Joan Baez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Joan Baez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2015 Cuma

BASKIYA MÜZİKLE DİRENENLERİN ÖZGÜR VİCDANI


3.7.2015

Cumhuriyet’in Caz Festivali özel ekinde Joan Baez hakkında yazdığım yazıyı şu satırlarla bitirmiştim: “Sıklıkla yaptığı gibi konseri yine Bob Dylan şarkısı ‘Blowin’ in the Wind’ ile bitirirse, kaybettiklerimizi müzikle bir kez daha anarken, ‘Ne kadar çok insanın öldüğünü bilmesi için kaç ölüm olmalı?’ diye sormaz mıyız?”

Tahmin ettiğim oldu; Joan Baez, çarşamba akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki 1.5 saatlik konserini bu şarkıyla bitirdi ve mekan “Her Yer Taksim Her Yer Direniş!” sloganlarıyla inledi. 



GÜZEL VE ÇILGIN İNSANLARIN KENTİ İSTANBUL...

Konserin başında tahneye önce kavalıyla Murat Tırnak geldi. Baez'in gecenin açılışını kavalın dokunaklı tınılarıyla yapmayı tercih etmesi, çok güzel ve ince bir ayrıntıydı. Daha sonra tek başına sahneye çıkıp üç şarkı çaldı Baez. Önce 'İstanbul'un güzel ve çılgın insanların yaşadığı bir kent" olduğunu söyleyip selamladı 5000 kişilik kitleyi. Ardından Steve Earle imzalı ünlü şarkı "God Is God" ve Phil Ochs cover'ı "There but for Fortune" geldi. 

Bob Dylan'dan "Lily of the West", "It's All Over Baby Now", "Don't Think Twice" ve kapanışta seslendirdiği "Blowin' in the Wind" olmak üzere dört şarkıya yer verirken, bir zamanlar büyük aşk yaşadığı Dylan'a yazdığı "Diamonds & Rust" ile herkesin yüreğine dokundu. Sevgi denilince akla ilk gelen şarkı olduğunu söylediği John Lennon bestesi "Imagine"ı da unutmadı elbette. Konserlerinde sık sık yer verdiği şarkıların dışında bir değişiklik yaparak 1911 tarihli Amerikan geleneksel folk şarkısı "Stagger Lee"yi ise enfes bir yorumla sundu.

Grup "Don't Think Twice"ı söylerken, Baez'in perküsyonist oğlu Gabriel Harris, aniden  LGBT gökkuşağı bayrağını çıkarıp sallandırmaya başladı. Açık Hava Tiyatrosu'ndaki tezahürat, İstanbul'da geçen hafta sonu LGBT yürüyüşünün şiddetle bastırılmak istenmesine karşı güçlü bir yanıttı. 


KARDEŞ TÜRKÜLER'LE GEZİ DİRENİŞİNE SELAM 

Folk müzik efsanesi, 1960’ların özgürlük ve devrim ruhunu bir kez daha İstanbul’a taşımakla kalmadı; onu Gezi ruhuyla buluşturdu. Yanına Kardeş Türküler’i alıp Gezi şarkısı “Tencere Tava Havası”nı söyledi. O anlarda sahnedeki video ekranlarda, Gezi Parkı’nın 21 yıllık bahçıvanının oğlu ressam Haydar Özay’ın Gezi eylemlerinde katledilenler anısına çizdiği ‘Gezi tablosu’ vardı. Grubun dansçısı Banu ile karşılıklı göbek dansı yaparken Açık Hava Tiyatrosu'ndaki coşku görülmeye değerdi. 



Kardeş Türküler'i tek şarkıyla bırakmadı Joan Baez; eski bir Yidiş şarkısı olan "Donna Donna"yı birlikte söylediler. Kaç kişi mezbahaya kesilmeye giden kuzunun öyküsünü anlatan sözlerin farkındaydı bilmem ama neredeyse herkes eşlik etti şarkıya... 



Aşkın, sevginin, barışın şarkılarını dinledik güçlü sesinden; an geldi zulme, savaşa karşı çıkanların dizeleri yankılandı İstanbul’da. Zültfü Livaneli’nin Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu” adlı şiiri için yaptığı şarkıyı Türkçe seslendirdi. Dinleyicilerin de dev bir koro gibi sözlere eşlik ettiği o duygusal dakikalarda Gezi’de kaybettiğimiz canlar vardı aklımızda...

