David Lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - TWIN PEAKS - 7.9.2016


8.9.2016

David Lynch'in kült TV dizisi Twin Peaks'in soundtrack albümünün 25 yıl sonra bu hafta plak olarak tekrar basılması nedeniyle dün akşamki Vegan Logic'i tümüyle bu konuya ayırdım. Soundtrack tarihinin en güzel kayıtlarından birisi olan Angelo Badalamenti imzalı Twin Peaks müzikleri kanımca bu vesileyle tekrar dinlenip yorumlanmayı hak ediyordu.






1- Twin Peaks Theme
2- Laura Palmer’s Theme
3- Audrey’s Dance
4- The Nightingale  (vokal: Julee Cruise)
5- Freshly Squeezed
6- The Bookhouse Boys
7- Into the Night (vokal: Julee Cruise)
8- Nightlife in Twin Peaks
9- Dance of the Dream Man
10- Love Theme from Twin Peaks
10- Falling (vokal: Julee Cruise)


7 Nisan 2016 Perşembe

VİDEO: XIU XIU - SYCAMORE TREES @ Salon


7.4.2016

Dün akşam Salon'da avangart pop grubu Xiu Xiu'nun ünlü TV dizisi Twin Peaks'in müziklerini yorumladığı konserde "Sycamore Trees" adlı şarkıyı kaydettim. "Twin Peaks: Fire Walk with Me" soundtrack albümünde geçen yıl yaşamını kaybeden Amerikalı caz vokalisti Jimmy Scott'ın seslendirdiği dramatik şarkının sözleri David Lynch, bestesi Angelo Badalamenti imzalı.

Xiu Xiu, gerek Jamie Stewart'ın beden diline de yansıyan olağanüstü teatral performansı, gerekse Shayna Dunkelman'ın yeri titreten perküsyon vuruşları ve Angelo Seo'nun klavyedeki ustalığıyla son derece tutkulu bir yorum getirdi şarkıya. Bence dinlediğimiz "Sycamore Trees" cover'ı ile konserin en unutulmaz dakikalarını yarattılar. Artık bu şarkıyı dinlerken aklıma hep bu versiyon gelecek.

Xiu Xiu, Twin Peaks gibi popüler kültüre mal olmuş bir dizinin iddialı müziklerini böylesine cesaretle yorumladığı, üstelik de bunu yaparken o müziklere daha sert bir sound kazandırarak farklı ama orijinali kadar iyi bir noktaya taşıdığı için alkışı hak ediyor. İlgilenenler için belirteyim; Xiu Xiu'nun Twin Peaks müziklerine yaptığı cover'lardan oluşan albümü plak formatında Record Store Day için özel olarak yayınlanacak. Ancak 16 Nisan'da bu etkinliğe katılan plak dükkanlarında bulunabilecek. Umarım daha sonra dijital olarak da edinmek olanaklı olur.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

11 Şubat 2015 Çarşamba

DALE COOPER QUARTET & THE DICTAPHONES İLE SESSİZLİĞİ YAKALAMAK


11.2.2015
 
Underground seslerin sıkı bir takipçisi olarak, Fransız dark jazz kolektifi Dale Cooper Quartet & The Dictaphones'u da bir süredir hayranlıkla izliyorum. Adını Twin Peaks'in Özel FBI Ajanı Dale Bartholomew Cooper'dan alan grup, tanımlaması pek de kolay olmayan bir müzik yapıyor. Sen nasıl tanımlardın diye ısrar edilirse, ambient ve drone etkileşimli, yavaş tempolu deneysel doom 'jazz' derdim. 2002'de Fransa'nın Brittany adlı bölgesinde gerçek anlamda bir dörtlü olarak kurulan grubun artık üç sürekli üyesi var: Yannick Martin, Gaël Loison ve Christophe Mevel. The Dictaphones ise, DCQ albümlerinde yer alan konuk müzisyenlerden oluşuyor.

Müziklerinin adeta bir rüyayı andıran atmosferi, özellikle gece yürüyüşleri için mükemmel, dinlerken sizi farklı bir yere götüren cinsten. Ben bu cevheri, 2010 yılında ilk albümleri "Parole De Navarre" Denovali Records etiketiyle tekrar yayınlandığında keşfettim. Bugüne dek üç stüdyo albümü ve geçen yıl (((witxes))) ile ortak bir albüm yayınladılar. 2014 en iyi albümler listemde yer alan "Split" adlı albüm için hem DCQ hem de (((witxes))), birbirlerinin bir parçasını seçtiler ve onu 20 dakikalık bir bağımsız parça olarak yeniden yorumladılar. Sonuç gerçekten büyüleyici oldu!

DCQ'nun müziğini yıllardır hayranlıkla dinledikten sonra, sonunda bu sofistike grupla bir röportaj yapma olanağım oldu. Röportajı okurken yaptıkları olağanüstü çağrışımlar yaratan müziklerini de dinlemeniz umuduyla... (NOT: Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, St. Petersburg'da çekilen yeni bir promo fotoğrafı. Çeken: Alexey Kluyev. Grup üyeleri bu fotoğraftaki gibi görünmek istediklerini belirterek, talep etmeme karşın başka bir fotoğraf göndermedi. Ayrıca röportajda verdikleri yanıtların da bireysel olarak belirtilmemesini istemediler, grup yanıtı şeklinde düşünülmesini istediklerini söylediler.)




Hepiniz farklı gruplardan geliyorsunuz ama 2002'de bir emprovize caz gecesi için özel olarak kurulduğunuzu biliyorum. Nasıl bir araya geldiğinizi anlatır mısınız?

Hepimiz farklı bölgelerden geliyoruz, hatta farklı müzikal geçmişlerimiz var. Geçmişte kendi projelerimiz (Tank, TF, Osaka) ile ya da üçlü olarak birlikte çalıp kayıtlar yapıyorduk zaten, bu nedenle birbirimizi oldukça iyi tanıyorduk. İlk aşamalarda aramızda ilk saksofoncu Arnaud Player da vardı ama sonra ülkeden ayrıldı.

2002'deki söz konusu performansınızın tek bir geceye özgü olduğunu duymuştum. Onun sonrasında ne oldu? Birlikte devam etmenize ne yol açtı?

