Dün akşam Aksanat'ta İsveçli müzisyen Caroline Henderson'ın konseri vardı. Piyanoda Nikolaj Hess, davulda Jakob Hoyer ve basta Daniel Franck'in yer aldığı bir ekiple sahneyi paylaşan sanatçı, 1989'da Danimarka'da Maria Bramsen ile kurduğu Ray Dee Oh grubundan bu yana ülkede büyük çıkış yaptı. Grubun dağılmasından sonra solo kariyere yöneldi, Danimarka Müzik Özülleri'ni sekiz kez kazandı, aynı zamanda oyunculuk kariyerini de sürdürüyor.
Dün akşam bilinen birçok caz/pop şarkısını cover'layan grup, birbiriyle çok uyumlu, kimi zaman romantik ama çoğunlukla enerjik bir set sundu. Caroline Henderson, aşağıda videosunu paylaştığım "Made In Europe" adlı şarkının bir arkadaşı tarafından kendisi için yazıldığını ve kendi hayatı hakkında olduğunu söyledi. Şarkının bestecisi caz müzisyeni 1983 yılında vefat eden Kai Winding olduğuna göre, arkadaşım diyerek onu kastetmiş olmalı.
Konser sırasındaki sololarda iyice belirginleştiği gibi grupta çalan müzisyenlerin her biri enstrümanına çok hakim birer virtüözdü. Henderson'ın güçlü vokali ve neşeli tavırlarıyla çok sürükleyici bir performanstı. Benim tek eleştirim, 1957 tarihli "Wild Is the Wind" için oldu. Henderson'ın coşkulu vokali, ritmi giderek hızlanan yorumla birleşince, o şarkıya özgü kırılganlık yok oldu; ama bence "Love me, love me, love me say you do" diyerek, sevdiği insana şartsız teslim olan bir ruhtan çıkan o sözlere kırılganlık yakışıyor. Bu düşüncemin sorumluları, Bowie ve Nina Simone tabii. Onların bu şarkıdaki yorumunu çok seviyorum. Yine de şarkının farklı bir versiyonunu dinlemek ilginçti.
"Made In Europe"u da dün akşam doğal olarak caz formunda çaldılar. Oysa şarkının Henderson'ın 1995 tarihli "Cinemataztic" adlı albümündeki soundu pop ve cazı buluşturur. Onu da paylaşıyorum aşağıda.
Geçen hafta SXSW sırasında binlerce grup arasında en çok röportaj yapmayı istediğim isimdi Savages. Post-punk’ın tam hakkını veren soundları, 2011‘de kurulduklarından bu yana dikkatimi çekmişti. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı izledikten sonra ilgim daha çok arttı. Yayınladıkları ilk EP’de yer alan “Flying to Berlin” ve “Husbands” adlı şarkılarını severek dinliyordum ama o konserde müziklerini son derece etkili bir şekilde icra ettiklerine tanık oldum. Vokalist Jehnny Beth’in sesine ve beden diline yansıyan öfkesi, bas gitarist Ayse Hassan ve gitarist Gemma Thompson’ın kulağı derhal yakalayan tınıları ve davulcu Fay Milton’ın cüretkar vuruşları, onları kısa sürede Londra’nın canlı performansı en iyi olan yeni grubu haline getirdi.
Bir yıl boyunca verdikleri konserlerle adları iyice yayıldı. New York’ta CMJ müzik maratonundaki performansları çok beğenilince, Savages Amerika’yı da ele geçirmeye başladı. Geçen yılın sonunda ise, BBC Sound of 2013 adayları arasında gösterildiler. Bu yıl ilk kez katıldıkları SXSW kapsamında üç konser verdiler. Ben Brooklyn Vegan’ın şovundaki konserlerini dinledim ve onun ertesinde grupla bir otelde buluştum. Röportaj sırasında dört üye de vardı ama en çok konuşan Jehnny Beth oldu, Gemma Thompson, sessiz duruyor ama içlerinde en entelektüel olanı o. Sahnede de Jehnny kalabalığı bakışları ve karizmasıyla etkisi altına alırken, o başı önünde sakince gitarını çalıyor.
Ayse Hassan, röportaja başlamadan önce sadece 14 yaşındayken İstanbul’a geldiğini, bakıcısının Türk olduğunu söyledi, onun dışında röportaj sırasında sözü diğerlerine bıraktı. Her grupta öne çıkanlar oluyor; onlar Savages için Jehnny Beth ve ne kadar sessiz kalsa da Gemma Thompson.