Üzerinde kendisine çok yakışan sırt dekolteli siyah uzun elbisesi ve boynunda kırmızı fularıyla, son derece asil, güzel ve güçlü bir ozan şarkıcı vardı karşımızda. Gitarını çalıp sıradan insanların çarpıcı hikayelerini anlatırken, daima ezilenlerin yanında duran ve şiddeti reddeden yüreklerin simgesi bir abide gibiydi. Seslendirdiği 21 şarkıda, her büyük müzisyen gibi dinleyicilerini hem hüzünlendirdi hem de neşelendirdi. Şarkı aralarında verdiği bilgiler ve yaptığı yorumlarla, konserin her anını unutulmaz kıldı, içimizde fırtınalar estirdi. Bir kez daha yaşayarak gördük ki, baskıya ve zulme müzikle direnenlerin özgür vicdanıdır Joan Baez!



(Fotoğraf ve videolar bana aittir. Bu yazı Cumhuriyet'te yayınlanan yazının geniş versiyonudur.)

Setlist fotoğrafını aşağıda paylaşıyorum.
(Bu fotoğraf için İKSV'den Ayşen Gürkan'a teşekkür ederim.)

2 Temmuz 2015 Perşembe

VİDEO: Joan Baez ve Kardeş Türküler: Tencere Tava Havası


2.7.2015

Dün Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde gerçekleşen Joan Baez konserinde sürpriz isim olarak sahneye Kardeş Türküler de çıktı. Folk efsanesi Baez ile birlikte Gezi şarkısı "Tencere Tava Havası"nı söyleyip göbek dansı yaptılar. Bu tarihi anları kaydettim. Konserle ilgili yorum yazım yarın Cumhuriyet'te olacak. Başka videolarla birlikte onu da yarın akşam paylaşacağım.




(Fotoğraf ve video bana aittir.)

28 Haziran 2015 Pazar

Ezilenlerin Yanında, Şiddete Karşı Bir Ses


28.6.2015

“Ben sesimi, ezilenler için, sömürülenler için, haksızlığa uğrayanlar için, baskı görenler için, tehdit altında olanlar için ve şiddet içermeyen, kesinlikle şiddeti dışlayan dayanışmalar için kullanmaya karar verdim. Yaşamım ve uzun meslek yıllarım boyunca tek ölçütüm bu oldu: Şiddet dışılık."

Kısa bir süre Zeynep Oral ile yaptığı telefon görüşmesinde böyle diyor folk müziğin kraliçesi. Şiddetin kol gezdiği bu gezegende böylesine net bir politik duruş sergileyen ender bir sanatçı Joan Baez. Müziğinde sadece toplumsal konuları işlemekle kalmayan, aktivistliğini şarkıların ötesine taşıyan, unutulmaz baladlarıyla müzik tarihinin en güçlü seslerinden birisi.

Müzikte yarım yüzyılı geride bırakan ozan şarkıcıyı, bu yıl İstanbul Caz Festivali kapsamında 1 Temmuz’da bir kez daha canlı dinleme olanağı bulacağız. Ne kadar heyecanlansak, ne kadar sabırsızlansak azdır!

Bir zamanlar Martin Luther King Jr. ile yürüyüşlere katılan, adı sivil haklar mücadelesi ile özdeşleşen, Vietnam Savaşı’na karşı protestolar sırasında defalarca gözaltına alınıp hapse giren Joan Baez, bugün 74 yaşında ve sesiyle yıllara meydan okurken, ruhuyla da ezilenlerden yana olmaya devam ediyor. Gezi Direnişi’nin barışçıl mücadelesine Türkçe konuşarak gönderdiği destek mesajıyla kalbimizdeki yerini iyice sağlamlaştıran bu folk efsanesi, günümüz müzik dünyasında örneğine nadiren rastlanabilecek bir bilinç, vicdan, duyarlılık ve yetenek sembolü.

