Geçen hafta SXSW sırasında binlerce grup arasında en çok röportaj yapmayı istediğim isimdi Savages. Post-punk’ın tam hakkını veren soundları, 2011‘de kurulduklarından bu yana dikkatimi çekmişti. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı izledikten sonra ilgim daha çok arttı. Yayınladıkları ilk EP’de yer alan “Flying to Berlin” ve “Husbands” adlı şarkılarını severek dinliyordum ama o konserde müziklerini son derece etkili bir şekilde icra ettiklerine tanık oldum. Vokalist Jehnny Beth’in sesine ve beden diline yansıyan öfkesi, bas gitarist Ayse Hassan ve gitarist Gemma Thompson’ın kulağı derhal yakalayan tınıları ve davulcu Fay Milton’ın cüretkar vuruşları, onları kısa sürede Londra’nın canlı performansı en iyi olan yeni grubu haline getirdi.
Bir yıl boyunca verdikleri konserlerle adları iyice yayıldı. New York’ta CMJ müzik maratonundaki performansları çok beğenilince, Savages Amerika’yı da ele geçirmeye başladı. Geçen yılın sonunda ise, BBC Sound of 2013 adayları arasında gösterildiler. Bu yıl ilk kez katıldıkları SXSW kapsamında üç konser verdiler. Ben Brooklyn Vegan’ın şovundaki konserlerini dinledim ve onun ertesinde grupla bir otelde buluştum. Röportaj sırasında dört üye de vardı ama en çok konuşan Jehnny Beth oldu, Gemma Thompson, sessiz duruyor ama içlerinde en entelektüel olanı o. Sahnede de Jehnny kalabalığı bakışları ve karizmasıyla etkisi altına alırken, o başı önünde sakince gitarını çalıyor.
Ayse Hassan, röportaja başlamadan önce sadece 14 yaşındayken İstanbul’a geldiğini, bakıcısının Türk olduğunu söyledi, onun dışında röportaj sırasında sözü diğerlerine bıraktı. Her grupta öne çıkanlar oluyor; onlar Savages için Jehnny Beth ve ne kadar sessiz kalsa da Gemma Thompson.
Sahnede uzak ve çok ciddi görünüyorlar ama konuşurken hepsi çok rahat insanlar. Otel lobisinde röportajı yaparken bir görevli gelip benim ve Jehnny Beth’in oturduğu sandalyelerin restorana ait olduğunu, dolayısıyla onları alması gerektiğini söyleyince ikimiz de halının üzerine oturduk, söyleşimiz o şekilde devam etti.
Aşağıda okuyacağınız röportajdan sonra bu kez New York’un ünlü konser mekanlarından Bowery Ballroom’da gördüm grubu. Tamamen doluydu salon. Belli ki grubun New York’taki dinleyici kitlesi genişlemiş. Yeni albümlerinden şarkıları da çaldıkları konser toplam bir saat sürdü ve ısrarlı alkışlara rağmen bis yapmadılar.
Şu anda benim en sevdiğim yeni grupsunuz. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz’de ilk kez canlı dinledim sizi. Muhteşem bir performanstı. İki gün önce de burada Austin”de ikinci kez izledim. Bu defa açık havada ve öğleden sonra aydınlıkta çaldınız. Müziğinizin karakteri kapalı ve karanlık ortamlara uygun ama yine çok iyi bir konserdi. Canlı performanslarınızın etkisi çok yüksek. Bunun sırrı ne? Sizi sahnede ateşleyen temel etken ne?
Jehnny Beth (JB): Konsere hazırlanma tutkusu. Mesela Austin bizim için çok yıpratıcı oldu. Çünkü biz her zaman konserlerin iyi olması için çalışıyoruz. Electrowerkz’deki konseri izlemişsiniz. Orada yaşadığınız deneyimin iyi olması için başından sonuna kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündük, üzerinde çalıştık. Çıkacağımız sahneyi tanımak, ona göre hazırlığımızı yapmamız gerekli. Bütün bunları düşünüp sindirmek için zamana ihtiyacımız oluyor, uygulamada birçok ayrıntının üzerinde kafa yoruyoruz. Konsere kaç kişi geliyor, kim geliyor her konserde sorarız. Bu yolla canlı performanslardan sıkılmaktan da kurtuluyoruz. Son anda bize gösterilen bir sahneye çıkıp sarhoş bir halde müziğimizi çalıp gitmek yerine bu yöntemi tercih ediyoruz. Ayrıca çok açık ki punk etkisi var müziğimizde. Yaptığımız her şey kendi kontrolümüz altında olsun istiyoruz.
