyaret ettiğinde, 1950'lerde siyah beyaz caz fotoğrafları çeken bir fotoğrafçı tanıyıp tanımadığı sorulmuş. "Sanırım büyükannemde o tür fotoğraflar var ama nerede olduklarını bilmiyorum," diye yanıt verince, galeri sahibinin çabaları sonucunda yapılan araştırma ile Schapowalow'un evinde 50 bin negatif film bulunmuş. Galeri sahibi bu sayede 2009'da Susanne Schapowalow'un ilk sergisini Berlin'de açmış. Fakat Schapowalow daha sonra yaşlılık nedeniyle bunama hastalığına yakalanınca, ailesi ellerindeki fotoğraflarla ne yapmaları gerektiğini bilememiş. 

Rotterdam'daki Caz Müzesi'nin söz konusu fotoğraflara ulaşıp gerekli izinleri alması yaklaşık iki yıl sürmüş. Schapowalow'un fotoğrafları dünyada bu sayede yeniden sergilenme olanağı bulmuş. Wim van Zon'un söylediğine göre, Rotterdam Caz Müzesi hem o fotoğrafları satma hem de başka sergilerde kullanma hakkını almış durumda. 

Rotterdam Caz Müzesi'ni gezerken beni en çok etkileyenler, fotoğraflarındaki doğallık nedeniyle Schapowalow'un eserleri oldu. Win van Zon'a "Bu sergilerde sizin favoriniz hangisi?" diye sorduğumda, 1960 yılında Birdland Sahnesi'nde piyano çalarken sahne gerisinden görünen Nina Simone fotoğrafını gösterdi. 650 eser içinde gerçekten de sunduğu farklı perspektifle ayrı bir yerde duruyor o fotoğraf. 

1950'li yıllarda çekilen Miles Davis, Louis Armstrong, Duke Ellington, Chet Baker fotoğrafları da fotoğrafa belgesel gözüyle bakan gözlerin ve caz müziğine sevdalı, meraklı bir ruhun eseri belli ki. Kamerasını o dönemde para kazanmak için değil, tutkun olduğu bir dünyanın arka planını belgelemek için kullanmış Schapowalow... Başarısının sırrı da o zaten. 

Schapowalow'un eserlerinin bir bölümü, 2012'de İstanbul'da da bir galeride sergilenmiş. O zaman nasılsa kaçırmışım bu sergiyi ama Rotterdam'da karşıma çıkmasına çok sevindim. Müziğin efsanelerini, 2. Dünya Savaşı sonrasında içinde bulundukları duygusal atmosferin izini de yansıtarak tarihe geçiren fotoğrafları eşsiz birer kültürel hazine. 


ROTTERDAM POP-UP CAZ MÜZESİ


17.7.2015

North Sea Jazz Festivali’nin Rotterdam’daki 10. yıldönümü dolayısıyla bu yıl kent limanındaki eski bir depoda bir pop-up caz müzesi açıldı. Geçen hafta festivali ziyaretimiz sırasında müzeye de uğrayarak kurucusu Wim van Zon ile konuşma fırsatı bulduk. 6 Haziran - 19 Temmuz tarihleri arasında açık olan müzeyi, festival sırasında günde 140 kişi ziyaret ediyor. Wim Van Zon, yaptığımız görüşme sırasında, Caz Müzesi’ni sürekli bir hale getirmek finansal nedenlerle mümkün olmasa da, dünyanın farklı kentlerinde aynı şekilde pop-up caz müzesi açmak istediklerini ve bu kentlerden birinin de İstanbul olduğunu söyledi. Rotterdam’daki pop-up müzenin içinde konser ve film gösterilerinin yapıldığı bir de caz kafe bulunuyor.

Müzeyi Wim van Zon eşliğinde dolaşırken öğrendiğimize göre, müzenin içinde aynı anda 7 sergi ziyarete açık.