Hippi kültürünün öne çıktığı 60’larda protest müziğin en etkili isimleri arasında yer alan Baez, Türkiye’de en son 2004’te dinleyicileriyle buluşmuştu. 11 yıl aradan sonra sahnede oğlu Gabriel Harris (perküsyon), Dirk Powell (multienstrümantalist) ve Grace Stumberg (geri vokal) eşliğinde şarkılarını söylerken vereceği mesajlar, Gezi Direnişi’nde baskıya karşı duran toplum için son derece değerli olacak.

Sıklıkla yaptığı gibi konseri yine Bob Dylan şarkısı “Blowin’ in the Wind” ile bitirirse, kaybettiklerimizi müzikle bir kez daha anarken, “Ne kadar çok insanın öldüğünü onun bilmesi için kaç ölüm olmalı?” diye sormaz mıyız?



(Bu yazı, ilk olarak 27 Haziran 2015 tarihli Cumhuriyet Caz Festivali ekinde yayınlanmıştır.)

8 Mart 2015 Pazar

“HORSES”: BİR BAŞYAPIT, YIKILMAZ BİR ANIT!


8.3.2015

“Jesus died for somebody’s sins but not mine.”

Bu mısra yazılalı 45 yıl oldu ama tüm dünya tarafından duyulduğundan bu yana 40 yıl geçti. Punk rock’ın tanrıça statüsündeki ozanı Patti Smith’in 1970’te yazdığı ve “pozitif anarşi” diye adlandırdığı “Oath” adlı şiirinin açılışını o mısra yapıyordu. Aradaki beş yılda, bu çarpıcı ifadeyi, sadece Smith’in New York’taki şiir kulüplerinde gerçekleştirdiği canlı performanslara gidenler duydu. O yıllarda, henüz iki yıl önce ilk çocuğunu evlatlık verip geldiği New York’ta bir kitapçıda çalışıyordu. 10 Şubat 1971’de St. Marks Church’te düzenlenen Poetry Project serilerinden birine ilk kez katılmış ve “Oath”u da orada okumuştu. Bir kiliseyi elektro gitar tınıları ve içindeki gençlik öfkesiyle tutuşturan ilk sanatçı ve ilk kadın olmuştu. Dinleyiciler arasında Allen Ginsberg, Sam Shepard, Jim Carroll da vardı; o performans kilise gibi New York’un yeraltı sanat çevrelerini de sarsmıştı.

Ne zaman ki rock müziğin en esinlendirici albümlerinden “Horses” 1975 yılında yayınlandı; o zaman akıllardan çıkmayacak bu mısra da tarihe mal oldu. Patti Smith, Van Morrison’ın yazdığı ve 1960’larda grubu Them ile kaydettiği garaj rock klasiği haline gelen “Gloria”yı kendi sözleriyle yorumlamış, deyim yerindeyse radikal bir şekilde yeniden yaratmıştı. Kendi yanlışlarından kendisinin sorumlu tutulmasını isterken aslında özgürlük arzusunu haykırıyordu.



Patti Smith gibi Yehova Şahidi bir ailede yetişen, dini eğitim alan bir sanatçıya, “Benim günahım bana, İsa benim günahlarım yüzünden ölmedi,” dedirten karşı çıkışın perde arkasında, bugüne kadar görkemli bir onurla taşıdığı asi ruh yatıyor. Ne dış görünüşü ne ruhu ne de düşünceleri sıradan Patti’nin; maskülen görüntüsünün ardındaki naif kadın yüreğini, isyankar bir akılla buluşturabilen ender bir ozan, kalıpları kıran bir sanatçı o.

1975’ten bugüne kadar her biri ayrı bir değere sahip 11 stüdyo albümü yayınladı ama “Horses”, hem kendi hayatında hem de müzik tarihi içinde eşsiz bir sarsıntı yarattı. Çünkü vahşi vokaliyle dinleyicileri bir şaman ayinini hatırlatırcasına heyecanın doruğuna çıkarıyor, sorgulayıp sınırları zorlayan şiirleriyle akılları allak bullak ediyor, şarkı sözlerindeki çoklu anlamlarla fark yaratıyor ve sonuçta dinleyiciyi başka bir gerçekliğe sürüklüyordu.