Fay Milton (FM): Bence her dinleyici iyi bir konseri hak eder. Yüzde yüz enerjimizi yansıtmalıyız her şov için. Herkes o kadar çok saçmalığa maruz kalıyor ki, biz onlardan uzak olmayı istiyoruz. İnsanların hiç ilginç olmayan, müzisyenin hiçbir çaba göstermediği sıradan şeylere ihtiyacı yok.
Müzikle ilgili sizi etkileyen ilk isimleri, olayları merak ediyorum. Geçmişe baktığınızda bugün bu açıdan ilk aklınıza ne geliyor?
JB: Nina Simone’un benim üzerimde etkisi büyüktür. Onun tarzıyla, söylediği şarkılarla bugün de yakın bir bağ kurabiliyorum.
Gemma Thompson (GT): Benimki Sergei Prokofiev’in “Peter and the Wolf” adlı bestesi ve muftakta dinlediğimiz John Peel şovları.
JB: Mutfaktaki John Peel! Bu iyiydi.
Birlikte müzik yapmaya nasıl başladınız? Grubu kurmadan Gemma ve Jehnny sizlerin tanıştığınızı, Jehnny’nin çaldığı bir gruba zaman zaman Gemma’nın eşlik ettiğini okumuştum bir yerde. Her şey nasıl gelişti?
JB: Gemma bir gün benim evime geldi ve Ayse Hassan’la başlatmayı düşündüğü bir projeden söz etti. Bu, grup kurulmadan 1 yıl kadar önceydi. Sonra Gemma bir gün bu proje için isim önerdi, muhafazakarlara uyabilecek türden bir isimdi bu ama ilginç olan şu ki, müzikten daha çok edebiyattan esinleniyor.
GT: Çocukken okuduğum Lord of the Flies, Catcher in the Rye gibi kitaplardan esinlenmiştim. İsimle ilgili aklıma gelen ilk imaj bir yapıydı. O yapının aniden bozulması ve yeniden inşa edilmesi ilgimi çekiyordu. Birden her şeyin başlangıç noktasına dönüp dümdüz olduğuru ve ondan tekrar yeni bir yapı yarattığınızı düşünün.
Ben de tam grubun müziğini şekillendiren toplumsal, kültürel, düşünsel etkileri soracaktım...
JB: Mesela bu grubun dışında gerçekleştirmek istediğimiz bir projemiz var ve o doğrudan Dadaistlerden etkileniyor. Gerçek bir savaşta olduğunuzda ortaya çıkan bir akım söz konusu. Gemma’nın söyledikleriyle ilgili bir düşünce var arkasında.
GT: 1. Dünya Savaşı sırasında 1916‘da İsviçre’de kurulan Cabaret Voltaire adlı bir kulüp vardı. Dada akımının ortaya çıkmasında o kulübü kuranların çok önemli katkıları oldu. Onların düşünceleri bizim bakış açımızı da ortaya koyuyor. Sorulan büyük soru şuydu: Bu noktaya gelmek için, olanı durdurmak için sanat ne yaptı? Sokakta olanı yansıtmak için ne yapılabilir? Sokaktaki insanın olan biteni daha iyi anlaması için ne yapılabilir? Bu sorular yalnızca 1916 için değil, bugün için de geçerli. Bana göre sanat bunlarla ilgili olmalı. Kendi korunaklı mekanıma çekilmeyi değil, sokaktaki şiddeti sahnede göstermek istiyorum. Çünkü zaten sokakta olan bu. Sanat, sadece eğlenmekle ilgili değildir, yaşanan sorunlarla nasıl baş edileceğini de düşünmeli.
JB: Gelecekle ilgili beklentileri aktarma konusunda sanatçının söyleyeceği şeyler olmalı. Sanatçı toplumda bu yönde bir vizyona sahiptir.
Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan çok yoğun bir etkileyiciliği var. Bu anlattığınız bakış açısından kaynaklanıyor demek yanlış olmaz kanımca.
JB: Evet, performanslarımızın güçlü ve agresif bir yönü var ama aynı zamanda bir şekilde rahatlatıcı olmasını da umuyorum. Kapayın çenenizi, müziğin keyfine varın demek istiyorum.
Konserlerde doğrudan insanların gözünün içine bakıyorsunuz. Bunu belli bir amaçla kasıtlı olarak yapıyorsunuz sanırım.
