Blixa Bargeld etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blixa Bargeld etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2014 Cuma

2014'ÜN İLK YARISINDA YAYINLANAN EN İYİ İLK 20 ALBÜM*


8.8. 2014 

Adet olduğu üzere, müzik alanında yılın en iyilerini konuşmaya başladık. Ben de bu yazı için geri dönüp yılın ilk yarısında öne çıkan albümlere baktım, bir sıralama yaptım. Bazılarını hiç sevmeyenler ya da başka albümlerin de listede olması gerektiğini düşünenler çıkacaktır mutlaka. Bu listeler, bir müzik yazarı tarafından yapılmış olsa da sonuçta kişisel beğenileri yansıtır; ama elbette yıl içinde çıkan yüzlerce albüm arasında müzik değeri, kayıt kalitesi ve yaratıcılık açısından yapılan eleme sonucunda geriye kalan albümler arasında bir sıralamadır.

"En iyi" tanımlaması her zaman tartışmaya neden olur ama şunu ifade etmek gerekir ki, sanat alanında tek bir en iyi yoktur; herkesin beğenisi farklı olduğundan kendine göre bir "en iyi" algısı olacaktır ve bu doğaldır. Listeleri o bakış açısıyla değerlendirmek ve farklı listelerden faydalanarak yıl boyunca yapılanlara bakmak gerekir. 2014'ün sonunda duruma bir daha bakarız.

20- WILD BEASTS - PRESENT TENSE
Bir önceki albüm “Smother”daki önemli çıkıştan sonra, bu kez daha karanlık ve minimal, vokali biraz daha öne çıkaran, synth’lerle ve elektronik sound ile daha haşır neşir ama yine etkisi çok yoğun bir albüm yaptı grup. Bunu da büyük ölçüde gitar ve synth melodilerinin uyumuna ve her albümde giderek gelişen vokal kullanımına bağlamak olanaklı. Müziğe, kendini tekrarlamaktan kaçınan, yaratıcı ve ilham verici bir yaklaşımı var Wild Beasts’in. Bu albümle bundan sonraki rotaları hakkında iyice merak uyandırdılar.




19- OWEN PALLETT - IN CONFLICT 

Pallett’in Brian Eno’nun synth, gitar ve vokal katkılarının yanı sıra, Çekoslovak FILMharmonic Orkestrası ile kaydettiği dördüncü solo albümü, kariyerinde bir başyapıt. Mükemmel melodileri son derece etkileyici ve kişisel şarkı sözleriyle böylesine şiirsel bir yapıda, sofistike bir enstrümantasyonla buluşturan pop albümüne sık rastlanmıyor. Owen Pallett’in vokaldeki etkinliğini artırdığı, besteci ve şarkı yazarı olarak kendini aştığı “In Conflict”, dinlerken içinde kaybolmak isteyebileceğiniz, güzel sürprizlerle dolu bir orman adeta. 




18- BECK - MORNING PHASE
Belirgin olarak 1970’lerin folk, country rock ve saykedelik rock sounduna ağırlık veren albüm, 2002 tarihli “Sea Change”i hatırlatıyor ve kuşkusuz Beck’in en iyi işlerinden birisi. Belki albümdeki her şarkı ilk dinleyişte hemen yakalamıyor insanı ama dinledikçe altyapıdaki güzellikler keşfediliyor. Orkestrasyon ve prodüksiyon Beck’in ustalığını bir kez daha bütünlüklü bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer bu albümü “Sea Change”in devamı gibi düşünürsek, ondan geride kalan bir yönü yok kanımca. Beck kataloğunda yıldızlı bir yeri olacak bu albümün.




17- VATICAN SHADOW - DEATH IS UNITY WTH GOD
Prurient adlı projesinden de tanıdığımız Vatican Shadow ya da gerçek adıyla Dominic Fernow’un altı kasetten oluşan bu serisi, endüstriyel tekno dinleyicileri için gerçek bir nimet. Toplam 20 ayrı parçanın içinde 25 dakikayı aşan da var, 17 saniyelik kayıtlar da. Fernow’un yıkıcı, agresif ve karanlık soundu, diğer abümler gibi bu kasetlerde de temel unsur. Sadece kendisini cezbeden seslerin peşinden giden Vatican Shadow’un hiçbir kurala bağlı olmayan asi ve tutkulu tavrı, takdiri hak ediyor. Çok derinlerde, karanlığın içinde ürpertici güzellikler bulanlar için...




16- PYE CORNER AUDIO - BLACK MILL TAPES VOLUMES 1-4
Head Technician adıyla tanınan prodüktör Martin Jenkins’in Pye Corner Audio adı altında bir süredir yayınladığı Black Mill Tapes kayıtlarını bir araya getiren, 40’tan fazla parçanın yer aldığı bu albümler, elektronik müziğin geçmişinden bugüne bir geçit gibi. İçinde seveceğiniz bir ritim, vuruş, melodi bulmamanız söz konusu değil. Erken dönem analog kayıtlar, endüstriyel tekno, minimal tekno, bilimkurgu filmlerine soundtrack olabilecek garip fütüristik karanlık soundlar, Eno etkisindeki ambient seslere kadar ne ararsanız var bu albümlerde. Her şeyden önce arşiv meraklılarının dikkatini çekerim.




15- HAUSCHKA - ABANDONED CITY
Asıl adıyla Volter Bertelmann, sahne adıyla Hauschka’nın “Abandoned City” adlı albümü dünyanın farklı yerlerindeki terkedilmiş kentlere adanan şarkılardan oluşuyor. Hauschka’yı önceden hazırlanmış piyanosu ile yarattığı ritmik sound ile tanıyoruz, piyanoyu enteresan bir yöntemle ritim enstrümanı olarak kullanıyor. Bu albümde de piyanodan adeta bir orkestra sesi çıkarmakla kalmayıp, bazen dinlendirip nostaljik duygulara sürüklüyor, bazen de agresif vuruşlarla sanki geçmişten hesap soruyor. Kullandığı enstrümana böylesine hakim bir müzisyenin özgünlüğüne ve melodilerle insan aklında canlandırdığı hikayelere şapka çıkarıyorum.




14- LINDA PERHACS - THE SOUL OF ALL NATURAL THINGS
Saykedelik folk’un nadide isimlerinden ozan şarkıcı Linda Perhacs’ın 44 yıl sonra yayınladığı yeni albümü, vokalin saflığı ve müziğin yalınlığıyla hem kulaklarımız hem de yüreğimiz için ilaç gibi. Perhacs, 1970’te “Paralellograms” adlı ilk albümünün ticari başarı getirmemesi ve bunun üzerine plak şirketinin de albümün tanıtımını yapmaya pek yanaşmaması yüzünden asıl mesleği olan dişçiliğe geri dönmüştü. Yıllar içinde hayranları, kopyası bulunamayan o albümü dinlemesi için çevrelerinde yayarak bir efsanenin doğuşuna neden oldular. Sonunda aradan bunca yıl geçince, bu defa Linda Perhacs’ın “The Soul of Natural Things” adlı ikinci albümü yayınlandı. Folk, Americana, New Age, Freak folk türlerine meraklı olanlar için bir hazine değerinde bu albüm.




13- FUTURE ISLANDS - SINGLES
Future Islands, aslında “In Evening Air” (2010) ve “On the Water” (2011) albümleriyle çoktan radarıma girmişti ama müzik sahnesinde asıl çıkışı “Singles” ile yakaladı. 4AD plak şirketine geçmesinin, David Letterman’ın şovunda yer almalarının da etkisi büyük oldu tabii ama bence dünya onları keşfetmekte geç kaldı. Vokalist Samuel Herring’in içindeki tutkuyu ateşe çevirme yeteneği çok az müzisyende var. Kimisi onlar için post-wave diyor, kimisi synthpop. Bana kalırsa 80’lerin new wave tarzını punk, dans ve deneysel öğelerle buluşturan bir post-punk grubu Future Islands. “Singles”da bu unsurların tümü yine var ama önceki albümlerin soundu biraz daha pop’a kayınca bu kez bir parça yumuşadı. Ben “In Evening Air”deki gibi dinleyiciyi yakasından tutup doğrudan yaşadığı acının, aşkın, umutsuzluğun, isyanın doğrudan tanığı yerine koyan o agresif soundu daha çok sevsem de, “Singles” da yakıcı içtenlikten yoksun değil.




12- BEN FROST - A U R O R A
Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı. 




11- YANN TIERSEN - INFINITY
Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.




10- FENNESZ - BÉCS
Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama. 




9- THEE SILVER MT. ZION MEMORIAL ORCHESTRA - FUCK OFF GET FREE WE POUR LIGHT ON EVERYTHING
Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.




8- HTRK - PSYCHIC 9-5 CLUB
2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikkat ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.




7- MAX COOPER - INHUMAN
Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünü büyük bir merakla bekliyordum. Heyecanım boşa çıkmadı. “Inhuman”, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliğinin eseri. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Yarattığı soundu dinlerken insana çok yakın geliyor ve o bu hissi duyguları basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yapıyor. Yılın en iyi elektronik müzik albümlerinden birisi. 




6- TEHO TEARDO & BLIXA BARGELD - SPRING (EP)
Listeye aldığım tek kısaçalar bu oldu. Ancak içinde yer alan kayıtların mükemmeliğini düşününce, almasaydım haksızlık olurdu. Geçen yılın en güzel albümlerinden biri olan “Still Smiling”i birlikte kaydetmişti Teardo ve Bargeld. O verimli işbirliğinin devamı bu yıl Record Store Day’de yayınlanan “Spring” kısaçaları ile geldi. Blixa Bargeld’ın sesinin tınıları öylesine güçlü ki, Almanca bilmeseniz de yüreğinize dokunuyor. Attığı çığlıklar, çıkardığı hırlamalar ve bazen de fısıldarcasına söylediği kelimelerle, dev bir ses evreninin içinde farklı karakterler canlandırıyor Bargeld. Teardo gibi yetenekli bir multienstrümantalistin ustalığı da, ona bunu yapma olanağı sağlayan altyapıyı yaratıyor. Tek kelimeyle büyüleyici kayıtlar. 




5- ALESSANDRO CORTINI -SONNO
Einstürzende Neubauten ile yaptığı çalışmalardan ve kendi elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizerdan delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bu yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem. Deneysel ve garip seslerden hoşlananlar kaçırmasın bu albümü. 




4- ERIK K SKODVIN - FLAME
Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame” de, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu karanlık atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.




3- AUTOMAT - AUTOMAT
Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch. 




2- SWANS - TO BE KIND
Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek onların aşmaya cesaret edebileceği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine özgü müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor, olağanüstü bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.




1- BOHREN & DER CLUB OF GORE - PIANO NIGHTS
Black Sabbath'a özgü doom, death metal grubu Autospy'nin soundu ve caz baladları ile yaratılan bir tür ambient karışımı onların müziği. “Piano Nights”, müziklerindeki karanlığın tonunda bir seyrelme, atmosferde bir rahatlama hissettiriyor. "Black Earth" ve "Beileid" albümlerindeki gibi insanı dipsiz derinliğe doğru çeken havaya düşkünseniz biraz şaşırabilirsiniz. Kuzey Avrupa'da bir kentte çetin kış koşullarında yapılan gece yürüyüşlerinden ziyade, yine kuzeyde bir yerlerde ama sonbahardaki sakin yürüyüşlere soundtrack olur diye geçiyor içimden. Bohren’in elinden çıkan dark ambient ve caz buluşması her haliyle çarpıcı.


7 Mayıs 2014 Çarşamba

TÜRKÇE ÇEVİRİSİYLE "NIRGENDHEIM"!