Sahnede uzak ve çok ciddi görünüyorlar ama konuşurken hepsi çok rahat insanlar. Otel lobisinde röportajı yaparken bir görevli gelip benim ve Jehnny Beth’in oturduğu sandalyelerin restorana ait olduğunu, dolayısıyla onları alması gerektiğini söyleyince ikimiz de halının üzerine oturduk, söyleşimiz o şekilde devam etti.
Aşağıda okuyacağınız röportajdan sonra bu kez New York’un ünlü konser mekanlarından Bowery Ballroom’da gördüm grubu. Tamamen doluydu salon. Belli ki grubun New York’taki dinleyici kitlesi genişlemiş. Yeni albümlerinden şarkıları da çaldıkları konser toplam bir saat sürdü ve ısrarlı alkışlara rağmen bis yapmadılar.
Şu anda benim en sevdiğim yeni grupsunuz. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz’de ilk kez canlı dinledim sizi. Muhteşem bir performanstı. İki gün önce de burada Austin”de ikinci kez izledim. Bu defa açık havada ve öğleden sonra aydınlıkta çaldınız. Müziğinizin karakteri kapalı ve karanlık ortamlara uygun ama yine çok iyi bir konserdi. Canlı performanslarınızın etkisi çok yüksek. Bunun sırrı ne? Sizi sahnede ateşleyen temel etken ne?
Jehnny Beth (JB): Konsere hazırlanma tutkusu. Mesela Austin bizim için çok yıpratıcı oldu. Çünkü biz her zaman konserlerin iyi olması için çalışıyoruz. Electrowerkz’deki konseri izlemişsiniz. Orada yaşadığınız deneyimin iyi olması için başından sonuna kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündük, üzerinde çalıştık. Çıkacağımız sahneyi tanımak, ona göre hazırlığımızı yapmamız gerekli. Bütün bunları düşünüp sindirmek için zamana ihtiyacımız oluyor, uygulamada birçok ayrıntının üzerinde kafa yoruyoruz. Konsere kaç kişi geliyor, kim geliyor her konserde sorarız. Bu yolla canlı performanslardan sıkılmaktan da kurtuluyoruz. Son anda bize gösterilen bir sahneye çıkıp sarhoş bir halde müziğimizi çalıp gitmek yerine bu yöntemi tercih ediyoruz. Ayrıca çok açık ki punk etkisi var müziğimizde. Yaptığımız her şey kendi kontrolümüz altında olsun istiyoruz.
Fay Milton (FM): Bence her dinleyici iyi bir konseri hak eder. Yüzde yüz enerjimizi yansıtmalıyız her şov için. Herkes o kadar çok saçmalığa maruz kalıyor ki, biz onlardan uzak olmayı istiyoruz. İnsanların hiç ilginç olmayan, müzisyenin hiçbir çaba göstermediği sıradan şeylere ihtiyacı yok.
Müzikle ilgili sizi etkileyen ilk isimleri, olayları merak ediyorum. Geçmişe baktığınızda bugün bu açıdan ilk aklınıza ne geliyor?
JB: Nina Simone’un benim üzerimde etkisi büyüktür. Onun tarzıyla, söylediği şarkılarla bugün de yakın bir bağ kurabiliyorum.
Gemma Thompson (GT): Benimki Sergei Prokofiev’in “Peter and the Wolf” adlı bestesi ve muftakta dinlediğimiz John Peel şovları.
JB: Mutfaktaki John Peel! Bu iyiydi.
Birlikte müzik yapmaya nasıl başladınız? Grubu kurmadan Gemma ve Jehnny sizlerin tanıştığınızı, Jehnny’nin çaldığı bir gruba zaman zaman Gemma’nın eşlik ettiğini okumuştum bir yerde. Her şey nasıl gelişti?
JB: Gemma bir gün benim evime geldi ve Ayse Hassan’la başlatmayı düşündüğü bir projeden söz etti. Bu, grup kurulmadan 1 yıl kadar önceydi. Sonra Gemma bir gün bu proje için isim önerdi, muhafazakarlara uyabilecek türden bir isimdi bu ama ilginç olan şu ki, müzikten daha çok edebiyattan esinleniyor.
GT: Çocukken okuduğum Lord of the Flies, Catcher in the Rye gibi kitaplardan esinlenmiştim. İsimle ilgili aklıma gelen ilk imaj bir yapıydı. O yapının aniden bozulması ve yeniden inşa edilmesi ilgimi çekiyordu. Birden her şeyin başlangıç noktasına dönüp dümdüz olduğuru ve ondan tekrar yeni bir yapı yarattığınızı düşünün.
Ben de tam grubun müziğini şekillendiren toplumsal, kültürel, düşünsel etkileri soracaktım...
