Terry Riley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terry Riley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2016 Çarşamba

ALESSANDRO CORTINI: “VINTAGE SYNTH'LERİN KARAKTERİ YENİLERDE YOK"


8.6.2016

İtalyan müzisyen Alessandro Cortini’yi pek çok kişi endüstriyel rock grubu Nine Inch Nails’e turnelerde eşlik eden klavyeci olarak tanıdı. Rock grubu The Mayfield Four’un tur gitaristi, alternatif/elektronik müzik grubu Modwheelmood’un da kurucu üyesi olan Cortini, kullandığı enstrümanlardaki çeşitliliği müziğine yansıtan bir sanatçı. Birçok gruplarla yaptığı işbirliklerinin dışında, SONOIO ve blindoldfreak adını verdiği solo projeleri de yürütüyor. 2013 yılından bu yana da, kendi adı ile yayınladığı albümleriyle deneysel müzik dünyasında adından çok söz ettiriyor. Cortini’yi analog ve modüler synthesizer’lar ile yaptığı solo kayıtlarıyla keşfedenler ise, onun aynı zamanda yetkin bir elektronik müzik bestecisi olduğunu da biliyor.

Bugüne kadar yaptığı bütün bu çalışmaların içinde, özellikle son birkaç yıldır yarattığı o özel sounda hayranlık duyanlardan biriyim. ‘2015’in En İyi Albümleri’ listemin de bir numarasına yerleşen ‘Risveglio’ onun imzasını taşıyordu. Geçen yıl Berlin Atonal’de canlı dinledikten sonra tekrar o tok, güçlü soundu duyacağım günü iple çekiyorum. Beklediğim fırsatı, nihayet 19-22 Mayıs arasında North Carolina’da gerçekleşecek Moogfest’te yakalayacağım ve kendisini hem solo performansında hem de Morton Subotnik, Sarah Davachi, Suzanne Ciani ve Richard Smith ile birlikte Buchla syhthesizer’larının yaratıcısı efsane Don Buchla’nın onuruna verilecek konserde dinleme olanağı bulacağım. Festivalden önce merak ettiklerimi kendisine sordum.

Geçen yıl Berlin Atonal’de hem solo hem de Lawrence English ile birlikte çaldığınız performansları izleme şansına sahip oldum. Benim için her ikisi de olağanüstüydü! Büyüleyici Krafwerk binasında çalmak sizin için nasıl bir histi?

Çok teşekkür ederim. Berlin Atonal’de ve Kraftwerk binasında harika vakit geçirdim. Daha mükemmel bir atmosfer, etkinlik ve kitle düşünemiyorum.

Performanslarınız için daha uygun olduğunu düşündüğünüz mekanlar var mı? Büyük binalar ya da daha ufak konser salonları gibi...

Barlar ve rock mekanları dışında karakteri olan herhangi bir yer olabilir. Benim müziğim gürültülü barlarda pek iyi sonuç vermiyor.



“MÜZİK-GÖRSEL İLİŞKİSİ: ÖZEL BİR YEMEĞİ UYGUN BİR TABAKTA SUNMAK GİBİ" 

Atonal’de çok etkileyici görseller kullandınız. Sizce canlı performanslarda görsellerin nasıl bir rolü var? Müzik ve imajlar arasındaki ilişkiyi “simbiyoz” diye niteler miydiniz?

Sonno/Risveglio performanslarımdaki görselleri Sean Curtis Patrick yaratıp kurguladı. (http://theattemptedtheftofmillions.com) Sean, albümleri dinleme olanağına sahipti; benden çalışmanın yansıttığı his, renk ve diğer hususlar konusunda bazı fikirler aldı ve sonra da kayıtların görsel versiyonlarını çok başarılı bir şekilde yarattı. Benim performanslarımda görseller müzik kadar önemli; çünkü sesle ortaya konulan içeriğin daha uygun bir şekilde içselleştirilmesini sağladıklarını düşünüyorum. Görseller, dinleyicinin beynini algılayıcı konumuna sokuyor; ekranda formatlanan haliyle işitsel ve görsel arasında bağ kurarak analiz yapmasına olanak sağlıyor. Bunu bir analoji ile anlatmak istersek, özel bir yemeği uygun bir tabakta sunmak gibi.

Son birkaç yıldır bende bağımlılık yaratan bir müzik yapıyorsunuz. İlk “Forse” albümünden “Sonno”ya ve “Risveglio”ya kadar yayınladığınız her albümde, beni anında yakalayan o tok sound var. Solo albümlerinizde yarattığınız bu soundun estetiğini siz nasıl tanımlarsınız?

Tekrar teşekkür ederim. İnsanların müziğime benimle aynı şekilde tepki vermesi, bende her zaman çok güçlü duygular uyandırıyor. Genellikle sadece kendim için müzik yaptığımdan, bu plansız oluyor. Yaşlı, bıkkın ve huysuz ruhumda derinlere inip iz bırakacak şeyler kaydediyorum. Bu nedenle başkalarının da o müziklerden aynı duyguları hissetmesi çok şaşırtıcı. Bunun dışında nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyorum.


“ESKİ ENSTRÜMANLAR İDEAL BİR GRUP ARKADAŞI

Birçok enstrüman çalıyorsunuz ama sizi özel olarak analog synthesizer’lara çeken ne?

İnsani bir şey yaratmak için dışarıdan yapılan insani etkiden bağımsız olmaları; özellikle üzerinde çalışma zevkini yaşadığım bazı eski enstrümanlar için durum böyle. Modern analog enstrümanlarla çalışmak benim için çok zor. Çünkü vintage makinelerin sahip olduğu karakteri ve belirsizliği onlarda aynı ölçüde bulamıyorum. Eskilerde zamanla ortaya çıkan bozulmalar, farklı bir karakter yaratıyor. O enstrümanlar kusursuz değil. Bazıları tümüyle çalışıyor durumda olmayabiliyor; hatta tasarımları sorunlu oluyor. Ama limitleri de aldatıcı; bu da benim onlara vereceğim tepkileri kışkırtıyor. İdeal birer grup arkadaşı gibi bu enstrümanlar. Bazı durumlarda onlardan daha genç olsam da, sonuçta ben de yaşlıyım. Onların da benim gibi sağlık sorunları var ve bazen de garip kokuyorlar!

“Forse” serisinin tümünü dünyada sadece 13 adet kalan eski bir Buchla synthesizer ile kaydettiniz. Onu özel olarak tercih etmenizin nedeni neydi?

Görünüşü, hakkında duyduklarım ve çok ender bulunuyor olması diyebilirim. O aleti bulmak için sekiz yıl uğraştım. Sonunda Don Buchla’nın prototip olarak ilk yaptığı aleti buldum. Modern versiyonundan farklı bir sese sahip. Onun önüne oturduğumda beni nereye doğru çekeceğini bilmiyorum, sanki bir satranç oyunu oynar gibi hissediyorum. Bucha en başından beri bana hitap etti. Çünkü klavye çalanlar için yapılmamıştı, bana bir oyuncak gibi geldi.

Bob Moog bir keresinde, “Önceden ayarlanmış efektleri olan ya da önceden kaydedilmiş sample’ları çalan herhangi bir enstrüman, synthesizer değildir,” demişti. Hemfikir misiniz?

Bence kategorizasyon çağı çoktan sona erdi.

Analog synthesizer’lar ve modüler sistemler son yıllarda oldukça popüler. Bütün o büyük yazılım devriminden sonra donanıma bu ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Yazılım gibi donanıma da ilgi hep var olacak!

Ama aynı zamanda bazı müzisyenler analog synth’lerin fazla abartıldığını söylüyor. Sanırım analog mu dijital mi tartışması hiç bitmeyecek.

Ben o tartışmaları umursamıyorum. Yaratıcı olmak için ihtiyacınız neyse onu kullanırsınız...

Şu anda kullandığınız ekipman nasıl? Favori enstrüman ve yazılımlarınız var mı?

Artık favorilerimi çalmıyorum çünkü sadece belli bir süre için favorim oluyor, sonra değişiyor. Aslında içimdeki çocuğu canlı tutmaya çalışıyorum; bu nedenle de kendimi eğlendirmek için bir enstrümandan diğerine sıçrayıp duruyorum. Birkaç tanesi dışında diğerlerinin hepsi eski döneme ait. Çünkü eskilerin sesi daha farklı.


"TEK BİR ENSTRÜMANA YOĞUNLAŞMAK KENDİ LİMİTLERİMİ ZORLAMAK İÇİN İYİ"

Eski aletleri kullanan ve aynı zamanda da teknolojiyi izleyen bir müzisyen olarak bu çalışma yönteminin yaratabileceği olasılıklar nedeniyle şaşkınlık yaşadığınız oluyor mu?