JB: Kesinlikle öyle. İşin en başından beri, grubun isminden itibaren geri kalan her şeye kadar hepsi belli bir amaç için. Londra’da grup üyeleri olarak henüz birbirimizi tanımadığımız dönemde hepimiz bir şekilde kentteki gitar müziğinin shoegaze”e yönelip aynı olmaya başlamasından bıkmıştık. Bütün My Bloody Valentine hayranları birbirini taklit ediyor, aynı tür müziği yapıyordu. Elbette bir müzik türü olarak ona saygı duyuyorum ama yeni gruplara bakıyorsunuz gitarlar ve vokallerdeki sound çok gösterişli bir hale gelse de aslında bir şey söylemiyorlar. Benim tavrım bir reaksiyondu. Bugünlerde yapılmayan bir şeyi yapalım deme yöntemiydi.
İstediğiniz müziği yaptığınızda onu dinleyicilere nasıl ulaştıracağınıza dair belli ilkeleriniz var mı?
JB: Var. Hayranlarımızı çok ciddiye alıyoruz. Müzik üretimi olsun, onu sunma süreci olsun, yolumuza çıkan her şeyi kontrolümüz altında tutuyoruz. Sadece konserlerdeki kitle ya da sahne değil kasttettiğim, müziğin, albümün yaratım süreci ve onun tanıtılması da dahil buna. Birlikte çalıştığımız her insana amacımızı tam olarak anlatabilmeliyiz ki, ortaya yanlış anlaşılmalar çıkmasın.
İlk albümünüz yakında çıkıyor. Bu albümle ilgili neler hissediyorsunuz ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?
FM: Bence albümün ana amacı, sahnede olanı her yönüyle belgelemekti. Bunu yaptık diye düşünüyorum.
Kayıt süreci nasıl gelişiyor? Birbirinizi şarkı sözleri ve sound açısından besliyor musunuz?
JB: Sözleri ben yazıyorum. Belli bir çerçevemiz yok aslında.
FM: Bir şarkı herhangi birimizin ortaya attığı bir düşünceden ya da birlikte çalarken oluşan etkileşimden doğabilir.
JB: Birlikte çalmak, ortak üretim süreci bizler için de çok ilginç. Çalışmalarımızı sürekli kaydediyoruz. Hepsi birer esin kaynağı bizim için. Geriye dönüp onlara baktığımız ve ders çıkardığımız da çok oluyor. Olanları belgelemek çok önemli. Ben odada olmadığım bir zaman diğer üç arkadaşım bir fikir de yaratabilir.
Medyada hep tamamen kadınlardan kurulu bir grup olduğunuz vurgulanıyor. Siz sadece kadın müzisyenlerden kurulu bir grup kurmayı baştan beri amaçlamış mıydınız?
JB: Hayır, bu başlangıçta belirlenen bir hedef değildi.
GT: İşler öyle gelişti, biz bunu planlamamıştık.
Savages ile ilgili bir diğer dikkat çekici özellik de sürekli 80‘lerin ünlü post-punk gruplarına benzetilmeniz. Joy Division ya da Siouxsie and the Banshees mesela. Bu konuda ne hissediyorsunuz?
Genel olarak benzetme yapmak kolaydır. Sorunuza yanıt vermek gerekirse, biz o benzetmeleri yapanlar gibi hissetmiyoruz.
GT: Bence bu tür karşılaştırmalarda olabilecek tek benzerlik, müzik yapma amacıyla ilgili olabilir. O dönemde var olan atmosfer ve insanları müzik yapmaya iten nedenle bugün bizimki arasında bir paralellik kurulabilir. Sosyal ve politik atmosferin sonucu olarak her kuşak için bu tür benzerlikler çıkabilir. Konuya bir performans sanatı açısından yaklaşırsak. esinlenme daima sanatın ardındakı niyetle ilgilidir. Bizi etkileyen onların mekanı, bedenlerini kullanma yöntemleri olabilir.
JB: Doğru. Bizi esinlendiren, insanların sanat ve hayatla kurduğu bağdır. Daha önce yaptığımız bir röportajda yarı şakayla da olsa bir gerçeği söylüyordum. Bazen pornografi beni müzik kadar esinlendirebilir. Çünkü insanların belli şeylere karşı bakış açısını değiştirme gücünü daha iyi aktarabilir.
Brett Anderson, NME dergisinin mart sayısında sizi övüp şu anda onu en çok heyecanlandıran grup olduğunuzu söyledi. Okudunuz mu onu?
FM: Ah evet, karanlık ve seksi demiş, yeğenim söyledi bana.
JB: Bence biraz sapıkça geliyor kulağa,
FM: Ürpertici.