JB: Mesela bu grubun dışında gerçekleştirmek istediğimiz bir projemiz var ve o doğrudan Dadaistlerden etkileniyor. Gerçek bir savaşta olduğunuzda ortaya çıkan bir akım söz konusu. Gemma’nın söyledikleriyle ilgili bir düşünce var arkasında.
GT: 1. Dünya Savaşı sırasında 1916‘da İsviçre’de kurulan Cabaret Voltaire adlı bir kulüp vardı. Dada akımının ortaya çıkmasında o kulübü kuranların çok önemli katkıları oldu. Onların düşünceleri bizim bakış açımızı da ortaya koyuyor. Sorulan büyük soru şuydu: Bu noktaya gelmek için, olanı durdurmak için sanat ne yaptı? Sokakta olanı yansıtmak için ne yapılabilir? Sokaktaki insanın olan biteni daha iyi anlaması için ne yapılabilir? Bu sorular yalnızca 1916 için değil, bugün için de geçerli. Bana göre sanat bunlarla ilgili olmalı. Kendi korunaklı mekanıma çekilmeyi değil, sokaktaki şiddeti sahnede göstermek istiyorum. Çünkü zaten sokakta olan bu. Sanat, sadece eğlenmekle ilgili değildir, yaşanan sorunlarla nasıl baş edileceğini de düşünmeli.
JB: Gelecekle ilgili beklentileri aktarma konusunda sanatçının söyleyeceği şeyler olmalı. Sanatçı toplumda bu yönde bir vizyona sahiptir.
Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan çok yoğun bir etkileyiciliği var. Bu anlattığınız bakış açısından kaynaklanıyor demek yanlış olmaz kanımca.
JB: Evet, performanslarımızın güçlü ve agresif bir yönü var ama aynı zamanda bir şekilde rahatlatıcı olmasını da umuyorum. Kapayın çenenizi, müziğin keyfine varın demek istiyorum.
Konserlerde doğrudan insanların gözünün içine bakıyorsunuz. Bunu belli bir amaçla kasıtlı olarak yapıyorsunuz sanırım.
JB: Kesinlikle öyle. İşin en başından beri, grubun isminden itibaren geri kalan her şeye kadar hepsi belli bir amaç için. Londra’da grup üyeleri olarak henüz birbirimizi tanımadığımız dönemde hepimiz bir şekilde kentteki gitar müziğinin shoegaze”e yönelip aynı olmaya başlamasından bıkmıştık. Bütün My Bloody Valentine hayranları birbirini taklit ediyor, aynı tür müziği yapıyordu. Elbette bir müzik türü olarak ona saygı duyuyorum ama yeni gruplara bakıyorsunuz gitarlar ve vokallerdeki sound çok gösterişli bir hale gelse de aslında bir şey söylemiyorlar. Benim tavrım bir reaksiyondu. Bugünlerde yapılmayan bir şeyi yapalım deme yöntemiydi.
İstediğiniz müziği yaptığınızda onu dinleyicilere nasıl ulaştıracağınıza dair belli ilkeleriniz var mı?
JB: Var. Hayranlarımızı çok ciddiye alıyoruz. Müzik üretimi olsun, onu sunma süreci olsun, yolumuza çıkan her şeyi kontrolümüz altında tutuyoruz. Sadece konserlerdeki kitle ya da sahne değil kasttettiğim, müziğin, albümün yaratım süreci ve onun tanıtılması da dahil buna. Birlikte çalıştığımız her insana amacımızı tam olarak anlatabilmeliyiz ki, ortaya yanlış anlaşılmalar çıkmasın.
İlk albümünüz yakında çıkıyor. Bu albümle ilgili neler hissediyorsunuz ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?
FM: Bence albümün ana amacı, sahnede olanı her yönüyle belgelemekti. Bunu yaptık diye düşünüyorum.
Kayıt süreci nasıl gelişiyor? Birbirinizi şarkı sözleri ve sound açısından besliyor musunuz?
JB: Sözleri ben yazıyorum. Belli bir çerçevemiz yok aslında.
FM: Bir şarkı herhangi birimizin ortaya attığı bir düşünceden ya da birlikte çalarken oluşan etkileşimden doğabilir.
JB: Birlikte çalmak, ortak üretim süreci bizler için de çok ilginç. Çalışmalarımızı sürekli kaydediyoruz. Hepsi birer esin kaynağı bizim için. Geriye dönüp onlara baktığımız ve ders çıkardığımız da çok oluyor. Olanları belgelemek çok önemli. Ben odada olmadığım bir zaman diğer üç arkadaşım bir fikir de yaratabilir.
Medyada hep tamamen kadınlardan kurulu bir grup olduğunuz vurgulanıyor. Siz sadece kadın müzisyenlerden kurulu bir grup kurmayı baştan beri amaçlamış mıydınız?