1- Dünyanın En İyi Caz Fotoğrafları: Bu kategoride yer alan siyah beyaz fotoğraflar, caz tarihinin en ünlü fotoğraflarından oluşuyor. Eserlerine yer verilenler fotoğrafçılar arasında şu isimler bulunuyor: Amerikan cazının altın tarihi olarak değerlendirilen 1930 ve 1940’larda çektiği fotoğraflarla tanınan William P. Gottlieb; özellikle fotoğraflarıyla Blue Note plak şirketinin başarısına önemli katkıda bulunan prodüktör Francis Wolff; Woodstock Festivali’nin ilk ve tek akredite olan fotoğraf şefi, aynı zamanda The Beatles’ın son konserinin fotoğraflarını da çeken Jim Marshall; Rolling Stone dergisinin Fotoğraf Şefi Baron Wolman; son 20 yıldır New York caz sahnesinin tanınan fotoğrafçısı Jimmy Katz; önde gelen caz fotoğrafçısı Paul Bergen ve Der Spiegel’in fotoğrafçısı Susanne Schapowalow. Fotoğrafçılığın yanı sıra caz tarihine ilgi duyan herkesin mutlaka görmek isteyeceği kadar ilginç bir sergiydi bu. Özellikle Susanne Schapowalow’un son derece ilginç bir hikayesi var. Onu ayrı bir başlık altında ayrıca aktaracağım.

2-North Sea Jazz Festivali için yapılan sanat eserlerinin en iyileri: Son 10 yılda festival için yapılan sanat eserlerinin, resimlerin en iyilerinden yapılan bir derleme. Çeşitli ülkelerden farklı fotoğrafçıların yeni ve eski eserleri.


3-Rotterdam’da Cazın 100 Yıllık Tarihi: Bir liman kenti olarak Amerika ile güçlü ilişkiler kuran Rotterdam, Avrupa’da cazın duyulduğu ilk kentlerden birisi. Bu sergide caz müziğinin kentteki gelişimine dair hikayeler, gazete kupürleri, posterler ve illüstrasyonlar yer alıyor.


4-North Sea Jazz Festivali için tasarlanan posterler sergisi: 2006’dan bu yana her yıl festivalin resmi posteri Rotterdam’daki Willem de Kooning Sanat Akademisi’nin öğrencileri tarafından tasarlanıyor. Öğrencilerin son yıllarda yaptığı en iyi tasarımların yanı sıra, festival için yapılan eski posterler ve reklam afişleri de bu sergide ziyaretçilere sunuluyor.



5-InstrumentHeads: New York’ta yaşayan müzik fotoğrafçısı Michael Weintrob’un “InstrumentHeads” adlı konseptinde yer alan fotoğrafları da bu yıl müzede sergileniyor. Bu seri için müzisyenleri başlarına geçirdikleri enstrümanlarla fotoğraflayan Weintrob, gerçeküstü bir duygu yaratırken, bir yandan da müzisyenin enstrümanıyla bütünleşmesine vurgu yapmış. 2013’te New Orleans Jazz Festivali’nde de uyguladığı bu portre serisi, 2014’te Nashville’de country sanatçılarıyla devam etmiş. Esas olarak konser fotoğrafları çeken Weintrob, InstrumentHeads projesinde müzisyenleri eğlenceli bir atmosfer içinde fotoğrafladığını ve eserlerinin duygusal bir etki yaratmasını umduğunu anlattı görüşmemiz sırasında. North Sea Jazz Festivali sırasında da festivalin yapıldığı ana binada kendisine bir stüdyo kurmuş, çektiği fotoğrafları satın almak isteyenlere özel baskılarını satıyordu Weintrob.

6-Let Freedom Ring: Caz müziğinden esinlenen Hollandalı sanatçıların fotoğraflarının yer aldığı sergi. Bu yılki festivalin özel konuğu, 1960’larda bateri çalmaya başlayan ve çoğu kişi bilmese de aynı zamanda görsel sanatçı olan Han Bennink idi. Bu sergi kapsamında 1945’ten sonra ve özellikle özgürlük çağı olan 1960’lardan bu yana caz müziğinden esinlenen sanatçıların eserleri sergileniyor.

7-North Sea Jazz Festival Fotoğrafları: North Sea Jazz Festivali’nde çekilen caz fotoğraflarının en iyilerinden bir seçki.

