Patrick Watson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Patrick Watson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2014 Perşembe

The Cinematic Orchestra @ CRR


23.10.2014


Nu-jazz'ın önde gelen topluluklarından The Cinematic Orchestra (TCO), dün akşam CRR Konser Salonu'nun konuklarındandı. Grubu daha önce birçok kez canlı dinlememe ve dünkü konserin Akbank Caz Festivali açılışı ile çakışmasına karşın, tercihimi TCO'dan yana kullandım. Çünkü elekronika ile cazı buluşturan müziklerini, doğaçlama kayıtları örneklenmiş seslerle bütünleştiren soundlarını yıllardır beğeni ile takip ediyorum. 2015'te yayınlayacakları yeni albüm öncesinde grubu dinlemenin yeni şarkılara dair bir ipucu vereceğini tahmin ediyordum; tahminimde yanılmadım, TCO konserde yeni şarkılarından çaldı ve açıkçası şimdiden gelecek yıl heyecanla beklediğim kayıtlar arasına girdi. Şunu söyleyebilirim ki, TCO'nun müziğinde var olan caz-elektronika dengesi, ikincinin lehine dönmüş; öyle ki, yanılmıyorsam adı "Eye for an I" olan şarkı, Radiohead'in "Kid A" ve "Amnesiac" sounduna çok yakındı. Hatta Thom Yorke'u sahnede kendine özgü danslarıyla hayal bile etmeme neden oldu. Bu kadarını söylersem birçok kişi için daha çok heyecan yaratacağından eminim.

Konserin açılışını da "Lessons" adlı yeni bir şarkıyla yaptı grup. Son derece organik bir şekilde farklı altyapıların kaynaştığı, adeta birbirinin altından, üstünden geçip sonunda aynı ana yola çıkan çevre yolları gibiydi müziğin evrilişi. TCO'nun müziğinde bence en etkileyici olan özellik de bu; elektronika ile cazı buluşturan ilk ve tek grup onlar değil elbette; ama belki başkalarından daha ustalıklı yaptıklarını söylemek abartılı olmaz. Aynı ustalığı Portico Quartet'te de bulduğumu söyleyebilirim. İçinde çok farklı elementleri barındıran ama yaptığı özgün karışımla bambaşka bir sound yaratabilen gruplar da yeni değil; zaten müziğin esin kaynaklarına bakarsak her müzik birçok kaynağın ortaya çıkardığı karma bir yapı söz konusu. Fakat ben burada, müzik yapma tekniklerine dair farklı teknikleri kullanıp temel bir sound yaratmaktan söz ediyorum. Kontrabas, davul, saksofon ve piyanodan oluşan klasik bir caz grubundan değil, işin içine laptop, elektrik davul gibi elektronik enstrümanları da katan grupları kastediyorum. Sonuçta ortaya çıkan müzik müthiş akışkan bir karakter taşıyor. Bunu her zaman çok çarpıcı buluyorum.



TCO, vokalde gruba eşlik eden Heidi Vogel ile birlikte sekiz müzisyenden oluşan bir ekiple, dün akşam sahnede sadece göz doldurmakla kalmadı, aynı zamanda ayakları yere çok sağlam basan bir sound elde etti. Grubun kurucusu Jason Swinscoe, laptop ve elektronik aletlerin başında bir orkestra şefi gibiydi adeta; uzaktan işaretlerle arkadaşlarını yönlendirdi konser boyunca. TCO konserlerini benim için cazip hale getiren nedenlerden biri olan davulcu Luke Flowers, her zamanki gibi hünerini sergiledi, attığı muhteşem soloların yanı sıra, enstrümanına son derece hakim oluşunu çaldığı her an hissettirdi. Kanımca büyük bir yetenek, İngiltere'nin en iyi davulcuları arasında.



Larry Brown ise, gitarı ve sesiyle konserin yıldızlarındandı. Grubun 2007 tarihli albümü "Ma Fleur"ün açılış şarkısı "To Build a Home"u söylerken, albümdeki Patrick Watson yorumundan geri kalmadı. Piyano yerine gitar eşliğinde dinlediğimiz şarkı, konserin en güzel anlarındandı. Heidi Vogel'in vokal aralığı oldukça geniş güçlü sesiyle söylediği şarkılar sırasında grubun rotası soul-jazz'a doğru yöneldi. Albümde Fontella Bass'ın yorumladığı "All That You Give", "Familiar Ground" ve "Breathe", Lou Rhodes'lu "Music Box" ve Eska'nın seslendirdiği "Child Song"u orijinal kayıtları aratmayacak yetkinlikle yorumladı Vogel.

Ancak benim açımdan sıradışı bir şey daha vardı konserde. Önceden bildiğim şarkılardan daha çok yeniler heyecanlandırdı. Onun nedeni de sanıyorum başlangıçta söz ettiğim sound. Ağırlığı "Ma Fleur"e vermek üzere, ilk iki albümünü de anmadan geçmedi TCO. 1999 tarihli "Motion"dan "Ode to the Sea" ve "2002 albümü "Every Day"den "All That You Give" bis sırasında çalındı.