JB: Pedofilideki gibi bir durum söz konusu burada. Genç, yeni, heyecan verici vs. bir şeyi alıp onu kendinize mal etme söz konusu. Brett Anderson dahil 80‘lerin diğer yıldızlarını bunu yapmamaları için sorgulamak güzel olurdu. Grupta bazılarımız Suede’in müziğini sevse de...
FM: Ben severim Suede’i.
Yeni albümünüz çok yakında çıkıyor. Adı belli mi?
Evet, Silence Yourself.
Savages gibi bir grup için ilginç bir isim. Şarkıları dinleyip anlamını bulacağız.
(Röportaj için 15 dakikalık süremiz olduğundan bu kadar konuşabildik. Umarım yakın bir gelecekte Savages’ı İstanbul’da görmek olanaklı olur.)
2013, müzik dünyasında büyük sürprizlerle başladı. Yılın ilk ayında David Bowie’nin 10 yıl süren sessizlikten sonra yeni albüm kaydettiğini öğrendik. Şubat ayının ilk günlerinde de, onun kadar beklenmedik ve şaşırtıcı olmasa da, yine çok sevindirici bir sürpriz yaşadık. 2 Şubat Cumartesi dijital dünya, alternatif rock grubu My Bloody Valentine’ın yeni albüm yayınlayacağı haberiyle sarsıldı. Aslında grubun geçen yılın sonunda yayınlaması beklenen bir albümdü bu. O nedenle belki de bu haberin hiç şaşırtıcı olmaması gerekirdi. Ancak grubun hikayesini bilen herkes, bir an inanmakla inanmamak arasında bocaladı. Dile kolay; 22 yıldır MBV’nin 1991 tarihli “Loveless” adlı albümünden sonra çıkaracağı 3. albümü bekledi hayranları ama bir türlü çıkamadı o albüm.
“Loveless”ın kaydının iki yıl sürmesi, Creation Records ile vokalist/prodüktör Kevin Shields arasındaki ilişkiyi iyice germişti. O şirketten ayrılıp Islands Records ile anlaştılar ama aldıkları avansla inşa etmeye çalıştıkları yeni stüdyoda çıkan teknik aksaklıklar, işi yokuşa sürdü. Sonrası, iki cover şarkı kaydedilen ama aslında grubun her bir üyesinin bir anlamda kendi başının çaresine baktığı bir tür sessiz kargaşa dönemi.
Grup, 2007’de bir araya gelip konserler vermeye başladığında yeni albüm umutları tekrar canlanmıştı. Kevin Shields’in “Ölmezsek yeni bir MBV albümü kaydedeceğiz” şeklindeki sözleri o umutları hep canlı tuttu. Bir gün çıkacağını biliyorduk ama ne zaman? İşte o an, 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlayan gece geldi. Ben cumartesi günü grubun kendi Facebook hesabından yaptığı duyuruyu Twitter üzerinden haber aldım ve büyük bir heyecanla gece saat 11’e kadar bekledim. Baktım bir gelişme yok, sabah ola hayrola dedim içimden. Sabah gerçekten de hayırlı haber gelmişti. m b v adını taşıyan 3. My Bloody Valentine albümüne 22 yıl sonra kavuştuk!
Kalbimin uzun yıllardır görmediğim ilk aşkımı görmüşcesine attığını söylersem abartmış olmam. Kalbim çarparken bir yandan da endişeliydim; acaba yıllar onu ne hale getirmişti? Acaba yeniden buluşunca yılların onun üzerindeki etkisini görüp üzülecek miydim? Ya keşke aklımda eski hali kalsaydı dersem? Ya bana eskisi gibi içten görünmezse?.. İçimde bir ürperti ile yaklaştım ona ama gördüm ki o değişmemiş; gönlümü kaptırdığım en etkileyici haliyle hala sapasağlam duruyor. Bu öyle mutlu bir his ki, yaşayan bilir. Yıllara meydan okumuştu MBV. Aşktan, bir türlü ulaşılamayan sevgiliden söz ederken yine ayakta kalmayı başarmıştı.
Onca zaman sonra yaşanan karşılaşmanın sarsıntısını biraz olsun atınca, ona daha yakından baktım elbette. Indie rock tarihinde sanki bir girdabın içine kapılmış gibi çalan gitar soundu denilince akla gelen ilk gruplardandır MBV. Tremolo kolunu çekili tutup, bol reverb ile seslerin eğilip büküldüğü o sound, MBV'nin en temel özelliklerinden. Yeni albümde o soundu büyük ustalıkla kullanıyor grup. Albümün özellikle ilk yarısı (ilk 5 şarkı), “Loveless”la çok benzeşen bir çizgide ilerliyor. Yine vokallerin gitar sesleri ve sample’ların arasında gömüldüğü, insanın adeta başını döndüren bir his yaratan o bilindik sound hakim.