Sözlerini hiç anlamadığınız ama müziğin ruhunuza dokunuşuyla savrulduğunuz oldu mu? Olmuştur mutlaka. Vokalsiz şarkıları düşünecek olursak, zaten orada insanı etkileyen şey müziğin tınıları, melodi ve ritim; hepsinin birleşimiyle ortaya çıkan sound. Ama benim söz ettiğim vokalli bir şarkı; anlamadığınız bir dilde söylenen ve duyduğunuz her kelimede içinizde titreşimlerin yaşandığı bir şarkı. Böylesi de olmuştu daha önce ama çok sık olmuyor bu.

Teho Teardo ile Blixa Bargeld'ın Salon'daki konserinde bu deneyimi bir kez daha yaşadım. Yeni bir şarkı söyledi Blixa Bargeld. Şarkı sözlerini, hatta anonsta söylediği ismi bile anlamayadım ama tam anlamıyla büyülenmiştim, çok dokunmuştu şarkı bana. O geceden sonra konser hakkında yazı yazarken yaptığım araştırma sırasında şarkının isminin "Nirgendheim" olduğunu ve ikilinin özel olarak yayınlayacakları "Spring" adlı kısaçalarda yer alacağını öğrendim. Kısaçaları edinmek için çok çaba harcadım ama sadece Record Store Day için özel olarak sınırlı sayıda basılacağını duyunca hayal kırıklığı yaşadım. Kısaçalara hala kavuşamadım ama en azından dijital olarak alabildim, radyo programın Vegan Logic'te de çaldım.



Haftalardır şarkının Almanca sözlerinin, bire bir çevrilmese bile, kısa da olsa ne hakkında olduğunu anlamama yardımcı olabilecek var mı diye soruyorum sosyal medyadan ve radyodan... Hatta Almanca bilen birkaç tanıdığa özel mesaj da gönderdim ama sonuç alamamıştım. Blixa Bargeld'ın şarkıda neden söz ettiğini o kadar merak ediyordum ki, rüyama girdi bu konu.

Sonunda yardımıma genç bir dinleyicim, üniversite öğrencisi Ahmed yetişti. Bana gönderdiği e-posta'da şöyle yazmış: "Arkadaşımın arkadaşı Almanca bilen biri buldum sonunda. Ana dili Almanca olan biri ve çevirmenlik yapıyormuş. Umarım iyi bir çeviridir."

Afet rüyalar,
her şey şimdi yine,
tırnak çıkmalı ama herkes molada.
tavandaki noktaları sayıyorum 61 taneler.
sene son esintilerinde kışa dayandı.
sende her şey ...

Bir kaplan sessizce yaklaşıyor
her nereden her nerede
her nerede her nerede
hiçbir yerde evden geri dönmüş.

Tek tek pes ediliyor, çözülüyor ...
sadece o tek bir nokta
o direniyor
bir şey kaldığı sürece geriye kalan
bir şey daha çok ister
sıfırda ve aydınlık gecelerde sıcak ...

Zaman beni istiyor
her ne ise her nerede ve her nerede ise
hiçbir yer evde
her nerede her nerede her nereden hiçbir yer evden

her nereden her nerede hiçbir yerde evden.

Teşekkürler Ahmed... Teşekkürler Blixa Bargeld... Teşekkürler Teho Teardo. Artık rahat uyuyabilirim.Belki de bu sözlere uyan bir rüya görürüm.

7 Mart 2014 Cuma

BARGELD VE TEARDO MÜZİĞİN DİLİNİ KONUŞTURDU


07.03.2014

Blixa Bargeld'ı İstanbul'da en son Borusan Müzik Evi'nde canlı dinleyeli 15 ay olmuş. O konserde Alva Noto ile sıradışı bir performans sergilemişler, iki gece arka arkaya müziğin gücünü iliklerimize kadar hissetmemize neden olmuşlardı. Aradan geçen 15 ay, hem benim kişisel yaşantım hem de Türkiye'nin koşulları açısından çok zor bir dönemdi. Tam o arada İtalyan müzisyen, besteci Teho Teardo ile Blixa Bargeld'ın ortak imzasını taşıyan "Still Smiling" girdi hayatıma. Hani bazı anlar vardır, bir şarkı duyarsınız ve o size etrafınızdaki herkesten, her şeyden daha yakın gelir; işte bana o duyguyu 2013'ün kaotik Haziran ayında bu şarkı yaşattı. (Albüm hakkında yazdığım yazı) O günden beri de bu şarkıyı canlı dinleyeceğim anın hayalini kurdum. Sonunda birkaç ay önce Salon'da konser verecekleri haberini aldım. Her günün sonunda takvim yapraklarını birer birer yırtarken heyecanlanmamı sağlayan ender konserlerden biriydi.

Dün akşam bu heyecanla gittim Salon'a. Her iki katta da, doğru bir tercihle, sandalyeli oturma düzeni uygulanmıştı. Kısa bir bekleyişten sonra her üçü de tamamen siyah giysiler içindeki müzisyenler sahnede yerlerini aldı. İkilinin geçen yıl verdiği konserleri Youtube'da izlediğimde çellist Martina Bertoni'nin yanı sıra, bir yaylı dörtlüsünün de sahnede yer aldığını görmüştüm. Ancak bu kez yanlarında sadece Martina Bertoni vardı; albümde The Balanescu Quartet'in icra ettiği yaylı seslerinin yerini, dün akşam bilgisayardaki kayıtlar aldı. Bunun yarattığı bazı sıkıntılar oldu konserde. Blixa Bargeld'ın bilgisayardan gelen seslerden memnun olmadığında, hem gitar çalan hem de aynı anda bilgisayarı kontrol eden Teardo'ya ters bakışları ve hafif çıkışları oldu. Zaman zaman çellonun ve gitarın sesi fazla yükseldi ve Bargeld'ın gür sesinin önüne geçti. 



Ancak belli ki Bargeld'ın iyi bir günüydü dün; şarkı aralarında Teardo ile espriler yapıp şarkılara dair bilgiler verdi, dinleyiciden gelen tepkilere gülümsedi. Her zamanki gibi siyah gömlek, ceket, yelek ve pantolondan oluşan sahne kıyafetinin içinde görünümü aynıydı ama rahat bir ruh hali içinde olduğu belliydi. Açılışı, "Still Smiling" albümünden "Nur Zur Erinnerung" ile yaptılar. Çellonun yarattığı gerilime karşılık veren gitar tınıları ve Bargeld'ın Almanca sözleri yorumlarken çıkan kararlı yorumu, daha ilk andan yarattığı dramatik atmosferle salonun havasını değiştirdi. Arkasından yine aynı albümden "Mi Scusi" ile devam ettiler. Türkçe anlamı "özür dilerim" olan şarkıda birtakım çarpıcı sorular yöneltiyor Bargeld. "Farklı bir dilde öpebilir miyim?", "Başka bir dilde ben kimim?" ve "Metaforlar beni izler mi?"gibi sorular suratımıza çarparken, incelikli enstrümantasyonun yarattığı sıradışı seslerin içinde adeta olduğumuz yere çivilendik.



Sıra "Axolotl"a geldiğinde, gerilimli çelloya, Blixa Bargeld'ın dilini ağzının içinde dolandırarak çıkardığı müthiş sesler eşlik etti. İlk iki dakika bu şekilde elektronik sesler, çello tınıları ve Blixa Bargeld'ın yarattığı o tuhaf seslerle geçti, 2. dakikada Almanca vokal devreye girdi ve 3. dakikada Blixa Bargeld'ın meşhur çığlığı kulaklarımıza doldu. "Axolotl"un bir Meksika semenderinin adı olduğunu düşünürsek, bundan daha iyi bir canlandırma olamazdı; albümü dinlerken bunu hissetmiştim ama canlı tanık olmak ayrıca güzeldi. Blixa Bargeld, sadece farklı insan tiplerine değil, farklı canlı türlerine de sesiyle hayat vermekte en usta müzisyen. Sadece bu niteliği bile onu herkesten ayrı bir yere koyuyor benim gözümde. 

"Still Smiling"in ilk notaları duyulduğunda bir hayalimin daha gerçekleştiği andı. Gezi Direnişi'nden bu yana bana güç veren şarkıda, "En karanlık günü de hatırlıyorum ama bu sonuncu değildi," diyor Bargeld, ama yine de "biçimsiz ruhumun en derinliklerinde hala gülüyorum" diye avunuyor. Ancak o sözleri söylerken mimiklerinden anlaşıldığı gibi ironik bir avuntu bu… 



Konser boyunca şarkılar albümdekinden farklı bir sıralamaya tabi tutulsa da, 12 şarkının da hepsi çalındı. Bis için sahneye tekrar gelmelerinden önce "Defenestrazioni" dışında tüm albümü canlı dinledik. O ana kadar araya sadece bir cover girdi. Brezilyalı müzisyen Caetano Veloso'nun "The Empty Boat" adlı şarkısının enfes bir yorumunu duyduk Bargeld'dan. (Albümde yer alan "Alone With The Moon", The Tiger Lillies grubunun kurucusu Martin Jacques'in yazdığı bir şarkının cover'ı.) 

Alkışlar üzerine sahneye tekrar gelen ekipten tek bir şarkı ya da en fazla iki şarkı beklerken, "Defenestrazioni" ile birlikte, Teho Teardo ile Blixa Bargeld'ın bu yıl 1 Mart'ta satışa çıkan yeni kısaçaları "Spring"de yer alan üç şarkıyı daha dinledik. A yüzündeki "The Empty Boat"tan sonra yeni kaydettikleri "Nirgendheim", bence konserin en muhteşem dakikalarına imza attı. Hüzünlü, şiirsel ve çok etkileyici bir şarkı. Bargeld'ın mızıka çaldığı, çığlıklarını esirgemediği, içinden ateş çıkarcasına söylediği, epik bir eser! (Ne yazık ki şarkının sadece 1 dakikasını kaydedebildim. Aşağıda onu paylaşıyorum.)



Bu sırada İtalyanca bir şarkının öncesinde dinleyicilere sorular yönelten Bargeld'a verilen bir yanıt, konserin unutulmaz anlarındandı. Farklı dillere vurgu yaparak, "Kaç kişi İtalyanca konuşuyor? Kaç kişi Almanca, İngilizce konuşuyor? Tabii kaç kişi Türkçe konuşuyor derseniz ben de onlar arasında yokum," dediğinde, kalabalıktan birisi "We all speak music!" diye karşılık verdi. Yüzündeki ifadeden anlaşıldığına göre Bargeld dahil, salondaki herkesin beğendiği bir yanıt oldu bu, kimisi alkışlayarak destek verdi. Yaşadığımız ülkeyi düşünecek olursanız, teknik anlamda aynı dili konuşan milyonlarca insanın içine düştüğü toplumsal anomi karşısında, ortak dilin her zaman anlaşmaya yetmediğini, aslolanın, düşünce yapılarındaki uyum olduğununetolarak görüyoruz. Blixa Bargeld, Almanca, İtalyanca hatta Japonca söyleyebilir ama onu anlamak için müziği yeter bize. Bu duyguyu her konserde yaşamak olanaklı değil. Teho Teardo ve Blixa Bargeld'ın farklı dilleri ve sesleri kullanarak yarattıkları "Still Smiling", her şeyden önce bunu hissettirdiği için olağanüstü bir albüm. Salon'dan iki saat sonra çıkıp Twitter'a baktığımda, yaşadığım ülkeyi tek başına yönetmeye çalışan politikacının "Youtube'u, Facebook'u, Twitter'ı gerekirse yasaklarız!" dediğini okudum. O anda aklıma "Come Up and Se Me"deki şu sözler geldi: "The man who screwed a whole country!"