O sırada hepimiz bir stüdyo projesinde görev alıyorduk. Hep birlikte çalıp, doğaçlamadan yola çıkan bir canlı performans projesi oluşturmak istedik. Üzerinde çalıştığımız müziği beraber çalma olanağımız olmuştu. Bu durum bize elektronik/post-rock enstrümanlarımızı saksofonla birleştirerek canlı performans soundu geliştirme amacımızı gerçekleştirmeye yardımcı oldu.

Denovali Records, ilk albümünüz Fransa'da bağımsız plak şirketi Diesel Combustible tarafından yayınlandıktan dört yıl sonra aynı albümü 2010'da yeniden yayınladı. Bu nasıl gerçekleşti?

Sanırız bloglar aracılığıyla duydular. O tarihte hepimizin kendi ülkemizde yayınladığımız kayıtlarımız vardı. Sonunda birilerine ulaştığını görmek gerçekten harikaydı. Elbette yeniden yayınlama talebini kabul ettik, bu da bize iyi bir başlangıç noktası oldu. Daha fazla konsere ve daha çok canlı performans grubu düşüncesine yol açtı. Denovali'den önce kendi ülkemizden uzakta hiç çalmamıştık.

Bugün bazı gruplar bağımsız bir plak şirketine bağlı olmayı, büyük bir şirkete giden yolda adım olarak görüyor. Size göre Denovali ile çalışmanın en iyi tarafı ne?

Büyük bir plak şirketi ile çalışmak hiçbir zaman hedefimiz olmadı; müziğimizi daima ya kendi kendimize yayınladık ya da bağımsız etiketlerle çalıştık ve bunun bizim için anlamı büyük. Denovali çalışabileceğimiz en iyi etiket, bizim için en iyisini yapıyorlar. Ayrıca bu sayede işbirliği yapmayı sevdiğimiz insanlarla tanıştık; sadece müzikleri nedeni ile sevmedik onları, aynı zamanda açık görüşlü, iyi insanlar...



"GİZEM, YAPMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ MÜZİĞİ İYİ AKTARIYOR"

Müziğinizin tınısı oldukça gizemli ve heyecan verici. Karanlık, duygusal, çoğunlukla enstrümantal ve yavaş. Bestelerinizde sıklıkla ya gizem duygusu var ya da bir tür ürperti. Bu sizin ruh halinizden mi yoksa yazma yönteminizden mi kaynaklanıyor?

Biz oldukça mutlu insanlarız. Gizemli müzik yapmak için depresif bir ruh hali içinde olmanız şart değil. Ama kayıt yapmayı, sesin içine girip onunla oynamayı seviyoruz. Hepimizin farklı esin kaynakları var, müziğe dair farklı bakış açıları söz konusu. Bu nedenle ortaya çıkan sonucu tam olarak açıklamak zor. Ne tür bir müzik yaptığımızı hala bilmediğimiz için gizemli müzik fikri bize uygun; yapmaya çalıştığımız müziği iyi aktarıyor. Klasik bir şarkı yazma yöntemimiz yok; bir şarkı 2 dakika da sürebilir 20 dakika da... En önemli şey sessizliği yakalamak. Şarkıların içine tuhaf öğeleri, boşlukları ve beklenmedik unsurları katmayı seviyoruz.

Müziğinizi dinlediğimde içimde sisli bir gecede sokaklarda dolaşma dürtüsünü uyandıran garip bir şekilde cazip bir his beliriyor. Sanırım çoğu insan benzer şeyler söyleyebilir bu konuda. Enstrümantal müzik böyle bir etki yapıyor; içine girdiğinizde bambaşka dünyalara sürükleniyorsunuz. Çoğu şarkınızda söz olmadığına göre, onları yazarken belli bir duyguyu içine nakşetmeyi hedefliyor musunuz?

Evet, genellikle dinleyenlerden gelen tepki böyle ama kayıt yaparken aklımızda böyle bir amaç olduğunu düşünmüyoruz. Belki müzik çok ıssız bir atmosfer yarattığındandır. Sonuçta dans edilebilir değil, neşeli bir partiyi canlandırmak için iyi bir seçim değil. İnsanların oturup bir albümü tümüyle dinlemesinin zor olduğu bir dönemde bu müziğin içine girebilmelerin bizim için anlamı çok büyük. Albümler üzerinde bu yönde çalışıyoruz, çünkü biz de müziği bu şekilde dinlemeyi seviyoruz.

Önceden belli bir konu belirlemiyoruz ya da "hadi hayaletler hakkında bir şarkı yazalım" türünden kayıt planları yapmıyoruz. Fakat bazı şarkılarımızı, henüz isimlendirmeden önce, yansıttıkları ruh hali ve sound açısından tanımladığımız oluyor.

Açık ki Angelo Badalamenti / David Lynch ve Twin Peaks temel esin kaynaklarınız arasında. Müziğinizi ilk duyduğumda, derhal Bohren & der Club of Gore'ın karanlık, minimal ve sakin soundundan etkilendiğinizi fark ettim. Müzik ve Twin Peaks dışında söz etmek istediğiniz başka esin kaynaklarınız var mı?

Bohren diğerlerinin arasında ama sadece onlar yok. This Mortal Coil'in 4AD'den yayınlanan kayıtları, Crammed etiketli Made to Measure serisi, Fred Frith'in dans müzikleri de var. Gruptaki diğerleri için de çok çeşitli esinlenmelerden söz etmek olanaklı.

Birçok kişi Bohren'in müziğini anlatırken "doom jazz"den "death jazz"e ya da "funeral jazz"e kadar birçok isim kullanıyor ama grup üyelerine sorarsanız onlar "tavern doom" diyor. Sizin de kendi müziğiniz için böyle spesifik bir isimlendirmeniz var mı?

Hahaha... Bunlar Dale Cooper Quartet olarak çalmadan önce duymadığımız enteresan sınıflandırmalar. Bohren'in "tavern doom" ifadesi ise harika, gerçekten çok komik insanlar. Biz ne caz, ne dark, ne de doom çerçevesindeyiz. Ama bunlar müziğimizi dinleyenler için bir anlam ifade ediyorsa, bizce sorun yok.



"MÜZİĞİ YALNIZ BİR YOLCULUK, BİR YÜRÜYÜŞ GİBİ DÜŞÜNMEK..."