Ancak Bilinda Butcher’ın yumuşacık vokalini, Yo La Tengo’yu anımsatan sıcak bir melodi ve öne çıkan bas soundu ile bütünleştiren “New You”, ilk albüm “Isn’t Anything” ile daha çok örtüşüyor. Fakat ondan sonra “In Another Way”le melodik altyapıda hissedilir hale gelen farklı etkileşimler, “Nothing Is” ve “Wonder 2”da devam ediyor. Son iki şarkıda vokal de kullanılmamış. Jungle music etkisinin çok daha belirgin hale geldiği şarkılar bunlar. Bu durumun altını çizmek için şarkıya “In Another Way” adını mı verdiler bilmiyorum ama ben sound olarak albümün ilk yarısıyla fark seziyorum. Gitar ve synthlerin o çılgın buluşmasını da oldukça ilginç buldum. Albümün kapanışını yapan “Wonder 2”da sanki havalanında uçak havalanırken duyduğumuza benzeyen ve kulağı zorlayan sıradışı sesler duyuyoruz. Her ne kadar m b v, “Loveless”tan önemli miktarda iz taşıyorsa da albümün ikinci yarısındaki bu durumu da göz ardı etmemek lazım.
Hem yıllar önce gönlümü kaptırdığım MBV, tamamen aynı kalsaydı da fark etmezdi benim için. Bir şey çok iyiyse aynı yoldan ilerleyebilir; bazı gruplar bu ayrıcalığa sahip olacak kadar özeldir. “Only Tomorrow”da sevgilisine “her kalp atışımı duymanı isterim, seninkilerin benim olmasını isterim” diyor Kevin Shields, aşkın hep yarınlarda daha kolay olduğundan dem vuruyor. Keşke albümü dinlerken bir müzikseverin kalp atışlarını duyabilseydi, ne hissederdi acaba?
Geçen yıl Mono Festival'da The Horrors'a yapılan bu yıl Toy'a yapıldı. Hadi o zaman The Horrors 'ın gece sahneye çıkması, eve erken dönmeyi isteyen festivalcileri kaçırdı diyelim. Ama o da pek akla uygun gelmemişti o zaman bana; çünkü festivale gelen müziksever, ertesi gün de pazarsa, en iyi performanslardan birisini kaçırmaz diye düşünüyor insan. Ancak öyle olmamıştı; sahne önünde biriken ufak bir kitle The Horrors ile coşmuştuk.
Dün akşam da Salon'da İstanbul'a ilk kez gelen, son birkaç yılın en gözde gruplarından biri vardı. Yazıya başlarken The Horros ile aralarında paralellik kurdum; çünkü İngiliz indie rock grubu Toy'un soundu onları çok andırıyor. Toy'un ülkemize bu kadar gündemdeyken gelmesi, heyecan verici bir durum ama ne yazık ki şehir ortasında bir cuma gecesi normal saatlerde bile dinlemeye gelen sayısı pek fazla değildi. Demek ki bazıları ağzından sürekli NME'yi düşürmese de, önemsedikleri o dergiyi de fazla dinlemiyor. NME'nin 2012'de mutlaka izlenmesi gereken gruplar listesindeydi Toy; grupla aynı adı taşıyan albümleri de, geçen yıl birçok en iyi albümler listelesinde yer aldı. İstanbul'un müzik sahnesinde dünyayı yakalamasına olanak veren bu tür konserlere gösterilen ilginin yeterli olmaması, hem üzücü hem de düşündürücü...
Ben NME söylediği ya da listelerde yer aldığı için değil (NME'ye yakın olmadığımı hep söylerim); öncelikle grubun müziğini beğendiğim için konserdeydim. Ayrıca daha önce canlı dinlemediğim her grup için her zaman ayrı bir merak duyuyorum. Beş müzisyenden oluşan Toy'un shoegaze, krautrock, saykedelik rock, post-punk etkisinde, bas ve synth'leri öne çıkaran bir soundu var. Vokalist Tom Dougall'ın sesi, sahnede duruşu ve hatta saçları The Horrors'tan Faris Badwan'ı andırıyor. Kalabalığa doğrudan bakışlarını yöneltip sakince gitarını çalıyor Tom Dougall; eyeliner kullandığı yazılıp söyleniyor ama ortamda bunu görmeye yetecek kadar ışık yoktu. Arada bir şarkı isimlerini söyleyip teşekkür etmekten başka bir diyalog da kurmuyor dinleyici kitlesiyle. Grubun geri kalanı da konser boyunca shoegaze gruplara uygun tavırlar içindeydi; her biri kendini enstrümanına adamış ve adeta sahneden kopmuş gibilerdi. Ancak müziğin karakterine uygun olarak bence bu yerinde bir tavır. Mekanda tercih edilen karanlık atmosfer, süzülen ışıklar ve sanki motora takılmış gibi akıp giden gitarlar, hepsi elbirliği etmişcesine dinleyiciyi müziğin içine çekiyordu.