JB: Hayır, bu başlangıçta belirlenen bir hedef değildi.
GT: İşler öyle gelişti, biz bunu planlamamıştık.
Savages ile ilgili bir diğer dikkat çekici özellik de sürekli 80‘lerin ünlü post-punk gruplarına benzetilmeniz. Joy Division ya da Siouxsie and the Banshees mesela. Bu konuda ne hissediyorsunuz?
Genel olarak benzetme yapmak kolaydır. Sorunuza yanıt vermek gerekirse, biz o benzetmeleri yapanlar gibi hissetmiyoruz.
GT: Bence bu tür karşılaştırmalarda olabilecek tek benzerlik, müzik yapma amacıyla ilgili olabilir. O dönemde var olan atmosfer ve insanları müzik yapmaya iten nedenle bugün bizimki arasında bir paralellik kurulabilir. Sosyal ve politik atmosferin sonucu olarak her kuşak için bu tür benzerlikler çıkabilir. Konuya bir performans sanatı açısından yaklaşırsak. esinlenme daima sanatın ardındakı niyetle ilgilidir. Bizi etkileyen onların mekanı, bedenlerini kullanma yöntemleri olabilir.
JB: Doğru. Bizi esinlendiren, insanların sanat ve hayatla kurduğu bağdır. Daha önce yaptığımız bir röportajda yarı şakayla da olsa bir gerçeği söylüyordum. Bazen pornografi beni müzik kadar esinlendirebilir. Çünkü insanların belli şeylere karşı bakış açısını değiştirme gücünü daha iyi aktarabilir.
Brett Anderson, NME dergisinin mart sayısında sizi övüp şu anda onu en çok heyecanlandıran grup olduğunuzu söyledi. Okudunuz mu onu?
FM: Ah evet, karanlık ve seksi demiş, yeğenim söyledi bana.
JB: Bence biraz sapıkça geliyor kulağa,
FM: Ürpertici.
JB: Pedofilideki gibi bir durum söz konusu burada. Genç, yeni, heyecan verici vs. bir şeyi alıp onu kendinize mal etme söz konusu. Brett Anderson dahil 80‘lerin diğer yıldızlarını bunu yapmamaları için sorgulamak güzel olurdu. Grupta bazılarımız Suede’in müziğini sevse de...
FM: Ben severim Suede’i.
Yeni albümünüz çok yakında çıkıyor. Adı belli mi?
Evet, Silence Yourself.
Savages gibi bir grup için ilginç bir isim. Şarkıları dinleyip anlamını bulacağız.
(Röportaj için 15 dakikalık süremiz olduğundan bu kadar konuşabildik. Umarım yakın bir gelecekte Savages’ı İstanbul’da görmek olanaklı olur.)
Bu bilgilere önceden sahip olmasaydım ve bunlar bana MEN Arena’daki konserden sonra anlatılsaydı şaşırırdım. Çünkü benim sahnede izlediğim müzisyen, son derece rahat ve neşeliydi. Konser başlamadan 5 dakika öncesinde sahne arkasında neler oldu bilemem elbette ama dinleyici açısından çok keyifli bir konserdi. Her şeyden önce George Michael’ın sesini 80‘lerin en ünlü hitlerinden Wham!’in “Careless Whisper” adlı şarkısında nasıl hatırlıyorsanız, aradan geçen yaklaşık 30 yıl sonra o ses aynı güzellikte.
İKİ GEORGE MICHAEL
Konser boyunca sahnede iki ayrı George Michael vardı. Birisi bir bar sandalyesinin üzerine oturup loş bir ışıkta 1940‘larda, 50‘lerde Bing Crosby ya da Billie Holiday’in meşhur ettiği şarkıları bir caz yorumcusu havasında söyleyen George Michael; diğeri Rufus Wainwright ve Rihanna gibi bugünün ünlü isimlerinin şarkılarını kendine özgü yorumla dans eşliğinde sunan George Michael. Kanımca o, ikisini de üzerinde büyük bir ustalıkla taşıyor; dinleyicisini hem dans ettiriyor, hem de yoğun duygular yaşatıyor.
Bu özelliğinin en bariz şekilde ortaya çıktığı şarkı, ilk kez 1957’de Johnny Mathis’in sesinden duyulan “Wild Is the Wind” cover’ı oldu. David Bowie ve Nina Simone tarafından da mükemmel yorumlanan bu şarkıya kendi kişiliğini çok çarpıcı bir şekilde yansıttı George Michael. Bu şarkıyı getirdiği yorumu, 1999 albümü "Songs from the Last Century"de de dinlemiştik ama ben konserde orkestra eşliğinde nasıl seslendireceğini merak ediyordum. Merakım da boşuna çıkmadı; şarkının ilk yarısını alışılagelen hafif melankolik bir tonda söylerken, ikinci yarısında birden tamamen farklı bir havaya bürünüp çok enerjik bir pop/disko versiyonuna geçti. Böylece hayatımda ilk kez bu iç burkup gözledi dolduran şarkıda insanların dans ettiğine tanık oldum.