Müziğinizle dinleyicilerinizde nasıl bir duyguyu canlandırmak istiyorsunuz? Nasıl bir ruh hali yaratmayı arzularsınız?

Onu yalnız bir yolculuk, bir yürüyüş gibi düşünüyoruz... Gizli bir arzumuz var; insanları üzgün, depresif ya da melankolik bir havaya büründürmek istemiyoruz, sadece insanları hayatın iyi yönlerini düşünmeye yöneltmeyi amaçlıyoruz. Her albüm için yeni kayıt yöntemleri deniyoruz; ekipmanlar, enstrümanlar ve mixing süreci hep değişiyor. Her şarkıda aynı şeyi yapmamaya özen gösteriyoruz; sürprizlerin ve doğaçlamaların şarkının modunu belirlemesine izin veriyoruz.

Üçüncü albümünüz "Quatorze Pièces de Menace"in (2013) basın bülteninde, albümün hayali yerler için sürdürdüğünüz arayışı izlediği ve dark jazz'i daha farklı yerlere götürdüğü yazıyor. Müziğinizi daha önce duymamış olanlara bu biraz iddialı gelebilir ama bence doğru bir açıklama. Belirgin bir ağırlığı içinde barındıran böylesine keyifli bir müziği nasıl yaratıyorsunuz?

Bu türdeki alışılagelen ambient/saksofon solo modelini uygulamaya çalışmadık. Ayrıca o albümde insanı farklı yerlere sürükleyen uzun atmosferik parçaların arasında "şarkı" tanımına daha fazla uyan parçalar da var. 

Albümlerinizde bir konsept ya da tema söz konusu mu?

Hayır, hiçbir zaman açık bir başlangıç noktamız olmadı.

Müziğinizde oldukça sinematik bir sound hakim. Görselin sizin için önemi ne kadar? Beste yaparken müziğinizi hayalinizdeki görsellere başvurmadan mı yaratıyorsunuz?

Çok katmanlı bir besteleme süreci oluyor; herkesin kendi bakış açısı var. Bu nedenle müziğimizi anlatacak herhangi bir resmi video klibimiz yok. Herkes kendi imajlarını yaratabilir.

Diyelim ki David Lynch filmlerini hiç izlemediniz. Sinemadan aldığınız esinlenme olmasa yine aynı tür müziği yapar mıydınız?

Sinema ve fotoğraflar, müziğimizle yakından ilintili. Belki de benzeri olurdu, kim bilir... This Mortal Coil, The Durutti Column, Tuxedomoon, Eno, David Sylvian, Frith... hepsi Badalamenti'nin film müziklerinden önce sinemasal müzikle ilgiliydi. Birbirlerinden hem çok farklı hem de yakınlar aynı zamanda. Bu aralarında bir bağlantı kurmamızı sağladı. David Lynch etkisi gruba verdiğimiz isim nedeniyle açık ama bizi çarpan asıl özelliği daha çok gerçekliği eğip bükme yöntemi.

David Lynch'ten konuşunca... Eğer şansınız olsaydı en çok hangi filmi için müzik yapmak isterdiniz?

Gelecek filmi için elbette! Tabii ayrıca Twin Peaks'in yeni sezonu için. Ama sanırım o işi yapan var zaten.




MİNİMAL YAKLAŞIM: DİNLEYİCİLERE KENDİ İMAJLARINI YARATMA OLANAĞI VERME YOLU

Albüm tasarımlarınızdaki minimalist yaklaşımı çok beğeniyorum. Müziğinizin fiziksel olarak sunulma tarzı ile hedeflediğiniz şey ne?

Minimal yaklaşım, dinleyicilere kendi imajlarını yaratma olanağını verme yolu. Aynısı kendi yaptığımız albüm tasarımları için de geçerli. Albüm adı konusunda da, eski Fransızca sözcük dağarcığında yer alanları tercih ediyoruz.

İkinci albümünüz "Métamanoir"ın (2011) kaydı için bazı müzisyen ve şarkıcılarla işbirliği yaptınız; obua, klarnet ve drone'larla etkileyici bir sound elde ettiniz. Albümde, Zalie Bellacicco'nun net yorumu, Ronan Mac Erlaine'in sesindeki derin ton ve Gaëlle Kerrien'in pürüzsüz sesi, çarpıcı dark jazz ile mükemmel bir şekilde buluşuyor. Gelecekte de böyle işbirlikleri yapmayı düşünüyor musunuz? 

O albüm bizim için özeldi, o dönemde yeni işbirlikleri yapmamızı sağlamıştı. Bu büyüleyici sanatçıların hepsini ilk kez müziğimizde buluşturmak çok büyük bir zevkti. Vokalin yer aldığı müzikleri çalan bir grup olma fikrimiz hiç yoktu ama o dönemde bu sanatçılarla çalışmak bize anlamlı geldi. Gelecek kayıtlarda konuk müzisyenler olup olmayacağını henüz bilmiyoruz. Fakat bugüne kadar gerçekleştirilenler önümüzü açıyor, bu da gerçek.

Üçüncü albümde Gaëlle Kerrien (Yann Tiersen'in Mute etiketiyle çıkan son üç albümündeki vokalist) ve Yeni Zelandalı müzisyen Alicia Merz (Birds of Passage) vokallerde yer aldı. Özellikle Alicia Merz ile yaptığınız kayıt nefes kesici. Merz'ün emsalsiz sesi insanı sıradışı bir yolculuğa çıkarıyor. Ayrıca vokalleri enstrüman gibi değerlendirme şeklinizi de seviyorum. Müziğinize düzenli olarak vokal eklemeyi düşündünüz mü?

Gaëlle, 20 yıllık arkadaşımız, bu nedenle onunla çalışmak her zaman zevk. Alicia'nın sesi ise gerçekten büyüleyici, müziğimizde sesiyle yer aldığı için şükran duyuyoruz. Birlikte yaptığımız bu şarkılardan dolayı çok mutluyuz. Gelecekte de birlikte çalışmayı isteriz ama henüz bunun hakkında konuşmadık...

Sizi henüz canlı dinleme olanağım olmadı, o nedenle konserlerinizi merak ediyorum. 