20.00'da başlayan konser aralıksız devam ederek 22.30'da sona erdi. 2.5 saatlik enfes bir performanstı. CRR'de bazı konserleri oturarak tam bir sessizlik içinde dinlemek, bir tür terapi gibi oluyor. Dün akşam da bunun yeni bir örneği yaşandı. Umarım 2015'te yeni albümleri çıkınca tekrar TCO'yu canlı dinleme olanağı buluruz.

Lessons - Burn Out- Child Song - As the Stars Fall - Familiar Ground - Music Box - Eye for an I - Eternal Sunshine - Flite - The Kings Musicians - Breathe - To Believe - Man with the Movie Camera // To Build a Home - Ode to the Big Sea - All That You Give

Jason Swinscoe (laptop), Luke Flowers (davul), Sam Vicary (bas), Alexander Podraza (klavyeler), Tom Chant (saksofon), Heidi Vogel (vokal), Larry Brown (gitar, vokal), Manu deLago (elektrik davul, perküsyon)

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

22 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 113: Patrick Watson - Adventures in Your Own Backyard (Domino)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 22 Nisan 2012



Evinizde nasıl müzik dinlemek istersiniz? Ben müziği tek başına özel olarak anlamlandırdığım için, mekanlardan ve mevsimlerden bağımsız olarak düşünüyorum. Evimde her türlü müziği dinlerim; yazı neşeli, sonbaharı hüzünlü olarak nitelemediğim için, her müzik her mevsime uyabilir bana göre. Çünkü aslolan, içinde bulunulan andaki ruh halidir ve benim ruh halim, hava durumu ya da mekanlardan doğrudan etkilenmiyor. Garip bir şekilde fiziksel koşullardan bağımsız olarak, kendi bildiğini okuyan bir ruha sahibim.

Ama “Bu havada bu dinlenir mi?” ya da “Bu mekana bu müzik gider” türünden ifadeleri sık duyuyorum. Yazının girişini belki biraz uzattım ama bunun nedeni, Patrick Watson’ın yeni albümünü anlatırken, “Evimizde dinlemek isteyeceğimiz türden bir müzik yapmak istedik” demesi oldu. Neden böyle bir ayrım yaptığını ilk okuyuşta anlayamadım. Çünkü müzisyenler zaten evlerinde dinlemek isteyeceği türde müzik yapmazlar mı ya da evlerinde dinlemeyi tercih ettikleri müzik sahnede icra ettikleri müzikten farklı mıdır? Önemli bir sorudur bu.

Belki bu tanımdan çıkarılabilecek anlam şu olabilir: “Grup olarak, başka hiçbir şeyi hesaba katmadan, sadece kendimizi memnun edecek müziği yaptık.” Anlatmak istediği buysa, ticari beklentileri gözetmemiş demektir. Bir sanatçının eserlerini üretirken benimsemesi gereken en önemli ilkedir gerçekte bu. Eğer yaptığınız işle öncelikle kendinizi memnun ediyorsanız, sonuçta mutlaka sizinle aynı düşünen başkaları da olacaktır.

Bu düşünceler üzerine kafa yorarken, Patrick Watson’ın tam olarak ne demek istediğini, Montreal Mirror’da çıkan bir söyleşisini okuyunca anladım. “Herkesin kendine göre bir arka bahçe tanımı var. Bana göre bu, barbekü yaptığınız yer değil, aklınızın içinde sizde iz bırakan insanların hiç çıkmadığı bir yer vardır; benim için arka bahçe orası” diyor. Nitekim albüm kapağında da, bir eve doğru yürüyen genç bir kadının arkadan çekilmiş fotoğrafını görüyoruz. Anlaşılıyor ki, kadının olduğu yer, Patrick Watson’ın arka bahçesi...

Ben, Patrick Watson’ın o bahçede giriştiği yeni maceraları çok sevdim. Bu yıl Austin’deki South By Southwest kapsamında grubu bir kez daha canlı dinleme fırsatım oldu. Festivalin kargaşasından uzakta, sessiz bir kilisenin içinde tahta sıralara oturup yerimizi aldık. Işıklar karardığında Patrick Watson’ın yüzünü ve bedenini görmüyorduk ama parmaklarına geçirdiği ufak lambalardan yansıyan zayıf işıklardan anladığımız kadarıyla piyanoyu çalan oydu. Sonra insana huzur veren pürüzsüz sesini duyduk. Festivalin en etkileyici performanslarından biriydi. Böylece yeni albümden şarkıları ilk olarak canlı performansta dinlemiş oldum.

Multienstrümantalist, vokalist, ozan şarkıcı Watson’ın neredeyse tümünü Montreal’de kendi dairesinde kaydettiği albüm, gitar, keman, perküsyon ve piyano etrafında gelişen melankolik melodileriyle 2012’de alternatif pop’un en güzel işlerinden birisi olarak kayda geçecek.

Patrick Watson’ın 2003’te ilk albümü “Just Another Ordinary Day”den bu yana izlediği çizgi hiç aşağıya inmedi. 2006’da Polaris ödülünü alan “Close to Paradise”dan sonra, 2009’da çıkan “Wooden Arms”, kanımca düzenlemelerde çıtayı daha da yukarı çekti.