Patti Smith’in ruhunun sıradışılığını “Horses”a yansıtış şekli, pek çok kişi gibi beni de derinden etkiledi. O güne kadar pek kimsenin dokunmadığı tartışmalı konuları ele alışı tek kelimeyle fantastikti. “Gloria”da başdöndürü seks; “Redondo Beach”teki intihar (Smith, bu şarkının kızkardeşi Linda’nın bir kavgalarından sonra ortadan yok olması hakkında olduğunu söyledi; yaygın olarak yorumlandığı gibi bir lezbiyen ilişkiden söz etmiyor şarkı); Peter Reich’in “The Book of Dreams” adlı anı kitabından esinlenen “Birdland”de çocuğun, babasının ölmediğini, aslında bir başka bir evrene ait olduğunu fark edişi; “Free Money”de parasızlıktan kıvranan ve umudu piyango biletine bağlayan genç insanların çaresizliği; “Kimberly”de dışardaki yıkıcı dünyada korumaya çalıştığı kızkardeşi; Tom Verlaine ile yazdıkları “Break It Up”ta anlatıcı ile çocuğun meleğe dönüşüp, cehennemvari dünyadan ayrılışları; “Land”de soyunma odasındaki tecavüz, duygusal yıkım ve cinayet; “Elegie”de Jimi Hendrix’in intiharı... Marjinallerin ve toplumdan dışlanmışların hikayeleriydi bunlar. Gerçek dünyadaki öfke, heyecan, şehvet, umutsuzluk ve suç, hayal aleminin uçuk evreni ile tarifi zor bir yetkinlikle birleşiyordu.



Üstelik bir kadının yazdığı ama albümün kartonetinde belirtildiği gibi, cinsiyetlerin ötesine geçen şarkılardı bunlar. Bir röportajında, “Bunu sıklıkla erkek bakış açısından dile getirilen şarkılar söyleyen Joan Baez’den öğrendim. Yaptığım çalışmalar, cinsel tercihimi yansıtmıyor; tamamen özgür bir sanatçı olduğum gerçeğini ortaya koyuyor. Bir sanatçı olarak istediğim pozisyonu alır, istediğimi dile getiririm,” demişti Patti Smith. İşte tam da bu nedenle, cinsiyeti tam olarak anlaşılamayan, kadınla erkek arasında üçüncü bir cinsiyet ya da cinsiyetsiz bir insan gibi duran kapak fotoğrafı ikonlaştı.

20 yaşındaki Patti, New York’a geldiği ilk gün, ruh olarak aynı kendisine benzeyen 21 yaşındaki Robert Mapplethorpe ile tanışmıştı. Kimi zaman sokaklarda geceleyip, parasızlığın zorluğunu birlikte yaşadığı Mapplethorpe, “Horses”ın kapağındaki fotoğrafı çekerken tek bir şart koşmuş: “Beyaz gömlek giyeceksen kirli olmayacak.” Gömleği giyip, en sevdiği kurdelasını da boynuna geçirmiş ve ceketini Bruce Springsteen gibi sırtına atmış Smith. Birkaç gün sonra çektiklerini Patti Smith’e gösterirken, “Büyüleyici olan bu,” diyerek o meşhur fotoğrafı işaret etmiş Mapplethorpe. Smith, “Just Kids” adlı kitabında, “O fotoğrafa şimdi baktığımda, asla kendimi görmüyorum. Bizi görüyorum,” diyor. Bu açıdan da, yine iki farklı insanı, iki farklı bedeni aynı görüntüde bütünleştirmesi nedeniyle çok özel bir fotoğraf bu.

“Horses”taki şarkıların sözleri, ancak çok usta bir şairin yaratabileceği kadar edebi ama müzik de aynı derecede usta müzisyenlerin ruh katabileceği kadar güçlü ve farklı; Patti Smith’in vokal aralığı çok geniş değil, belki alışılagelmiş “güzel ses” tanımının dışında ama kendine özgü müthiş bir etkisi var.