Albümlere göre daha gitar odaklı bir sound oluyor. Genellikle bir saat uzunluğunda, boşluklar, noise ve drone'larla dolu bir albüm gibi kesintisiz devam eden müzik yapmaya çalışıyoruz. Geçen sonbaharda Ronan'ın vokalist olarak yer aldığı canlı performanslar gerçekleştirdik, onun için şarkı söyleyebileceği parçaları seçtik. Ama genellikle her albümden farklı parçaları birbirine bağlayarak çalıyoruz.

Maxime Vavasseur’ün (((witxes))) projesi ile kaydettiğiniz "Split" albümü beni 2014'te en beğendiklerimden biriydi. Çok heyecan verici ve yaratıcı bir işbirliği. (((witxes)))'in "The Apparel" adlı parçasından yola çıkarak yarattığınız "Le Strategie Saint-Frusquin", müthiş bir dark jazz yorumu. Nasıl bir çalışma yürüttünüz onu yapmak için?

Çok teşekkürler! "The Apparel"ün bazı bölümlerini kendi kaydettiğimiz olduğu kayıtlar gibi düşündük. Yaptığımız bütün parçalarda olduğu gibi, asıl iş, bizim kaydettiklerimizle (((witxex)))'in kaydettikleri arasında mixing masasında en iyi olan kombinasyonu, soundu ve atmosferi ortaya çıkarmak. Bunu yaparken çok keyif aldık, belki de zaten çalışma sistemimiz bu olduğundan, bize garip ya da yeni bir şey gibi gelmedi. Parçayı geçen sonbaharda Maxime ile turneye çıkmadan önce kaydettik. Müzik konusunda birçok ortak görüşe sahip olduğumuz için ilişkimiz sürüyor, belki bir gün yeniden birlikte çalışırız.

(((witxes)))'in sizin “Nourrain Quinquet” adlı parçanızdan yola çıkarak kaydettiği "Pisces Analougue"u dinlediğinizde ne düşündünüz?

Tam bir (((witxes))) kalitesi! O albümün en güzel yanlarından birisi, kaydı kendi yöntemimizle yapmış olmamız, çok farklı bir soundu var. Maxime'in çalışmalarını çok seviyoruz ve bize göre yaptığı kayıt bir anıt gibi. Birlikte turneye çıkma şansımız oldu. Bu parçadan bölümler her konserde çalındı. O turnenin zihnimizdeki ses hatırası, konser salonlarının hoparlörlerini köküne kadar inleten o parça olacak.

Yeni albümünüzün ne zaman yayınlanmasını umabiliriz?

Üzerinde şu anda çalıştığımız bazı materyaller halihazırda mevcut ve yenileri de olacak. Öyle umuyoruz.

Bir röportajda "Brittany, hem bizim hem de müziğimizin içinde" demiştiniz. O bölgenin sizi etkileyen yanı ne? Başka bir ülkede albüm kaydetmeyi hiç düşündünüz mü?

Burada hava deniz nedeniyle sürekli değişim içinde. Bu durum bizim hayatımızda önemli. Başka bir ülkede kayıt yapmayı düşünmedik ama sonucu görmek güzel olurdu. Farklı bir yerde kayıt yapmayı istesek de şu anda bunu karşılayacak gücümüz yok.

Röportaja zaman ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim!

İlginize çok teşekkür ederiz.


14 Ekim 2014 Salı

VEGAN LOGIC LXXXIX - DAVID LYNCH - 13.10.2014


13.10.2014 tarihinde Dinamo'da yayınlanan programın kaydı.

1- David Lynch - Noah's Ark
2- David Lynch, John Neff - Thank You, Judge
3- David Lynch, John Neff - Pretty 50's
4- David Lynch, Julee Cruise - Pinky's Bubble Egg 
5- David Lynch, Dean Hurley - Blurred Dancer Music
6- Fox Bat Strategy - Almost An Angel
7- Chrysta Bell, David Lynch - Polish Poem
8- David Lynch - Ghost of Love
9- David Lynch - The Ballad of Hollis Brown
10- David Lynch - Bad the John Boy
11- David Lynch - Blue Frank
12- David Lynch - The Big Dream (Moby reversion feat. Mindy Jones)




26 Eylül 2013 Perşembe

Chrysta Bell @ Akbank Caz Festivali


Dün akşam Akbank Caz Festivali'nin açılışını Chrysta Bell konseri ile yaptım. Daha önce canlı dinleme fırsatım olmamıştı kendisini. SXSW'da bir akşam Hilton Oteli'nin terasında sahneye çıkacağını duyduğumda gitmek istemiştim ama başka bir konserle çakışmıştı.

Chrysta Bell, 13 yaşından beri müzikallerde rol alan Teksaslı bir sanatçı ve model. Müzikle olan ilgisi çeşitli gruplarda şarkı söyleyerek devam etmiş, yıllar sonra bir gypsy swing grubunda ana vokalist olduğunda David Lynch'in dikkatini çekmiş, 2000'den bu yana da işbirliğine devam etmişler. Daha sonra ikilinin imzasını taşıyan "Polish Poem" adlı bir balad, Lynch'in Inland Empire adlı filminde kullanılınca, Bell'in önü iyice açıldı.

Chrysta Bell'in asıl çıkışı o filmden sonra oldu. 2010'da kendi yayınladığı "Bitter Pills & Delicacies" adlı bir albümü konserlerinde dağıtmıştı ama 2011'de artık bir plak şirketinden, La Rose Noire etiketiyle "This Train" adlı albümü yayınlandı. Lynch, albümün sadece prodüktürlüğünü üstlenmekle kalmamış, şarkı sözlerini yazmış, fotoğrafları çekmiş, bazı şarkılarda gitar ve perküsyon çalmıştı. 11 şarkılık albümde şarkı yazarı olarak her ikisinin de adı geçiyordu. Kapak fotoğrafında Chrysta Bell'in sol gözünün altına ufak bir kalp işareti çizilerek altına "David" yazılmış, sağ gözünün altına da bir gözyaşı simgesi çizilmişti. Her şeyi anlatan bir görseldi o; bu bir David Lynch projesiydi. Nitekim, Bell'in turnesi de "David Lynch Presents Chyrsta Bell" adıyla duyuruldu. Birçok insanın Bell'e ilgi duymasının altında yatan temel neden de buydu. David Lynch, sesi güzel, seksi bir kadını müzik dünyasına sunarsa, normalin üzerinde bir ilgi olması doğaldır.