Ben bir ara fotoğraf çekmek için alt kata indiysem de, konserin büyük kısmında asma katta bana My Bloody Valentine ve The Cure'dan da izleri bulduran o gitar sounduna takılıp sürüklendim, epey de dans ettim.
Toy, davul, bas ve synth üçlüsü arasında çok iyi bir denge kurmuş. Dinlerken biri diğerini ötelemiyor; her birinin ayrı ayrı karakteri kendini gösteriyor. Belirtilmesi gereken bir nokta da, iyi bir konser grubu olmaları. Albümdeki sounda çok yakındı performansları.
12 şarkı çaldıkları konser, yaklaşık 70 dakika sürdü. Tek bir albümü olan yeni bir grup için normal bir durum elbette. Albümdeki 12 şarkıdan 9 tanesini canlı dinledik; diğerleri yayınladıkları single'larda yer alan şarkılardı. Konser bittiğinde bis için tekrar gelmediler ama umarım İstanbul'a yeniden gelirler.
Setlist: Colours Running Out - Left Myself Behind - Lose My Way - She's Over My Head- Bright White Shimmering Sun - The Reasons Why - Dead & Gone - Make It Mine - Drifting Deeper - Motoring - My Heart Skips a Beat - Kopter
(Fotoğraflar bana aittir. Konserde çektiğim bir videoyu paylaşıyorum.)
Manchester'dan sürekli iyi müzik yapan gruplar çıkmasının ardında kentin havasının ve suyunun ne ölçüde etkisi var bilemem ama kültürel dokusunun ve elbette müzik mirasının etkisi büyük. Yılın en kayda değer EP'lerinden birisini yapan PINS adlı grup da Manchesterlı. Faith Holgate (vokal/gitar), Lois McDonald (gitar), Anna Donigan (bas) ve Lara Williams (davul) adlı dört kadın müzisyenden kurulu grup, güvenimizi yıllardır boşa çıkarmayan Londra merkezli bağımsız plak şirketi Bella Union'ın son keşfi. Aslında mayıs ayında Eleventh Hour/Shoot You adlı double single'ı kendi plak şirketleri Haus of PINS'ten kaset olarak çıkarmışlar. Single büyük ilgi görüp bir günde bitince, Bella Union da kapmış grubu.
2010 yılında Holgate, grup kurmak istediğinde önce erkek müzisyenlerle de temas etmiş; başlangıçta sadece kadınlardan kurulu bir grup kurmayı düşünmüyormuş. Ancak bir kadınla çalışmak isteyen erkek müzisyenlerin, bunu sadece grubun görüntüsü için amaçladığını, kadın üyenin müzik hakkında herhangi bir fikrinin olmasını istemediklerini görünce, bu defa o erkekleri dışlamış. Sonuçta kadınlardan oluşan bir grup fikriyle yola çıkmasalar da, şu anda grup içinde birbirlerini daha iyi anladıkları için bunun müziklerine de yansıdığını söylüyorlar.
Yaptıkları müzik, The Jesus and Mary Chain, My Bloody Valentine, Hole ve Beach House'dan ilham alan, bas ve davulu öne çıkaran bir noise pop. Grup üyeleri, müziklerinin deneysel olmadığını, pop yanı ağır basan şarkılar yapmak istediklerini ısrarla belirtiyor. Bence şu ana kadar ortaya koyduklarıyla da bunu oldukça iyi başarıyorlar.
Ekim ayında yayımlanan ve 4 şarkıdan oluşan ilk EP'leri LUVU4LYF, drone ve melodileri başarıyla örtüştüren karanlık soundu ile ilgimi çekti. Özellikle "Little Sting" adlı şarkıdaki klostrofobik hava derhal yakaladı beni.
PINS'i henüz canlı dinleme olanağım olmadı ama hani bazı gruplar vardır, müziklerini duyduğunuz anda "Ben bu grubu konserde görmeliyim!" dersiniz, PINS onlardan birisi. Mümkünse endüstriyel atmosferi olan ufak ve karanlık bir mekanda onları dinlemenin etkileyici olacağını düşünüyorum. Yeni bir şey icat etmeseler de, şu ana kadar duyduğum sound beni cezbetmeye yetti. Bu gruba dikkat edin derim.