Setlist: Nur Zur Erinnerung - Mi Scusi - Axolotl - Buntmetalldiebe - Still Smiling - Nocturnalia - What If…? - Konjunktiv II - The Empty Boat (Caetano Veloso cover) - Come up and See Me - Alone with the Moon - A Quiet Life - Negroni // Soli Si Muore - Nirgendheim - Defenestrazioni - Millions of Eels 

(Fotoğraf ve videolar bana aittir.)

7 Şubat 2014 Cuma

SIRADIŞI BİR CAZ KONSERİ: Youn Sun Nah @ Borusan Müzik Evi


"Sıradışı", her müzisyen için kullanılabilecek bir sıfat değil; yetenekli olabilir, etkileyici olabilir ama sıradışı olmak herkesin harcı değil. Bunu, dün akşam Borusan Müzik Evi'nde Youn Sun Nah'ı (asıl adıyla Na Yoon-sun) dinlerken, bir kere daha hissettim. Koreli caz vokalisti, 2012'de İstanbul'a yine gelmişti ama o konseri kaçırmıştım. Dün akşam, albümlerinden tanıdığım müzisyeni ilk kez canlı dinledim. Youn Sun Nah'a bu kez kontrbasta Lars Danielsson yerine Simon Tailleu eşlik ediyordu; akordeon, bugüne kadar gördüğüm en tarz sahibi müzisyenlerden Vincent Peirani'ye, gitar ise usta müzisyen Ulf Wakenius'a emanetti. Her biri enstrümanına son derece hakim virtüözlerle Youn Sun Nah'ın uyumu, adeta kapıyı açan anahtarın kilide girişi gibi milimetrik bir uyum içindeydi.

44 yaşındaki Youn Sun Nah'ı tanımayanlar için kısaca bir bilgi vermek gerekirse, Kore'nin önde gelen orkestra şeflerinden bir baba ile müzisyen bir annenin kızı. Üniversitede Fransız Edebiyatı üzerine okudu ve bir moda şirketi için çalışırken bir tiyatro yöneticisi tarafından keşfedilip ilk müzikal deneyimini yaşadı. Sonra 27 yaşındayken, Paris'e gidip önemli okullarda caz ve şansonlar üzerine okudu. Bir yandan okulda öğretmenlik yaparken, bir yandan da Fransa'nın caz kulüplerinde, barlarında şarkı söylemeye başladı. 2001'de ilk albümü "Reflet"i yayınladıktan 2008'de Almanya'nın ünlü caz plak şirketi ACT ile anlaşana kadar toplam beş albüm yayınladı. Geçen yıl yine ACT'den çıkan "Lento" adlı albümü ile büyük başarı kazanan sanatçı, caz dünyasının bugün en yetenekli, en yaratıcı isimlerinden birisi.

Youn Sun Nah'ı sıradışı bulmamdaki temel neden, çok geniş bir vokal aralığında kullanabildiği güçlü, temiz bir sese sahip olması ve tamamen kendine özgü bir yorum geliştirmesi. Le Monde, onu, "Bir UFO'nun caz evrenine muhteşem bir ses ve tutkulu bir özgünlük ile dokunuşu" diye tanımlamıştı. Çoğunlukla birbirine benzeyen ama kusursuz yorumculardan biri değil o; evet, o da mükemmel ama herkesten farklı. Özgeçmişi ile ilgili yazılarda, caz hakkında hiçbir şey bilmezken, 27 yaşından sonra kimseden doğrudan ilham almadan kendi yolunu çizdiği belirtiliyor. Mutlaka bununla bir ilgisi var özgünlüğünün. Paris'e gitmeden önce bir arkadaşı caz üzerine çalışmalar yapmasını önerdiğinde, ona, cazın ne olduğunu sormuş. O da, "Popüler müziğin kökeni," deyince, caza yönelebileceğini düşünmüş. Batı kültürünün egemenliği altında yetişmemiş ama Batı'ya özgü formları kendi diliyle yorumlamayı öğrenmiş Youn Sun Nah. Nah'ın farkını sözcüklerle ancak bu kadar açıklayabiliyorum ama asıl albümlerini dinlerseniz, eminim, daha net bir şekilde algılanır bu özelliği.



Konsere gelirsek, baştan sona eksiksiz, çok profesyonel, doğal ve içten bir performanstı. Açılışı yapan şarkı, 2010 albümü "Same Girl"de yorumladığı popüler müzik klasiği "My Favourite Things" oldu. Daha önce duyduğum bütün versiyonlardan ayrılan, kırılgan ama bir o kadar da etkili bir yorumdu. Nah'ın tek başına sadece elindeki kalimbayı çalarak söylediği şarkıyı dinlerken, insan sesinin gücünü hissediyorsunuz. Ardından sahneye gelen Wakenius ile birlikte, Nine Inch Nails cover'ı "Hurt"e geldi sıra. "Lento"da yer alan bu şarkı, Wakenius'un dokunaklı gitar tınılarının üzerine Nah'ın duru vokalinin döşendiği enfes bir yorum. Tailleu ve Peirani'nin de yerini almasının ardından ekip tamamlanınca, farklı türlerin melodilerinde akıp giden bir yolculuk başladı dinleyiciler için. Perküsyonün rolü, zaman zaman gitara ve kontrbasa verilirken; Pierani'nin akordeonu adeta konuşturduğu şiirsel yorumu, beni konser salonu dışında başka dünyalara sürükledi.


Kore folk şarkısı "Arirang", Nah'ın kendi yazdığı "Pancake", Stan Jones bestesi "Ghostriders in the Sky", Vincent Peirani'nin bestelediği "Empty Dream" arka arkaya sıralanırken, Nah'ın en kalın, sert sesten bir anda en ince sese inip çıktığı, mırıldanır gibi yaparken aniden neredeyse çığlık attığı anlar, bana Blixa Bargeld'ı hatırlattı. İkisini aynı sahnede düşündüm bir an ve o hayal bile heyecanlandırdı beni. Çünkü düne kadar, sesini Blixa Bargeld kadar iyi kontrol edebilen bir kadın müzisyen ile karşılaşmamıştım. Özellikle "Ghostriders in the Sky"da Nah, bir an sanki bir heavy metal grubunun vokalistiymiş gibi agresif bir şekilde brutal vokal yaparken, birkaç saniye sonra ninni söyleyen yumuşak bir sese dönüşebiliyordu. Başlangıçta akordeon ile gitar diyalogunu dinlemek, iki halk ozanının sözlerle atışmasını dinlemekten farksızdı.



Ulf Wakenius bestesi "Momento Magico"nun çalındığı dakikalar ise, tek kelimeyle büyüleyiciydi; gitar ile vokalin yarışırcasına birbiri ile söyleştiği anlardan sonra, Wakenius'un unutulmaz solosunu dinledik. Nah'ın nefes almadan sesini eğip büktüğü sırada bu performansın okullarda ders olarak okutulması gerektiğini düşündüm. Hani derler ya, şaşkınlık ve hayranlıktan ağzımız açık bakakaldık. (Bu şarkının videosunu YouTube'dan buldum, yukarıda onu paylaşıyorum.) Simon Tailleu'nun kontrbasın tellerini parmaklarıyla parçalarcasına hızla çaldığına tanık olunca şaşkınlığımız daha da arttı. Klasik müzik, caz, pop, etnik müzik, tango, hepsi bir aradaydı ama öylesine bir özgün karışımdı ki, benzeri yok.

Konser sona erdiğinde uzun zamandır duymadığım kadar kuvvetli bir alkış fırtınası koptu. Youn Sun Nah, bis için geri geldiğinde, Amerikalı besteci, müzisyen Randy Newman'ın "Same Girl" adlı şarkısına yaptığı cover'ı bir müzik kutusundan çıkan tınılar eşliğinde tek başına söyledi. Ayakta alkışladık; yine yetmemişti, doymamıştık müziğe. En kısa zamanda yeniden ülkemize gelir ve İstanbul ile sınırlı kalmadan diğer kentlere de uğrarlar umarım. Dün akşam Borusan'da kuşkusuz yılın en iyi konserlerinden birisini izledik. Aslında benim açımdan bugüne kadar gördüğüm en iyi, en unutulmaz performanslardan biriydi. Tüm ekibe kocaman bir bravo!


(Youn Sun Nah'ın resim YouTube kanalından aldığım "Momento Magico" dışındaki diğer videoları ve fotoğrafları dün geceki konserde ben çektim.)


22 Ağustos 2013 Perşembe

VEGAN LOGIC XXXIV - BLIXA BARGELD - 19.08.2013


19.08.2013 tarihinde Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic Blixa Bargeld özel programının kaydı. (Programı aşağıdaki bağlantılardan Archive.org ve Mixcloud üzerinden dinleyebilirsiniz.)


1- Einstürzende Neubauten - 3 Thoughts
2- Einstürzende Neubauten - Blume
3- Blixa Bargeld & Gudrun Gut - Die Sonne
4- Blixa Bargeld & Anita Lane w/Die Haut - Subterranean World (How Long?...)
5- Nick Cave and the Bad Seeds - The Weeping Song
6- Nick Cave and the Bad Seeds - Where the Wild Roses Grow
7- Blixa Bargeld - Somewhere Over the Rainbow
8- Blixa Bargeld - Soul Desert (Can cover)
9- Blixa Bargeld - Johnny Guitar 
10- Einstürzende Neubauten - Berlin Babylon
11- Blixa Bargeld & Amanda Ooms w/The Tim Isfort Orchestra - Küss mich wach
12- Blixa Bargeld & Alva Noto (ANBB) - Electricity Is Fiction
13- Blixa Bargeld & Teho Teardo - Alone with the Moon 

Archive.org üzerinden dinlemek için:



Mixcloud üzerinden dinlemek için:






17 Temmuz 2013 Çarşamba

TEHO TEARDO & BLIXA BARGELD: STILL SMILING


17.07.2013
 
Müzik yazılarımı takip edenlerden bazıları soruyor; "Neden bir süredir albüm eleştirisi yazmıyorsunuz?" diyorlar. Onlara bir açıklama borçluyum. Kişisel olarak biraz zor bir yıl geçiriyorum. O yüzden albüm yazılarına zaman ayıramaz oldum. Ben, bir albümü dinler dinlemez onun hakkında yazı yazamıyorum. Bazen bakıyorum yabancı dergilerin yazarları bir albüm internete düşer düşmez hemen yazı yayınlıyorlar. Rekabet ortamında ilk eleştiriyi yazma çabasını anlıyorum ama benim yapabileceğim bir şey değil bu. Bir albüm hakkında tam bir görüş oluşturabilmem için, onunla bir süre yoğun bir zaman geçirmem, gece gündüz, farklı ortamlarda onun bana hissettirdiklerini içime sindirmem gerekiyor. Elbette ilk izlenim olarak teknik bilgiler verilebilir ama ben daha çok bana hissettirdiği duygunun peşindeyim ve onu doğru yansıtmak istiyorum.

Bir süredir yaşadığım zorluklara mayıs ayı sonundan itibaren ülkenin içine girdiği kaos ortamında başka herhangi bir şeye odaklanamama sorunu de eklendi ve bugüne kadar geldik. Ancak bu arada çok güzel albümler çıktı ve hakkında eleştiri yazamadığım her albüm için kendime kızdım.  Bundan sonra eskisi gibi daha sık yazmaya çalışacağım; çünkü müzik benim yaşama sevincim, nefes alma yolum. O yol hep açık kalmalı. 