"Adventures in Your Own Backyard” ise, “Wooden Arms”a göre enstrümantasyon ve sound açısından daha yalın. Grubun daha önceki çalışmalarında yoğun olarak hissedilen deneysel sesler yaratma çabası bu albümde daha az. Bu tercihin gerisindeki neden, Watson’ın “Wooden Arms”ta kullandıkları bisiklet ve mutfak aletleri gibi eşyalardan elde edilen farklı seslerin, vokalden daha fazla öne çıkmasından duyduğu hoşnutsuzluk. Bana göre o da kendi içinde çok güzel bir albüm ama anlaşılan Patrick Watson bu defa soundu sadeleştirip, falsetto vokalinin baş aktör olmasını amaçlamış. Ne yapmak istediğini anlamak için, “Lighthouse” adlı şarkıda usul usul çalan piyano tınılarına eşlik eden yumuşacık vokali dinlemek gerekiyor.

Sonuçta Watson’ın yaşadığı çevredeki ufak ayrıntıları hikayeleştiren sözleri, şarkıların melodik yapısıyla buluşunca, dinleyene dokunan, duygusal bir albüm çıkmış ortaya. Patrick Watson’ın aklının arka bahçesinde geçen yeni maceraları, şarkı yazarlığı açısından daha incelikli bir çalışma olsa da, doğrusu ben “Wooden Arms”taki deneyselliği de aradım.

22 Mart 2012 Perşembe

SXSW'da En Beğendiğim 10 Canlı Performans -2


13-18 Mart tarihlerinde Teksas’ın başkenti Austin’da yapılan South By Southwest (SXSW), benim için çok verimli bir festival oldu. Her gün öğlen vaktinden gece yarısına kadar bir mekandan diğerine koşturmak oldukça yorucuydu ama bütün zorluklara değerdi. Çünkü tanıdığım grupların yanı sıra, ilk kez dinlediğim ve adlarını bile yeni duyduğum gruplar oldu.

Aslında festival yapısı itibariyle organizatör, menajer, plak şirketi temsilcileri gibi müzik endüstrisinde yer alan kişiler için kurgulanmış. Her saatte bir yeni bir isim sahneye çıkıyor ve 40 dakikalık bir performans sergiliyor. Kalan 20 dakika sahnedeki ekipmanlarını toplaması ve arkasından gelecek müzisyenlerin yerleşmesi için ayrılmış. Sonuçta 20 dakika içerisinde ses ne kadar oturtulabilirse ancak o kadar oluyor. Bar, bilardo salonu, sinema salonu, otel lobisi, otopark, garaj, kilise vb. ne varsa konser alanına dönüştürülüp yüzlerce mekan yaratılmış.

Bu, az önce de söz ettiğim nedenle de birleşince, konserlerin çoğunda ses sorunu vardı. Ama festivalde asıl amaç, grupların sahne performansı hakkında müzik endüstrisine bir fikir vermek olduğundan bu konuya kimse fazla takılmıyor.

Ben festivale gitmeden önce açıklanan yüzlerce etkinlik içinden seçim yapıp kendime bir program oluşturmaya çalıştıysam da bunda pek başarılı olamadım. Çünkü son anda açıklanan çok sayıda performans oldu ve birbiriyle çakışanlar arasında tercih yapmak gerekti. Yine de ne olursa olsun göreceğim dediğim bazı isimler vardı. Onları atlamadım. Henüz tam olarak sayamadım ama sanıyorum 5 günde 35-40 arasında ismi canlı dinlemeyi başardım.

Bunlar arasında en beğendiğim ilk 10 şöyle belirlendi:


1-Deafheaven : Festivale gitmeden önce aklıma koymuştum Deafheaven’ı görmeyi. San Franciscolu grup, black metal, shoegaze ve post-rock’ın karışımını yansıtan müziğiyle dikkatimi çekmişti. Hiçbir videolarını izlemeden müziğin etkisinde kalmış ve konserde gördüğümde hissedeceklerimi merak etmiştim. Gece 01.30 civarında The Bat Bar denilen ufak ve biraz da perişan bir barda sahneye çıktılar. İçeri girdiğimde günün tüm yorgunluğu üzerime çökmüştü, ayakta zor duruyordum. Gece çok geç bir saat olmasına karşın tahmin ettiğimden daha fazla ilgi vardı gruba. Beş kişilik ekipte vokalist George Clark’ın adeta çığlık atarcasına söylediği sözler, gitar ve davulun yarattığı karanlık ortamı daha da derinleştirip dinleyeni bir anda yerle bir ediyor. Black metal’in vurucu olduğu aşikar ama daha önce bir konserde sanki iç organlarımın sökülür gibi olduğunu hiç hissetmemiştim. Şüphesiz bugüne kadar izlediğim en etkileyici performanslardan biriydi; müziği icra edenle dinleyenin aynı potada eriyip tükendiği ve sonunda yeniden doğduğu, vahşi, katıksız, sınırsız, kaotik bir konserdi. Bir ara dinleyicilerin vokalisti bacaklarından tutup parçalayacağını düşünmedim değil. NPR, grup için “Black metal’in Sigur Ros’u” demiş. Çok tuttum bu tanımı. Deafheaven’ın herkese göre olmadığı kesin ama sarsılmak isteyenler grubu yakaladığı yerde konserine gitsin derim.

Duyduğuma göre yeni albümleri öncekinden çok daha karanlık, daha hızlı ve deneysel olacakmış. The Bat Bar’daki deneyimin daha ötesini şu anda hayal edemiyorum ama bu bile heyecan verici.