Daima oluyor. Bunu hissetmeden çalışmayı öğreniyorum ama benim kuvvetli yanım kesinlikle söyleyeceklerimi sınırlı araçlarla söylemekten geliyor. Her şeyden bir parça olsun istemiyorum. Bu nedenle tek bir enstrüman alıp onun limitlerinin sonuna kadar gitmeyi seviyorum. Tek bir enstrümana yoğunlaşıp ona bağlı kaldığımda, kendi limitlerimi zorladığımı fark ettim. Bu şekilde daha yaratıcı olduğumu düşünüyorum.

Synthesizer enstrümanının yansıtma/dışavurum etkisini nasıl görüyorsunuz? Terry Riley, synthesizer’ları bu açıdan çok etkin görmediğini söylemişti.

Hepimiz farklıyız. Dışavurum bir işlev olarak sadece kullanılan enstrümanla ilgili değil, kullanıcının onunla neler yapabileceği de önemli. Bugün Eurorack sistemlerini kullanan insan güruhunu bir düşünün. Gözlerinizi kapayın ve dinleyin. Duyuyor musunuz? Hayır mı? Demek istediğim bu işte... Daha çok insanın enstrümana yaklaşımıyla ilgili bir durum bu. Yaptığım müziklerde ortak payda benim, enstrüman bir renk. Bir kitabı farklı dillere çevirebilirsiniz ama mesaj aynıdır. Ben de enstrümanları böyle görüyorum.

“İnsanlar: Karşılıklı tepki, zorlanma, etkileşim ve iletişim
Makineler: Bir ayna gibi ama sinir bozucu da olabilir”

Bob Moog’a synthesizer’lar insanların yerini almasından endişe edip etmediği sorulduğunda, “Bundan hiç endişe duymadım. Öncelikle bir synthesizer ile müzik yapabilmek için müzisyen olmanız gerek,” demiş. Siz ise bir röportajınızda, “Synthesizer’ın kendisini bir grup üyesi olarak görüyorum,” demiştiniz. Daha önce birçok grupta yer almış bir müzisyen olarak sizden gerçek insanlar ve synthesizer’ları grup üyeliği açısından karşılaştırmanızı istesem ne dersiniz? 

İnsanlar: Karşılıklı tepki, zorlanma, etkileşim ve iletişim. Birlikteliğin tek tek bireylerden daha iyi olma fikri. Makineler: Size kendinizi gösteren bir ayna olabilir, ama aynı zamanda sinir bozucu da olabilir. Çalışmadığında sizi kızdırıyor ama size yanıt vermiyor.

İstediğiniz bir özelliği synthesizer’lara ekleme olanağınız olsa, neyi eklerdiniz?

Çocukken müzik yapmaya aşık olmamı sağlayan aynı sesleri çalmasını isterdim.

Bu ay Moogfest’teki performanslarınız için çok heyecanlıyım. Don Buchla’ya adanan konserde ne çalacaksınız?

“Forse” albümlerimden parçalar çalacağım. Sahneyi Richard, Sarah ve Suzanne ile paylaşıp Don’a saygı duruşunda bulunacağımız için çok heyecan duyuyorum. Hepimiz Don’ı çok seviyoruz.

Sabırsızlıkla bekliyorum!

Teşekkür ederim!


(Bu röportaj ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlandı. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331795080828/zulal-kalkandelen-alessandro-cortini-roportaj)

(Fotoğraf bana aittir.) 


28 Şubat 2016 Pazar

LUBOMYR MELNYK: "KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


28.2.2016



2013 yılında Salon'da besteci/piyanist Lubomyr Melnyk'i ilk kez canlı dinledikten sonra öylesine etkilenmiştim ki, yıllardır o sarsıcı deneyimi tekrar yaşayacağım günü bekliyorum. Nihayet 16 Mart akşamı yine Salon'da Ukraynalı müzisyenin piyanosuna teslim edeceğim ruhumu.

1970'lerden bu yana müzik yapan Melnyk, özel bir teknikle icra edilen "Continuous (Sürekli) Music" adlı türün öncüsü ve aynı zamanda dünyanın en hızlı piyanisti unvanına sahip. Saniyede 19.5 nota (iki eliyle de ayrı ayrı), bir başka hesapla bir saatte 93.650 nota çalabiliyor. Bu teknik bilginin konserde dinleyiciye yansımasını yazıyla tam olarak anlatmak olanaklı değil ama 2013'te yazdığım şu yazıda denemiştim: http://www.veganlogic.net/2013/01/butun-piyanolar-sevgilinizse-yalnzlk.html

67 yaşındaki Melnyk, gençliğinde Latin dili ve felsefe okumuş, klasik müzik eğitimi almış, Paris’te modern dans dersleri için müzik yaparken yaşadığı aşırı yokluk günlerinde "Continuous Music"i yaratmaya başlamış. 1979'da yayınladığı "KMH - Piano Music in the Continuous Mode" adlı ilk albümünden bugüne kadar onlarca mükemmel albüm yayınlasa da, ne yazık ki hak ettiği ilgiyi son birkaç yıla kadar görmedi Melnyk. Ne zaman ki 2013'te bağımsız plak şirketi Erased Tapes'den "Corollaries" adlı albümü çıktı, o zaman ismi daha duyulur oldu. Modern klasiğin genç yetenekleri Nils Frahm ve Peter Broderick ile yaptığı işbirlikleri, onun müziğini daha genç ve farklı bir kesime açtı. 2015'te Erased Tapes için ikinci albümü "Rivers and Streams"i yayınladığında dünyanın çeşitli kentlerinde ve festivallerinde verdiği konser sayıları arttı.

Münzevi bir hayat süren sıradışı bir piyanistin devrimci yöntemleri çok uzun zaman görmezden gelinse de, Lubomyr Melnyk'in öncüsü olduğu Sürekli Müzik, hissedip duyabilenlerin ruhunda çok önemli bir yer edindi. Çalarken kendisi de metafizik açıdan farklı bir boyuta geçen piyanistin enstrümanıyla sonsuz aşkına tanık olmak isterseniz, bu konseri kaçırmayın.


HEM "TEKNE" HEM DE "TEKNENİN KAPTANI"


Sizi ilk kez 2013'te İstanbul konserinizde canlı dinlediğimde olağanüstü derecede etkilenmiştim. "Bundan daha güçlü bir müzik olamaz. Ben bu akşam şiiri gördüm!" demiştim. Yılda 100 geceden daha fazlasını konserlerde geçiren bir müzik yazarı için sıradan bir ifade değildi. Bu nedenle şunu sormam gerekiyor: İnsanları böylesine derinden çarpan bir müziği icra ederken ve sonrasında siz nasıl hissediyorsunuz?

Ne hissediyorum? Bu, günden güne, farklı zamanlara göre değişiyor elbette. Genel olarak, eğer çaldığım parçayı çok iyi biliyorsam, yani o zamana kadar konserlerde birçok kez çalmış durumdaysam, sadece zihnimi piyanonun güzel tınılarına bırakıp onlarla farklı yerlere sürüklenmesine izin veriyorum. Böylelikle aynı anda hem "tekne" hem de "teknenin kaptanı" olmaya çalışıyorum. 

Bunu açıklamak zor; kendime bile! Ama bazen zihnim onu hızlıca devreden çıkardığımı düşlediğim hayali bir evreye giriyor; uyumak gibi sanki... Bazen çalarken uykuya daldığım oluyor; konserlerde değil elbette, evdeyken! Sonra birden uyandığımda parmaklarımı hâlâ o parçayı çalar halde buluyorum. Üstelik parçanın akış hızında da bir değişme olmuyor! Demek ki, Sürekli (Continuous) Müzik icra eden piyanistin zihni, zaman ve mekan üzerinde, varoluş evrenleri üzerinde olağanüstü bir kontrole sahip. Bunu daha iyi açıklayabilmeyi isterdim ama gerçekten zor. Çünkü koşullar değişiyor, ben değişiyorum, evren değişiyor. Sürekli Müzik çalma kabiliyeti bütün gizemi ve farklı boyutlarıyla evren ile yakından ilgili.


"KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ, İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


"Sürekli Müzik, bir kasırganın ortasında ayakta durmaktır," demiştiniz. Kendinizi buna nasıl hazırlıyorsunuz? Hayat boyu süren bir durum mu bu?

Kasırga, sürekli müzik icracısı ve piyanonun birliği aracılığıyla patlarcasına ortaya çıkan devasa ruhsal güçtür. İkisi birlikte her şeyi bastıran bir hortum yaratır. Sürekli Müzik ve öğrenmesi yıllar alan icra tekniği mucizevi bir muammadır. Çalarken benden dışarıya yansıyan gücü kimse açıklayamaz; bütün boyutları aşan bir durumdur. Ninja, Kung-Fu, Tai Chi gücüdür. Rüzgârın, kasırganın, zaman ile mekanı aşan muhteşem doğanın gücüdür ve evrenle çakışan mikrokozmozlar yaratır. İkisi buluşur ve sonuçta bedenim ile zihnimde hissetmenin harika olduğu devasa bir enerji patlaması ortaya çıkar. Sürekli Müzik çaldığım sırada, kendi bedenimle piyanonun bedeni arasında, bedenimle piyanodan çıkan sesler arasında ayrım kalmaz. 