***

Bu açıklamadan sonra yeniden bir eleştiri kaleme almak için bana güçlü bir ilham veren albüme geçebilirim. O albüm, Teho Teardo ile Blixa Bargeld'ın işbirliği sonucunda ortaya çıkan "Still Smiling".  Aslında İtalyan plak şirketi Specula Records'tan nisan ayında çıktı ama geri kalan Avrupa ülkelerine dağıtımı haziran ayının sonunda oldu. 

Blixa Bargeld'ı tanımayan var mıdır bilemiyorum. Müzik tarihinde Einstürzende Neubaten ve Nick Cave and the Bad Seeds ile öyle bir iz bıraktı ki, ne unutulur ne de unuttturulur. Einstürzende Neubaten son birkaç yıldır aktif değil; en son 2007'de albüm kaydettiler, 2010'da 30. kuruluş yıldönümlerini kutlamak üzere Avrupa'da turneye çıktılar. Ondan sonrasında Blixa Bargeld, elektronik müziğin en yetenekli isimlerinden Alva Noto (Carsten Nicolai) ile 2007'de başladığı işbirliğini sürdürdü. İkili, 2010'da bir EP ve albüm yayınladı, konserler vermeye başladı. (Alva Noto ve Blixa Bargeld ile geçen yıl Borusan Müzük Evi'ndeki İstanbul konserleri sırasında yaptığım röportaj için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/12/sosyalizm-egoizm-ve-deneysellik.html)

Teho Teardo ise, rock grubu Meathead'in kurucularından İtalyan bir müzisyen ve besteci. 90'lı ve 2000'li yıllar boyunca birçok müzisyenle işbirliği yaptı, aralarında Il Divo'nun da olduğu filmler için müzik besteledi. Teardo, Blixa Bargeld ile ilk kez 2011'de "Ingiuria" adlı tiyatro oyununa yaptıkları katkı sırasında tanışmış; daha sonra da "A Quiet Life" adlı bir filmin müzikleri için bir araya gelmişler.  

Bu kez ikilinin işbirliğinden Berlin ve Roma'da 2012/13'te kaydedilen 13 şarkılık enfes bir albüm ortaya çıktı. Kayda, Teardo ve Bargeld'ın yanı sıra, ünlü yaylı dörtlüsü The Balanescu Quartet de katkıda bulunmuş. 


Albüme adını veren şarkı, "Still Smiling"i ilk duyduğum andan beri Haziran Direnişi'nin zor zamanlarında sığınağım oldu. Çünkü Blixa Bargeld, şarkıda bütün olumsuzluklara karşın hala güldüğünü anlatıyor. Geçmişe doğru bakıyor, karanlık günleri, bazı ilişkilerinin bitişini hatırlıyor. "En karanlık günü de hatırlıyorum ama o sonuncu değildi" diye itirafta bulunuyor. Yine de "biçimsiz ruhumum en derinliklerinde hala gülüyorum" diyor. Blixa Bargeld'ın konuşur gibi söylediği bu sözlere yaylılar eşlik ederken, sona doğru bir yerde sesinin tonu değişiyor, hırlarcasına "Still Smiling" diye defalarca söylüyor dizeyi. İçerdiği kara komedi üzerimde öyle bir etki bıraktı ki, ne zaman umuda ihtiyacım olsa dinleyeceğim şarkılardan birisi de artık bu.

"Still Smiling" beşinci sırada ama özel hislerim nedeniyle ilk ondan söz ettim. Aslında açılışı yapan şarkı "Mi Scusi". "Aaahhh!" diye bir inleme ve ardından çellonun devreye girişiyle başlıyor albüm. Albüm boyunca İtalyanca, Almanca ve İngilizce sözler şarkılarda iç içe geçmiş durumda. Blixa Bargeld, dil üzerindeki ustalığını ve merakını bir kez daha konuşturmuş albümde ama İtalyanca konuşurken ortaya çıkan aksanından dolayı da affını rica ediyor "özür dilerim" anlamına gelen şarkıda. "Başka bir dilde öpebilir miyim?" diye sorarken, basit bir anlatımla dilin zihnimizde kurduğu baskıya felsefi bir bakış da getirmiş oluyor.

Albümün en güzel şarkılarından bir diğeri "Come Up and See Me"de, Blixa Bargeld'ın usta vokaline yaylılar ve sürükleyici bir ritim destekliyor. Şarkının hüzünlü melodik yapısı içinde birden yaylılar duruyor; fonda klavsen çalarken Bargeld, İtalyan medya kuruluşlarının adlarını sayıyor ve arkasından da "the man who screwed a whole country" diyor. O adamın İtalya'nın başına bela kesilen Berlusconi olduğunu anlamak zor değil. Şarkıyı ilk duyduğum andan beri Türkiye için uyarlansa, medya kuruluşları olarak da NTV, CNN Türk, Habertürk, Sabah, Yeni Şafak, TRT Star, Bugün ve türevleri sayılsa ne iyi olur diyorum.


Üçüncü şarkı "Axolotl", albümdeki en garip soundu olan şarkı. Benim gibi garip seslere meraklı olan herkes için "Axolotl"u dinlemek ilginç bir deneyim olacaktır. Şiddetli bir çelloyla başlıyor şarkı, 35 saniye sonra birtakım elektronik sesler devreye giriyor ve ona Blixa Bargeld'ın diliyle çıkardığı acayip sesler de ekleniyor. Blixa Bargeld'ın Almanca vokalini ancak 2. dakikadan sonra duyuyoruz, 3. dakikada ise o meşhur çığlığı başlıyor. Bir yerde "Ben küçük bir Axolotl'um" diyor. Axolotl, bir tür meksika semenderinin adı. Bütün o tuhaf seslerin arkasındaki düşünce buradan geliyor. Bir semenderi Blixa Bargeld'dan daha iyi kimsenin sesle canlandıramayacağından artık eminim. 

"Alone with the Moon", İngiliz üçlü The Tiger Lillies grubunun kurucusu Martyn Jacques'ın yazdığı aynı adlı şarkının cover'ı. Blixa Bargeld, cover'ın hakkını tam anlamıyla vermiş; diğerlerine göre konuşma havasından uzaklaşıp gerçek anlamda şarkı söylemiş burada. Şarkının romantik atmosferinden sonra "What If...?" ile girilen gerilimli hava albümün içerdiği tezatlara iyi bir örnek. Önce kontrabas, ardından keman sesleri duyuluyor, yaratılan dramatik sound ile birlikte "Ya cennette huriler beklemiyorsa, ya hepsi bir tercüme hatasıysa?" diye soruyor Bargeld. "Ne güzel bir gün! Ne güzel hava ama benim bütün duyduğum bir yazıcı" dediğini duyuyoruz ama şarkının tam olarak ne hakkında olduğunu bulmak için İtalyanca kısmı iyice anlamak gerekiyor. "Nur Zug Erinnerung" adlı Almanca şarkı için de aynısı söz konusu. (Bu konuda birisi bana yardım ederse çok sevinirim.)

Albümün kapanışını Blixa Bargeld'in bugüne kadar yazdığı en kişisel şarkılarından birisi yapıyor. Turnedeyken taksi, otel odası ve sahne arasında yaşadığı rutin hayattan söz ediyor. "Taksi, oda servisi ya da mastürbasyon..." diyor bir yerde. Sonra yaptığı röportajlardan duyduğu sıkıntıyı açığa vuruyor. "Nick Cave ile yeniden çalacak mısınız?" diye soruyor İngilizce aksanı bozuk bir kadın. İlginçtir; ben röportaj yaparken Nick Cave hakkında hiç soru sormamıştım ama kendisi konuyu oraya getirmişti. 

"Still Smiling", "Defenestrazioni" adlı şarkının atmosferik soundu ile sona ererken Blixa Bargeld, "Hepimiz uçabileceğiz, şarap içeceğiz, bulutlarda kahvaltı edeceğiz" diyor. Şarkının ismi Türkçe'de pencereden fırlatma ya da işten kovulma/siyasi partiden atılma anlamlarına geliyor. Belki de bireyin bağlı bulunduğu gruplardan kurtulup kendi benliğini bulunca özgürleşeceğini anlatmak istiyor Bargeld. Öyleyse doğru söylüyor...

Albüm boyunca şarkı sözleri, hayata dair birbirinden ilginç kavramları farklı dil yapıları içinde birbirine perçinlemiş. Hem düşündürüyor, hem merak ettiriyor hem de güldürüyor. Teho Teardo ve The Balanescu Quartet'in enstrümanlardaki ve ses kurgusundaki üstünlüğü de buna eklenince, çok çarpıcı, olağanüstü güzel bir albüm kaydedilmiş. Blixa Bargeld'ı canlı dinlemiş olanların da mutlaka albümü dinlerken aklına konserdeki dik duruşu, sert bakışları ve ilginç yüz mimikleri gelecektir. Ama bu deneyimi yaşamamış olanların da Bargeld'ın sesiyle yarattığı tiyatrodan müthiş bir keyif alacaklarını düşünüyorum. İnsana dair birçok farklı duyguyu vokaline bu yetkinlikte yansıtabilen fazla müzisyen yok. Benim için yılın olumlu anlamda en sarsıcı albümleri arasında "Still Smiling". Klasik, elektronik, avangart ve deneysel müzik türlerinin sıradışı bir buluşması. Baştan sona dinlenmesi, zaman ayırılıp yaşanması gereken, ciddi ama espriyle dolu, sofistike bir albüm bu; geçiştirmeye gelmez. 


- 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

NICK CAVE ADLI FANTASTİK BİR DÜNYA




55 yaşında, yaklaşık 40 yıldır sahnede, besteci, yazar, senarist, oyuncu... Birisine tanımadığı bir insanı bu şekilde anlattığınızı düşünün. Büyük olasılıkla daha adını bile duymadan etkilenecektir. Ama gelin görün ki, sözünü ettiğiniz o sanatçı Avustralyalı alt-rock ikonu Nick Cave bile olsa, hâlâ her konserde sahneye çıkmadan önce içinde bir korku yaşıyor, ne zaman bir albüm yayınlasa insanların o kadar da iyi olmadığını düşünecekleri endişesini taşıyor. Herkes Nick Cave and the Bad Seeds’in birkaç ay önce çıkan yeni albümü “Push the Sky Away”e övgüler yağdırırken, o, bu tür bir ruh haline giriyor. 

Dünya turnesini sürdüren Nick Cave ve grubunu geçen ay New York konserinde izlemeye giderken aklımda bunlar vardı. Ben koltuğuma oturup mutlulukla sahneye bakarken, aynı sahnenin tam ortasında durup bütün dikkatleri üzerinde toplayan müzisyen neler hissediyor olacaktı? Duygularının dışavurumu Beacon Theater’ı tıklım tıklım dolduran izleyicilere nasıl geçecekti? Konserde müziği dinlerken, bir yandan da bu gözle inceledim Nick Cave’i.

Beklenen an gelip de karşımızda grubuyla birlikte onu gördüğümüzde, bir süre dinmeyen çığlıklara maruz kaldı kulaklarımız. İnce uzun endamı, heybetli duruşu, sert bakışları, ölene kadar boyayacağını söylediği simsiyah saçları ve üzerindeki jilet gibi takım elbiseyle sahnede estirdiği karizma mıydı o etkiyi yaratan? The Guardian’ın mart ayında yayınladığı 50 yaşın üzerinde en iyi giyinen ünlüler listesinde yer alıyor Nick Cave. Tarantino gangsterlerinin tarzına sahip, dünyanın tek “chic goth”u diye tanımlamışlar onu. O kadar çarpıcı bir dış görüntüsü olmasa, romantik şair ruhu yine de aynı çığlıkları duymamıza neden olmaz mıydı? Bariton sesi kalbimizde sarsıntılar yaratıp, bizi garip bir şekilde ona çekmez miydi? Çekerdi elbette, en azından benim için öyle...