2- Patrick Watson : Patrick Watson hakkında daha önce de düşüncelerimi yazmıştım. Kanadalı müzisyen, bana göre 2000’li yılların en yetenekli isimlerinden birisi. Daha önce Salon’da canlı dinleme olanağı bulduğumdan neyle karşılaşacağımı biliyordum ve SXSW’da sadece daha önce görmediğim grupları izleme kuralımı onun için bozdum. Bir kilisede vereceği konserin özel olacağından hiç kuşkum yoktu. Üstelik yeni albümü beklediğimizden yeni şarkıları duyma olasılığı da vardı; diğer bütün konserleri bir yana bırakıp St David’s Historic Sanctuary adlı kiliseye koştum. Loş bir ışıkta kilise sıralarındaki yerimi aldım. Patrick Watson ve ekibi, Salon’daki konserde olduğu gibi, yine insanda hayranlık uyandıran bir ustalık ve uyumla çaldı. Onları dinlerken dünyanın iyi yanlarına odaklanıp nahif düşünceler içine giriyor insan; ılık bir rüzgarda içine ürperti düşmeden deniz kenarında yürüyor, hafifliyor. Karanlıkta parmaklarına geçirdiği minik ışıklarla piyanoyu çalan adam, duygusal, romantik ve esprili. Farklı sesler bulmaya da meraklı. Daha ne olsun? Patrick Watson’ı canlı dinleyirce çok mutlu çıktım o gece kiliseden.

3- Cloud Nothings : Cleveland, Ohiolu indie rock/alt-punk grubu, ne yazık ki Austin’de bir gece yarısı 512 Bar adlı mekanın ikinci katında dar bir alana hapsedilmişti. Bara vardığımda zorlukla içeri girebildim. İlgi oldukça yoğundu. Cayır cayır çalar gitarlar, bangır bangır bir davul ve vokalist Dylan Baldi’nin derin vokali, dinleyici kitlesini tamamen avucunun içine almış, herkes kan ter içinde müziğe odaklanmaya çalışıyordu. Kendime uygun bir yer bulamadığımdan sonunda bir koltuğun üzerine çıkıp sahneyi görmeye çalıştım. Videoyu da tanımadığım bir adamın kolumdan tutup destek olması sayesinde çekebildim. Aslında ortamdaki kargaşa, punk ruhunu yansıtan müziğe de uygundu. Çünkü punk özü itibariyle steril mekanlara uygun değil; ama o gece ses sistemi de iyi değildi. Her şeye rağmen grubun kendini kanıtlamak için fazla çaba harcamasına gerek yoktu. Yaptıkları müzik ve performansları yeterince güçlü ve etkileyici. Daha iyi koşullarda daha büyük zevk alarak dinlemeyi umuyorum ama SXSW’daki de bana gurubun potansiyeli hakkında iyi bir fikir verdi.

4- Silverbus : Bu yıl ilk kez canlı dinlediğim gruplardan birisi. SXSW’nun sitesinde grupları tanımaya çalışırken keşfettim onları . Post-rock sevenlerin dikkatinden kaçmaması gereken, çok başarılı bir ekip Silverbus. 20’li yaşlarında gözüken üç gençten kurulu. Son derece akıcı ve melodik bir müzik yapıyorlar. O gece orada tanıştığım Austinli bir fotoğrafçı, “Neden bu gece bu barı tercih ettiniz?” deyince, “Silverbus’ı merak ediyorum. O kadar müzik dergisi festival için öneri listeleri yayınladı ama kimse de Silverbus’tan söz etmedi” dedim. Oysa o, NPR’ın önerisini duyup Silverbus’ı listesine almış. Ben duymamıştım ama NPR, isabetli öneride bulunmuş. Silverbus’ın dinamik müziği gelecek vaat ediyor.

5-The Twilight Sad : İskoçya’nın müzik dünyasına kazandırdığı en iyi şeylerden birisi bu grup. 2003’ten beri müzik yapıyorlar ve bu yıl üçüncü albümlerini çıkardılar. Albümlerini severek dinliyorum ama canlı görünce gruba karşı sevgim, 5 katı arttı diyebilirim. Nedeni vokalist James Graham elbette; konser sırasında meyve suyu içerek kendi aleminde takılan diğer grup elemanları değil. Konseri birlikte izlediğimiz Harun İzer, bunun da kendi içinde ilginç bir tezat yarattığını söylemişti. Bu durum, o açıdan da değerlendirilebilir tabii. Brooklyn Vegan’ın açık hava bir mekandaki partisinde sahneye çıktı The Twilight Sad. Krautrock etkili bir alt-rock denilebilir müzikleri için. Şarkı söylerken gerçek anlamda gözleri dönen James Graham, ikinci bir Ian Curtis sanki. Yumruklarını sıkıyor, yere çömeliyor, gözlerini kapatıyor ve kendini tamamen müziğe vererek söylüyor. Adeta bir dönüşüm geçiriyor sahnede. Bazıları için belki agresif bir sound olarak nitelenebilir ama benim ruhuma çok iyi geldi bu doğrudanlık. Büyük keyif aldım konserden.