Babylon'daki konsere normalin üzerinde bir ilgi yoktu ama Bell'i dinlemeye gelenler az da değildi. Üzerine yapışan siyah, yandan uzun yırtmaçlı elbisesi, oldukça yüksek topuklu ayakkabıları, kırmızı ojeli uzun tırnakları, kolundaki bilezikleriyle, bana göre estetik açıdan pek de çarpıcı ve sıradışı görünmüyordu Bell ama o da onun zevki. David Lynch'in "femme fatale" karakterinin daha zarif olabileceğini düşünüyor insan. Müzisyenin sunduğu görsellik de elbette dinleyiciyi etkiliyor ama önemli olan, sahnede kendini en iyi ve en rahat ifade ettiği şekilde bulunması. (David Byrne, "How Music Works" adlı kitabında bu konuyu uzun uzun anlatır. Benim de ilgimi çeken bir nokta; belki üzerine ayrı bir yazı yazmak gerekir.)

Chrysta Bell'in dün akşam sahnedeki duruşunda bir tedirginlik vardı bana göre. Dinleyiciyle güçlü bir temas kuramadı; salonu kavrayamadı. Konser öncesinde Babylon ekibi, konserin sessizlik politikası
kapsamında olacağını duyurmasına karşın, salonda yine konuşma sesleri duyuluyordu. Bell, belki kendisine gizemli bir hava vermek istiyordu ama yorgun ve isteksiz görünüyordu. Klavyede eşlik eden müzisyenin neredeyse ruhunu teslim edecekmişcesine ruhsuz tavrının, gitaristin umarsız duruşunun da etkisi vardı. En önemlisi de, büyük kısmı önceden kaydedilmiş altyapı üzerine çalıyorlardı. Sahneden salona bir tutku yansımayınca, dinleyici de dağıldı doğal olarak. Chrysta Bell'in en büyük eksiği bu. David Lynch'in çektiği "Bird of Flames" videosundaki büyüleyici atmosfer elbette sahnede yok; kendisi ve ekibi, performanslarıyla o açığı kapatamıyor.

Sonuçta Bell, birbirine çok benzeyen şarkıları, dinleyiciye kendi hislerini geçiremeden arka arkaya sıralamaya başlayınca, açıkçası sıkıldım konserden ve erken çıktım. Basın bülteninde Rolling Stone dergisinin, Bell'in canlı performansı için "düşsel ve kavurucu", "dumanlı ve eziyetli" gibi tanımlamalar kullandığı yazıyordu. Ben, düşsel ve kavurucu bir özellik bulamadım ama duman ve eziyet vardı sahnede. Bir de her yerde, theupcoming.co.uk sitesinde Portishead ve Massive Attack ile karşılaştırılabileceğinin yazdığı tekrarlanıyor. "Düşsel ve kavurucu" nitelik, belki kişiye göre değişir ama bu karşılaştırmaya gülünecek bir abartı derim.

Belki ilerde daha iyi bir albüm yapar, yanına daha yetenekli müzisyenler alır ve sahne performansını geliştirir Chrysta Bell. Sadece sesinin güzel olması yetmiyor; David Lynch'in desteğiyle buraya kadar geldi ama bundan sonrasında işi daha zor.



(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

-

15 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 112: Sleep Party People - We Were Drifting on a Sad Song (Blood and Biscuits)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Nisan 2012

Sleep Party People’ı ilk dinlediğinde aklına hemen “Donnie Darko” gelenlerden biriyim. Richard Kelly’nin karanlık, garip, kışkırtıcı ve son derece ilginç filmi, bana göre tüm zamanların en yaratıcı filmleri arasında. Sleep Party People ise, multi-enstrümantalist Brian Batz’ın bir projesi. Danimarkalı müzisyen Batz, bütün şarkıları kendisi besteleyip, aletlerin büyük kısmını çalıyor ve kaydediyor, şarkı sözlerini de yazıp albüm prodüktörlüğünü yapıyor. Yani bir elinde 10 marifet olanlardan kendisi.

2010’da “Sleep Party People” adıyla yayımlanan ilk albümden sonra, dört müzisyenle birlikte oluşturdukları grupla Efterklang, Trentemoller ve The Antlers ile turneye çıktılar. Albüm sounduna göre konserlerde sergiledikleri daha sert ve güçlü performanslarıyla beğeni kazandılar. Canlı performanslarına ait videoları Youtube’a konulunca yoğun ilgi gördü ve daha ilk albümle önemli bir hayran kitlesi edindiler.

Sleep Party People ile “Donnie Darko”yu özdeşleştirmemin tek nedeni, grup elemanlarının konserlerde utangaçlıktan taktıkları tavşan maskesi değil; post-rock ile shoegaze karışımı, “dream-gaze” diye anlatılabilen ama tam bir nitelemesi yapılamayan müzikleri. Tavşan maskesi ilk fişeği çaksa da, insan müziği dinledikçe, gerçeküstücü bir anlayışı yansıtan filme bundan daha çok uyan bir müzik düşünülemez diyor.

Brian Batz’ın elektronik aletlerle işlenerek neredeyse ürkütücü bir tona erişen ince sesi, uyanık olma ile uykuya dalma arasındaki geçiş halindeki mırıldanmalar gibi. Sanki bir rüyanızda gittiğiniz partiyi görüyorsunuz; bazı görüntüler geçiyor zihninizden ama ne olduklarını net göremiyorsunuz. Böyle bir ruh halinin izdüşümleri var şarkılarda. Vokaller, bana kimi zaman Bon Iver’in kırılganlığını, kimi zaman da Sigur Ros’un yoğun melankolisini anımsatıyor.

Şarkılar, elektronik ile organik seslerin kaynaşmasıyla ambientvari bir havada başlayıp, gitar ve davulların girişiyle post-rock deneyselliğine geçerek ivme kazanıyor. Albümün açılışını yapan “A Dark God Heart”, “Melancholic Frog” ve “Heaven Is Above Us”ın belirleyici unsuru, Erik Satie’yi hatırlatan minimalist piyano ve yaylı tınıları. “Chin” ve “We Were Drifting on a Sad Song”da ise, elektro pop/disko soundu devreye giriyor.