The Police’den “Roxanne”, Terence Trent D’Arby’den “Let Her Down Easy”, New Order’dan “True Faith”, Ian Brown’dan “F.E.A.R.” gecenin diğer ilginç cover şarkılarıydı. Kendi solo albümlerinden “John and Elvis Are Dead”, “Through”, “Kissing a Fool”, “Praying for Time” ve “Feeling Good”u söylerken, eşcinsellik, din baskısı, bağımlılık, aşk gibi konularda kısa yorumlarda bulundu, eşitlik ve özgürlük mesajları verdi.
İki saatlik konserde kanımca sound açısından tek uyumsuz kalan şarkı Rihanna’nın “Russian Roulette”i oldu. Salondaki çoğu dinleyicinin dans ettiğini görünce “George Michael’ın insanları dans ettirmek için Rihanna’ya ihtiyacı yok” dedim. Neyse ki kapanışı kendi şarkısı “Freedom”la yaptı. Onbinlerce insanın ayağa kalkıp “Özgürlük!” diye bağırarak dans etmesi görülecek sahneydi. Müziğini çok sevmeyenlerin bile sahnedeki profesyonelliğine tanık olup mükemmel yorumlarını dinlemek için George Michael'ı konserde izlemelerini tavsiye ederim. Umarım en kısa zamanda tamamen iyileşip turnesine devam eder. Çok açık ki onun yeri sahne.
Bugün üç yeni albümden söz edeceğim. Üçü de muhteşem sesli çok güzel üç kadın sanatçıya ait. Üçü de kansere yakalanıp yaşama veda etti. Ama üçü de hala sesleriyle yaşamaya devam ediyor…
Nina Simone- Remixed & Reimagined
Tam dört yıl önce bugün Nina Simone aramızdan ayrıldı. Bugün onun anısına yayımlanan yeni bir albümü dinliyorum. Nina Simone’u tanıtmaya gerek var mı bilmiyorum. Gelmiş geçmiş en güzel seslerden biri. Besteci, şarkı sözü yazarı, aranjör, piyanist. Irkçılığa karşı verilen insan hakları mücadelesinin en önemli isimlerinden biriydi Nina Simone. Daha 10 yaşındayken verdiği ilk konserinde ırkçılığın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmişti. Konser salonunda ilk sırada oturan annesiyle babası yerlerini beyaz bir çifte bırakmak zorunda kalmıştı. Daha sonraki yıllarda, resmen açıklanmasa da prestijli müzik okulu Curtis Enstitüsü’ne derisinin rengi nedeniyle kabul edilmedi. Erken yaşta yaşadığı bu olaylar, daha sonraki yıllarda sanatının asıl işlevini, içinde yaşadığı dönemi yansıtmak olarak tanımlamasına ve toplumsal konularda hiç çekinmeden tavır almasına neden oldu.
Nina Simone, 2003’te öldüğünde arkasında bestelediği 500’den fazla şarkı, 60’tan fazla albüm bıraktı. Müziği çoğunlukla caz olarak nitelense de o hiçbir sınıflamayı kabul etmedi; ona göre “jazz” sözcüğü birçok beyaz için siyahlarla ve ucuz, değersiz şeylerle özdeşleştiriliyordu. Bu nedenle “jazz” tanımlamasını reddediyor ve siyahların klasik müziğini yaptığını vurguluyordu. Gerçekten de kariyeri boyunca blues, soul, R& B, gospel, funk, jazz gibi birçok müzik türünden esinlenen şarkılar söyledi. Nina Simone’nin hayatı ve müziği; disko dönemi sonrası 70’lerin sonu ve 80’lerin başında New York ve Chicago’da önem kazanmaya başlayan club underground kültürünün yükselişiyle güçlü bir etki yarattı.