6- The Suicide of Western Culture (TSOWC): Festivale gitmeden önce SXSocial aracılığıyla grubun plak şirketinden ve menajerinden iletiler aldım. Beni ısrarla grubun Mohawk adlı kulüpte gerçekleşecek performansına davet ediyorlardı. Terrence Malick’in gelecekteki bir projesi için konseri filme alacağı bilgisini de bana iletmişlerdi. Sonunda Erykah Badu konseriyle çakışsa da, ne yapıp edip gittim TSOWC’ı görmeye. İyi ki de gitmişim. Mohawk’ın alt katındaki ufak barda çalıyordu İspanyol ikili. İnsanın içine ürperti vererek sürükleyen bir soundu var müziklerinin. Işıkların tamamen kapatıldığı bir ortamda, sadece hızla akan garip görüntülerin yer aldığı bir video ekranının önünde çaldılar. Hiç ara vermeden seri bir şekilde bitirdiler seti. Az sayıda dinleyici vardı ama ben onların arasında olduğum için çok mutluydum. Yoğun ve tutkulu bir müzikti. Batı Kültürünün İntiharı, bundan böyle ilgi alanımda olacak.

7- Edward Sharpe and the Magnetic Zeros : Çok sevdiğim ve canlı dinlemeyi çok istediğim bir gruptu. Mumford and Sons ve Old Crow Medicine Show’la çıktıkları bir Amerika turnesini anlatan belgesel filmden sonra yine onlarla birlikte sahneye çıktılar. Tek başlarına verdikleri bir konser değildi ama sonuçta Alex Eberti sahnede gördüm. Ayrıca şarkı söylerlerken ağırlık onun üzerindeydi. Aslında çok mutlu müziklere eğilimim yoktur ama sanırım bunun istisnası Edward Sharpe and the Magnetic Zeros. Sahneyi tamamen kaplayan bir düzineden fazla müzisyenin kolektif çabasını, yeteneklerini ve enerjilerini seviyorum; onlar çalarken tempo tutup gülümsüyorum. İstisnalar özeldir, onlar da öyle.

8- Exitmusic : Portishead, Sigur Ros ve Radiohead’in bir projede buluştuğunu düşünün. Brooklyn’den çıkan evli bir ikilinin kurduğu Exitmusic, ancak böyle anlatılırsa bir fikir verebilir insana. SXSW kapsamında sekiz performans gerçekleştiren grubun karanlık müziği, Aleksa Palladino’nun sanki havada süzülüyormuş hissi veren yumuşak vokaliyle tam bir uyum içinde. Elektronik seslerle akustik enstrümanları kaynaştırıp çözemediğiniz gizemler yaratan ilginç bir müzik.

9- Gossip : Yıllardır albümlerini severek dinlediğim ama hiç konserlerine gitme fırsatı bulamadığım bir gruptu Gossip. Festivalde Google ile Youtube’un ortak etkinliğinde yer aldıklarını öğrenince soluğu bir otaparkın terasında aldım. Beth Ditto, olağanüstü güzel sesinin verdiği güvenle sahneye çok hakim, eğlenceli, esprili ve enerjik bir şarkıcı. Albüm soundunu sahnede tutturmak zordur; Gossip bunu başarabilen gruplardan birisi. Ne yazık ki sanıyorum iyi duyurulamadığı için konsere ilgi düşündüğümden azdı. Ama benim keyfim çok yerindeydi. Ne ses sorunu oldu, ne kalabalık rahatsız etti. Beth Ditto gibi bir lideri olan grubun kötü bir konser verebileceğini düşünemiyorum.

10- Plants and Animals : Patrick Watson konserinden önce yine aynı kilisede Plants and Animals’ı dinledim. Kanadalı indie rock grubu, o gece kiliseyi tam anlamıyla inletti. Bu yıl üçüncü albümlerini yayımlamalarına karşın yeterli ilgi görmediklerini düşünüyorum. Oldukça sağlam altyapılı bir alternatif rock yapıyorlar. Müzikleri sıradan değil, güçlü sounduyla insanı derhal içine alıyor. Kilise ortamının dışında, açık hava festivallere de çok uyabilecek bir grup O gece dinleyici tarafından ayakta alkışlandılar.

21 Mart 2012 Çarşamba

SXSW'da En Beğendiğim 10 Canlı Performans


Uzun uzun yazmadan sadece bir liste yapmak istedim. Geçen hafta boyunca videolarla, tweetlerle görüşlerimi aktarmaya çalışsam da böyle bir liste gerekiyor bence. SXSW'da canlı dinleme olanağı bulduğum düzinelerce grup içinden beni performansıyla en çok etkileyen 10 isim belirledim. Bunlar hakkında önümüzdeki günlerde daha ayrıntılı yazılar yazacağım.

1-Deafheaven
2-Patrick Watson
3- Cloud Nothings
4- Silverbus
5- The Twilight Sad
6- The Suicide of Western Culture
7- Edward Sharpe and the Magnetic Zeros
8- Exitmusic
9- Gossip
10-Plants and Animals

21 Nisan 2011 Perşembe

Patrick Watson büyüledi


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Nisan 2011

Yılın en güzel konserlerinden birisi salı akşamı gerçekleşti. Alternatif müzik sevenlerin son yıllarda dikkatini çeken Kanadalı müzisyen Patrick Watson, kendi adıyla anılan grubuyla birlikte Salon sahnesindeydi.