Ancak ilginç olan nokta, albüm boyunca şarkıların başıyla sonu arasında sound konusundaki belirsizlik. Şarkılar kendi içinde de değişim gösterip, aniden tamamen farklı bir kulvara da dönebiliyor. Erik Satie gibi başlıyor ama Sigur Ros ya da Mogwai gibi sonlanabiliyor.

Bir kaleidoskopun içine baktığınızda gördüğünüz renk ve imaj çeşitliliği karşısında adeta hipnotize olmanız gibi, bu albümü dinlerken de ses karmaşası içinde aynı duyguyu yaşıyorsunuz. Ancak bu dağınık, bütünlükten yoksun bir karmaşa değil. Burada karmaşayı olumlu anlamda kullanıyorum. Organik ile dijitali birleştiren, karanlık ama depresif olmayan, sanki başka bir dünyaya aitmiş hissi verecek kadar garip ama aynı anda da gerçek dünyaya ait yoğun bir duygusallık içeren, melodik ama alabildiğine deneysel bir müzik söz konusu.

Toplam 43 dakika süren dokuz şarkıyı dinlerken zaman zaman bu müziği yapanlar uzaylı ya da farklı bir yaratık mı diye kendinize sorabilirsiniz. Yanıtı bulmak için albüm kartonetine bakarsanız, Roby Dwi Antono tarafından yapılan çizimleri görürsünüz. Kulakları olan insan kalbi, garip bir yaratığın üstüne binmiş örgü ören tavşan ve onun alnından fışkıran insan başı aklınızı iyice karıştırır. David Lynch’e yaraşır çekici bir tuhaflık vardır çizimlerde ve müzikte. Sonuçta o soruya yanıt bulmak zor olabilir; ama bence Sleep Party People yanıtı çok daha önce “I’m Not Human At All” diyerek verdi zaten.



13 Kasım 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 92: David Lynch- Clown - Crazy Clown Time (Play It Again Sam)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 13 Kasım 2011

David Lynch’i film yönetmeni olarak tanıyıp, gerçekle düşü birbirine karıştıran ürpertici filmlerini beğeniyle izleyen biriyim. Albüm yayınlayacağını duyunca mutlaka sıra dışı olacağını tahmin ettiğimden epey meraklandım.

Aslında albüm haberi Lynch’i tanıyanlar için büyük bir sürpriz değildi. Çünkü “Blue Velvet”, “Lost Highway”, “Mullholand Drive” gibi efsane filmlerin yönetmeni, eserlerinde özellikle 1950’li, 60’lı yıllara ait müzikleri duyguları harekete geçirmek amacıyla çarpıcı bir biçimde kullanışıyla ünlü bir isim.

Ayrıca Lynch, bugüne kadar soundtrack albümleri için de çeşitli müzisyenlerle çalıştı; Twin Peaks adlı televizyon dizisi için Angelo Badalamenti ile müzik yaptı. 2007’de “The Air Is on Fire” adlı projesi için ses mühendisi Dean Hurley ile birlikte dark ambient türünde bir albüm yayınladı. 2009’da gitarist Dave Jaurequi’nin anısına o güne kadar birlikte çalıştığı müzisyenlerle yaptığı işleri toplayan bir albüm çıkardı.

En son geçen yıl Danger Mouse ve Sparklehorse’un birlikte yayınladığı “Dark Night of the Soul” albümünde “Star Eyes (I Can’t Catch It)” adlı şarkıda vokali üstlendi.

Ama bütün bunların hepsi, daha çok başka müzisyenlerle yaptığı işbirlikleriydi; “Crazy Clown Time”da prodüktörlüğü yine Dean Hurley ile birlikte yürütmüşler ama tamamı David Lynch tarafından yazılan bir çalışma.

Kanımca, Lynch’in “modern blues” diye tanımladığı 14 şarkılık albümü kategorize etmek olanaklı değil. Elektro-pop’tan rock’a, blues’dan drone’a kadar çok çeşitli türlerin karışımı söz konusu. Lynch’in ev stüdyosunda ortaya çıkan kayıtlar büyük ölçüde elektronik; sert gitarların eşlik ettiği rock’a yakın şarkılar da var, dream pop sınırlarına girenler de.

NPR’ın sitesinde bir okuyucu, albüm için “Pere Ubu + Moby + Tom Waits + Nick Cave = Crazy Clown Time” yorumunda bulunmuş. Tamamen katıldığım bir yorum oldu bu. Tek bir isime benzeterek bu albümü tanımlamak olanaklı değil; ama iki isim de yeterli değil. Ancak kendine özgü bir karışım bu albüm hakkında bir fikir verebilir.

Albümde sadece açılış parçası “Pinky’s Dream”de Yeah Yeah Yeahs grubundan Karen O var; diğerlerinde Lynch’in vocoder ve elektronik efektlerle bozulan sesini duyuyoruz. Pinky adlı birisinin rüyalarını anlatan “Pinky’s Dream”, müzik dünyasında genellikle en beğenilen şarkı oldu. Karen O’nun vokali gerçekten de kusursuz ve tam da şarkının rock ruhunu yansıtıyor.

Ama benim en sevdiğim şarkı, albümle aynı taşıyan 7 dakikalık “Crazy Clown Time”. Bir David Lynch müzik albümü denilince benim ilk düşündüğüm ve duymak istediğim, o muhteşem gariplik. Bu duyguyu bana en iyi veren şarkı oldu bu. Bir evin arka bahçesinde yapılan dehşet verici bir partiyi tiz bir sesle anlatan David Lynch’i dinlemek, belki herkese göre değil ama benim tam beklediğim şey. Her an korkunç bir şey olacakmış gibi bir hissi insanın içine yerleştiren o ürpertiyi sevdim.

Lynch’in modern hayat hakkındaki şarkı sözleri, aslında albümün genelinde çok da karışık değil. Bir şiir gibi okuduğunuzda pek de bütünlüklü ve çarpıcı bir anlamları yok. Ancak asıl etki, elektronik sesler ve çeşitli efektlerle Lynch’in tuhaf vokali birleşince ortaya çıkıyor. Tam o anda İngilizce’ye “Lynchian” sıfatını kazandıran sanatçıya özgü bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

Yine de “Strange and Unpredictable Thinking” adlı şarkıda diş çürümesinden ruhani aydınlanmaya kadar birbiriyle çok ilgisiz konularda yazılmış sözlerin nereye varmak istediğini çıkarsamaya çalışmak yorucu olabilir.