Ancak ilginç olan, bunca yeteneğe ve böyle bir karizmaya sahip olan sanatçının hâlâ insanların onda beğenilmeyecek bir yan bulacağından endişe duyması. Bir röportajında, kendine güvensizliğinin arkasında üniversiteyi tamamlayamamasının da etken olduğunu söylemişti. Ancak sanat eğitimi alırken bitiremediği o üniversite, 30 yıl sonra kendisine onursal doktora ünvanı verdi. Bunu annesine söylediğinde, 85 yaşındaki ağırbaşlı kadın, “Başını dik tut ve siktir et gerisini!” diyerek kendisinden hiç beklenmeyen bir küfür sallamış. 

Birçok kişinin tanrılaştırdığı bir sanatçının da, bir zamanlar bazı alanlarda başarısız olmuş olabileceğini düşünmeyiz genellikle. O bizim için bugün gördüğümüz haliyle kalıplaşmış bir efsane gibidir aslında. Beacon Theater’da sahnede gördüğüm Nick Cave, bütün kontrolü elinde tutan büyük bir profesyoneldi. Çocuklardan oluşan Harlem Voices adlı koroyu yönlendirdi, şarkıları seslendirirken eğilip en öndekilerin gözlerinin içine dik dik baktı, söylediği sözleri teatral bir şekilde yorumladı. Uzun bacaklarını açıp havaya tekmeler savurdu, bedenini özgür bıraktığı çeşitli dans figürleri sergiledi, zaman zaman sanki bir vaiz gibi ellerini iki yana açıp olabildiğince gür sesiyle inletti salonu. Aşk, din, ölüm, kader, kurtuluş ve Tanrı üzerine düşüncelerini yansıtan şarkılarını söylerken, hissettiklerini bedeniyle de destekliyor, sahnenin bir yanından diğer yanına savuruyordu kendisini. 

UYUŞTURUCU SARMALINDAKİ KAOTİK HAYATTAN SAKİN AİLE BABALIĞINA 

Hiç kuşkusuz 1970’lerin öfkeli The Birthday Party döneminden beri canlı performansı en güçlü müzisyenlerden birisi Nick Cave. O günlerden bu yana, David Bowie ve Johnny Cash’ten aldığını söylediği ilk ilhamı dönüştürüp kendisini geliştirmeyi bildi. The Birthday Party, gitarist Rowland Howard ile Cave arasındaki anlaşmazlık ve uyuşturucu bağımlılıkları yüzünden 1983’te dağılınca, aynı yıl multienstrümantalist Mick Harvey ve gitarist Blixa Bargeld ile birlikte The Bad Seeds’i kurdu. Grup bugüne kadar varlığını başarıyla sürdürdü ama önce kurucu üyelerden Blixa Bargeld 2003’te, ardından da 2009’da 25 yıl sonra Mick Harvey ayrıldı. 

Cave, 2000’li yıllarda bu kez Grinderman adlı garage rock grubunu kurdu. Multienstrümantalist, besteci Warren Ellis’i de yanına alarak başlattığı Grinderman, kendi ifadesine göre The Bad Seeds’e atılmış bir bombaydı; karınıza geri dönüp bir dönem metresinizin olduğunu itiraf etmek gibiydi. Çok yıkıcı da olabilecek bir gelişmeydi ama aksi oldu; grupta belli bir rahatlama sağlamıştı Grinderman. Çünkü The Bad Seeds söz konusu olduğunda üzerinde hissettiği baskıyı Grinderman’de hissetmedi Cave. “Grinderman’le utanacağımız bir iş yapsak da, berbat bir albüm yayınlasak da olur ama The Bad Seeds ile olmaz,” diyordu.
 
Cave’in müzik hayatındaki bu gelişmelerle birlikte özel hayatında da değişiklikler oldu. Eski yılların uyuşturucu sarmalındaki hırçın günleri de, Blixa Bargeld ile paylaştığı kaotik sahne de geride kaldı. Artık içki de sigara da içmiyor. Avustralyalı ozan şarkıcı Anita Lane ile 80’lerin ortasında biten ilişkisinden sonra Brezilyalı gazeteci Viviane Carneiro ile tanışıp, bir çocuk sahibi oldu. 1990’larda PJ Harvey ile "The Boatman's Call" gibi gelmiş geçmiş en romantik albümlerden birine ilham veren bir ilişki yaşadı. Bir süre adı Kylie Minogue ile anıldı; birlikte unutulmaz "Where the Wild Roses Grow" adlı düete imza attılar. Ama en nihayetinde 1997’de modellik yapan Susie Bick ile karşılaştı, 1999’da evlendiler, ondan da ikiz erkek çocuk sahibi oldu. 

Depresyonlu günlerini Brezilya’da geçirdiği dönemde aştı, şimdi çocuklarına düşkün bir aile babası. Melbourne, Londra, Berlin, New York, Brezilya şeklinde süren yerleşim yeri zincirinin son durağı şimdilik Brighton. 

2011’de Grinderman’i dağıtıp, hem palabıyığını hem de gürültülü soundu geride bırakarak The Bad Seeds ile daha sakin sounda döndü ama onunla ilgili değişmeyen şeyler de var: Hâlâ eskisi kadar huysuz, çok verimli ve yaratıcı. 

Kısa bir süre önce Twitter üzerinden hayranlarının sorularını yanıtladığı röportaj, aksi kişiliğini bir kez daha ortaya koydu. Gerçi bir zamanlar röportajın ortasında gazeteciye yumruk atan ve “Scum” adlı şarkısında NME yazarı Mat Snow’u kendisine “kötü ruhlu cüceyi hatırlatan pislik” olarak niteleyen birisi için, Cave’in artık biraz daha olgunlaşıp durulduğunu söylemek yanlış olmaz. Ters yanıtlar verse de yumruk atmıyor en azından. Yanlış anlaşılmasın; bunları onu olumsuz yönde eleştirmek için değil, onun karakterinin bir parçası olduğu için yazıyorum. Cave, kişiliğine ihanet edip sempatik görünmeye çalışsa, ben hiç memnun olmam. 

ŞARKILARLA ÇIKILAN GERÇEKÜSTÜ SEYAHATLER

Aşırı uçları bünyesinde toplayan bir yapısı var Nick Cave’in. New York konserinde çığlıklar atıp haykırırken bir an geldi oturdu piyanosunun başına “Love Letter”, “People Ain’t No Good” gibi eski baladları sakince ve dokunaklı bir sesle söyledi. Sonra aniden kalktı yerinden, yeni albümdeki “Jubilee Street”i olabildiğince vahşi bir tonda kendini yıpratarak yorumladı; şiddet, seks, yeniden doğuş ve günah vardı şarkının özünde. Hayalindeki bir sokakta yaşanan utançları anlatırken hem bizi hem kendisini oraya götürdü. Ben Jubilee adlı sokağı konserde gördüm. O şarkı sırasında Nick Cave’in kendinden geçercesine dans edişini hiç unutmayacağım. Ne zaman “Jubilee Street”i duysam, Nick Cave ile o sokakta yürüyor olacağım.

Görsel olarak dış dünyada var olmayan olgular hakkında şarkı yazmakta zorlandığını söylüyor Nick Cave. Belki de bir zamanlar ressam olmak isteyip olamadığından, imajlara karşı açık bir düşkünlüğü var. Bütün ilhamını gördüklerinden, yaşadığı olaylardan alıyor ve onları o güzel kafasının içinde evirip çevirip yeni bir hale sokuyor. Sadece şarkılarını yazarken değil, onları sahnede seslendirirken de olabildiğince o görselliği yaşamak istiyor.

New York konserinde “Stagger Lee”yi söylerken şarkıda anlatılan bardaki kadını canlandırsın diye kalabalığın içinden 30’lu yaşlarında birisini sahneye çıkardı. Cave, “Kadın bardan çalımla yürüyüp eteğini yukarı çekti, Stagger Lee ile flört etmeye başladı,” dediğinde, izleyici kadın elinden geleni yaptı ama ne kıyafeti ne de kolundaki çantası şarkıdaki kadının çalımını canlandırmaya uygundu. Benim açımdan bu sahneyi izlemek gereksiz bir dikkat dağıtma nedeni oldu ama Nick Cave o sırada 19. yüzyılda Ortabatı Amerika’da yaşayan kadın tüccarı Stagger Lee ruhuna bürünmüş gibiydi.

Gerek müzik gerekse edebiyat alanında olsun, yazdığı her materyalde görüldüğü gibi, bizi kendi özel evreninde gerçeküstü bir seyahate çıkarıyor Cave. Örneğin, The Bad Seeds’in 1986 albümündeki “Hard On for Love”da, Tevrat'tan bir ilahiyi (Psalm 23) alıp pornografik bir nitelik taşıyan şarkı sözleriyle kullanır. 2009’da yayımlanan ikinci romanı “The Death of Bunny Munro”, karısı intihar eden orta yaşlı, hovarda bir kozmetik ürünleri satıcısının sapkın eğilimlerine, dejenere olmuş yaşantısına ve ahlaki çöküşüne tanık eder okuyucuyu. 

YARATICI İMGELEM, KUTSALLIK, TANRI

Kara komedi ile absürd olayları, gerçek dünya ile ruhani dünyayı organik bir şekilde harmanlama yeteneği var onda. Bir dönem Hıristiyan olduğunu söylüyordu ama artık dindar ya da Hıristiyan diye nitelemiyor kendisini; sadece Tanrı’nın varlığına inandığını, şarkılarında kutsal kavramının yer aldığını belirtiyor. Ancak bir yandan da Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda izi bulunan Higgs bozonuna atıf yapan “Higgs Boson Blues” isimli bir şarkı yazıp, bunu farklı bir konsept için kullanıyor. Nick Cave’in aklının nasıl çalıştığını anlamak adına bu şarkıyı mercek altına alacağım.

Adına bakıp şarkının sadece Tanrı parçacığı hakkında olduğunu sanabilirsiniz ama öyle değil. Çünkü söz konusu olan Nick Cave; hem dile çok hakim hem de içinde bin bir çeşit fikir dolanan yaratıcı bir beynin sahibi. Şarkıyı dinlediğimizde, 27’ler Kulübü’nün üyelerinden Amerikalı blues şarkıcısı Robert Leroy Johnson’ın sırtında 10 dolarlık bir gitarla melodi peşinde dolaştığını, Martin Luther King’in Memphis’te vurulduğunu, Amerikalı şarkıcı-oyuncu Miley Cyrus’un Los Angeles’ta bir havuzda salındığını ve kendisinin de Cenevre’ye doğru yol aldığını duyuyoruz.

Bütün bunları nasıl bir araya getirmiş olabilir? Hikayenin çıkış noktası çok basit ama gelişimi karışık. Çocuklarını Madame Tussauds Müzesi’ne götürmüş Nick Cave. Çocuklar, orada Miley Cyrus heykelini görünce koşup ona sarılmış. “Bakın yan odada Kleopatra kılığında Elizabeth Taylor var,” demiş ama “O kim?” yanıtını almış. O anda yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünmüş. Miley Cyrus’a karşı kişisel olarak herhangi bir kötü düşüncesi olmasa da, toplumda yaşanan çöküşü simgeleştirmek için onun popüler kültürdeki imajından yararlanmış. 