Bu başlıklar altında toplanarak sergilenen 650 eser yer alıyor Rotterdam pop-up Caz Müzesi’nde. Yaşlılar, Rotterdam’da yaşayanlar ve North Sea Jazz Festivali’ne katılanlara indirimin yapıldığı müze gezi ücreti 3.5 ile 8.5 Euro arasında değişiyor. Bir duvardan diğerine yavaş yavaş ilerlerken birden karşınıza bir Miles Davis fotoğafı çıkıyor, arkanızı bir dönüyorsunuz hiç görmediğiniz bir Nina Simone fotoğrafı... Geçmişte yolculuk yaparken kulağınızda o dev isimlerin unutulmaz sesleri ve ölümsüz müzikleri yankılanıyor. Boş bir deponun duvarlarında sanat eserlerinin yer aldığı ve caz müziğinin tarihine ışık tutan bir müzeye döndürülmesi fikri gerçekten de çok heyecan verici. Umarım İstanbul’da da bu pop-up caz müzesini gezme şansı yaratılabilir. Sponsorların ve organizatörlerin dikkatine sunarım...

(Fotoğraflar bana aittir.)

7 Temmuz 2015 Salı

VİDEO: MELODY GARDOT @ İSTANBUL CAZ FESTİVALİ


7.7.2015

Dün akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında Sepetçiler Kasrı'nda cazın güçlü vokalisti Melody Gardot'yu bir kez daha canlı dinleme fırsatı bulduk. Her zaman olduğu gibi yine kusursuz bir performansa imza attı. Charles Mingus'un "Ne kadar iyi çalarsan çal, içinde senden bir şeyler yoksa önemi de yok," sözünü kanıtlarcasına her şarkının içine kendi yüreğini akıtan bir müzisyen Melody Gardot. Bu hissi dinleyiciye yoğun olarak geçiriyor konserlerinde.

Sepetçiler Kasrı'nın nefes kesici güzellikteki manzarasına karşı gerçekleşen konserde iki video kaydettim. Birisi, Gardot'nun bu ay yayınlanan albümü "Currency of Man"de yer alan "Bad News" adlı şarkıya; diğeri de ekibinde yer alan olağanüstü yetenekli saksofoncu Irwin Hall'un aynı anda iki saksofonu çaldığı dakikalara ait... "Bad News" videosunda Irwin Hall'un şahane bir solosu da var.






(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

23 Haziran 2015 Salı

Doğu Yakası'nın Ufak Barlarından Dünya Sahnesine Jools Holland


23.6.2015
 
Piyanist, besteci, orkestra lideri, TV sunucusu, İngiltere’de “milli hazine” diye adlandırılan ünlü müzik adamı Jools Holland, kurucusu olduğu 20 kişilik orkestra ile 7 Temmuz’da ilk kez İstanbul Caz Festivali’ne konuk oluyor. 80’lerin unutulmaz seslerinden Marc Almond’ın da eşlik edeceği konserde, caz, R & B, soul, gospel, boogie-woogie ve funk klasiklerinin yanı sıra, usta piyanistin bestelerini de dinleme olanağı bulacağız. BBC 2’daki “Later... with Jools Holland” adlı müzik şovuyla dünyaca tanınan Holland ile konser öncesinde telefonda söyleşip, müzik tutkusuna dair merak ettiklerimi sordum.

New Orleans müziğine olan tutkunuzu Jools Holland & His Rhythm & Blues Orchestra ile yaşatıyorsunuz. Bu tür müziğe dair sizi en çok ne etkiliyor?

Eski müzikleri de seviyorum, yenileri de. Çocukken annemle babamın döneminde onların New Orleans’taymış gibi davrandığını izlerdim; birlikte Fats Domino, Louis Armstrong, Bessie Smith dinlerdik. Benim müzik yapma tarzım da önemli ölçüde bunlardan etkilendi. Çünkü bu tür müziğin çok büyük bir keşif olduğunu düşünüyorum.

"FATS DOMINO BİZE TURTA YAPMIŞTI!"

Yıllar önce “Walking to New Orleans” adlı belgesel serinizi izlemiştim. Kentin sokaklarında üstü açık arabanızla dolaşırken çok keyif alıyor görünüyordunuz ama ben en çok idolünüz Fats Domino ile tanışınca ne hissettiğinizi merak ediyorum.