Aşağıya 3 videolarını koydum ama benim en sevdiğim şarkıları videosu olmayan, Soundcloud üzerinden dinlenebilen "Little Sting".
Britanya’nın en önemli müzik ödüllerinden Mercury’nin bu yılki adayları arasında “The Modfather”ın yeni albümü de var. 70’lerin sonunda İngiltere’de mod akımını yeniden canlandıran en önemli isimdi Paul Weller. Efsanevi punk rock grubu The Jam’in vokalist ve gitaristi olarak ünlendi; 90'dan bu yana da solo kariyerini başarıyla sürdürüyor.
Mercury’nin 20’li 30’lu yaşlardaki genç adaylarının arasında onu görmek şaşırtıcı değil. The Jam’i de, ondan sonra kurduğu The Style Council’i de en parlak dönemlerinde bırakıp hep farklı müzikal arayışlara yöneldi Weller.
Bu arayışını solo çalışmalarında ve en son 2008 albümü “22 Dreams”de bir dereceye kadar tatmin etti. 10. solo albümü “Wake Up the Nation” ise, Weller’ı bu açıdan en fazla memnun eden çalışma olsa gerek.
Toplam 40 dakika süren albümdeki 16 şarkı, bazen saykedelik, bazen romantik, bazen de The Jam'i hatırlatacak kadar dinamik. 2 ve 3 dakikalık kısa parçalarla, rock’tan, pop’a, soul ve R & B'den caz’a, funk’tan folk’a kadar tam bir müzikal maceraya girişen Weller, ilginç bir şekilde albümde bütünlüklü bir sound yaratmayı başarmış.
Albümün en önemli özelliklerinden birisi, The Jam’in eski üyesi basçı Bruce Foxton’un 1982’den bu yana ilk kez Weller’la ortak bir çalışma yapması. Foxton’ın eşini, Weller’ın da babasını kaybettiği süreçte bir araya gelip eski soğukluğu unutmuş iki eski dost.
İlginç bir bilgi de, bu Weller'ın bu albümde, daha öhce hiç denemediği bir yöntemi uygulamış olması. Kayıtlara başlamadan önce hazırda Paul Weller'ın herhangi bir bestesi yokmuş. Ama daha önce de beraber çalıştığı ve bu albümün de prodüktörlüğünü birlikte yürüttüğü Simon Dine'ın kendisine yolladığı bazı kısa parçalar ona ilham kaynağı olmuş ve bu şekilde stüdyoya girmişler. Şarkı sözlerini de son anda, melodilere ve daha çok ses uyumuna göre belirlenmiş. Yani bir şekilde şarkılar kendi yolunu kendisi bulmuş.
Albüme katkıda bulunan önemli isimlerden birisi de, My Bloody Valentine'dan Kevin Shields. Shields, "7 & 3 is the Strikers Name" adlı şarkıya gitarıyla eşlik ediyor.
“Wake Up the Nation”, Mercury'yi alabilecek mi 7 Eylül'de göreceğiz. Ama şu kesin ki, bu albüm 52 yaşındaki Paul Weller’ın hâlâ ne kadar yaratıcı olduğunun iyi bir kanıtı. The Modfather'da daha çok iş var!
Geçen hafta New York’tan konser izlenimlerimi anlatacağımı söylemiştim. Bu kentteki konserlerde son dönemde dikkat çeken bazı gelişmeler şöyle:
1. Artık konserlere daha fazla dinleyici çekebilmek için, aynı gecede birkaç grup ya da müzisyen performans gösteriyor. Tek bir grubun konserine bilet alıyorsunuz; ama biliyorsunuz ki, en az iki ya da üç grup dinleyeceksiniz.
Büyük grupların konserlerinde ön grupların çalması zaten alışılmış bir durum. Fakat artık gruplar arasında sahnenin hazırlanması sırasında, yerel DJ’ler performans sergiliyor. Böylece hem beklerken sıkılmıyorsunuz, hem de yeni bir müzisyen tanımış oluyorsunuz.
2. Bu nedenle, en fazla iki saat süreceğini düşündüğünüz konserler, artık 3-3,5 saatten önce bitmiyor.
3. New York’ta konser biletlerinin çoğu, hala çıktığı hafta tamamen tükeniyor. Eskiden de böyleydi; ama kanımca, ekonomik krize karşın durumda değişiklik olmamasının nedeni, birinci maddedeki gelişme... İnsanlar ödedikleri paranın karşılığını fazlasıyla alacaklarını düşünüyor.