Şarkıya “Higgs Boson Blues” adını vermesi elbette manidar. Ölüm nedeni bilinmeyen Robert L. Johnson hakkında yayılan efsaneye göre, Johson blues müziğini yaratabilmek için şeytanla ruhu karşılığında Faust’u hatırlatan bir anlaşma yapmış. Bu ruhani yıkımla Tanrı’nın varlığını sorgulatan bilimsel gelişme ve modern toplumların gidişatını ilişkilendiriyor Cave; ona göre bunlar aşırı durumlar. “Gerçek aşk şarkısı, Tanrı için yazılmıştır,” demişti bir zamanlar. Kendi ifadesiyle 1970 ve 80'lerde Tevrat'la daha yoğun ilgiliyken, 90'larda İncil'e eğilmiş, dünyaya karşı daha sıcak hisler beslemeye başlamıştı.  Ancak onun Tanrı anlayışı, çocukluğunda kilise korolarında şarkı söylerken tanıştığı ortodoks, despotik anlayıştan uzak. Yaratıcı imgelemin ortaya çıkması ile kutsallık kavramı arasında oldukça sofistike bağlar kurduğu açık. 

Aslında bütün yaptığı, mart ayında Austin’deki SXSW festivalindeki söyleşisinde dile getirdiği gibi, “absürd, büyülü, dönüşebilen, gerçeğinden farklı, özel bir Cave dünyası” hayal etmek. Bu şekilde çevresindeki sevdiği insanlara yakınlaştığını, şarkıların içinde yer alan eşi Susie’yi gerçek hayattaki halinden daha iyi tanıdığını söylüyor. “O şarkılarla kendimi eşime lehimliyorum,” diyor.

Bence dinleyecileri de aynı şarkılarla kendisine lehimliyor. Ancak şarkılar ve konserler bizi Nick Cave’e yakınlaştırsa da, aslında gerçek hayattaki Nick Cave’i tanımıyoruz. Avustralya’nın küçük bir kentinde, yerel bir okulda İngilizce ve matematik dersleri veren öğretmen bir baba ile o okulda kütüphaneci olarak çalışan bir annenin oğlu olarak doğduğunu, kamuoyuna yansıyan ilişkilerini ve röportajlarda söylediği düşüncelerini biliyoruz, o kadar. Ama bana sorarsanız, bize müziğinden yansıyan Nick Cave, kocaman fantastik bir dünya.

*Vogue Türkiye'nin Mayıs 2013 sayısında yayınlanan yazıdır. 

_

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Gitara fark katan bir virtüöz: Kaki King


Dün akşam Akbank Sanat Gitar Günleri kapsamında gitarist ve besteci Kaki King'i izledim. 33 yaşındaki Amerikalı müzisyen, 2008 yılında Türkçe yayınlanan Rolling Stone dergisinin ikinci yaşgününü kutladığı geceye de konuk olmuştu. O sırada kendisiyle röportaj yapsam da konserine gidememiştim.

Bir zamanlar metro istasyonlarında gitar çalarak hayatını kazanan Kaki King, sonunda Rolling Stone dergisinin '20 Yeni Gitar İlahı' listesine girmeyi başarmış bir isim. Dave Grohl, birkaç yıl önce ondan "Şu anda dünyanın büyük gitaristi," diye söz ediyordu. Dördüncü albümü "Dreaming of Revenge"i yayınladığı sırada Foo Fighters'la turneye çıkan genç müzisyen, "Ballad of the Beaconsfield Miners" adlı şarkının kaydında gruba eşlik de etmişti. O günlerden bu yana 2 stüdyo albümü ve iki de EP daha yayınladı. Gecen yıl çıkan "Glow" albümünden sonra İstanbul'a yeniden gelmesi sevindiriciydi.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, İstiklal Caddesi'ndeki Aksanat'ın içindeki konserlerden büyük zevk alıyorum. Geçen aylarda Fazıl Say'ı da orada dinlemiş ve büyük bir huzurla ayrılmıştım binadan. Oradaki konserlerden o kadar keyif almamın nedeni, fazla geniş olmayan boyutu ve oturmalı düzeni. Bu özellikleriyle, klasik müzik ve akustik solo konserler için çok uygun bir ortam sağlıyor. Gerçekten müzik dinlemek isteyenler geliyor oraya. Sessizce oturuyoruz, 1.5 saat susup sadece müzik dinliyoruz. O 1.5 saatin sonunda da insan kendini çok dinlenmiş hissediyor.

Aksanat konserlerinin bir diğer olumlu tarafı da, konser saatinin 20.00 olarak belirlenmesi. Kaki King de, dün akşam, caddelerden duyulan kornaların, ambulans sirenlerinin arasında bize bir sığınak olan Aksanat'ta tam 20.00'da sahnedeydi. Salona kadar gelen sesler, onun hoşuna gitmişti; İstanbul'a Portekiz'den geldiğini ve oradaki yavaş hayattan sonra bir New Yorklu olarak aradığı heyecanı burada bulduğunu söyledi. Eminim o sırada birçok kişi, "Ah bir bilsen Beyoğlu'nun başına gelenleri, nasıl burada her gün insanların biber gazı yediğini..." diye geçirmiştir. Ama İstanbul'a turist gibi gelip kısa süre kalan müzisyenler, özel olarak ilgili değillerse, kentin başına gelenleri bilmiyorlar; Blixa Bargeld gibi Kaki King de o anda mutlu olduğunu söylemek istemişti sadece...

Sahneye konulan bir iskemlede oturup tek başına konser veren müzisyen görüntüsü bana hep Caetano Veloso'yu hatırlatır. Kaki King, bir kadın olsa da, yaptıkları müzik farklı olsa da, bana yine onu hatırlattı. Lap steel, 7 ve 12 telli akustik gitarlar olmak üzere üç farklı gitarı vardı sahnede. Enstrümanına son derece hakim bir virtüöz olduğu daha ilk dakikalardan belli olan, kendine özgü çok çarpıcı bir tarz yaratan özel bir gitarist Kaki King. Gitarı aynı zamanda perküsyon alarak da kullanıyor; tekniği öyle zengin bir sound yaratıyor ki, yeri geliyor sanki gözlerinizi kapasanız birkaç kişilik bir grubu dinliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Gitar sapının üzerindeki klavyede ve gövdesi üzerinde yaptığı ince oyunlar, alışık olmadığımız birçok farklı ses çıkarıyor ve bunları yaparken hiç pedal, efekt kullanmıyor.

Dün akşamki konsere geçen yıl çıkan "Glow" adlı albümünün açılış parçası "Great Round Burn" ile başladı Kaki King. Konser boyunca çaldığı 13 şarkının 8'i de o albümdendi. Şarkıları sunarken kendi hayatı, gezip gördügü yerler ve rastgele günlük konular hakkında esprili yorumlarda bulundu. Mesela üçüncü albümü "...Until We Felt Red"den "Jessica"yı çalmadan önce, o şarkıyı bir zamanlar tanıyıp ilişkiye girdiği bir Jessica için yazdığını ve yıllar sonra da başka bir Jessica ile evlendiğini anlattı. Şu anda eşi olan Jessica da hemen yanımızda oturuyordu, ona gülerek baktı; zaten konser boyunca karşılıklı flört halindeydi ikili. İşin ilginci, evlendiği Jessica'yı bulana kadar 11 tane Jessica tanımış olabileceğini anlattı.



2010 tarihli "Junior" hariç diğer albümlerini birer, ikişer şarkıyla da olsa andı. Sahnede belki Amerikalı olmanın, belki de artık seyirci ile yakın bir ilişki kurmaya alıştığı için çok rahattı Kaki King. "Konser sonrasında albüm de imzalarım, fotoğraf da çektiririm ne isterseniz yaparım," dedi. Müzisyen olmanın zorluklarını anlatırken söylediği bir şey çok doğruydu. İstanbul'dan aktarmalı olarak Singapur'a ve oradan da Avustralya'ya gidecekmiş. Normal bir insan gibi yatağa girip uyuması için perşembe akşamını beklemesi gerekeceğini söylerken şikayetçi değildi. Kendisini para kazanmak için seyahat ediyor gibi düşünüyormuş, yani sürekli seyahat halinde olmanın zorluklarına dayanması karşılığında para aldığını varsayıyor. Buna karşılık sanat ve zevk için de konser veriyor. "Yapabildiğim tek işle hayatımı sürdürmemi sağladığınız için teşekkür ederim," derken, bunu çok yürekten dile getirdiği belliydi. Gerçekten de insanın yapmayı istediği tek işi yapabilmesi ve onunla hayatını sürdürmesi, çok büyük bir tatmin ve mutluluk kaynağı. Bir dönem metroda müzik yaparak para kazanmaya çalışan bir müzisyenin duyarlılığı da yatıyordu o sözlerin arkasında.

Gitarın tellerine dokunurken yarattığı akıcı soundu, ayağına bağladığı zil ve topuklarını yere vurarak çıkardığı seslerle de destekledi zaman zaman. Kıvrak melodileri çok etkileyici bir ustalıkla çalmasının yanında, mükemmel bir ritim duygusuna da sahip olduğu açık. Rolling Stone haklıydı; dün akşam gitarın en yeni ilahlarından birisini dinlediğimiz kesindi. Bis için geri geldiğinde, "Bunun gelenek olmadığı bir yer bulmam gerek," dedi. Geri geleceğini herkes bilse de gitmek, şovun bir parçasıydı ve Kaki King, şov yapamayacak kadar doğaldı. Son albümünden "The Fire Eater"ı çalıp, İstanbul'a tekrar gelmek istediğini söyleyerek sahneden mutlu ayrıldı. Gitarın farklı boyutlarını gösteren, çok etkileyici bir performanstı.

Setlist: Great Round Burn - Bone Chaos in the Castle - Holding the Severed Self - Doing the Wrong Thing - Cargo Cult - Kelvinator, Kelvinator - Streetlight in the Egg - Fences - Jessica - Carmine St. - Magazine - King Pizel // The Fire Eeater

(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

-

16 Aralık 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 143: X-TG - Desertshore / The Final Report (Industrial Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Aralık 2012 


1960’ların ünlü ikonu, şarkıcı, besteci, oyuncu ve model Nico’nun 1970 yılında yayımlanan “Desertshore” adlı albümü, 42 yıl sonra yeni bir yorumla karşımıza çıktı. Bu girişimin ardındaki isimler ise, endüstriyel, avangart ve görsel sanatlar grubu Throbbing Gristle’ın eski üyeleri; yani Peter “Sleazy” Christopherson, Chris Carter ve Cosey Fanni Tutti. Albüm kapağında grup adı olarak X-TG geçmesinin nedeni, Genesis P-Orridge’in 2010 yılında aniden gruptan ayrılması ve ardından da Sleazy’nin vefat etmesi.

Aslında TG’ın “Desertshore” projesi, 2007 yılında tam 3 gün süren stüdyo kayıtlarıyla başladı. 12 saat boyunca devam eden stüdyo çalışmaları halka açıktı ve sonuçta yapılan kayıt The Desertshore Installation adıyla 12 CD’lik bir box set olarak yayınlandı. Bu kayıtları elden geçirirken sonuçtan pek de memnun kalmadıklarından, Sleazy’nin isteğiyle “Desertshore”u tümüyle yeniden kaydetmeye karar verdiler. Sleazy ölünce de, onun isteğini gerçekleştirme işi geride kalanlara düştü. X-TG adıyla yayınlanan “Desertshore”da eski kayıtlar yer almazken, “The Final Report” adıyla çıkan ikinci CD’de Sleazy ile yapılan son çalışmalar var. Dolayısıyla Throbbing Gristle’ın perdeyi indirirken yaptığı bir albüme bu ismi vermesi çok anlamlı.