Sony & BMG Music tarafından yayımlanan bu yeni albüm ise, Nina Simone’un olağanüstü sesini ve müziğindeki Afrika ritimlerini elektronik altyapı ile buluşturan yaratıcı bir çalışma. Coldcut, François K., Chris Coco, DJ Logic, Organica gibi günümüz dans ve elektronik müziğinin ünlü DJ/yapımcılarının yeniden hayat verdiği bu şarkılar, efsanevi sanatçının 1967-74 yılları arasındaki en sevilen eserlerini kapsıyor. Öyle görünüyor ki, bu şarkılar önümüzdeki günlerde dans kulüplerinde çok sık duyulacak. Her zaman kendi çağının ötesinde bir müzik anlayışına sahip olan Nina Simone, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarındandı. Kendi döneminde yaşayan birçok müzisyeni etkilediği gibi, bugün de hala ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Lorraine Hunt Lieberson Sings Neruda Songs
Geçtiğimiz yaz 52 yaşındayken göğüs kanserinden yaşamını yitiren Amerikalı ünlü mezzo-soprano Lorraine Hunt Lieberson’ın Neruda şarkılarını yorumladığı yeni bir albüm yayımlandı. Lieberson, kariyerine keman çalarak başlamış, olağanüstü güzellikteki sesi ve başarılı performanslarıyla sahnelerin yıldızı olmuştu.
2001’de Musical America tarafından “Yılın Vokalisti Ödülü” ile onurlandırılan sanatçı, 2005 yılında eşi Peter Lieberson’un Şilili şair Pablo Neruda’nın aşk şiirlerine yaptığı besteleri, dünyaca ünlü şef James Levine yönetimindeki Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde yorumlayarak büyük beğeni kazandı. Ölümünden sonra, bu eserlerden beş tanesi bir araya getirilerek 32 dakikalık bir albüm olarak yayımlandı. Bir anma albümü niteliğindeki bu çalışma, her biri aşkın farklı bir yönünü yansıtan Neruda şiirlerinin Lieberson’un muhteşem sesiyle buluştuğu eşsiz bir bir klasik müzik ziyafeti sunuyor.
Rosemary Clooney-The Reprise Years
Bu isim ilk anda pek tanıdık gelmeyebilir ama soyadını herhalde duymuşsunuzdur. 1950’lerin ünlü caz şarkıcısı ve oyuncu Rosemary Clooney, aynı zamanda günümüzün yaşayan en seksi erkeği olarak ilan edilen aktör George Clooney’in halası. 1968 yılında yakın arkadaşı Robert F. Kennedy cinayetine tanık olduktan sonra, geçirdiği psikolojik rahatsızlık sonucunda çalışmalarına ara veren Rosemary Clooney, 1976 yılında müziğe geri döndü. 2002’de akciğer kanserinden öldüğü tarihe kadar da her yıl bir albüm yayınlamayı sürdürdü.
ER dizisindeki rolüyle Emmy Ödülü’ne aday gösterilen sanatçı, ölmeden kısa bir süre önce 2002 Grammy Ödüllerinde Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne değer görüldü. Bu yıl yayımlanan “The Reprise Years” adlı albüm, efsanevi ses Frank Sinatra’nın markası Reprise Records için kaydettiği 21 şarkıdan oluşuyor. Caz ve blues sevenlere, özellikle 1950’lerin ve 1960’ların caz müziğine ilgi duyanlara hitap edebilecek sıcacık, romantik bir albüm.
Bahar geldi, heyecan başladı! Güneşli havadan dolayı değil; benim heyecanımın asıl sebebi, festivaller döneminin başlaması ve her baharda çıkan yeni albümler. Bu nedenle, bu hafta baharımızı şenlendirecek albümlerden üzerine yıldız koyduklarımı yazmak istedim. Mutlu ve bol müzikli bir bahar dileğiyle…
BRYAN FERRY- DYLANESQUE
Doğrusu, Bryan Ferry ile Bob Dylan isimlerini bir gün aynı albümde göreceğimi düşünmemiştim. Birisi, 1960’larda art-rock akımıyla ortaya çıkan Roxy Music’in solisti, glam rock idolü. Diğeri de, Amerikan folk-blues efsanesi büyük ozan. Fakat yanılmışım. Ve iyi ki de yanılmışım. Bryan Ferry, bir hafta boyunca stüdyoya kapanmış ve en sevdiği Dylan şarkılarını yorumlamış. “Knockin’ On Heaven’s Door”, “All I Really Wanna Do”, “If Not For You”, “Baby Let Me Follow You Down”, “Make You Feel My Love”, “Just Like Tom Thumb’s Blues” gibi ünlü şarkıların yer aldığı albüm, hem Dylan hem de Ferry hayranları için arşivlik malzeme niteliğinde. Bana göre en ilginç yanı da, Bryan Ferry’nin Dylan’ın şarkılarını onun orijinal yorumuna sadık kalmadan kendi tarzına göre yorumlaması.