Ama albümün bu yönü de Lynch’e çok uygun. Nasıl onun her filminden “Şimdi bu ne hakkındaydı?” diyerek çıkan çok sayıda insan oluyorsa, bu albümü dinledikten sonra da aynısını söyleyen çok olacak. “Crazy Clown Time”, karanlık, gerilimli, epey garip, oldukça sıra dışı, çok karışık; yani tamamen Lynchvari.





_

2 Ağustos 2009 Pazar

"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby ile daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım...

İlginç bir söz... Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de... Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?

Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?

Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?

Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?

Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi... Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?

Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu...

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz...

Sevdiğim müziği Shania Twain'le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim...

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor...

Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü...

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?

Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?

Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?

Nick Drake’den “Northern Sky”...

-

19 Temmuz 2009 Pazar

David Lynch Etkisinde Moby


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Temmuz 2009

Hayat, müziğin ticari getirisi konusunda endişelenmek için çok kısa...” Bu cümleyi söyleyen Moby...

Bunu ondan duymak oldukça şaşırtıcı. Çünkü o, müzik tarihine her şarkısı reklam sektörü için lisanslanan ilk albüm olarak geçen "Play"i yaratan sanatçı...

Son 10 yıldır da, şarkılarının reklamlarda kullanılmasına hep izin verdi Moby. Bu konuda eleştirildiğinde ise, bunu müziğinin daha çok insana ulaşması için yaptığını söylüyordu.

Aslında başarının, satış miktarı ya da kazanılan parayla ölçüldüğü günümüzde, oyunu kuralına göre oynuyordu. Ama artık, gerçek başarının yalnızca “Top Ten” listelerinde yer almak olmadığını kavramış görünüyor. Bunu sağlayan kişi ise, film yönetmeni David Lynch.

Ünlü yönetmenin yaptığı bir konuşmadan etkilenmiş Moby. O konuşmada, Lynch, yaratıcılığın üzerindeki piyasa baskısı kaldırıldığında daha iyi sonuç alınacağını anlatıyormuş.

Bunun üzerine Moby, kendi duymak istediği müziği yapmak üzere kendi sahip olduğu stüdyoya girmiş. Tamamen DIY (Do It Yourself- Kendin Yap) mantığı ile yarattığı “Wait for Me” adlı bu albümde, yine bütün müzikler, şarkı sözleri ve prodüksiyon kendisine ait.

Geçmişte işbirliği yaptığı büyük isimler yerine, bu defa fazla tanınmayan müzisyenlerle çalışmış ve albümü, büyük bir plak şirketi yerine, kendi sahip olduğu “The Little Idiot” adlı şirketten çıkarmış.

Sonuçta ortaya çıkan, bana göre, Moby’nin son 10 yılda yaptığı en başarılı albümdür.

Atmosferik ve Melankolik

“Wait for Me”, Moby'nin bir önceki albümü “Last Night”tan çok farklı. O geceyarısında çalınacak enerjik bir disko albümüyken, “Wait for Me”, bir pazar sabahı evde muhtemelen yalnız dinlemek isteyeceğiniz kadar melankolik...

Kimilerine fazla hüzünlü gelebilir; ama bu albümün güzel olmasını engelleyici bir faktör değil. Hatta albümde bilerek dokunulmadan bırakılan ufak kusurlar da buna engel değil.

Çünkü büyük ticari stüdyolarda yaratılan mükemmel bir sound yerine, ufak bir stüdyoda hataları da içinde barındıran bir albüm yapmak istemiş Moby.

Burada akla hemen ambient müziğin yaratıcısı, Brian Eno’nun 1975’te yayımladığı “Oblique Strategies” (Dolaylı Stratejiler) geliyor. Eno’nun sanatçı Peter Schmidt ile geliştirdiği bu kült strateji, sorunlara farklı yaklaşımlar getiren kartlardan oluşuyordu. Her bir kartın üzerinde bir cümle yazılıydı ve onlardan birinde de, “Hatayı gizli bir hedef gibi kabul et,” diyordu. Moby, belli ki Eno’nun izinden gitmiş.

Albümden yayımlanan ilk single’ın adı, “Shot in the Back of the Head”. Burada ima edilen “kafa arkasından vurulma” durumu, radyolarda çalınmayacak enstrümantal bir şarkıyı ilk single olarak yayımlamayı anlatıyor olsa gerek...

Moby, böyle bir seçim yaparak, piyasa koşulları açısından kendi kendisini vurmuş sayılsa bile, aynı zamanda bu olağanüstü güzel müzikle de dinleyiciyi tam kalbinden vuruyor.

David Lynch, bu şarkı için siyah-beyaz animasyonlarla özel bir video yaptı. İnternette bulup izlerseniz, şarkının deneyselliğine ayrı bir boyut eklendiğini göreceksiniz.

Tarifsiz Bir Duygusal Yolculuk

İkinci single “Pale Horses” ise, uzun zamandır dinlediğim en güzel şarkı. Amelia Zirin Brown adlı müzisyenin yorumladığı şarkı, Moby’nin muhteşem sesler bulma konusundaki yeteneğini bir kez daha kanıtlıyor.

Amelia, New York’ta Lady Rizzo takma adıyla tanınan burlesk yıldızından başkası değil. Ben kendisini birkaç kez sahnede gördüm. “Pale Horses”taki o hüzünlü sesin, şovlarında herkesi gülmekten kırıp geçiren Lady Rizzo’ya ait olduğunu öğrenince de inanamadım...

16 parçanın yer aldığı albümde, 9 şarkı enstrümantal ve geriye kalanların sadece birinde, “Mistake” adlı şarkıda Moby vokalleri üstlenmiş. Post-punk döneminin synthesizer soundu ile yaratılan duygu yüklü şarkılarını seviyorsanız, bu sizin favoriniz olabilir. Özellikle Echo and the Bunnymen, Joy Division ve David Bowie’yi sevenler için...

Albümde öne çıkan bir diğer parça, “A Seated Night”. Buradaki esin kaynağı, Haiti kilise korosunun şarkıları... New York’ta bindiği bir takside, Haitili bir şoförün dinlediği müziğin güzelliğine kapılmış Moby.