Bu müziğin tarihine bakarsanız, Fats Domino gerçek bir mucit. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Amerika’daki Afrika asıllılar arasında gelişen bir müzik. Boogie-woogie türü, 1950’lerde rock ‘n’ roll’a dönüştü. Fats Domino, bu gelişimin anahtar ismi. Belgeselimde yer alması beni çok duygulandırdı. Ben ona müziğimi çalmadan önce ne demek istediğimi tam olarak anlamadı ama sonra, “Sen beni anlıyorsun, benim müziğim işte bu,” dedi. Çekim boyunca çok kibar ve anlayışlıydı. Ayrıca belgeselde yer almayan bir şey daha var! Yemek yapmak hobilerinden biriydi. Bize harika bir turta yapmıştı!

İstanbul konserinizde Marc Almond da olacak. Onun adını duyunca akla hemen 50 yıllık şarkı “Tainted Love”a Soft Cell’in yaptığı mükemmel cover geliyor. Konserde o şarkının orkestra versiyonunu çaldığınızı duydum. Sizce bu versiyonun farkı ne?

Marc Almond, muhteşem bir şarkıcı. “Tainted Love” gibi bir klasiği orkestra ile çalmak heyecanlandırıyor. Çünkü büyük orkestra çok güçlü bir arabaya sahip olmak gibi. “Tainted Love”ı da orkestra ile çaldığınızda etkisi yoğunlaşıyor, daha güçlü bir hale geliyor. Ayrıca sahnede bize Ruby Turner da eşlik ediyor. Avrupa’nın en iyi blues and soul şarkıcılarından birisi, aynı zamanda boogie-woogie kraliçesi deniyor kendisine. Eski usül boogie-woogie ve Sister Rosetta Tharpe gibi eski usül gospel müzik tarzını hatırlatıyor. Çok eski dönemlerden gelen bir yankıyı andırıyor sesi. Son derece özgün bir tarz. Onun da bizimle olması harika.



Müzik ve televizyon dünyasının en çalışkan isimlerindensiniz. Müzik sektöründe sayısız işbirliği gerçekleştirdiniz ve bütün bu üretken yıllardan sonra size “Modern müziğin büyükbabası” ve “Britanya’nın bağlantıları en güçlü adamı” diyorlar. İşçi sınıfından gelen o genç neredeyse hemen herkesin en iyi dostuna dönüştü. Nasıl oldu bu?

Uzun bir hikaye bu! Otobiyografimi okumam gerekebilir. Ama bu şekilde ifade etmeniz çok nazik. Şunu söyleyebilirim ki daima sevdiğim müziği çaldım ve birlikte çaldığım müzisyenleri sevdim. Birlikte çalıştığınız insanlardan ve müzikten her zaman bir şeyler öğrenebilirsiniz. Sevdiğim müziği çaldığım için dünyanın en şanslı insanlarından biriyim. Sürekli yeni müzik dinliyorum ve duyduklarımdan yeni şeyler öğreniyorum. Müziğin tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir gücü var. Onun gücü bu. Bu sanata sahip olmak benim ilham kaynağım.

Sonuçta ilk gençlik yıllarında Londra’nın Doğu Yakası’ndaki publarda çalan genç, bugün kendi orkestrasına liderlik eden, milyonlarca albüm satan bir müzik adamına dönüştü. Şansın dışında, genç Jools’u müzik dünyasının duayeni haline getiren başka bir şeyler olmalı...

Piyanoyu çalmayı kendi kendime öğrendim. Bu yolla öğrenince işin içinde daima bir gizem oluyor. Her gün onu daha iyi anlamaya başlıyorsunuz ve her gün diğer günlerden farklı oluyor. Hala bunun büyük bir muamma olduğunu düşünüyorum. Ne kadar daha çok öğrenmeye çalışırsanız çalışın, bazen ileriye bazen geriye doğru gidiyorsunuz ama daima bir farklılık söz konusu. Sanırım beni en çok cezbeden ve devam etmemi sağlayan da bu: Her zaman yeniliklere açılan bir sihir. Belki işin başında ünlü olmak istediğinizi biliyorsunuzdur ama size bunu sağlamak için yapmayı sevdiğiniz, tutkuyla bağlanacağınız bir şey olması gerek. O da müziğin kendisi ve ona duyulan merak.

Bir röportajınızda The Beatles gibi ünlü olmak istediğinizi söylemiştiniz. Müzik kariyerinizi değerlendirdiğinizde yapmayı umduklarınızın çoğunu gerçekleştirebildiniz mi?