MOBY- GO-THE VERY BEST OF MOBY
Bugün çağdaş müziğin dahi ismi olarak tanınan Moby, kariyerine başladığı yıllarda bir “Best Of” albüm çıkarabileceğini hayal bile etmediğini itiraf ediyor. Fakat aradan geçen yıllarda öylesine büyük başarılara imza attı ki, bu kaçınılmaz oldu. Geçen yılın sonunda çıkan “Go-The Very Best Of Moby” albümünden sonra şimdi de albümün remiks versiyonu yayımlandı. Remiksleri yapanlar arasında kimler yok ki? Armand Van Helden, Mylo, Sandy Rivera, Rollo ve Sister Bliss (Faithless) ve Bob Sinclar’in de aralarında bulunduğu, elektronik müzik dünyasının en başarılı prodüktörleri bu albümde bir araya gelmiş.
Moby, bu albümün bir pazar sabahı yatağınıza uzanıp Jean Baudrillard okurken uygun olmayabileceğini, ama cumartesi gecesi partilerine çok uygun düşeceğini söylüyor. Benim gibi remikslere meraklıysanız mutlaka dinlemenizi öneriyorum; cumartesi gecesi parti yoksa bile evde tek başına dinlemek de harika oluyor. Özellikle “Natural Blues”un Katcha Remix’i ya da “Porcelain”in Murk Remix’i çalarken kim umursar partiyi? Evde yalnızsanız da, odanız olur kocaman bir dans kulübü, eşyalar dönüşür dans eden insanlara!
AIR-POCKET SYMPHONY
Fransız elektro-pop grubu Air’in yeni albümü “Pocket Symphony”, 15 Şubat’ta tüm dünyada ilk kez internet üzerinde yayımlandı. Ben de dinlemek için şifre alanlar arasındaydım. Böyle merakla beklememin nedeni, grubun 2004 tarihli albümü “Talkie Walkie”yi çok beğenmiş olmamdı. Bir grubun büyük beğeniyle karşılanan bir albümden sonra yaşayabileceği sıkıntı onların da başına geldi. Herkesin yeni albümden beklentisi çok yüksekti. Peki, 2004’teki çıtayı aştılar mı? Bana sorarsanız hayır. Fakat bu Pocket Symphony’nin başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Bu defa şarkılar fazla akılda kalıcı değil belki ama minimalist ve melodik müziği ve deneysel yaklaşımıyla bu türün dinleyicisi için yine önemli bir çalışma. Dinlerken, o müziğin yalnızca “bu çok satar” mantığına odaklanarak yapılmadığını hissediyorsunuz.12 şarkının yer aldığı albümün bir özelliği de, konukları arasında Pulp’tan Jarvis Cocker’ın ve The Divine Comedy’den Neil Hannon’un bulunması.
THE ORIGINAL DIVAS ALBUM
40’lı ve 60’lı yılların caz ve blues şarkılarını seviyorsanız, bu albüm sizin için. İyi bir toplama albüm bulmak pek kolay değildir. Hemen hepsinde sevdiğiniz bir iki şarkıyı bulursunuz ama kalan şarkılar genellikle sizin favorileriniz değildir. Oysa bu albümde hiç boş yok; gerçekten de geçmiş yılların en ünlü divalarının seslendirdiği 23 klasik şarkı bir araya toplanmış. Shirley Bassey, Peggy Lee, Ella Fitzgerald, Judy Garland, Nina Simone, Edith Piaf, Julie London, Dinah Washington… Şarkılar da diva listesi kadar heyecan verici: I’ve Got You Under My Skin, Walk On By, Strangers In The Night, Exactly Like You, April In Paris, Fly Me To The Moon… Daha fazla söze gerek var mı?
Daha önce İstanbul’da da birkaç defa konser veren Amerikalı caz piyanisti/şarkıcı/besteci Patricia Barber, kariyerinin dokuzuncu albümünü yayımladı. Ülkemizde yeni piyasaya çıkan “Mythologies” adlı albüm, Romalı şair Ovid’in yazdığı, Batı edebiyatının ünlü eserlerinden “The Metamorphoses of Ovid” üzerine kurulmuş. Şarkıların esin kaynağı, Morpheus, Orpheus, Persephone, Oedipus, Phaeton, Narcissus gibi ünlü Yunan mitolojisi karakterleri. Barber, şarkıları yazmak için iki sene sürekli çalışıp araştırma yapmış. Örneğin “The Moon” adlı şarkı için Ay hakkında eline geçen her şeyi, bulabildiği bütün şiirleri okumuş.
Albümde yer alan 11 şarkı, sanatçının mükemmel piyanistliğinin yanı sıra, entelektüel konsepti, çarpıcı şarkı sözleriyle çok etkileyici bir müzik-ebediyat birlikteliği ortaya koyuyor. Barber’ın müzikal esin kaynaklarının çeşitliliği de albüme belirgin şekilde yansımış. “Orpheus” adlı şarkıda karşımıza müthiş bir gitar solo çıkarken, “Phaethon”da Chicago Çocuk Korosu’yla gerçekleştirilen ilginç bir rap bölümü yer alıyor.