Gerçekte çaldığım sırada ortada hiçbir beden de kalmaz. Hiçlik söz konusudur. Sadece enerji ve hayatın gücünü, ruhumuzdaki tüm insani duyguları ve sevgiyi hissederim. Onu icra etmenin yolu budur! Şahane renklerle dolu kocaman bir alandan esen rüzgâr gibi hissedersiniz. Devasa arazilerin üzerinden uçan görkemli bir kuş gibi olursunuz. Coşkuyla akıp denizlere yönelen derin bir ırmak gibisinizdir. Öylesine sert ve sağlam bir çelikten duvar vardır ki, gezegenler onunla çarpışsa da onu aşamaz; işte o çelik duvarın gücü Sürekli Müzik'tir. Yeryüzünde daha önce hiç böyle bir şey olmamıştır.

Evet, bunu öğrenmek, piyanonun gücünün farkına varmak, bir ömür alır. Gerçek bir piyanist olmayı öğrenmenin sonu yoktur. Bana göre, klasik müziğin harika piyanistleri, iyi eğitilmiş yarış atı gibi. Yarışa katılıp koşabilirler ama gerçek at değildirler; çünkü özgürce koşamazlar ve asla ayaklarının altında çimenleri hissedemezler. Ruhları, kütüphanedeki sayfalar ve kabul edilmiş kayıtlı sonatlar arasında kaybolmuştur. Gerçek at, gerçek piyanist gibi, toprağın üzerinde bir yarış atının hayal edebileceğinden daha hızlı koşar. Aslında Sürekli Müzik icracısı olana kadar zavallı yarış atının gerçek hızın ne olduğuna dair bir fikri yoktur.

"Klasik müzik dünyasında piyanist müziğin kölesidir. Oysa Sürekli Müzik'te müzik piyanistin kölesidir," diye bir ifadeniz var. Müziğiniz ve piyanoya yaklaşımınız oldukça devrimci. Sizce bu fark yüzünden mi klasik dünya sizi yıllarca kabul etmedi?

Ondan olduğunu sanmıyorum. Bana göre muhtemel neden, klasik dünyanın klasik müziğin sonsuz güzellikleriyle teması kaybetmesi. Çok hoş, şatafatlı ya da bilgece ortaya koyulmuş şeyleri duyuyorlar ama mesela çok iyi kalitede bir şarap gibi karşılıyorlar bunu. Ama bu müziğin dayanılmaz güzelliğini hissetmiyor ve duymuyorlar. Eğer klasik dünya Mozart'ın güzelliğini duyduysa, günümüz modern müziğinin güzelliğini de duyabilir. Aynı derecede muhteşem değilse bile, yaşadığımız döneme ait güzellikler de gereklidir ve biz onları görmezden gelirsek, yeryüzündeki bu dönemi yok etmiş oluruz. 


ERKEN DÖNEM MİNİMALİSTLERİN VE "RAGA"NIN ETKİSİ

Sürekli Müzik ile ilgili ilk deneyiminizin minimalizm öncüsü Terry Riley'den kaynaklandığını söylüyorsunuz. Sizin yaklaşımınızla Terry Riley, Steve Reich ve Philip Glass arasında bağ kurmak olanaklı. Fakat müziğinizin minimalist diye nitelendirilmesine karşı olduğunuzu da biliyorum; aksine yoğunluğu anlatmak için maksimalist terimini tercih ediyorsunuz. Bu durumda sizinle minimalistler arasında müzik, enerji ve ruh açısından nasıl bir bağ söz konusu?

Evet, Sürekli Müziği keşfetmemde minimalistler ile ilk karşılaşmam benim için son derece önemliydi. 1970'li yıllardaki o erken dönem besteciler olmasaydı, ben de ancak klasik müziğe öykünürdüm. Onların yarattığı dünya ruhumda bambaşka bir yeni bir evren doğurdu. Onlar olmasaydı, ben hiçbir şey olamazdım ve bu harika Sürekli Müzik dünyasını bulamazdım! Ama şu da bilinmeli ki, onlar sadece bu tohumun gelişmesi için önemli olan toprağın bir parçasıydı. Sürekli Müzik keşfimde bana yol açan çok sayıda başka etken de vardı. Şimdi artık bilgimi diğer piyanistlere aktarma zamanı! Sürekli Müzik icrası, öyle keyifli ve harika bir iş ki, ben öldükten sonra ortadan kalkmamalı. Bu mucizevi bilgi ve tekniği diğer piyanistlere aktarmak, şu anda hayatımdaki en önemli şey.

Hippi yıllarında "Raga"yı temel alan Hint Müziği'ni de ilhamlarınız arasında sayıyorsunuz. Bu tarz Doğu müziği sizi ne yönde etkiledi?

Müziğin içerdiği karışık yapıdan ve çeşitli zamanlama ile hesaplamaları takip edebilmek için icracının çok yüksek bir zihni/ruhsal kapasiteye sahip olma gereksiniminden çok etkilendim. İnsan zihninin çok daha ileri düşünce yapılarına ulaşmasını örnekliyor. Sadece zihin değil, elbette Raga yorumcusunun bedeni ve elleri de, değişen hızlara karşı hava ve su gibi fevkalade akıcı olmalı. 

İnternet sitenizde iki elin aykırı nota örgülerini çalabilen bağımsız varlıklar haline geldiği yeni ve özel bir piyano tekniği anlatılıyor. Bu durumda müziğinizde saf bir kaotik harmoniden söz edilebilir mi?

Eller arasında kesinlikle kusursuz bir koordinasyon ve olağanüstü bir eşzamanlılık var. Bu, uzmanlığın işaretlerinden biridir. İki elin içinde yüzmek için kendilerine ait dünyaları olsa da, kusursuz bir koordinasyon içinde hareket ederler.
 

"THE LORD OF THE RINGS"İN ETKİSİYLE DOĞAN MUAZZAM BİR SEVGİ

Bir keresinde yurtdışında yaşayan genç bir arkadaşım bana gece yarısı e-posta gönderip şöyle yazmıştı: "Hayatın yaşamaya değer olduğunu hissettirecek bir şarkı var mı? Şu anda ona çok ihtiyacım var!" Açık ki zor bir dönemden geçiyordu. Ona yanıt yazıp, "Lubomyr Melnyk'ten 'The Song of Galadriel'i dinle. Mutlaka iyi gelir," dedim. Daha sonra haberleştiğimizde onu dinlediğini ve sonrasında rahatlamış bir halde uykuya daldığını anlattı. O eseriniz, benim bugüne kadar dinlediğim en huzur dolu müzik. Tolkien'in "The Lord of the Rings" adlı kitabındaki gizemli dünyadan esinlendiğini biliyorum ama nasıl ortaya çıktığından söz edebilir misiniz?

Gençliğimde "The Lord of the Rings" benim üzerimde çok güçlü etki bırakan bir deneyimdi. Tolkien'in dili kullanış gücü büyüleyiciydi; ruhumda muhteşem duygular uyandırmıştı. Bugüne kadar hiçbir kitap, yazının gücünü böylesine derinliğine ortaya koymadı. Bir başyapıt yaratmıştı ve yarattığı şey iyi ile kötü, sevgi ile nefret ve yeryüzünde önemli olan her şey arasındaki temel mücadelenin tanımıydı. Galadriel'i, kraliçeyi ve tüm dünyayı müthiş güzel bir dille tanımlayışı, bana Galadriel'in şu anda üzerinde oturduğum sandalyeden daha gerçek göründüğü hayatın derin ve gizemli boyutlarını resmetti. Galadriel, benim mucize ve güzelliğe dair ebedi tasavvurumdu. O nedenle o müziği onun onuruna besteledim; sadece onun için değil, dünyanın onun şarkı söyleyişini duyması ve onun dünyasındaki huzur ve güzelliği duyması için yarattım o müziği. İyilik ve barış dünyası... "The Song of Galadriel", Tolkien'in bize armağanı olan görkemli dünyaya benim ruhumdan yansıyan muazzam bir sevginin müziğiydi. O kitap olmasaydı, dünya ışıksız, mutsuz, kahkahasız ve basit şeylerin güzelliğinden yoksun kasvetli bir yer olurdu. Cinlerin kutsal büyüsü de olmazdı!

"PİYANO ŞARKI SÖYLEYEN BİR RUHTUR!"