En büyük kahramanlarımdan birisi dostum BB King’in hayranlık uyandıran özelliklerinden birisi, onca yıl sahnede kalması ve aynı zamanda bunu yaparken kendini geliştirmeye devam edip her şeyi daha iyi bir hale getirmeyi ummasıydı. Ben de geçliğimden beri bunu yapmaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra, benim için büyük bir grupla çalmak da oldukça önemliydi. 1940’larda ve 50’lerde bu büyük grupların ortaya çıkması da garip değildir bence. Çünkü bir şekilde yola devam etmeniz gerekiyor. Büyük sanatçıları kayıt için bir araya getirdiğinizde onlar müziği aynı şekilde okumuyor ama aynı yönde düşünüyor. Bu oldukça sıradışı bir durum. Ayrıca çaldığımız müzik de bir keyif ifadesi; boogie-woogie, ska gibi müzikler insanı neşelendirir. Benim için bu işin en önemli yanı da bu.

YUMUŞAK BİR DİKTATÖR...

Squeeze adlı grupta çalarken oldukça başarılı olduğu bir dönemde ayrıldınız. O sırada, “Sorumluluk almak istiyorum. Yumuşak bir diktatörlük istiyorum. Squeeze’de diktatör değildim,” demiştiniz. Şimdiki orkestranızda diktatör müsünüz?

Yumuşak bir diktatör... Evet, müzikte bir lidere ihtiyaç var. Bu grubun dinamiği açısından iyi bir şey. Gruptaki bütün üyelerin gerekli sesleri çıkarabilmesi lazım. Elbette bunu nasıl yapacaklarını söylemek gerekmez, bunu doğal olarak bilirler ama birisinin materyali toplayıp neyin ne zaman çalınacağını belirlemesi, buna önderlik etmesi lazım. Gerçekleştirdiğim çalışmalarda bunu yapan kişi, ılımlı, yumuşak bir tavır içindeyse rahatsız olmam.

BBC 2’da 1992’den bu yana süren “Later... with Jools Holland”, televizyon tarihinin en başarılı müzik programlarından birisi. En önemli sırrı ne?

En büyük sırrı, her şovda kendi içinde birbirinden farklı müziklere yer vermemiz. Ünlü gruplara, efsane müzisyenlere yer verdiğimiz gibi, yeni çıkış yapanlara da yer veriyoruz. Kendi döneminde çok iyi tanınan popüler müzisyenler gibi, herkes tarafından çok iyi bilinmeyen mesela dünya müziğinden, folk ya da caz türlerinde ilginç yetenekleri de programda ağırlıyoruz. O sırada turne ya da konser nedeniyle yakınlarda olanları da gözetiyoruz tabii. BBC tarafından izin verilen yayın koşulları içinde bütün bunların bir karışımı var programda. Sadece müziği ön plana alarak, başka şeyleri işe karıştırmadan yapıyoruz bunu. Bizim programmımız bir yarışma değil, insanların gözyaşlarına boğulduğu şovlara benzemiyor. Sadece müzikle ilgili.

Ezra Pound’un dediği gibi sanatçılar toplumun anteni. Bu açıdan bakıldığında seçimlerinizin oldukça isabetli olduğunu söyleyebilirim. Programa çıkacak isimleri neye göre saptıyorsunuz?
Seçimlerin önemli bölümünü prodüktörlere bırakıyorum. Çünkü orada temel olan, çekimler sırasında kentte yakında olan veya yakında gelecek isimleri bulmak. BBC, ekstra masrafları karşılamıyor. Bununla birlikte daima farklı türlerden bir karışım olması gerekiyor. Sonuçta bunlara dikkat edilerek planlar yapılıyor. Bir kamu kuruluşu olan BBC’nin bu yayını İngiltere’de 23 yıldır hayatımızda yer alıyor. BBC, kendisine “eğit, eğlendir ve bilgilendir” şeklinde özetlenen misyon biçmiş bir kurum ve müzik de bunun bir parçası.

30 yıldır müzik dünyasının en büyük isimleriyle söyleşiler yaptınız ve birlikte çaldınız. Bugüne kadar yaşadığınız en unutulmaz anınızı sorsam aklınıza ilk olarak hangisi gelir?