Genesis P-Orridge’in gruptan ayrılmasından sonra, Chris ve Cosey’in vokalist sorununu nasıl çözeceğini merak ediyordum. Bir süre sonra albümün konuk vokalistler ile kaydedileceği duyurulunca o isimlerin kim olacağı merak konusuydu. Sonuçta Antony Hegarty, Marc Almond, Blixa Bargeld gibi müzik dünyasının en özgün sesleri ve eski porno yıldızı/şarkıcı Sasha Grey, Fransız film yönetmeni Gaspar Noe ile çalışmaya karar verdiler, iki şarkıda da Cosey Fanni Tutti vokali üstlendi.

Bu şekilde çok vokalli bir albüm olunca zaten Nico’nun yorumlarından oldukça farklı sonuçlar alınması beklenen bir durumdu. Throbbing Gristle gibi bir grubun üyelerinin yaptıkları bir işe kendi ruhlarını koymamasını düşünemezdim. Chris ve Cosey’in vokalistlere şunu söylemiş: “Şarkıları nasıl istiyorsanız öyle söyleyin ama şunu da bilin ki biz albümü bitirdiğimizde sizin söylediğinizden tamamen farklı olabilir”. Nico’nun orijinal materyaline sadık kalma diye bir amaç hiç güdülmemiş; orijinal materyal tümüyle farklılaştırılıp yeni bir kimlikle anılmış.

Bu durumda bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Nico’nun “Desertshore”unda onun sesindeki duygusal derinlik ve kırılganlık belirginken, X-TG’nin “Desertshore”unda değişen karakterlerin karmaşıklığı ön planda. Nico’nun albümünde John Cale’in yaptığı neoklasik düzenlemeler, X-TG’nin albümünde elektronik dokular, güçlü bas rifleri ve sarsıcı ritimlerle çok daha karanlık ve agresif bir sounda bürünmüş. Ama işin içine var olduğu sürece insanın en karanlık ve zayıf yönlerini, ölümü, baskıyı, zulmü, pornografiyi konu edinen bir endüstriyel müzik grubu girince başka bir gelişme beklenemezdi zaten.

Antony Hegarty’nin “Janitor of Lunacy”deki vokal performansı, bana göre bugüne kadar duyduklarımın en iyilerinden. Sesi hüzünle eşleşen yorumculardan birisi Hegarty ama bu defa dinledikçe insana garip bir ürperti veriyor. Müzikteki huzursuzluğun, bakır nefeslilerin ve elektronik seslerin yarattığı gergin dokunun etkisi de var mutlaka ama Hegarty’nin sesini farklı işlemiş X-TG. 

Kontrabas ve perküsyonun ruh sıkıştıran (bu yanlış anlaşılmasın; müziğin ruhu sıkıştırmayı başarması benim nezdimde güzeldir) diyaloguyla başlayan “Abschied” adlı şarkıda Blixa Bargeld’ın yorumu beni olumlu anlamda şaşırrtı. Ondan çok daha sert bir vokal beklerken, sakin yorumuyla Nico’nun ruhunu en iyi o yakalamış. Anadilinin Almanca olmasının da buna katkıda bulunduğu söylense de bence Bargeld’ın sesindeki tınıların ustalığı sadece onunla açıklanamaz.

Marc Almond’un yorumunu Nico’dan bağımsız olarak çok beğendim. Nico’nun bu şarkıda piyano ve yaylılar eşliğindeki vokalinde kırılganlık değil, güç hissediliyordu. Marc Almond, romantik, sıcacık ve kırılgan. Bence her ikisi de olağanüstü güzel. Almond’un “The Falconer”ı bu yıl kulaklarımın duyduğu en güzel vokal performanslarından birisi.

Gaspar Noe ve Cosey Fanni Tutti’nin vokal performansları müziğin gerisinde kalmış, Sasha Grey’inki ise albümün zayıf noktası kanımca. Nico, Alman aksanıyla “You are beatiful and you are alone” derken ne kadar içtense, Grey aynı dizeleri söylerken o kadar yapay. “Neden diğer şarkıların kişilik değiştirmesine olumlu bakıyorsun da bunda farklı düşünüyorsun?” diye sormak hakkınızdır. İtirazım değişime değil, değişimin sonunda ortaya çıkan sentetik dokuya. Grey, kafası iyi bir haldeyken ne dediğini bilmeyen birinin bilinçsizce mırıldanmaları gibi söylemiş şarkıyı; oysa yapısı itibariyle özellikle çok bilinçli bir haldeyken içten söylenmesi gereken bir şarkı. Grey’in versiyonu hiç acıtmadı içimi... 

Sonuç olarak X-TG’nin “Desertshore”u, müziği tamamen bozup yeniden yapılandırmanın iyi bir örneği. Çıkış noktası Nico ama ondan epey uzakta. Nico gibi avangart, deneysel bir isme de böyle bir anma yakışırdı.


-

3 Aralık 2012 Pazartesi

Sosyalizm, Egoizm ve Deneysellik


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 3 Aralık 2012 

Borusan Müzik Evi, geçen hafta sonunda müzik dünyasının önde gelen iki deneysel ismini ağırladı. Elektronik müzik bestecisi/görsel sanatçı Carsten Nicolai, diğer adıyla Alva Noto (AN) ve ses sanatçısı Blixa Bargeld’ı (BB) buluşturan ANBB projesine canlı tanık olmak, özel bir deneyimdi. Endüstriyel müziğin Batı Berlinli temsilcisi Einstürzende Neubaten’in kurucularından Bargeld’ı, ayrıca Nick Cave and the Bad Sees grubunda yer aldığı yıllardan da tanıyoruz. Carsten Nicolai ise, ses algısı ve frekansları üzerine teroriler geliştirip, ürettiği grafik analizler sayesinde sesleri ritmik dokunuşlarla bezeyen Doğu Almanya doğumlu bir besteci. 

Borusan’daki konser sırasında 2010 tarihli tek albümleri “Mimikry”den parçaların yanı sıra, albümde yer almayan doğaçlamaları da dinledik. Blixa Bargeld, bir yandan yerdeki loop pedallar ve elindeki kumanda aracılığıyla canlı ve önceden kaydedilmiş vokallerini manipüle ediyordu. Bargeld’ın attığı çığlıklar, hırlamalar, fısıldarcasına çıkardığı seslerle oynayıp işleyen Alva Noto, yarattığı anlık elektronik titreşimleri zaman zaman düşük tempolu tekno ritimleriyle, zaman zaman da glitch’e varan altyapılarla buluşturdu.

Blixa Bargeld’ın olağanüstü bir konsantrasyonla kontrol ettiği güçlü sesine, sahnedeki karizması ve delici bakışları da eklenince, dinleyiciler üzerinde hipnotik bir etki yaratıyor. Bir de bu karakter, Alva Noto’nun adeta başka bir dünyada kurgulanan ses dünyasına girince, tanık olduğumuz benzersiz bir konserdi. Zevkli bir ürperti ile sarsıcı bir büyülenme arasında gidip gelen duygular uyandırdı içimde. 
Konseri birlikte dinlediğimiz Sevin Okyay, bir ara espriyle “Mesela ikisi de sapık olsa, ben Blixa’yı tercih ederim; Carsten daha korkunç görünüyor!” dedi. Tamamen kendi dünyasına kapanmış, başka bir şeyle ilgilenmiyordu Alva Noto; bir an gözlerimin buluştuğu Blixa Bargeld daha sert gelmişti bana. 

Ertesi sabah röportaja gittiğimde ikisinin de sahne dışında daha farklı olduklarını gördüm. Blixa Bargeld’ın röportajlarda aksi davrandığını, hatta beğenmediği sorularda insanı tersleyebileceğini çok duyduğumdan her zamankinden biraz daha fazla heyecanlıydım. Ama The Marmara Pera’da buluştuğumuzda her ikisi de güleryüzlüydü, hatta röportaj sırasındaki gülüşmeler etraftakileri ve açıkçası beni de şaşırttı. 

Blixa Bargeld, Alva Noto’ya göre çok daha baskın bir karakter; sorulara daha kapsamlı yanıt veren de o oldu. Alva Noto, oldukça çekingen ve sakin birisi. Blixa, hızlı hızlı neredeyse gürleyerek konuşurken, o kısık bir ses tonuyla adeta mırıldanarak konuşuyor. Birisi Batı Almanya’dan, diğeri Doğu Almanya’dan... Çok farklı görünüyorlar, farklı müzik yapıyorlar ama iyi ki buluşmuşlar. 

Röportaj için ayrılan 20 dakikada konuştuklarımız aşağıda. Biz konuşmaya başlamadan önce, tur menajeri Blixa Bargeld'ın önceki projelerden, özellikle Nick Cave and the Bad Seeds ile ilgili soru sorulmamasını istediğini iletti. Ben zaten o konuda soru sormayı planlamamıştım ama röportajda kendisi ilginç bir şekilde konuyu oraya getirdi. Alva Noto birkaç dakika gecikince, onu beklerken Blixa Bargeld'a konser sırasında İstanbul hakkında söylediği sözü sorarak sohbeti başlattım.

Blixa, siz dün konserde “Bir süredir buraya gelmemiştim. İstanbul ilginç bir kent” dediniz. Ne gibi değişiklikler gözlemlediniz?

BB: Buraya hangi aralıklarla geldiğimi tam olarak hatırlayamıyorum ama her geldiğimde bir öncekine göre büyük farklar oluyor. 2001’de buradaydım, en son 2004’te gelmiştim. O arada gelip gelmediğimi anımsayamıyorum. Kentin bir aşamadan diğerine geçişini görebiliyorum. Özellikle 2001 ile bugün arasında çok fark var. 

Ne gibi farklar?

BB: Şarkı söyleyen bir dansçı olarak (bunu söylerken güldü) çok yer geziyorum. Bana kentin doğası hakkında fikir veren birtakım incelikli ipuçları var. Bugün çok daha fazla şık restoranlar, güzel tasarlanmış yerler, modern binalar görüyorum. 

Ama özellikle bu bölgede onların önemli bir kısmı seçkinleştirme (gentrification) politikasının bir sonucu...

BB: Seçkinleştirme, bir yeri kısa bir süre ziyaret edenlerin değil, o bölgenin, kentin içinde yaşayanların fark edebileceği bir değişim. Daha önce nasıl olduğunu bilmiyorum. İstanbul’un topografisi hakkında da bir fikrim yok. Farklı bölgelerini gördüm. Beni havaalanından alıyorlar. Aslında bir numaralı ipucu orası. Artık tamamen farklı görünüyor. Sonra otele geliyorum. Otel çok başka. 2001’de bir otelde kalmıştım. Pek iyi değildi. Odanın kapısını açar açmaz, “Autobahn tarzı!” demiştim. Ayrıca 2004’te herkes bana Türkiye’nin Avrupa Topluluğu macerasını soruyordu. Artık kimse sormuyor.

Çünkü hükümetin politikaları sonucunda kimsenin o konuda umudu kalmadı. 

BB: Evet, ama 2004’te de katılmak gerektiğini düşünmeyenler epey vardı. 



“ZORLUK OLMASA DENEMEYE DEĞMEZDİ”

ANBB projesi nasıl başladı? Bu işbirliğinin olabileceğini ne zaman, nasıl düşündünüz?

BB: Aslında farklı iki ülkeden olduğumuz için birbirimizi çok eskiden tanımıyorduk. 