Ünlü piyanist Mitsuko Uchida, "Piyano insan gibidir," diyor. Siz de piyano konusunda olağanüstü derecede hassassınız. Piyanoyu canlı gibi düşünüyor musunuz ya da bu enstrümanı sizin gözünüzdeki yerini anlatmak için bir metafor kullansaydınız ne derdiniz?

Evet, piyanolar canlıdır! Onlar da insandır! Şarkı söylerler, sesleri vardır. Öylesine güzel bir ses ki adeta bir koro şarkı söylüyormuş gibi çıkar. Tahtaya, tuşlara dokunup telleri görmek, metal ve tahtanın harika kokusunu duymak, şahane titreşimlerin bedenime ve ruhuma doluşunu hissetmek... Bu, iki insan arasındaki aşk şarkısıdır. Piyanodan daha harika bir şey yoktur. Sadece Tanrı piyanodan daha büyüktür. Piyano, son 300 yılda Tanrı'nın insanlığa en büyük hediyesidir. Ve bugün aptal insanlar ne yapıyor? Çürük patates ve peynirle birlikte onları çöpe atıyorlar! Yağmur ve kar altında kalıp ölmesine izin veriyorlar. İnsanlar piyano katili oluyor! Bu korkunç bir şey. İnsanlar her şeyi öldürmeye başladı. Hatta bilgiyi bile katlediyorlar. Önce dünyadaki piyanoları yok etmeye başladılar, şimdi de var olan tüm bilgiyi siliyorlar. Artık kimse neyin nasıl yapılacağını bilmiyor. İnsanlar iPhone'larıyla yadıma muhtaç oyuncak haline geldi. Oysa piyano, size şarkı söyleyen yaşayan bir ruhtur. Hayatınıza doğan mükemmel bir ışıktır. Lütfen piyanoları öldürmeyi durdursun insanlık!


 (Lubomyr Melnyk'e ayırdığım Vegan Logic radyo kaydı:  https://mobile-iphone.mixcloud.com/VeganLogic11/vegan-logic-xiii-lubomyr-melnyk-18032013)
-

28 Ocak 2016 Perşembe

SYLVAIN CHAUVEAU: "IN SILENCE THERE IS NO WRONG SOUND"


28.1.2016

I became acquainted with French experimental composer Sylvain Chauveau in the year of 2000 when he released his first solo album “Le Livre Noir du Capitalisme”, remastered and released with an English title “The Black Book of Capitalism” by Type Records in 2008. The album was so high on emotion that it struck me hard on the first listen and hasn’t let go yet. Since then I’ve been following Chauveau’s prolific musical adventure. Rooted in rock bands in the 1990s, he has become a rare composer who flirts with different types of music featuring minimal compositions for acoustic instruments, electronics and vocal. As an established film and dance composer, Chauveau also plays in the collaborative outfits 0 (with Joël Merah and Stéphane Garin), On (with Steven Hess), and in the cinematic avant-rock band Arca (with Joan Cambon).

Last October, he released “How To Live In Small Pieces”, a quiet suite of four long, instrumental pieces composed for dance shows: two for piano, two for electronics. On his website, it is said that the acoustic tracks are reminiscent of the "orchestrated silence" of composers such as Morton Feldman. I chatted with Sylvain Chauveau about his impressive approach to music and his many interesting musical projects.

Please tell us a little bit about your musical background. After several years singing and playing guitar in rock bands, how did you come to start making instrumental/electronic/minimal music? Are you classically trained?

I have no musical education and no training, all self-taught. I started playing music quite late, when I was 19. First was the discovery of rock. I started during the grunge era. Then I became more and more attracted to slowness, and then to quietness. By the late 90s, I gave up rock for good, started my own solo thing with piano and strings and abstract electronic sounds. That’s how it all started for me.

Your biographical notes include this paragraph: “After several years singing and playing guitar in French rock bands, Chauveau decided to quit in 1998 and to start a solo project with three main ideas: to stay as close as possible to the abstract beauty of "silence"; to make sure that each sound committed is absolutely necessary; and to find his own roots within his cultural and personal history.” I have three questions about this paragraph. 1. What attracted to you to silence? 2. What is so great about minimalism? 3. Do you feel that you have found your own roots within your cultural and personal history? If so, when did you first feel it?

1. In the late 90s and early 2000s I became literally obsessed by silence in music. I guess it was the logical achievement of my growing interest for radical minimalism. In silence there is no wrong sound. Maybe it’s a form of perfection. Or the illusion of it. Or a form of meditation. By the way, there is almost no silent piece of music in this world. What we’re talking about here is mostly quiet music, to a degree where you really have to listen very carefully to understand that sometihng is happening. It’s a bit mysterious and that’s part of its attractive power.

2. Minimalism is the art of detail. I don’t know if it’s great. It’s just fascinating to me because when all is stripped down to the bone, the smallest detail becomes a huge event, with a increased power. It’s also a way to show that a lot of the usual elements of art pieces are almost unnecessary - we use them mainly because we follow the common stream, the traditions, but we could as well do without. « When one violin is enough, don’t use two », wrote film director Robert Bresson.

3. This biographic note is from 2002, I think! We’re in 2016 and both my music and my artistic interests have evolved. What I was saying at this time is that, as I was French, and not American or English, I couldn’t just keep on doing rock music (which is amercan and english music) and I had to find out what « french music » would be. So yes, I kind of did it - by removing the rock instruments like guitars, bass and drums, and focusing on the sounds of french chamber music from Debussy, Satie, Ravel and Fauré, with piano and strings.


A LINK BETWEEN AVANT-GARDE AND POP

Beside traditional instruments, electronics play a role in your music: how much
important is electronics in your composing?


It’s an element among others but it opens to an almost infinite spectrum of sounds. Every
sound source can be useful to me: instrumental, acoustic, electric, electronic, field
recordings, anything is good if I like the sound. That’s one of the main gifts given to my
generation: we knew everything was a tool. And the big revolution was the rise of digital and computers and all. With digital it became so easy to record and mix music that anyone could do it. That’s how I’ve been able to make records and to finally become a professional musician.

Since you play a number of instruments, is there anything in particular that draws you to the piano? Terry Riley once said that it allows you to control a lot of ideas, more so than a synthesizer and you can control the expressiveness much better with a piano. Would you agree with him?

Yes, piano certainly allows a very precise expressiveness that is harder to find with
electronics and digital. I love the piano (I use it since almost 20 years), but the most
powerful instrument remains the computer, as far as I know. It allows almost everything,
isn’t it? In a way, it’s almost scary, there is too much power, too many options, too many possibilities. I once had this talk my friend Geoffroy Montel, from the band Minizza, who co-runs the label Brocoli: if the Beatles at their time would have been able to use a software as simple (and powerful) as today’s GarageBand, instead of their 4-track analogue recorders, what would they have done? « Just shit », he quietly replied. Too much power can paralise you. We’ve come to a point were we use dozens of sound tools but we are not specialized in any of them. Which brings us back to Robert Bresson: « The capacity of using my tools diminishes as they become more numerous ».

What are the intentions behind your most recent production work?

Using the lessons of experimental music inside the song format. Since a few years I have
started a trilogy of albums of deconstructed songs - my attempt to make a link between
avant-garde and pop. It started with 2010’s «Singular Forms (Sometimes Repeated) ».
The follow up was 2013’s « Kogetsudai ». I’m working on the last part of the trilogy.


“ORCHESTRATED SILENCE”

You recently released a solo album called “How to Live In Small Pieces” and it includes instrumental pieces that are reminiscent of the “orchestrated silence”. Can you shed some lights on this term?

Yes, I read this sentence in the liner notes of a record of music by Morton Feldman, my
favorite composer. The author was mentioning that his pieces could be something
between 4 or 5 hours long and short compositions of two minutes made of « a little more
than orchestrated silence ». I loved this expression. I thought: This is exactly what I’m
trying to do! You can guess it’s about sounds at the threshold of perception, something
soft and sweet, probably quite slow. Like looking under a microscope, you discover a
whole universe in this smaller world.

Do you think slow music is harder to record than fast especially for such a quiet piece? Dustin O’Halloran from A Winged Victory For The Sullen claims that ambient music is only for one percent of people. Do you think people are used to music trying to grab their attention?

Dustin is a good friend and I understand what he means. Of course people want music to
grab their attention. Why wouldn’t they. They want mainly uptempo beats and catchy
vocals, which is perfectly understandable. And that’s not what he and I are doing… Maybe this world needs some musicians doing something else, not obeying the basic rules. We create a quiet atmosphere that will make some listeners come into this subtle universe. Or not. One percent of the people? It’s probably even less. But who cares. It’s not my problem. I’m not here to convince the crowds.

As a composer who uses the studio and electronics, do you ever feel overwhelmed by the possibilities of that way of working?