Albümde daha sözü edilecek çok şarkı var ama hepsi bu yazıya sığmaz. En iyisi siz, Moby’nin dediğini yapın. Onun dinleyicilerden tek istediği, albümü bir kez de olsa, baştan sona bir bütün olarak dinlemeleri. Çünkü bu yöntemle dinlenildiğinde, insanı tarifsiz bir duygusal yolculuğa çıkarıyor “Wait for Me”...

Herkese iyi yolculuklar...

10 Mayıs 2009 Pazar

Müzikte Büyülü Gerçekçilik: Fever Ray


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Mayıs 2009

Elini yarattığı ses dalgalarına uzattığında, bir ateş akımına dokunduğunu hisseden müzisyeni tanıyor musunuz? İsveçli müzisyen Karin Dreijer Andersson, yeni projesi “Fever Ray”i böyle anlatıyor.

Alternatif müzik seviyorsanız, bu ateş akımından uzak durmanız pek olanaklı değil; mutlaka sizi de hipnotize edip peşinden sürükleyecek.

Karin Dreijer Andersson ismi, aslında müzik sevdalılarına hiç yabancı değil. 1999’da kurulan elektronik müzik ikilisi The Knife’ın kurucularından biri Karin. Erkek kardeşi Olof ile birlikte The Knife adı altında yaptıkları müzik, onlara özellikle Avrupa’da önemli bir hayran kitlesi yarattı.

Kendi kişiliklerini ön plana çıkarıp “celebrity” dünyasına katılmak istemediklerinden onları ne televizyonlarda gördük ne de dergilerde. Tavırları günümüzün ün meraklısı müzisyenlerinden gerçekten farklıydı.

2003’te İsveç’in Grammy’si olarak bilinen Grammis ödülünü kazandıklarında, müzik endüstrisindeki beyaz erkek egemenliğini protesto etmek için, kendilerinin yerine ödülü almaya goril kostümü giymiş arkadaşlarını gönderdiler.

Uzun süre konser vermeyi de reddettiler. Ta ki, üçüncü albümleri “Silent Shout”, 2006’da zor beğenen, sivri dilli Pitchfork dergisi tarafından yılın en iyi albümü gösterilip büyük başarı kazanana kadar...

Hayranlarından gelen baskıya daha fazla dayanamamışlardı; ama yine de kendilerini müziğin önüne geçirmeme kararından vazgeçmediler. Bütün bir turne boyunca her konsere, maske takarak, burunlarına yapıştırılmış birer gaga ile çıktılar.

BAŞKA BİR DÜNYADAN SESLENEN ANDROİD

Bir sanatçının, dinleyicisinin (ya da izleyicisinin) algısını etkilememek için, kendi yarattığı eserin gerisinde durma çabası, saygı duyulacak bir davranış. Albümünün ya da romanının satışını artırmak adına, self-promosyonun en utanç verici örneklerini sergileyenlerin dünyasında adeta bir uzaylı tavrı bu...

Bu tavrın, Fever Ray’in müziği ile olan uyumu da dikkat çekici. Karin, tek başına yürüttüğü bu yeni proje ile aynı adı taşıyan albümde, sanki başka bir dünyadan seslenen bir android gibi...

Bazı şarkılarda tamamen doğal bıraktığı sesini, bazı şarkılarda ses manipülasyonu sağlayan yazılım programlarıyla değiştirip, farklı karakterlere bürünüyor. Örneğin, “I’m Not Done” adlı şarkıda, kendi sesinin farklı bir versiyonuyla düet yapıyor. Kimi zaman cinsiyetini algılayamıyorsunuz; kimi zaman Björk’ü andırıyor...

Müzik öylesine duygu ile ilintili bir sanat ki, anlatmak istediğinizi mükemmel bir şekilde verebilmek için, bazen doğal olmayan yöntemlerle değiştirilen ses daha gerçekçi olabiliyor,” diyor Karin.

Albüm, temelde elektronik bir altyapının üzerine kurulmasına karşın, The Knife ile yaptıkları çalışmalara göre daha organik bir havası var. Gitar, konga ve Kızılderili müziklerinden kullanılan geleneksel perküsyon enstrümanları ile kaydedilen bölümler, şarkılarda daha doğal bir ses yaratmış.

GÜNDÜZ DÜŞLERİNİN HİKAYESİ

Şarkı sözleri olabildiğince basit ve kısa; öyle büyük edebi laflar yok. Aşkı değil, rüyaları ve fantezileri anlatıyor şarkılar...

Her birinin bir hikayesi var; ama bu hikayeler, ne gerçek ne de hayal. Gündüz düşlerinden esinlense de, gerçeklerden kopmamış hiçbiri... Hangisinin gerçek, hangisi hayal olduğunu yorumlamak ise, dinleyiciye kalmış. Fever Ray’in ilginçliği, dinleyicisini bu büyülü gerçekçiliğin yorumcusu konumuna sokması...

Bu durumu, ilk single olarak yayımlanan “If I Had A Heart” ile örneklemek mümkün. Şarkı, “Hiç bitmeyecek bu/ Çünkü daha çok istiyorum/ Daha çok, daha çok ver bana...” sözleriyle başlayıp, “Kalbim olsaydı severdim seni/ Sesim olsaydı söylerdim şarkıyı,” diye devam ediyor. (Çok güçlü bir bas soundunun öne çıktığını ve rahatlıkla bir David Lynch filminin müziği olabileceğini önceden belirteyim.)

Ne dersiniz; ne anlatmaya çalışıyor bu şarkı? Açgözlülüğün yönettiği kapitalist dünyanın giderek duyarsızlaşmasını anlatmıyor mu? Bu benim yorumum; sizinki başka olabilir... Ya da Karin gibi, sonsuz okyanusların ve çayırların üzerine çöken derin bir uyku halinden söz edebilirsiniz...

Fever Ray’i dinledikçe, albümdeki şarkıları konserde canlı dinleme isteğim daha da artıyor. Gidenler anlata anlata bitiremiyor; Karin, yüzünde yine maskesiyle, adeta bir tiyatro dekoru gibi hazırlanmış bir sahnede, fantastik bir deneyim yaşatıyormuş dinleyicilere...

Translate