Şiir performanslarına ilk katılıp ona gitarıyla eşlik eden Lenny Kaye idi. Aralarına katılan üçüncü kişi, piyanoda Richard Sohl’du; dördüncü katılan gitarist Ivan Kahl ve son olarak da davulcu Jay Dee Daugherty oldu. 1975’te New York’tan yayın yapan radyo WBAI için gerçekleştirdikleri bir canlı performanstan sonra prodüktör Clive Davis, grupla Arista Records için yedi albümlük bir sözleşme imzaladı. Artık yeni bir yol açılmıştı Patti Smith’in önünde. Kendisinin söylediğine göre, ilk aşamada prodüktör olarak Atlantic Records’a bağlı olan Tom Dowd’ı düşünmüş ama mümkün olmamış. John Cale ile nasıl tanıştıklarını The Independent’a anlatırken, “Ahmet Ertegün, bana gerçekten karşıydı,” dedi Smith. John Cale’in anlattıklarına bakılırsa, “Hendrix’in Electric Lady Stüdyoları’nda yapılan kayıtlar, hiç de kolay olmamış; “yerinden oynatılamayacak bir obje ile durdurulamayan bir gücün buluşması gibiydi,” diye anlatıyor çalışmalarını... Patti Smith’e göre ise, John Cale’in gösterdiği sabır sonucunda stüdyoda sanki sözcük dağarcığı ile boğuşan iki çılgın şair gibiydiler...



Böylesine bir işbirliğinin sonucunda doğmuş “Horses”. John Cale’in dehası, Patti Smith gibi sözcüklere ve yorumuna tüm kişiliğini yansıtan bir sanatçının enerjisini müziğe büyük bir yetkinlikle aktarmasında yatıyor. Kimi zaman grup doğaçlama yaptığında ya da beklenmedik garip notalara bastıklarında onlara müdahale etmemiş, yollarını açmış. Hem ağlamışlar hem de eğlenmişler kayıt sırasında. Bütün bu değişken ruh halleri, muhteşem bir doğallıkla ve doğaçlamaların da ortaya koyduğu gibi katartik bir deneyimle karşılığını bulmuş albümde.

Patti Smith’in Kaye, Sohl, Kral, Verlaine ve Allen Lanier ile birlikte yazdığı sekiz şarkıdan oluşan “Horses”, 60’ların rock ‘n’ roll’unu punk rock, garage rock, art punk ruhuyla donatıp yeni bir boyuta taşıdı. Kuşkusuz kendisini en çok etkilediğini söylediği Jim Morrison, Jimi Hendrix, ve Bob Dylan’ın; Beat Kuşağı’nın, yazar William Burroughs ile Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Charles Baudelaire’in hepsinin ruhundan birer parça var o albümde. Ancak bu isimlerin etkisiyle biçimlense de asıl önemli olan, albümün yaratıldığı zemindi. O da, 10 Şubat 1971’de St. Marks Kilisesi’nde “Oath”u okuyan sıradışı genç kadının içindeki acı, öfke ve isyanla birlikte özgürlüğe duyduğu tutkuydu. Punk rock’ın büyükannesi, rock müzikte çok az sayıda sanatçının dokunabildiği duyguları ilk albümüyle uyandırdı, etkisini 40 yıldır hiç kaybetmedi. “Horses” Patti Smith’in başyapıtı, müzik tarihinin yıkılmaz bir anıtıdır!



(Bu yazı, ilk olarak Red Bull Türkiye'nin sitesinde yayınlanmıştır. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331705791190/zulal-kalkandelen-yazdi-patti-smith-horses)

1 Ekim 2013 Salı

ŞİDDETSİZ FIRTINA / Müzik ve Direniş



1.10.2013
 
“Bu dünyada bir şey değişecekse, bu ancak müzik aracılığıyla olur,” demişti Jimi Hendrix. Bu görüşe katılanlar olduğu gibi, Neil Young’ın beş yıl önce söylediği şu sözleri haklı bulanlar da var: “Müziğin dünyayı değiştirdiği dönem artık geçmişte kaldı. Bu çağda bunu düşünmek çok safça. Dünya bugün farklı bir yer. Artık bilim ve fiziğin, manevi gelişimin fark yaratıp, gezegeni koruma zamanı geldi.”

Bu sözleri, Neil Young gibi onca protest şarkı yazmış bir müzisyenden duymak oldukça şaşırtıcıydı. Reagan ve George H. W. Bush Amerikası’na eleştiriyle dolu “Freedom”dan sonra, “Living with War” adlı bir albüm yayınlayıp, “Let’s Impeach the President for lying” diyen oydu. 