I know what you mean, yeah. As I said before, we might have too many tools than we
need and it can become a problem. My personal reply to this is not to care about
technology. I’m just interested in sound, in the musical result, not in the technical aspects.
So I use only extremely basic gear. All my pieces are edited on GarageBand, for example. And I don’t own any recording device at home, really. If I have to record or mix anything, I go to a studio and I pay someone to do it. Then I’m just focused on the music itself.


7 YEARS OF SILENCE FEATURING ONL7 17 MOMENTS OF HEARABLE SOUNDS

You have composed a 7 year long piece titled "You Will Leave No Mark On The Winter Snow". It is interesting. What led you to create such a long piece full of silence and featuring only 17 moments of hearable sounds?

The necessity to step outside of the comfort zone of our musical world. I thought that the
duration would be an interesting parameter to play with. If we talk about extremely long
music, usually it can go beyond the hour long, maybe several hours, or even a whole day. If we search further, some people have experimented weeks or months as a duration too. So I believed that an extreme duration should be counted in years. Seven immediately came to my mind, probably as a mythological number. And as I was obsessed with silence, this 7 year piece is silent most of the time. But not only: spread within this blank canvas appear some quiet piano patterns, some discreet electronic sounds, some long drones which fade in and out during a very long time. The internet was the only way I found to make it exist. One can hear the streaming of the piece (which runs between 2012 and 2019) at any moment on www.7yearsofsilence.com

“Le Livre Noir du Capitalisme” was the first time I came across your name. It was so
high on emotion that it struck me pretty hard. How did that come about? It must be quite personal, I think.


Yes, very personal. I came out of the urge. The urge to make for the first time a solo
album, something where I would control everything, be the only captain on board. I was
still in love with a girl who didn’t love me anymore, and the whole record - although
instrumental - is all about this: a desperate attempt to make her come back to me. This
album was everything. I gave all I had for it. All my attention was focused on this for one
and a half year, day and night. It had to be something I could leave behind if I had to die
just after. Of course, today it makes me laugh and I find it quite naive. But I remember it
was so sincere and important to me that during the recording I was afraid of dying being hit by a car, or that the apartment of my friend Joan Cambon - where the album was being made - would burn in a fire and then the tapes would be destroyed before we finish it…

I saw a video of “0” with just three-people-orchestration consisting of guitar,
glockenspiel and percussion. What is the idea behind this band?


0 may not be a basic band at all: it’s quite the opposite! We have created it 12 years
ago and it’s a crazy, uncommon group with two main activities: performing our own
compositions and performing music of other composers. So when 0 plays live, unless you
are informed, you could not really know in advance wether it’s gonna be, for example, a
duet of deeply quiet acoustic music or a large ensemble of strings and winds playing a
long and fast repetitive piece by Philip Glass… We are three core members living in
different countries (France, Spain and Belgium) and the line-up changes according to each project. Even the video you saw is a bit unusual: a trio of glockenspiel / found metal
objects / acoustic guitar, this is not really basic, I think! For our new project, we publish a
new instrumental piece each month on our Bandcamp page during the whole year 2016:
https://0sound.bandcamp.com/album/0-12


ONE COPY LP BECOMES LIKE A PAINTING OR A SCULPTURE

You run one of the most unique labels in music. Can you tell us about the concept
behind the Onement label and I Will Play This Song Once Again Records? Releasing
single-copy vinyl records in the digital age sounds unusual.


I’ve created Onement to release one-copy LPs of experimental musicians I admire (Keith
Rowe, John Tilbury, Robert Hampson…). It becomes like a painting or a sculpture: there is
only one object and that’s part of its power when you have the chance to see or hear it. It’s funny because lately, the Wu Tan Clan have released a one-copy album and they were so proud of their concept, all the medias talked about it and they claimed this was happening for the first time in history of recorded music! Come on guys… I started this thing several years before you did and I have a whole label dedicated to this… Even Jean-Michel Jarre did a one-copy LP back in the early 80s!

As for the other label, I Will Play This song Once Again Records, Florent Garnier and I
have created it 3 years ago. The concept is different: the artists have to re-play and re-
record their songs for each buyer! They announce the name of the buyer and the date in
the introduction of each version… We’re surely the only label in the world doing this.


MUSIC: THE ARTFORM THAT REMAINS THE CLOSEST TO MAGIC

The relationship between music and other forms of art – such as painting, video art
and cinema - has become increasingly important. How do you see this relationship
yourself and in your opinion, does music relate to other senses than hearing alone?

Yeah, but this interaction between different arts is not so new. I guess it was already the
case centuries ago. Musicians must have been influenced by painting, sculpture, poetry,
theatre. Cinema, video and photography have also played a new part since last century.
But I notice music might be the artform that remains the closest to magic: it’s the only art
whose object is always invisible. You may see a musician play, you’re not seeing the
music.

What were your biggest inspirations in the way you make and write music?
Since 2003 I think my biggest inspirations come from the world of visual art. I guess I learnt a lot by watching abstract painting, the abstract expressionist painters, the minimal art, Mondrian, Yves Klein, photography, and more recently contemporary sculpture and installations.

You have composed some pieces for original soundtracks to movies. What role do you think music plays in a movie?

I think there is often too much music in the films: in most American cinema it’s constantly
there, as if they were afraid of letting the scenes live by themselves. When you compose
themes for a film you have a responsibility. The same scene with two different musical
moods could either mean something or its opposite. It’s very powerful.

You have been remixing songs by other artists since 2001. But "Down to the Bone"
is a cover record of Depeche Mode songs in chamber music. How did this idea
come about? Are you a fan of DM?


I did remixes during my musician life, and I like that. But ‘Down To The Bone’ is actually
not a remix record, I’d call it a cover album. To me, remixing means reconstructing a piece out of its original sound files. Making a cover is totally replaying - and in my case re-orchestrating - songs in your own way. I’m not a fan of Depeche Mode. I chose their
repertoire because it was rich enough to provide plenty of famous songs I would like to
sing and reshape them in a very different direction than the original. Where it was all about synthesizers, beats and electronic production, I wanted to bring all that towards quietness, acoustic sounds, chamber music with piano, strings and clarinet.

Are there any artists in or outside the world of classical or neo-classical that you're
excited about currently?


Actually I don’t listen at all to neo-classical music. I almost hate it. As a composer I
stopped doing this kind of music during the past decade. By the time Max Richter and
Jóhann Jóhannsson reached recognition and many younger artists switched to piano
music, I was already feeling the need to move on. I started to work on abstraction and «
orchestrated silence ». The musicians I admire are in different genres: experimental, free
improvisation, contemporary, field recordings, and still a little bit of rock. I could maybe
sum up by saying that I’m obsessed by John Cage and Morton Feldman. And in the past
months, I‘ve been listening mostly to John Coltrane and to Beach House.


"THERE ARE NO MOVEMENTS ANYMORE TODAY"

What are your thoughts about the minimalist movement today?

Honestly, I believe there are no movements anymore today. It’s almost impossible.
Information spreads so fast with the internet that everything new is immediately heard and re-used and overwhelmed. There can’t be such things as musical schools or local scenes anymore. Therefore, we’re by ourselves on this ocean of sounds and, frankly, it’s OK likethat.

Technology has changed the geography of musical movements and their audiences.
Your audience may not be the people who live next door, but someone who’s living
in Lebanon or Iran, and that regarding music, you may have more in common with
that community than the people who you meet at a party. How does this situation
affect you as a musician and the music you make? 


This is a very interesting period for a musician. The digital revolution may have many
downsides, it has also opened new possibilities and it allows the music to travel so easily.
In the past 15 years it has also become much easier to travel around the world for a cheap cost: underground musicians can go play live much easier in many countries. I’m also glad that recording music is not anymore the privilege of people going in expensive,
unaffordable studios. And I’m glad that music can be shared around the world like this.
Lebanon or Iran, yes, it’s possible. I had a interesting email exchange with a young
musician from Ukraine last year. I’m terribly conscious of the many dangers humanity will
have to face during this century, but still, this new era remains exciting.

http://www.sylvainchauveau.com/
https://sylvainchauveau.bandcamp.com/

(Read the Turkish version here > http://www.veganlogic.net/2016/01/interview-sylvain-chauveau.html)

14 Kasım 2014 Cuma

DAVID HARRINGTON: "TANBURİ CEMİL BEY, JIMI HENDRIX GİBİ DAHİ BİR SANATÇIYDI"


14.11.2014
 
Çağdaş müziğin öncü topluluğu Kronos Quartet, 10 yıl sonra yeniden Türkiye'de konser vermeye hazırlanıyor. 1973 yılında kurulduğundan beri kendisi için yazılan ya da düzenlenen 400'den fazla eseri yorumlayan grup, deneysel bakış açısı ve kar amacı gütmeyen Kronos Quartet Performing Arts Association sayesinde kurduğu yaratıcı organizasyon modeli ile tüm dünyada büyük başarı kazandı. Hiç durmadan çalışıp üreten grup, her sezon yaklaşık 12 yeni eser sipariş ediyor, yılda 75'ten fazla konser veriyor, 22 hafta boyunca kendi ülkeleri içinde 15 eyaleti ve Amerika dışında 15 ülkeyi kapsayan turneye çıkıyorlar. Yeni eserlerin yanı sıra, yeni yeteneklerin keşfi ve eğitimi gibi önemli etkinlikleri de söz konusu dernek aracılığıyla gerçekleştiriyorlar.