Yaptıkları müziği belli bir kategoriye sokmak zor; klasik müzik ve kabare etkisinde bir tür barok pop denilebilir. Kayıt sırasında ve sahnede kullandıkları enstrümanlar arasında çelik tas, kaşık gibi objeler de yer alıyor.

2003’te ilk albümünü çıkaran grubun kuruluş öyküsü de ilginç. Bir fotoğraf kitabına eşlik edecek müzik yapmaları istendiğinde dörtlü olarak bir araya gelmişler. Ortaya çıkan sonuç herkesi o kadar heyecanlandırmış ki, grup olarak devam etme kararı almışlar. 2007 ve 2009’da Kanada’nın en önemli müzik ödülü Juno’yu alınca da yolları iyice açılmış.

İstanbul’da bekleyenleri tahminimden de çokmuş. Grubun dört üyesi sahneye adım attığında coşkulu alkışlar duyduk. Patrick Watson, karanlık salonda sadece parmaklarının arasına yerleştirilen minik ışıklar yardımıyla görebildiği piyanonun tuşlarına dokunurken, dinleyiciler su gibi akan duruluktaki müzikle adeta büyülendi.

Son albümden “Beijing” en çok beklenen şarkılardan birisiydi. Bu şarkının kaydı sırasında stüdyoya bisiklet getirip tekerleklerin çıkardığı sesi de kullanmışlar. Tabii konserde o olanak yoktu ama uzandığı her yere vurup farklı sesler çıkaran bateristin performansı görülmeye değerdi.

Patrick Watson, bir yandan içkisini yudumlarken, bir yandan da yaptığı esprilerle konserin gerçekten keyfini çıkardı. Grubun kabare tarzına yakınlığı konserde daha çok ortaya çıktı. İzleyicilerle karşılıklı konuşmalar ve grup üyeleri arasında atışmalar gece boyunca sürdü.

Bir ara sahnedeki sandalyeleri salondaki seyircilerin tam ortasına koydular. Taburelerin üzerinde ayakta durarak gitar çalan müzisyenlere, yine sandalye tepesinde mikrofonsuz söyleyen Watson muhteşem falsettosuyla eşlik etti.

Watson’ın Amerika’nın ünlü şarkıcı ve bestecilerinden Dolly Parton’a adadığı “Big Bird in a Small Cage” adlı şarkı için hepsi birden bir mikrofonun başında toplandılar. Sonra bir ara Watson sahnede yalnız kaldı. Bir de baktık ki, hiç fark edilmeden kalabalığın arasına dağılan diğer üç müzisyen vokalde ona eşlik ediyor.

Gecenin en güzel anlarından birisi de, Patrick Watson’ın loop pedal ile sesini kaydedip kendisiyle düet yaptığı sırada yaşandı. O anda salonda yere düşen bir bira şişesinin çıkardığı ses de kayda girdi. Böylece o loop tekrar tekrar dönerken şişe sesini de sürekli duyduk.

Bütün bunlar olurken dinleyicilerin baştan sona çıt çıkarmadan grubu dinlemesi ise alkışlanacak bir durumdu. Son yıllarda konserlerde giderek artan konuşma gürültüsünden eser yoktu. Bunun nedeni, müziğe odaklı, bilinçli Salon dinleyicisinin farkı olsa gerek.

En sevilen şarkılarından “Wooden Arms”ı çalmasalar da, doğallığı, içtenliği ve müzikalitesiyle çıtanın çok üzerinde bir konserdi. Çıkışta “zamanı geri alıp, o iki saati yeniden yaşayabilsek” dedirtti bize...

(Konserde çekilen fotoğraflar Ali Güler'e, videolar bana aittir.)





Konserde çalınan parçalar:

1. Lighthouse
2. Beijing
3. Black Wind
4. Step Out For A While
5. Unknown
6. Big Bird In A Small Cage
7. Traveling Salesman
8. To Build A Home
9. Luscious Life
10. Where The Wild Things Are
11. Man Under The Sea
12. The Great Escape

21 Mayıs 2010 Cuma

Notalar film karesi yaratırsa...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Mayıs 2010

Modern cazın önde gelen temsilcilerinden The Cinematic Orchestra (TCO), bahar aylarının en güzel konserlerinden birisini vermek üzere İstanbul'a geliyor. İngiltere'den çıkıp bütün dünyada başarı kazanan grup, Garanti Caz Yeşili kapsamında 21-22 Mayıs’ta Tamirane sahnesinde olacak.

1999 tarihli ilk albümleri “Motion”dan bu yana yakından izliyorum TCO'yı. Jason Swinscoe’nın önderliğinde kurulan grup, her albümde yeni bir eğilim gösterip, bazen nu-jazz, bazen de chill out ya da lounge sularında gezdi.

Doğaçlama kayıtları müzikte “sample” denilen örneklenmiş seslerle bütünleştirdiler. Cazı elektronika ile buluşturan bu modern müziği “future jazz” olarak adlandıranlar da var.

Nasıl tanımlarsanız tanımlayın; insanı bulunduğu ortamdan alıp adeta başka bir yere ve zamana ışınlayan bir müzik bu. Grubun adından da anlaşıldığı gibi, sinemasal bir etki yaratıyor. Her şarkı, ayrı bir öyküyü çağrıştırıyor. Grubun esas olarak yapmak istediği de bu zaten.