AN: İlk olarak birkaç kere akşam yemeğinde buluştuk. Birbirimizi tanıdıkça birlikte bir şeyler yapma fikri doğdu ama ilk başta bunun bir parça için ya da albüm için olup olmayacağı belli değildi. 

BB: Önce beraber çalışmanın zorluklarını konuştuk. Ben artık daha fazla albüm yapmak istemediğim bir dönemdeydim. Bunu yapmak istemiyordum.

Ama yaptınız. 

BB: Evet, sonunda yaptık! (Burada ikisi de kahkaha attı. Anlaşılan ikisi de bunu beklemiyormuş.)

Blixa Bargeld, bilgisayarla müzik yapan tek bir insanla çalışmak sizi nasıl etkiledi? Alva Noto’nun müziği bir vokalist olarak size hangi açıdan zorluk getirdi?

BB: Bilgisayarla çalışmaktan kaynaklanan bir zorluk olmadı. Modern dünyada herkes bilgisayarla çalışıyor. Ama tek bir insanla çalışmak, grupla çalışmaya göre tamamen farklı bir süreç. Grupta müzisyenler arasında kimyasal ve sosyal bir etkileşim söz konusu. Keman çalan tek kişiyle de çalışsanız yine gruptaki gibi olmuyor. İki insanın bir stüdyoya girip müzik yapması çok farklı ve zor. Ama eğer zorluk olmasaydı, bunu denemeye de değmezdi. 

AN: Bizim müziğimizle ilgili bilinmesi gereken şu. İlk başta canlı performansla başladık işe. Deneysel çalışmalarımızı doğrudan o performanslar sırasında yaptık. Ondan sonra stüdyoya girip parçaları tekrar çaldık. Müziğin doğuşu böyle oldu.

Ben de stüdyodaki çalışma şeklinizi soracaktım. Şarkı sözleri ve sound açısından birbirinize önerilerde bulunuyor muydunuz, yoksa kesin bir ayrım var mıydı?

BB: Berlin’de internet üzerinden canlı performans yayınlarının da yapılabildiği özel bir stüdyoda kayıt yaptık.Ben vokal manipülasyonu için gereken aletlerimi getirdim. Carsten elektronik aletlerini kurdu. Canlı performans yapıyormuş gibi bir atmosfer yarattık. 

AN: Bazen durup “Bu ilginç. Bunu şöyle de yapabiliriz” diye konuşup tekrar kayda geçtiğimiz de oldu. 

BB: Dün konserdeydiniz. Orada dinlediğiniz şarkılardan birisi bu albümde bile yok. Kaydedip albüme almadıklarımız var. 3 parçayı hiç canlı çalmadık. 

Doğaçlama önemli yer tutuyor müziğinizde.

BB: Evet, öyle. Birbirini tekrar eden parçalar kaydetmemeyi garanti altına almak için, müzik yapma sürecinde tüm kapıları açık bıraktık. 

Alva Noto, Blixa ile çalışmak sizi ne yönde etkiledi? Çünkü daha önce yaptığınız işbirliklerinden çok farklı. Bir de merak ediyorum; insanları bilgisayarlardan daha eğlenceli buluyor musunuz? (Bu soruya çok güldüler.)

AN: Evet, evet... Bu işbirliği çok farklıydı. Çalışmaya başlamadan önce konuşup halletmemiz gereken şeyler vardı. Bu tür bir çalışma benim için yeni bir durumdu. Grup fikri bana çok uzak. İki kişi bile olsa benim buna alışmam için bir süre gerekti. 

BB: Raster Noton’un yayımladığı en pahalı albümü yaptık. Her şey çok zaman aldı. Normalde bunu başkası yapsa kovulurdu.

Yıpratıcı mıydı sizin açınızdan?

AN: Hayır, ben gerçekten keyif aldım. Ses mühendisimiz vardı. Normalde onu da ben yaparım. 

BB: Yaylıları da kattık albüme. Yaptıkları kaydı manipüle edip kullandık. Bunlar önemliydi. 



BLIXA BARGELD’IN NEFRET ETTİĞİ İKİ SORU

Müziğinize yansıttığınız estetiği hangi kültürel dinamikler, ideoloji ya da akım besliyor?

BB: Bu soruya zekice bir yanıt vermek isterdim ama bu konuda düşünmemiştim. Hmm... Bilmiyorum. Egoizm? (Bunu duyunca Alva Noto ile ben kendimizi gülmekten alamadık.)

AN: Benim için sosyalizm. Sosyalist bir ülkede doğup büyüdüm ve bütün eğitimimi etkiledi bu. Doğu Almanya’da hayat, sosyal algı tamamen sosyalizme göre şekillendi. Blixa senin de benzer deneyimlerin oldu...

BB: Evet, ama Berlin Duvarı ile ilgili sorular benim en nefret ettiğim röportaj soruları. Bir de “Nick Cave ile yeniden çalışacak mısınız?” sorusu... İkisi beni delirtiyor ama yine de karşıma çıkar. 

Ben onları sormadım, bu konuyu siz açtınız. 

BB: Batı Berlin varlığını sürdürdüğü sürece, yaptığım işlerde kentin önemli rolü olduğunu hiç düşünmedim. Ama ne zaman ki Batı Berlin ortadan kalktı ve oraya büyük bir akın oldu, o zaman içinde bulunduğum durumun benim düşünce sistemimde etkili olduğunu gördüm. Bunu işi estesizm olarak adlandırmaya vardırmayacağım; duvarın varlığından kaynaklanan bir estetik algısı olduğunun farkında değildim. Duvarın etkisi ancak o yıkıldıktan sonra belirdi. Bence her ikimiz de şunu söyleyebiliriz: Doğup büyüdüğümüz ülke artık yok. 

Konser sırasında müziği dinlerken sizinle ilgili aklımda bazı düşünceler belirdi. Alva Noto sizi sesi resimleyen olarak gördüm. Blixa Bargeld, sizi de dev bir ses evreninin içinde farklı karakterleri canlandıran bir aktör olarak düşündüm. İkinizin ortaya koyduğu performans ise, bilimkurgu, korku, cut-up tekniği, fantazi ve büyülü gerçekçiliğin topluca devreye girdiği, sese dayalı bir tür kurmacaydı. Bu doğru bir gözlem mi?

BB: Evet, benim durumum tabii Carsten’ınkinden farklı. Elektronik seslerin ve manipülasyonun yaratabileceği olasılıklar var. İşi tamamen berbat edebilirim, farklı bir şey ortaya çıkabilir ya da sesimle yapabileceğim her şeyi istediğim gibi yaparım. Bu tür bir belirsizlik, herhangi bir enstrümanın önerebileceğinden çok daha farklı. Bu her şeyi otomatik olarak değiştiriyor. Sahnede görünmüyor olsam bile bu bütün enstrümanların durumundan ayrı bir şey. Diğerlerinin hepsinde önceden belirlenmişlik söz konusu. 

Sizin vokalinizin içinde farklı karakterler, hatta farklı türler vardı. Mesela maymun, yarasa sesleri duydum ben. 

AN: O 'mimikry' işte. 

KENDİ KENDİNE ÖĞRENMENİN AVANTAJI

Brian Eno’nun bir sözü var. “Müzik alanında akademik eğitime sahip olmamanın en ilginç yanlarından birisi, bazen şaşırtıcı sonuçlar elde etmektir; öyle bir an gelir ki daha iyi biliyor olsaydınız varmayacağınız yerlere varırsınız” diyor. Her ikinizin de akademik bir müzik geçmişi yok. Bu konuda katılır mısınız Eno’nun görüşüne?

AN: Evet, yani belli bir eğitim almadıysanız daha özgürsünüz anlamına geliyor bu. 

BB: Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi kendi kendime öğrendim, hiçbir akademik eğitim almadım. Ne yaparsanız yapın, öğrenmeye ilginiz yoksa kesinlikle bir yerde sıkışır kalırsınız. Birçok genç sanatçı, sadece tek bir şey buluyor ve sürekli onu tekrar ediyor. Ben asla bunu yapamam. Her yaptığım işte yeni bir şey öğreniyorum. Bu da bir sonraki yapacağım şeyi etkiliyor ve hep yeni yollara giriyorum. O nedenle bilgilenme yöntemimi akademik kariyerle kıyaslayarak bir şey söyleyemem. Tamamen farklılar çünkü. Benim sesimle yaptıklarımı bir hoca görse, “sesini mahvedeceksin” diye tutturur. Oysa ben uzun zamandır bu sesle şarkı söylüyorum ve gayet de mutluyum. 

Alva Noto siz bu anlamda deneyselliğe nasıl yaklaşıyorsunuz? 

AN: Benim de akademik geçmişim yok. Bizim yolumuz zor. Her şeyi kendi kendinize öğreniyor, sürekli yanlışlar yapıyor ve düzeltiyorsunuz. Ama bunun sonucunda kendinize özgü bir sound da ortaya çıkarma şansı oluyor. Belki herkesin bildiğini baştan bilseniz, o soundu bulamayacaksınız. İşte o anda önceden bilmemenin ya da kendi kendine öğrenmenin avantajını görüyorsunuz.

BB: Kesinlikle hemfikirim.

Peki neden bütün bu zorlukların peşinden gidiyorsunuz? Müzik yapmaya sizi çeken ne? Bunu soruyorum; çünkü siz aynı zamanda görsel bir sanatçısınız.

AN: Yaratıcılık güdüsü...

BB: Eskiden sanat camiasında söylenen bir söz vardı. “Biz metalle çalışıyoruz; o metalin ne olduğu önemli değil” derlerdi. Bana “müzisyen misin?” diye sorulunca düşünüyorum da müzisyen denilen çoğu kişiyle ortak noktam yok. O zaman “sanatçıyım” diyorum. Heykeltraşı düşünün mesela, herhangi bir metalle de heykel yaratılır, seslerle de...

Müzik sanatçının duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullandığı yollardan birisi demek en iyisi bu durumda.

BB: Vergi formuma müzisyen de yazsam, sanatçı da yazsam aynı vergiyi ödüyorum. Benim açımdan kesin çizgiler çizmek anlamsız. Sesle de çalışabilirim, ışıkla da... Yıllar içinde öğrendiklerinizi farklı yerlerde, farklı materyallerle çalışırken uygulayabilirsiniz. Burada önemli olan, o çalışma sürecinin arkasındaki yaratıcılık faaliyeti. Onu ses ile sınırlamıyorum.

Birlikte yine albüm kaydetmeyi planlıyor musunuz?

BB: Eğer bu dünyada hâlâ bunu yapmanın yolları varsa kaydedebiliriz. 

2002’de hayranların internet üzerinden üye olarak albüm yapımına katkıda bulundukları bir model geliştirmiştiniz. Sizin için nasıl bir deneyimdi?

BB: Evet, crowdfunding (kitle fonlaması) deyimi bulunmadan önce biz onu yapmıştık. İyi bir deneyimdi ama zordu. Finansal ve teknik olanaklar sınırlıydı. İnternet bu kadar gelişmiş değildi. İlginç bir süreçti, kurduk, yaptık ama sonra bıraktık.

(Yazının girişinde kullandığım ilk fotoğraf Özge Balkan tarafından çekildi. Çok beğendiğim için burada kullandım. Diğerleri ve videolar bana ait. Konser öncesinde Borusan'daki görevli arkadaşlardan çekim için izin almıştım ama kimse Blixa Bargeld'ın tepkilerini tam olarak tahmin edemediğinden, makineyi çekinerek kullandım. Bir şarkıyı baştan sona çekemememin nedeni o. Ne yazık ki meşhur çığlıklara da denk gelmedi.)

-

Translate