1973'te kemancı David Harrington (1. Keman) tarafından kurulan dörtlüde, bugün John Sherba (2. Keman), Hank Dutt (viyola) ve Sunny Yang (viyolonsel) yer alıyor. Son derece geniş bir repertuvara sahip olan grup, bugüne kadar bir yaylı çalgılar dörtlüsü için birçok sıradışı kayıt yaptı; Jimi Hendrix'ten "Purple Haze"i yorumladı, Allen Ginsberg "Howl"u okurken müzik yaptı, David Bowie "Space Oddity"i söylerken sahnede Philip Glass ile birlikte ona eşlik etti, Steve Reich'ın 11 Eylül olaylarının etkisiyle yazdığı WTC 9/11 eserini kaydetti. Geçen yıl Paris'te bu eseri gruptan canlı dinledikten sonra uzun süre etkisinden çıkamamıştım. "Requiem for a Dream" filminin Clint Mansell imzalı unutulmaz müziklerini icra eden de Kronos Quartet'ti. Kronos, bu yıl rock grubu The National'dan tanıdığımız Bryce Dessner'ın yazdığı "Aheym"i yorumladı ve muhteşem bir kayıt çıktı ortaya. 41 yılda toplam 43 stüdyo albümü, 5 film müziği kaydettiler ve başka müzisyenlerin kayıtlarına katkıda bulundular. Sonuçta müziğin çok farklı türlerinden besteciler için adeta bir çekim alanı oldu Kronos Quartet. Gelecek yıl da yaratıcı müziğin en önemli etkinliklerinden Big Ears Festival'da "konuk sanatçı" olarak odak noktasını oluşturup onurlandırılacak.

Dörtlüyü 18 Kasım'da CRR Konser Salonu'nda dinlemeden önce David Harrington'a bazı sorular yöneltme şansım oldu. Onca yoğun seyahat programı arasında yanıtlama inceliğini gösterdi. Verdiği yanıtlar yaratıcılığın sırlarına dair de ipuçları içeriyor kanımca...



Bir süredir turnedesiniz ve 10 yıl aradan sonra Türkiye'ye geliyorsunuz. Heyecanla bekliyoruz! Nasıl geçiyor turne?

Bu turnenin bir parçası olmak harika bir duygu. Sırbistan'dan başladık ve "Beyond Zero" adlı eseri çalarak 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcına dikkat çektik. Yaklaşık 20 yıldır bizimle işbirliği yapan Novi Sad'lı besteci Aleksandra Vrebalov, müthiş güçlü bir eser yazdı. Eski dönem kayıtlarıyla yaptığı filmlerle tanınan Amerikalı yönetmen Bill Morrison da onun müziğine çarpıcı bir film yaptı. "Beyond Zero", Vrebalov'un Sırbistan'daki Kovilj Manastırı'ndaki rahipler arasında yaptığı bir kayıtla sona eriyor. Belgrad ve Novi Sad'daki konserlerimizde rahipler bize eşlik ederek şarkı söyledi. Bu eski Bizans müzik geleneğine ait sesin ve ruhun adeta sihirli bir şekilde sahneye yansıması, olağanüstü bir deneyim.

Sırbistan'dan Hollanda'da 's-Hertogenbosh'a gittik. Burası 500 yıl önce Hieronymus Bosch'un (Rönesans'ın kuzeydeki temsilcilerinden Hollandalı ressam- Z.K.) memleketi olan bir kent. Kasım Müzik Festivali, çok canlı ve güzel bir etkinlik, festivalin kapanışını biz yaptık. Rus besteci Sofia Gubaidulina'nın Kronos için 1993'te yazdığı String Quartet #4 adlı eseri, 1994'te Carnegie Hall'daki ilk konserimizde çalmıştık. O tarihte Sofia ile prova yapabilmiştik ama o mükemmel eserini konserde çalışımızı hiç dinleyememişti. Sofia Gubaidulina'nın sıcak, içten bir tavrı var; bunca yıl sonra onun dinleyiciler arasında olması harikaydı. O konserde Hollanda'dan iki konuk sanatçımız vardı: soprano Nora Fischer ve arpist Lavinia Meiijer. Çok coşkuluydu ve Mary Kouyoumdjan'ın son dönemde yazdığı büyük eseri "Bombs of Beirut" ile sona erdi. Dinleyiciler çok duygulandı.

Oradan Lizbon'a geçip Wagner'in "Tristan ve Isolde Uvertürü"nden Cafe Tacuba'dan "12/12"ye ve Steve Reich'tan "Different Trains"e kadar çeşitli parçalar çaldık. Portekizli şarkıcı Ameila Muge bize iki şarkısıyla eşlik etti. Kapanışta orijinalinde muhteşem Ermeni şarkıcı Zabelle Panossian'ın seslendirdiği "Groung" adlı şarkıyı çaldık. Bu şarkı, 1916'da Panossian'ın Amerika'ya gelmesinin hemen ardından kaydedilmişti.

Bu akşam Kafka ve Rilke'nin kenti Prag'dayız. Bu turnede her durağımız giderek daha da derinlik kazanıyor sanki. İstanbul'a tekrar gelip oradaki dinleyicilerimiz için çalmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.



Bu yıl Kronos Quartet'in 41. yılı. Bunca yıldır hem erken dönem müziklerini hem de Kronos Quartet için yazılan özel besteleri dünyanın her yerinde farklı dinleyicilere icra ediyorsunuz. Sizin açınızdan nasıl bir süreçti bu? Sizin için nasıl bir serüven oldu?

40 yıldan sonra artık Kronos'un kendi yolunu, hızını yakaladığını hissediyorum. Dünyanın her yerinden besteciler bizim için heyecan verici eserler yazıyor. Her gün parçası olmaktan ve paylaşmaktan dolayı kendimizi talihli hissettiğimiz yeni deneyimler ortaya çıkıyor. İnsanlık açısından bu kadar çok şeyin mümkün olduğu ve aynı zamanda tehlike içine girdiği böyle bir an müzikte daha önce var olmadı. Konserlerimizde bu güçlü yaratıcılık ve risk anlarını coşkuyla karşılamak istiyoruz. Kendimize ve dinleyicilerimize bu rahatsız edici sorunların bazılarını çözebilmek için enerji vermeyi umuyoruz. İşbirliği yöntemlerine işaret etmek ve yaşam hakkında yeni şeyleri müzik yoluyla öğrenmenin heyecanını göstermeyi umuyoruz.

Müziğiniz klasik virtüözlük ile popüler duyarlılığı buluşturuyor, bir anlamda klasik ile pop arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Bu noktaya nasıl ulaştınız?

Bana göre müzikte kategoriler yok. Kulaklarım kapıda bekleyen bekçi ya da türler arasına çekilen tel örgüler değil. Müzik çok çeşitli şekillerde ortaya çıkıyor, gerçekten bunun nasıl olduğunu tam olarak anlamıyorum ya da üzerinde fazla bir konrolüm yok. Müziğin kendine özgü bir zaman kavramı var. Müzikte tüm hayatımı değiştiren anlar söz konusu. O anları çocuğum ya da torunum gibi sevgiyle el üstünde tutup koruyorum. Müzik deneyimi yoluyla bu tür hayat değiştiren anları yaşamayı sürdürmeyi umuyorum ve Kronos aracılığıyla diğer insanlara da bunu yaşatabilmeyi diliyorum.



Yıllardır birikte çalışabildiğiniz müzisyenlerin bulunması Kronos için büyük şans olmalı. 
Prodüksiyon sırasında yaşanan diyaloğun temeli ne, nasıl bir dinamik söz konusu?

Müzisyen olmanın tek anlamı, hayatınızın belli bir anında, müzikle mümkün olan en fazla oranda ilişki içinde bulunmaya karar vermiş olmanızdır. Yanınızdan yürüyüp giden fırıncı ya da muhasebecinin de müzikle yoğun ilişkisi olabilir ama bunlar dönüşüm yaratan deneyimler olmayabilir. Biz Kronos'ta çaldığımız müziğin asıl sahibi değiliz, onu bir süreliğine paylaşabiliyoruz. Bizim sorumluluğumuz, bulabileceğimiz en harika, en güzel ve en sarsıcı müziği bulmak. Gezegendeki en yaratıcı beyinlerin gücünü kullanarak hayatın bazı gizemlerini anlatmaya ve o müzisyenlerin bize en iyi müzikal düşüncelerini vermelerini sağlamaya çalışıyorum.