Bilmiyorum saf mıyım ama bir yanım Hendrix gibi düşünmeye meyilli. Çünkü müziğin içtenliğine inanıyorum. Hendrix’in düşüncesine yakınlık duymamın, başka bir istekle de ilgisi var. Daha iyi bir dünya yaratılabileceğine ve bunu yapma gücünün sanatta olduğuna inanmak istiyorum. Tarih boyunca yaşanan barbarlıkları, savaşları, politik travmaları, askeri darbeleri vs. düşünecek olursak, toplumsal değişimlerin merkezinde kültürel yapıların durduğunu görmek zor değil. Kültürel yapıların temel taşlarından birisi de müzik; insanları heyecanlandırıp bir araya getirmekte en etkili sanat dalı.

Ancak bir yanım da, Neil Young’ın tamamen haksız olmadığını söylüyor. Müziğin bireysel hayatlar üzerindeki etkisi çok daha yoğun; onun sözünü ettiği ise, yokuş aşağı son hızla yuvarlanan dünyanın durumu. Neil Young ile sohbet etme olanağı olsa ve bana “Ben, tek başına müziğin dünyayı değiştiremeyeceğini anlatmak istedim,” dese, o noktada hemfikir olabiliriz. Son tahlilde, barışa giden yol müziksiz olmaz ama barışa giden tek yol da müzik değildir. Bir politikacının yüzlerce miting yapıp vermeye çalıştığı mesajı, bir müzisyen tek bir şarkıyla çok daha çarpıcı bir şekilde anlatabilir. Woody Guthrie, Pete Seeger, Phil Ochs, John Lennon, Joan Baez, Ahmet Kaya, Grup Yorum, Selda Bağcan gibi isimler, protest müziğin sahip olduğu bu sarsıcı gücü kanıtladılar. 

2 Mart 2013’te bütün Portekiz IMF talepleri ve hükümetin tasarruf politikalarını protesto ederken, insanlar tek bir ses halinde “Grândola, Vila Morena” adlı şarkıyı söylüyordu. 1970’lerde Portekiz’de gelişen protest müziğin sembolü olan şarkıda, “Ah şehrim, senin sınırlarının içinde öncü halktır,” diyordu müzisyen José “Zeca” Afonso. “A Trova do Vento Que Passa” adlı şarkısında ise, “Daima direnen, daima hayır diyen birisi vardır,” diyerek geleceğe umutla bakıyordu. Afonso’nun şarkıları, 50 yılı aşkın bir süredir Portekiz halkını toplumsal olaylarda bir arada tutan katalizör gibi. 

Bunun en son örneğini Gezi Parkı olayları sırasında Türkiye’de yaşadık. Toplumun çok farklı kesimlerinden insanlar, Taksim Meydanı’nda bir piyanonun etrafında toplandı. Müzikle direnenlerin çizdiği barışçıl tablo karşısında herkes durup düşündü; gaz bombalarının, tazyikli suların yarattığı dehşetin yerini melodilerin dinginliği aldı. Haziran ayının en güzel anlarıydı onlar...

O dönemde yaşanan şiddet, vicdanlı müzisyenlerin ruhunda da sert fırtınalar estirdi ama sonuçta yarattıkları müziğin yıkıcı değil yapıcı bir etkisi oldu. Çünkü şiddetsiz bir fırtınadır müzik; halkın sesi, vicdanı olur, tarihe not düşer, kültürel hafızaya kazınır. Müzisyen, şarkı sözleri aracılığıyla ait olduğu kuşağın kolektif bilincinin simgesi haline gelir. Müziğin toplumsal rolünde en kritik noktadır bu. Kolektif bilinç canlı tutulup kuşaktan kuşağa aktarılırsa, dünyada bir şeyler değişebilir. 