Patricia Barber’ın, unutulmaz caz şarkıcısı Nina Simone’a adadığı “Icarus” adlı şarkı, albümün en güzel şarkılarından biri. Mitolojiye göre, Daedalus ve oğlu İkarus bir adaya hapsedilirler. Kaçabilmelerinin tek yolu gökyüzünden geçmektir. Baba-oğul günlerce düşünürler ve sonunda kendilerine birer kanat yapmaya karar verirler. Daedalus, haftalarca uğraşarak kendisi ve oğlu için balmumundan kanatlar yapar. Artık hapishaneden kaçma günü geldiğinde baba-oğul yaptıkları kanatlarla gökyüzüne doğru süzülürler. Fakat İkarus kendini o kadar kaptırmıştır ki, uçmanın heyecanıyla aklı başından gitmiş, yükseğe çıkmıştır. O kadar ki, güneşin sıcaklığından balmumu erimiş, kanatlar dağılmış ve bugün adını taşıyan denize düşüp ölmüştür. Barber, “Benim şarkımda İkarus hiç düşmüyor, uçmayı sürdürüyor” diyor. Philadelphia’da bir kulüpte şifon elbisesi içinde şarkı söyleyen Nina Simone ve İkarus, ancak büyük risk alırlarsa uçabileceklerini biliyorlar.
Patricia Barber, bir bayan partneri olduğunu çekinmeden açıklayabilen, hem özel yaşamında hem de müzikte riskler almayı göze alabilen çok yetenekli bir sanatçı. Müzik serüvenine Chicago’nun dumanlı barlarında başlayan sanatçı, bugün dünya çapında konserler veren ünlü bir müzisyen. Son albümü “Mythologies” ise, sadece gece yarısı mum eşliğinde dinlenecek bir caz albümü değil, çok daha fazlası. Hem müzik hem de lirik açısından son dönemde dinlediğim en orijinal ve farklı çalışma diye niteleyebileceğim albüm hakkında Barber’a bazı sorular sorma fırsatını buldum.
Ovid’in Metamorfoz adlı eserinden hareketle bir albüm yapma fikri nasıl gelişti?
Metamorfoz’un bir tiyatro versiyonunu izledikten sonra kitabını aldım. Kitabı okuyunca da karakterlerin, alışılmışın dışına çıkmak isteyen bir besteci için zengin bir konsept ve mükemmel bir kaynak oluşturduğunu gördüm.
“Mythologies”, oldukça eklektik bir müzikal palete sahip; caz, klasik müzik, pop, rock, hip-hop, füzyon ve R&B türlerinden esintiler taşıyor. Açık ki, beste yapmak için zor yolu tercih etmişsiniz. Size göre müzikte sınırları zorlamanın riskleri neler?
Daha kolay olanların yanında gözden kaçma ya da dikkat çekmeme gibi riskler var. Her şeyin çok hızla tüketildiği bir dünyada yaşıyoruz ve insanlar beklentilerini çok hızlı bir şekilde karşılamayı istiyorlar. Oysa yeni bir şey yaratıldığında, bunun anlaşılıp tam olarak sindirilmesi zaman alır. Bunun için ayrıca entelektüel merak ve ihtiyaçlara da sahip olmak gerekiyor.
Albümdeki şarkıları yazarken nasıl bir ruh hali içindeydiniz?
Her şarkı kendi dünyasını yarattı. Masamın üzerinde çok sayıda şiir kitabı yayılmış durumdaydı. Fakat bunun ötesinde bu benim işim. Sabah kalkarsınız, kahvenizi içersiniz ve çalışmaya başlarsınız.
Şarkı sözleri için neler size esin kaynağı oluşturuyor?
Bu çalışma için doğrudan Ovid’den esinlendim. Ovid, çok komik ve zeki; karakterleri de hayat dolu ve oldukça tutkulu. İlk ve en büyük esin kaynaklarım ise Amerikan şarkı yazarları. Joni Mitchell, Cole Porter, Rodgers and Hart, Henry Mancini, Johnny Mandel… Fakat popüler şarkı sözü yazma tekniğini geliştirmek için büyük şairlerin çalışmalarını da ayrıca inceledim.
Seksüel tercihiniz herhangi bir şekilde kariyerinizi etkiledi mi?
İyi ya da kötü, kariyerim üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.
Daha önce İstanbul’da birçok kez konser verdiniz. Yakın gelecekte yine konser planınız var mı?
Öyle umuyorum. İstanbul en favori şehirlerimden birisi.