Kronos Quartet bugüne kadar Philip Glass, Terry Riley, Astor Piazzola, Steve Reich, Tom Waits, Paul McCartney ve Björk'ün de aralarında bulunduğu çok farklı müzik yapan yetenekli isimlerle çalıştı. Çalışacağınız müzisyenleri ya da yorumlayacağınız eserleri seçerken temel kriteriniz ne?

Kronos'un yaptığı çalışmalar, bir sonraki aşama için sonsuz bir araştırma gibi. Bir sonraki aşama için doğru olan hangisi? Bu insan portresini nasıl biraz daha tamamlanmış hale getiririz? Daima bana ertesi gün cazip gelecek müziği ararım. Yarının müziğinin ne olduğu konusunda bugün emin değilim.

Birçok besteci ile uzun süreli ilişkiler kurabildiğimiz için şanslıyız. Eğer bir kere çalıştığınızda yeterince iyiyse, onu sürdürmek de iyi sonuçlar verir diye düşünürüm hep. Pratik yapmak önünüze yeni rotalar çıkarır. Her besteci ile ne kadar çok çalışırsak, o kadar çok hikaye anlatılabilir. Steve Reich, Kronos Quartet'e en kişisel eserlerini emanet eden açık bir örnek. Bu güvene değer veriyoruz ve bütün bestecilerimizi yeni anlatım olanaklarına kavuşturmayı umuyoruz.



Terry Riley ile nasıl tanıştınız? Onunla çalışmanız müzikal anlamda hangi keşiflere yol açtı?

Terry Riley, 1980'den bu yana Kronos için beste yapıyor. Çalışmalarımızı onsuz hayal edemiyorum. Şu ana kadar bize yalnızca 27 çok çeşitli bir renklilik vermekle kalmadı; birlikte gerçekleştirdiğimiz provalarda yaptığı yorumlar ve müziğinin gücüyle, Kronos'un dağarcığına yeni bakış açıları ve sesler eklememize olanak sağladı. Müzik ve insanlık için olağanüstü bir güç Terry Riley.

İstanbul konserinizde nasıl bir program olacak? Merak ediyorum, birkaç ipucu vermek olanaklı mı?

Kentinize son geldiğimizden bu yana neler yaptığımızı gösterecek bir program var aklımızda. İstanbul konserimizde en sevdiğimiz bazı bestecilerin eserlerini çalacağız. Montreal'den Nicole Lizee bizim için eğlenceli, ses bakımından yaratıcı ve çok hoş müzikler besteledi. İran'dan Sabha Aminika, konserlerimize çok eski bir İran geleneği olan halı dokumacılığının seslerini taşıdı. Aleksandra Vrebalov, ülkesindeki kafa karıştırıcı çatışmaları müzikle anlattı. Terry Riley'in en büyüleyici eserlerinden birisini, "Salome Dances for Peace"ten "The Gift"i çalacağız. Dörtlüler için yazılmış eşsiz bir eserdir bu. Bu konuda başka hiçbir şey ona yaklaşamaz bile. Dinleyici aniden Hindistan'a gider, birden kendini Moğolistan'da bulur, olağanüstü bir şey.

Fark etmiş olabilirsiniz; Suriyeli şarkıcı-besteci Omar Souleyman ve Ramallah Underground'un müziklerini çalıyoruz. Ermenistan'dan bir parça olabilir. Yahudi müziği, Hıristiyan müziği, İslami müzik... Bu dünyada hepimizin paylaştığı birkaç değerli anın işe yarayabileceğini göstermek  istiyoruz.

Tanburi Cemil Bey'den "Eviç Taksim", bu yıl yayınladığınız "A Thousand Thoughts" adlı albümde yer alıyor. Sizi o esere çeken neydi?

Tanburi Cemil Bey, Bartok, birkaç isim saymak gerekirse, Jimi Hendrix ve Astor Piazzola gibi dahi bir sanatçıydı. Dünyaya Osmanlı müziğini kazandırdı, bu müziğin en etkileyici eserlerini verdi. "Bey" kelimesinin İstanbul'un arka sokaklarından geldiğini duyabilirsiniz. İstanbul'a gelip Tanburi Cemil Bey'den bir eser çalmamayı hayal bile edemeyiz.

24 Ocak 2013 Perşembe

Bütün piyanolar sevgilinizse, yalnızlık kimin umurunda?


24.01.2013
 
Dün gece Salon'da 1970’lerden bu yana müzik yapan büyük bir değeri, Lubomyr Melnyk'i dinledik. Geçen yıllarda “dünyanın en hızlı piyanisti” rekoruna sahip olduğu yazılmıştı bazı yerlerde. Saniyede 19.5 nota (iki eliyle de ayrı ayrı), bir başka hesapla bir saatte 93.650 nota çalması haber olmuştu.

1979’da yayımladığı ilk albümü “KMH - Piano Music in the Continuous Mode”dan beri minimalizm akımı doğrultusunda farklı bir piyano tekniğiyle icra edilen “continuous music”in (sürekli müzik) öncüsü de o. Bu müstesna müzisyen, Münih doğumlu fakat çeşitli kaynaklarda Ukrayna asıllı Kanadalı diye geçiyor. Ama kendisi konserde Ukraynalı olduğunu söyledi.

Plak şirketi Erased Tapes, nisan ayında çıkacak “Corollaries” adlı albümünü yayımlamaya karar verdiğinde, onlara “30 yaşımdayken nerelerdeydiniz?” demiş Melnyk. Ben de benzer bir soruyu kendi kendime sordum; bugüne kadar neredeydim? Neden peşine düşüp onu daha önce canlı dinlemeye çalışmadım? Böylesine çarpıcı bir deneyimi olabildiğince erken yaşamalı insan.

Bu duygularla gittim dün akşam Salon’daki konsere. Öncelikle şunu belirteyim; büyük bir üzüntüyle gördüm ki, konsere gelen dinleyici sayısı azdı. Keşke böyle bir konserde kuyruklar sokağa taşsa, biletler haftalar öncesinden bitse. Ama Lubomyr Melnyk de az ilgi gören olağanüstü yetenekler sınıfına dahil. Piyanoyu yeniden yaratsa da, geliştirdiği teknikle bugün dünyadaki en büyüleyici piyanist olsa da, medyatik olmayınca konserlerde kuyruklar sokağa taşmıyor. Gerçi Avrupa’da konserlerinin biletleri hemen tükeniyor; ama sanırım Türkiye’yi Avrupa ile kıyaslamaktan da artık vazgeçmek gerek. Avrupa neresi, Türkiye neresi...



Bu uzunca girişten sonra konsere gelelim. Tam 21.30’da sahneye çıktı Lubomyr Melnyk. Alt kata akıllıca bir tercihle sandalyeler koyulmuştu. Ben de en öndeki sırada yerimi aldım. Heyecanlıydım. Konserin güzel olacağını tahmin ediyordum ama tahminimin de ötesinde çok etkilendim. Melnyk, bugün artık 65 yaşında, uzun saçları beyazlamış ama dinç görünüyor. Piyanosunun başına geçmeden önce konsere gelenlere teşekkür edip, müziğinin felsefesini anlattı. Gençliğinde Latin dili ve felsefe okumuş, klasik müzik eğitimi almış, Paris’te modern dans dersleri için müzik yaparken “continuous music”i yaratmaya başlamış.

Kendisinin konserde söylediğine göre, kendi bedeni piyanonun bir parçası oluyor, piyano soundun içine giriyor, notalarla oluşan o ses de tekrar onun bedenine dönüyor. Sese metafizik bir olgu olarak bakıyor, müziğe tasavvufi bir yaklaşımı var. Piyanosunu rekor sayıda notaya basarak çalarken asla bir şova dönüştürmüyor işi. Amacı, piyanoyla bütünleşmek ve girdiği o ruhani yolculuğa dinleyiciyi de çekmek.

Konser sırasında Ukrayna ile Türkiye arasındaki bağlantıya da değindi Melnyk. Geçmişte sorunlar yaşanmış olsa da, bugün artık eskinin bir tarafa bırakılıp geleceğe farklı bir boyutta bakılabildiğini, kendisinin de Doğu müziğinden etkilendiğini söyledi. “Belki fark etmeyebilirsiniz ama dervişler benim müziğimin içinde,” dedi. 