Piyano enstrümanını çalabildiğim, olağanüstü insanlarla çalışabildiğim için çok şanslıyım. Geriye dönüp baktığımda yaşadıklarıma inanamıyorum. Geçen gün düşünüyordum; bir tek B.B. King orkestramla çalmaya geldiğinde herkes kendiliğinden bir anda ayağa kalkıp onu alkışlamıştı. Çok dokunaklı bir andı.

 

DAHA İYİ ANLAŞILMAK İÇİN MÜZİK YAPMAK

Bunca yıldır yaptığınız müziklere karakterini veren ortak bir tutku var mı? Sizi müzik yapmaya yönelten en temel nedeni merak ediyorum aslında...

Daha iyi anlaşılmaya çalışmak. Müzik yaparken bunun ve anlamadıklarınızın peşinde koşmak işe gizem katıyor ve bu bağımlılık yaratıcı bir durum. 7-8 yaşlarımda amcamı ilk kez piyanoda boogie-woogie müziği çalarken duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Öyle bir duyguydu ki atlayıp havaya sıçramak istemiştim. Evrenin kaosu bir anda bitmiş, “Yapmak istediğim bu!” demiştim. Hâlâ böyle hissediyorum, hâlâ aynı şeyin peşindeyim. Bunu koruyabilmek harika bir duygu.

Müzikle ilgili başka bir alana saparsak, son yıllarda aralarında Noel Gallagher’ın da olduğu bazı müzisyenler, eskiden sanatçıların müzik endüstrisini yönlendirdiğini ama artık sanatçıların endüstri ne yapmalarını isterse onu yaptığını söyleyerek eleştirdi. Artık müzikte işçi sınıfının sesinin duyurulmadığını söylüyorlar ki haklılar. Siz hemfikir misiniz bu konuda?

Bence doğru bir nokta. Çalışmayı en çok sevdiğim sanatçıların sahip olduğu özelliklerden birisi, herkes tarafından sevilmeye çalışmamaları. Müziklerinin sevilmesini isterim tabii ama “yaptığım şey bu, ben buyum, hoşlanmıyorsanız umurumda değil” diyenler hep büyük sanatçılardı. Bir yanda da herkesi memnun etmeye çalışan, çoğunluğun müzik zevkine hitap etmeyi hedefleyen çok müzisyen var. Bu açıdan bakıldığında Gallagher haklı. Ama ben ondan biraz daha iyimserim. Çünkü gelecekte birilerinin çıkacağına, yeni bir şeyler söyleyeceğine inanıyorum. Her hafta bunu yapan birisi çıkmaz ama belki beş yılda bir olur. Ayrıca aynı zamanda çok iyi sanatçılar da var.

BBC 2’daki radyo şovunuz için seyahat ettiğiniz ülkelerde plakçıları dolaşıp yeni sesler bulmaya çalıştığınızı okumuştum. İstanbul’a geldiğinizde bunu yapmaya fırsatınız olacak mı?

Bir zamanlar oradayken çok büyük bir pazara gitmiştik. Birkaç plak almıştım, dükkan sahibine “Bunları benim için tut, geri gelip alacağım,” dedim ama pazar öyle büyüktü ki kayboldum. İnsan seyahat ettikçe müzik kültürü de artıyor. İstanbul’un tarihi ve kültürel önemi çok büyük. Oraya geldiğimde bunu yapmayı isterim. Gerçekten İstanbul’da konser vereceğim için çok heyecanlıyım. Benim için olağanüstü bir duygu. Bir kez bulundum orada. Büyüleyici bir kent.

(Bu röportaj, Cumhuriyet gazetesinde 23 Haziran'da yayınlanan röportajın geniş versiyonudur.)