Örneğin 2007’de yayımlanan “Ma Fleur” adlı albümü yaparken, ilk aşamada Swinscoe, her şarkı için aklındaki temel düşünceleri bir arkadaşına anlatmış. Arkadaşının o şarkılar için yazdığı kısa öyküleri fotoğraf sanatçısı Maya Hayuk’a vermişler. O da şarkıları temsil edecek fotoğraflar çekmiş.

Sonuçta, ana temaları aşk ve kayıp olan bir albüm çıkmış ortaya. Konserlerine gittiğinizde sahnedeki barkovizyonda gördükleriniz, müziğin hissettirdiklerinin görüntüye yansıması gerçekte...

TCO’nın sinema ile olan ilgisi bununla da sınırlı değil. Paris ve film noir ruhunun varlığını her dönemde, özellikle “Ma Fleur”de duyumsamak mümkün.

Ama sadece Paris yok müziklerinde; bazen de Rusya var. Dziga Vertov’un 1929 Rus yapımı klasiği “Man with a Movie Camera” adlı sessiz filmi için yaptıkları soundtrack albümü, grubun kariyerindeki dönüm noktalarından biridir.

Ama grubun müziğinin sinemasal etki yaratması için ortada her zaman gerçek bir öykü ya da film olması gerekmiyor; bazen de o öyküleri dinleyicinin hayal gücü yaratıyor. Tek yapmanız gereken, konserde pasif bir dinleyici değil, tam bir katılımcı pozisyonunda olmak ve müziği özümseyerek dinlemek.

TCO, bu deneyimi bir kez daha yaşatmak üzere yedi kişilik bir ekiple geliyor İstanbul’a. Grupta, Jason Swinscoe’nun (elektronik sesler) yanı sıra, Phil France (kontrbass), Ivo Neame (piyano), Tom Chant (saksofon), Stuart McCallum (gitar), Richard Spaven (davul) ve vokalde Heidi Vogel yer alıyor.

Ben, Richard Spaven dışında bu isimlerin yer aldığı ekibi, yıllar önce New York’ta canlı dinledim. Hala unutamadığım konserlerden biridir. Ama doğrusu, o unutulmazlıkta en çok payı olan, efsane caz davulcusu Luke Flowers’tı. Bugüne kadar dinlediğim en muhteşem davul performansıydı.

Richard Spaven, yalnızca drum & bass türünde değil, çağdaş caz dünyasında da adından övgüyle söz ettiren bir müzisyen. Açıkçası konserde Luke Flowers’ın yerini tutabilecek mi diye merak ediyorum.

Ama şundan eminim ki, TCO, İstanbul’da dinleyicileri yine eşsiz bir hayal alemine sürükleyecek. "Late Night Tales" serisinden çıkan son albümlerini hatırlatırcasına, gecenin ilerleyen saatlerinde melodilerle öyküler anlatacaklar bize...

Konserden önce grubun şarkılarını dinlemek isteyenler için videolar aşağıda:

"Ma Fleur" albümlerinde yer alan "Breathe" (Feat. Fontella Bass)


Yine "Ma Fleur"de yer alan "To Build a Home" (Featuring Patrick Watson) adlı şarkısını aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz.

The Cinematic Orchestra - To Build A Home from Dakus Films on Vimeo.



2003 tarihli ikinci albümleri "Every Day"de yer alan "All That You Give" (Feat. Fontella Bass)



"Man with a Movie Camera" adlı filme yaptıkları müziği filmin orijinalini izlerken dinlemek isteyenler için:



Filmin kalan bölümünün videoları için şu linke tıklayın: Man with a Movie Camera (Google videoları)

Bu filme yapılan soundtrack'in canlı versiyonu ile ilgili bir başka video:


the cinematic orchestra/Man With The Movie Camera 【LIVE】

Team MySpace Japan | MySpace Video



-

26 Aralık 2009 Cumartesi

2009 onlarsız olmazdı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Aralık 2009

Bu yıl bitmeden özellikle iki gruptan söz etmek istiyorum. Birisi Patrick Watson, diğeri The Pains of Being Pure at Heart. İkisi de birkaç hafta önce 2009’un en iyilerini sıraladığım listede yer alıyordu; ama yaptıkları müziği bugüne kadar ayrıntılı bir şekilde tanıtma fırsatı bulamadım.

Bugünkü yazımı, bu çok başarılı iki gruba ayırdığım için mutluyum. 2009’u onları yazmadan kapatsaydım, görevimi tam yapmadığım düşüncesiyle suçluluk duyardım...

PATRICK WATSON-WOODEN ARMS

Yılın en parlak gruplarından Patrick Watson, vokalde gruba adını veren Patrick Watson, perküsyonda Robbie Kuster, basta Mishka Stein ve gitarda Simon Angell’den oluşuyor.

Kanadalı grup bu yıl 3. albümü “Wooden Arms” ile tüm dünyada büyük başarı kazandı. Ancak benim hayatıma 2006’da “Drifters” adlı olağanüstü güzel bir şarkıyla girmişlerdi.

O günden bu yana sürekli ilgiyle izledim onları. Çünkü bu sıra dışı dörtlü, benim müzikteki bir hayalimi gerçekleştiriyor: Farklı ses arayışıyla deneysel çalışmalar yapıp, türler arasında mükemmel bir kombinasyon yaratıyorlar.