Sonra yavaşça sandalyesine oturdu, çıt çıkmıyordu mekanda. Tam 40 dakika boyunca neredeyse nefesimi tutup dinledim müziğini. Ben dün gece şiiri gördüm. Daha önce çok piyanist dinledim, içlerinde çok beğendiklerim oldu ama şiiri görmek yaşamadığım bir histi. Melnyk’in parmaklarının hareket hızına ve konsantrasyonuna odaklandığım anlarda o şiirin içinde kayboldum. 

Melnyk, Terry Riley’i anımsatan büyüleyici minimalizmi kendi dünyasında işleyip, insan ruhunu kıskıvrak yakalayan bir yoğunlukla yorumlamış. Konser sonrasında plak almak için fuayede kendisini görünce, ilk bölümde çaldığının adını sordum; karışık parçalardan oluştuğunu söyledi. Ben minimalizm diyorum ama Melnyk kendi müziğini “maksimalist” diye niteliyor. Çünkü büyük bir hızla çok kısa sürede çok fazla nota çalıyor. En sağdaki pedala (sustain pedal) devamlı basınca, ortaya çıkan titreşimler ve armonik  seslerle hiç kopmadan akıp giden bir müzik dokusu çıkıyor ortaya. 



Konserin ikinci kısmında çaldığı 20 dakikalık parçanın adı “The Fountain” (for 2 Pianos) idi. Onu anlatırken bir çeşmede akan suyun sesinden, suyun kenarında uçuşan kuşlardan söz etti. İki piyano için yazılan bu eserde bir piyanonun sesini hoparlörlerden önceden kaydedilmiş şekilde duyacağımızı, diğerini ise kendisinin onun üzerine çalacağını açıkladı. İlk kısımda hissedilen hüzün, ikinci parçanın başlarında belirgin değildi; iki piyanonun çarpıcı uyumu ritim odaklıydı ve melodisiyle dinleyeni adeta hipnotize ediyordu; ama müzik ilerledikçe birinci bölümdeki hüzün tekrar belirdi. 

Yaşayan piyanistler arasında piyanoyu onun kadar içten, kusursuz ve yoğun bir duygusallıkla çalabilen başka birisi daha var mıdır bilemiyorum. Konserden önce arkadaşlarla Melnyk’in münzevi hayat tarzından konuşurken, “Eh, böyle müzik yapmak için de öyle yaşamak lazım,” demiştim. Konser sırasında bu defa kendi kendime dedim ki, bu kadar güzel müzik yapabiliyor olsam, hayatım boyunca yalnız kalmaya razıyım. İnsan o müzikle dertleşir, onunda beslenir, onunla sevişir... Beden, piyanonun parçası haline geliyor ve sonuçta ondan çıkan ses bedene geri dönüyorsa, insan başka ne ister?

Melnyk, bir kere kendisine ün, şan, şöhret, para konusunda soru sorulduğunda, “Bütün piyanolar arkadaşınızsa, para kimin umurunda?” demiş. Bence “Bütün piyanolar sevgilinizse, yalnızlık kimin umurunda?” demek de olanaklı.

(Fotoğraf ve videolar bana aittir.

-

13 Kasım 2012 Salı

Vitrindeki Albümler 141: Brian Eno - Lux (Warp Records)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Aralık 2012 



Bu yılın en iyi ilk 10 albümünü sıralayıp, bir cümleyle o albümleri neden sevdiğimi anlatmamı istediklerinde, sıra Brian Eno’nun Warp Records’tan çıkan yeni albümüne gelince, “Minimalizmin yarattığı boşlukları benim doldurmamı sağlayarak hayal gücümü en çok harekete geçiren, dinginliğin tanımını yapan albüm, yine ambient’ın en güzel örneklerini veren avangart dahi Eno’dan geldi” diye yazdım. Eno’nun müziğinde beni en çok etkileyen özelliktir belirsizlik. Öyle bir belirsizlik ki, ancak dinleyenin aklıyla ruhunun ortaklaşa karar verdiği bir yolda netleşir. Bu nedenle onun enstrümantal solo albümlerini dinlerken ayrı bir heyecan duyarım; yine olayları ve başroldekileri bizzat belirleyeceğimi, böylece tamamen kişisel ve hayali bir film çekeceğimi ve bunu kimseyle paylaşmayacağımı bilirim.

Dinleyici açısından bu şekilde algılanan müziği yapan da, yani Eno da, o belirsizliğin, kontrolsüzlüğün peşine düştü uzun yıllar önce. Kendi ifadesiyle yaptığı, mimarlık ile bahçıvanlık arasında bir iş. Müziği üreteceği sistemleri kendisi buluyor ve kurguluyor ama bir noktadan sonra o müzik üzerinde kontrolü kalmıyor. Yani mimarlıkta olduğu gibi belirli bir arsaya, belli teknikleri kullanarak bir yapı tasarlıyor ama bahçıvanlıkta olduğu gibi tarlaya tohumları ekerken sonuçta ne olacağını bilmiyor. Ne kadar tohum attığı, ne ektiği belli olsa da, alacağı mahsulü tam olarak bilmiyor. Eno’yu heyecanlandıran his bu. Bu nedenle müziğini anlatırken de, Terry Riley’in ilk minimalist beste olarak değerlendirilen 1964 tarihli “In C” adlı eserine atıf yapıyor sık sık. (O eseri bilmeyen araştırırsa ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.) 

Brian Eno’nun son iki yıldır Warp Records’tan çıkan albümlerinin aksine yeni yayımlanan “Lux”, solo bir albüm. Eno, kendisi bu albümü ambient diye nitelemiyor; özel olarak bir bina için kaydetmiş Lux’ı. İtalya’nın Torino kentinde 18. yüzyıldan kalma bir binanın iki büyük salonunu birbirine bağlayan The Great Gallery adlı bir geçit var. Bu mekanı yönetenler, 100 metre uzunluğunda 15 metre yüksekliğindeki bu geçitten geçenlerin biraz yavaşlatılması için Eno’dan oraya uygun bir müzik yapmasını istemişler. Çünkü insanların yarıştaymış gibi büyük bir hızla geçiğ gittiğini ve içinde bulundukları olağanüstü güzel ortamın farkına bile varmadıklarını görmüşler. 

Eno, Londra’daki stüdyosunda müziği yapmış ve Torino’daki binaya dım attığı anda o müziğin binaya uygun olmadığını anlamış. Sözü edilen binayı ben de Torino ziyaretimde görmüştüm. Müziğin kullanılmasını istedikleri yer, gün içinde oldukça aydınlık, içeri farklı açılardan ışığın süzüldüğü, içinizi ferahlatan bir yer. Ayrıca Eno’nun belirttiği gibi, Barok mimarinin en güzel örneklerinden birisi. Ama orası için yaptığı ilk kayıt, çok içe dönük, modern ve karanlık bir sound içerdiğinden, karakterlerin uyuşmadığını düşünmüş ve oturup binanın içinde çalışmaya başlamış, oraya uygun yeni müzikler yapmış. Albümün temelini bu ikinci kayıtlar oluşturuyor. Kısacası Lux, bir ses enstalasyonu olarak başlıyor ve sonradan albüm halini alıyor.

Yaklaşık 20’şer dakikalık 4 parçadan oluşan albüm, Eno’nun “Music for Thinking” projesinin bir devamı olarak, “Music for Airports”, “Music for Films”, “Apollo: Atmospheres and Soundtracks” adlı önceki çalışmalarının izinden gitmiş. Piyano tınıları o kadar usulca çıkıyor ki, daha ilk notadan düşünebileceğiz sakin atmosferin kapısını açıyor. Tınılar arasında bilinçli olarak bırakılan boşluklarda sanki her şey uzay boşluğunda süzülür gibi çok yavaş hareket ediyor. Keman sesi devreye girdiğinde yarattığı süzülme hissi, bana göre tam da Eno’nun hedeflediği nokta. Yaptığım iş her neyse onu bırakıp sandalyeme yaslanıp gözlerimi kapadığım an o ve ondan sonrasında Eno’nun kontrolü yok. Müziğin bana düşündürdüklerini kendime saklayacağım ama albümü dinlerken itiş kakışın olmadığı, çok huzurlu, güzel bir yere doğru sürüklendiğimi belirtebilirim.

Lux’ın da piyanonun üzerindeki beyaz tuşlarla formüle edilen matematiksel bir kurgusu var. O ayrıntılar Eno için minimalizmin temelini oluşturuyor. Kendi müzisyenliğini bahçıvanlık ile mimarlık arasında bir yere koyarken kastettiği bu. İlkeleri belirliyor ama gerisi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Eno'nun sonucu önceden belirlenen, katı kuralları olan müziğe karşı duruşu ve sınırsız olasılıklar teorisi Lux ile devam ediyor. Şu anda Tokyo’nun en büyük havalimanı Haneda’da ve Keşif Müzesi’nde de çalan albüm, müziğin dahi yeteneklerinden Eno’nun son harikası.



_

Translate