16 Ekim 2014 Perşembe

41 YILDIR TROMPET ÇALAN MÜZİSYENİN TUTKUSU


16.10.2014

Trompetçi ve besteci Chris Botti'yi dün gece sahnede ilk kez canlı dinledim. Belki de smooth jazz diye anılan türe çok yakın olmadığımdan Cemal Reşit Rey Konser Salonu'ndaki konsere giderken fazla bir beklentim yoktu açıkçası. Geçen yıl En İyi Pop Enstrümantal Albümü dalında Grammy'i kazandığını, aralarında Sting, Yo-Yo Ma, Andrea Bocelli, Steven Tyler, Josh Groban, John Mayer'ın da olduğu ünlü müzisyenlerle çalıştığını, listelerde 1 numaraya yükselen albümler kaydettiğini elbette biliyordum ve ama bütün bunların dışında beni konsere çeken neden, dokuz yaşından beri trompet çalan ve 52 yaşında dünya çapında yılda 300 dolayında performans gerçekleştiren bir sanatçının müzik tutkusuna canlı tanık olma isteğiydi. Çünkü bunu ancak yaşayarak hissetmek olanaklı.

CRR sahnesini kendisine eşlik eden sekiz müzisyen ile paylaştı Botti. Her biri çok iyi birer virtüözden kurulu ekibindeki çalışma arkadaşlarının önüne geçmeden, aksine yaptığı sunumlarla onları teker teker öne çıkaran bir program izledi. Konser de düşündüğümün tersine klasik caz konserlerinin aksine Chris Botti odaklı değildi; özel konuklar olarak anons ettiği çıplak ayaklı zarif ve genç kemancı Lucia Micarelli, enerjisiyle bütün salonu ayağa kaldıran muhteşem vokalist Sy Smith ve Ukraynalı operacı tenor George Komsky, konsere büyük katkıda bulundular. Botti'nin sürekli ekibinde yer alan Richie Goods (bas), Andy Ezrin (klavye), Geoffrey Keezer (piyano), Leonardo Amuedo (gitar) ve Billy Kilson (davul) da mükemmel bir uyumla son derece enerjik bir performans sergilediler. Özellikle Billy Kilson'ın şahane davul solosu gecenin en parlak anlarındandı.

Konserde Rodrigo'dan "Concierto du Aranjuez", Miles Davis ve Bill Evans'tan "Sketches of Spain", Ennio Morricone'den "Cinema Paradiso", Leonard Cohen'dan "Hallelujah" gibi klasiklerin yanı sıra, Burt Bacharach ve Hall David bestesi "The Look of Love", Ray Noble bestesi "The Very Thought of You" adlı şarkıları R&B formuna yakın bir tarzda Sy Smith'in Randy Crawford'u anımsatan yorumuyla çalındı. "The Very Thought of You" sırasında, Smith ve Botti'nin dinleyicilerin arasına karışması, şarkıların arasında Botti'nin verdiği bilgiler ve yaptığı espriler, sahne ile seyirci sıraları arasında sıcak bir hava yarattı. Sy Smith'in Sting'in 1996 tarihli meşhur baladı "La Belle Dame Sans Regrets"i Fransızca bossa nova tarzında yorumu takdiri hak ediyordu. Ancak Sy Smith'in bütün salonu ayağa kaldırıp dans ettirdiği an "Let's Stay Together"da yaşandı. Al Green'in 1972'de yazdığı şarkıyı Tina Turner'ın R&B versiyonuna yakın bir tarzda çaldı Chris Botti ve ekibi.

Yoğun alkışlar sonrasındaki bis sırasında "Nessun Dorma" ve ardından "My Funny Valentine" ile gece sona ererken, salondaki hemen herkes için keyifli bir konser yaşandığı gözlemleniyordu. Bazı anlarda şarkı seçimleri ve yorumlama tarzları benim için fazla romantik kaçsa da, caz, pop, R&B ve hatta rock türünü buluşturabilen çok renkli ve güzel bir konserdi. Botti, gecenin sonunda sahneye gelip "Daha fazla çalmak isterdik ama bu gece Osaka'ya uçacağız," dedi. O anda bir daha düşündüm; sürekli uçup yılda 300 kere bu performansı göstermek herkesin harcı değil. 9 yaşında trompet çalmaya başlayan bir müzisyeni 52'sinde sahnede görmek, 41 yıldır süren bu tutkuya tanık olmak, benim için bir kazançtı. Belki artık eski albüm kapaklarındaki kadar genç görünmüyor ve biraz da kilo almış ama kimin umurunda, trompeti çok ustaca çalıyor. Umarım 72'sinde de dinleriz kendisini. Yolun açık olsun Chris Botti!

Translate