2002’de Patti Smith’i New York Borsası’nın önünde “People Have the Power”ı söylerken gördüğümde, müziğin kitleleri barış için bir araya getirmede üstlendiği role bir kez daha çok net bir şekilde tanık oldum. Irak’ın işgalinin sona erdirilmesi ve Bush hakkında soruşturma açılması için yürütülen kampanyaya destek veriyordu punk rock kraliçemiz. Polis yolları kesiyor, yağmur altında bekleyen insanları terörize ediyordu ama kalabalığı dağıtmayı başaramadılar. Çünkü Patti Smith’in mikrofondan Wall Street sokaklarına yayılan sesi, gücün halkta olduğunu inançla haykırıyordu. Bush yargılanmadı ama işgalin sona ermesinde müzisyenlerin önemli katkıları oldu. Mitinglerde sahneye çıktılar, halka gerçekleri sürekli müzikle anlattılar. 

Bugün artık protest folk/rock şarkıcılarının sosyo-politik olaylara etkisi, 1968 devrimindeki gibi doğrudan ve belirleyici olmayabilir. Ama şu da yadsınamaz bir gerçek ki, protest müziğin mesajı vicdanlarda yankılanır ve toplumsal değişimi mutlaka etkiler. Bir yerde okumuştum, bir folk şarkıcısı, “İnsanlar bir araya gelip hep birlikte şarkı söylediğinde dağlar yerinden oynar,” demişti. O bir metafordu elbette ama ben asıl ne olduğunu söyleyeyim: Aynı anda hem şiddet hem de edilgenlik bertaraf olur. Her ikisinin de panzehiridir müzik. Gücü bundandır. Roger Waters, The Wall konserinde duvara Gezi olaylarında ölenlerin fotoğraflarını yansıtıp, onlar için dinleyicilerle birlikte “Mother”ı söylediğinde, yüreğinde fırtınalar esmeyen tek bir kişi yoktu. 


(Bu yazı, Babylon Dergi'nin Eylül-Ekim 2013 sayısında yayınlandı.
-

2 Haziran 2010 Çarşamba

Dinlenecek konserdi


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 2 Haziran 2010

Pazartesi akşamı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda dinlenecek bir konser vardı. 21. yüzyılda artık dinlemekten çok görmek için gidilen konserlerden değildi bu. Ne ışık oyunları, ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu....

Siyahlar içinde altı müzisyen tam vaktinde çıktı sahneye. Adeta shoegaze grupları andırırcasına sadece enstrümanlarıyla ilgilenip 1 saat 50 dakika boyunca çaldılar. Bob Dylan ve grubu The Band, müziğin göze değil öncelikle kulağa hitap eden bir sanat olduğunu ve ayrıcalığının da burdan geldiğini bir kez daha kanıtladı.

Hınca hınç dolu mekanda 20. yüzyılın dev müzisyenlerinden birisi söylerken herkes kendince yorumladı şarkıları. “Just Like a Woman”da kimisi Joan Baez’i düşündü, kimisi Edie Sedgwick’i...

“Rainy Day Women #12 and #35”de, bazısı şarkının 35 yaşında bir kadın ile 12 yaşındaki kızı hakkında olduğuna inandı; bazısı şarkıyı marihuana ile ilişkilendirdi...


Şarkılarına hayat veren metaforlarla dolu şiirleriyle dinleyenleri yine düşündürdü Dylan.

Sesi yıllar içinde iyice çatallaşsa da, 70’ine 1 kalsa da, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl hâlâ fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Aşktan, kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek dokundu yüreklere...

Daha çok 1963-1969 dönemini kapsayan albümlerinden şarkıları seslendirdi. 2000’lere yalnızca “Honest with Me”, “Thunder on the Mountain” ve “Spirit on the Water” adlı parçalarla uzandı.

Benim için konserin en vurucu anları, “Ballad of a Thin Man”i söylediği anlardı. İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan bu şarkıyı, ben, yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum.

“Like a Rolling Stone”un ilk biste çalınacağını tahmin etmiştim; ama “Blowin’ in the Wind”i de dinleriz diye umuyordum. Ancak ısrarlı alkışlara karşın ikinci bis için sahneye çıkmadı Dylan.

Oysa çıkıp o şarkıyı da söyleseydi, “Kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?” derdik hep birlikte...

Ama bir söz vardır, denir ki; “En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.”

Bu, konserler için de geçerli. Bugüne kadar yazdığı 458 şarkıdan konser için 16 tanesini seçmiş ünlü ozan... Bize ancak alkışlamak düşerdi. Öyle yaptık; ayakta alkışlayarak uğurladık Dylan’ı...

-

Translate