Aynen laboratuvarda araştırma yapan çılgın bir kimya profesörü gibi, onlar da stüdyoda değişik sesler bulma çabasına girişiyor ve o sesleri, çevrelerindeki çeşitli objeleri kullanarak kendileri yaratıp canlı kaydediyorlar.

Örneğin, “Beijing” adlı şarkıdaki bisiklet sesini elde etmek için stüdyoya bisiklet getirmişler. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran şarkıyı seçmem gerekse, bu şarkının adını veririm.

Grubun sitesine girip (www.patrickwatson.net) konser videolarını seyrederseniz, grup elemanlarının bu şarkıdaki olağanüstü performanslarını görebilirsiniz. Robbie Kuster’ın ters çevrilmiş farklı boyuttaki tencerelerden elde ettiği sesler de harika, Patrick Watson’ın müthiş falsettosu da...

Sadece vokale eşlik eden gitarla kaydedilen “Man Like You” ise, müzikal açıdan bir diğer ilginç parça. Nick Drake’i andıran yumuşacık bir vokalle şekillenen, country pop tarzında bir şarkı bu. O kırılganlığa uyacak titrek tınılar yaratmak için, şarkının girişinde akustik gitarı kaşıkla çalmışlar. Radiohead’i andıran enstrümantal “Down at the Beach” ise, bağımlılık yaratacak kadar güzel.

Uzun zamandır klasik müzikle cazı, ambient müzikle kabare-pop’u, alternatif rock’la deneysel müziği böylesine güzel bir şekilde buluşturan bir albüm dinlememiştim. Müziğin yansıttığı sinemasal etkiden mi, duyduğum seslerin çarpıcılığından mı bilmiyorum, çok etkilendim bu albümden.

Türkiye’deki konser organizatörlerine sesleniyorum: Acaba Patrick Watson’ı Türkiye’ye getirmek olanaklı mı?

THE PAINS OF BEING PURE AT HEART-THE PAINS OF BEING PURE AT HEART

Son yıllarda New York’un Brooklyn bölgesi, adeta bir müzik laboratuvarı işlevi görüyor. Yeni gruplar orada kuruluyor, müzik trendleri orada şekilleniyor... Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık tipik bir Brooklyn soundu bile var. The Pains of Being Pure at Heart da, Brooklyn’in müzik dünyasına kazandırdığı yeni gruplardan.

İtiraf edeyim, benim bu grupla tanışmam, garip isimleri nedeniyle oldu. Geçen yıl bir müzik blogunda rastladım onlara. Türkçe’de “Kalben saf olmanın acıları” adlı bir grup düşünün; müziklerini dinlemeden geçebilir misiniz? Ben de geçemedim ve internette yeni grup keşfine çıkmış bir müziksever olarak hemen araştırdım.

Grubun vokalisti Kip Berman’ın bir arkadaşının yazdığı, henüz yayımlanmamış bir çocuk öyküsünün adıymış gruba esin kaynağı olan. Dahice değil ama ilgi çekici olduğu kesin.

Önceleri kendi halinde bir arkadaş grubu olarak başlayan bu dörtlünün yıldızı 2009’da çok parladı. Bu yıl çıkan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerinde 80’lerin İngiliz popundan esintiler var; new wave, shoegaze pop ve dance-punk karışımı bir tür indie pop yapıyorlar.

Şarkılarını dinledikçe ders çalışmaktan başka derdinizin olmadığı lise yıllarına dönesiniz geliyor. Geçmişe özlem var ama geleceğin heyecanı da yok olmamış. Beni en çok çeken şey de bu oldu.

Kip Berman, “Hayatımızı sadece bisiklete binip pasta yiyerek geçiremeyiz. Kötü şeyler de oluyor dünyada. Ama biz öfkeden kudurup, bileğimizi kesecek tipler de değiliz. İkisinin arasında bir yer bulmak mümkün,” diyor.

Sonuçta albümden yansıyan hava, insana daha çok hayatın olumlu yönlerini düşündürüyor. Şarkıları, romantik, melankolik ama aynı zamanda taze umutlar da içeren hoş melodiler vaat ediyor. Onlara kulak verin.
www.myspace.com/thepainsofbeingpureatheart

-

21 Aralık 2009 Pazartesi

2009'da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor...

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi...

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı...

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi" ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Müzikte Yılın En İyileri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler...

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına... Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil...

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather- Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes- Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour”
Memory Tapes- "Bicycle"
Patrick Watson- “Wooden Arms”
Moderat- “Rusty Nails”
Fever Ray- “If I Had a Heart”
Wild Beasts- “This Is Our Lot”
The Veils- “The Letter”
The Horrors- "Whole New Way"
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever”
Bat for Lashes- “Two Planets”
Patrick Wolf- “Hard Times”
Metric- “Front Row”
Fanfarlo- “Luna”
Deadmau5- “The 16th Hour”
Grizzly Bear- “Two Weeks”
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses"
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old”
Gossip- “2012”
Mika- "Rain"
The xx- "Crystalised"
The Flaming Lips- "Watching the Planets"
Kasabian- "Vlad the Impaler"
Basement Jaxx- "Raindrops"
Thom Yorke- "Hearing Damage"
The Big Pink- "Dominos"

Translate