LES SAVY FAV
Bu yazıda ilk olarak, Les Savy Fav grubunun konserinden söz edeceğim. Bu ismi henüz duymamış olabilirsiniz; ama art punk’tan hoşlanıyorsanız, bir an önce dinlemenizi öneririm. ( www.lessavyfav.com )
Beş müzisyenden oluşan grup, New York deneysel hardcore rock sahnesinin en ilginç müzisyenlerinden Tim Harrington liderliğinde kuruldu. Geçenlerde Brooklyn Masonic Temple’da verdikleri konsere giderken, sıra dışı bir gece yaşayacağımı tahmin etmiştim. Fakat salonda gördüklerimden sonra şaşırmadığımı söyleyemem.
Harrington’ın dinleyiciler ile ilginç diyaloglara girdiğini, sahneden kalabalığın arasına atladığını, değişik kostümler giydiğini duymuştum. Bunların hepsini o gece de yaptı.
Üzerinde penye askılı kadın geceliği ve başında bone ile çıktı sahneye. Ayakkabıları, sakalı ve her yerinden fışkıran kılları ile oluşturduğu tezat görülmeye değerdi. Boneyi çıkarınca taktığı uzun peruk çıktı meydana. Onu da atınca, kel başı göründü.
İlerleyen dakikalarda gecelikten de kurtulup iç çamaşırı ile kaldı. Kocaman göbeği ile kendini ordan oraya atan, seyircilerin arasına dalan bir adam düşünün.
Kendisi ile bu kadar barışık bir insan zor bulunur. Bir gün önce baba olduğu için enerjisi de iyice artmıştı Harrington’ın. Her zamanki gibi hem güldürdü, hem coşturdu, hem de grubuyla enfes bir müzik ziyafeti sundu.
Harrington, sahneyi birbirine katarken diğer grup üyelerinin sanki hiçbir şey olmamış gibi son derece sakin bir havada çalışı da bir başka tezat.
Konserin sonuna doğru grup sahneye tekrar geldiğinde tüm elemanlar pijama giymişti. Ama tüm konseri benzersiz bir şova dönüştürüp tek başına sırtlayan, sesiyle, bedeniyle, tüm benliğiyle kendisini ortaya koyan Tim Harrington.
Yaptıkları o denli içten ve doğrudan ki, dinlerken saygı duymamak elde değil. O gece Kyp Malone’un (TV on the Radio) da aralarında bulunduğu dinleyicilerin hissettiği de buydu.
FRANCIS AND THE LIGHTS
Prince sever misiniz? Yanıtınız “evet” ise, hemen şu adrese girin: www.francisandthelights.com
Ve orada “A Modern Promise” adlı şarkının videosunu izleyin. Gördügünüz gibi artık yeni bir Prince’imiz var! Evet, ne dediğimin farkındayım; efsane müzisyen Prince’den bahsediyorum.
Les Savy Fav’in konserinde ön grup olarak çaldı Francis and the Lights. Vokalist Francis, sahneye çıkar çıkmaz müthiş karizmasıyla odak noktası oldu. Siyah frak giymiş, saçlarını The Cure’dan Robert Smith gibi taramıştı... Ama dikkat çeken sadece görüntüsü değildi; sesi ve karakteristik dansıyla büyüledi herkesi.
Bir ölçü Phil Collins, bir ölçü Roy Orbison ve üç ölçü de Prince olarak anlatabiliriz Francis’i. Çok geniş bir ses aralığına sahip ve insanı hayrete düşürecek kadar yetenekli.
80’lerin pop’unu, funk ve soul müzik ile mükemmel bir uyumla buluşturan gurubun, gelecekte çok ünleneceğini düşünüyorum. Les Savy Fav’den çok farklı bir müzikleri var ama en az onlar kadar etkileyiciler.
Grubun sitesinde özellikle Kanye West’in “Can’t Tell Me Nothing” adlı şarkısına yaptıkları cover’ı dinlemeyi ihmal etmeyin.
LONGWAVE
Brooklyn’de yaşayan dört müzisyenden kurulu Long Wave, New York’ta canlı dinleme olanağı bulduğum indie rock gruplarlardan biri.
Geçen yıl “Secrets Are Sinister” adlı dördüncü albümlerini yayınladılar. Television, Radiohead ve My Bloody Valentine’ı hatırlatan bir tarzları var. Konserlerinde dinleyicilerin eşlik etmesine olanak veren, akılda kalıcı melodik şarkılarıyla ünlüler. Shoegaze tarzını sevenler için iyi bir alternatif olabilir. ( www.longwavetheband.com )