Animal Collective etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Animal Collective etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2013 Pazar

Vitrindeki Albümler 152: Darkstar - News From Nowhere (Warp Records)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 17 Şubat 2013

 

Çoğu kişi muhtemelen Darkstar’ı 2010’da Hyperdub etiketiyle çıkan “North” adlı ilk albümleriyle duydu. O yılın en iyi albümlerinden biriydi. Oysa Londra’da yaşayan iki müzisyen, James Young ile Aiden Whalley, 2007’den beri bu isim altında müzik yapıyordu. Yayınladıkları ilk kısaçalar, “Dead 2 Me” / “Break” kendi plak şirketleri 2010 Records’tan çıkmıştı. 

2008 ve 2009’da arkasından gelen single ve EP’lerden sonra, yine Hyperdub'dan yayımlanan “Aidy’s Girl is a Computer” adlı single ile dikkat çektiler ve yıllar içinde elektronik müzik kulvarında dubstep, synthpop ve glitch arasında evrilen bir sound geliştirdiler. 

Ancak ilk albümlerinde bir fark vardı. Bu kez James Buttery vokalist olarak aralarına katılınca artık üçlü olarak yollarına devam ettiler. Daha önce yaptıkları kayıtlarla kıyaslanınca dans müzik sahnesinden ayrılarak daha deneysel ve karanlık bir dubstep/ambient kulvarına girdikleri görülüyordu.


Yenilikleri denemeye meraklı bir grup izlenimi verdiklerinden bu yıl Warp Records’tan çıkan albümlerini beklerken grubun hangi yöne meyledeceğini merak ediyordum. İkinci albümleri “News From Nowhere” yayımlanınca gördük ki, Darkstar, yoğun olarak indie elektronika ile saykedelik pop etkisi altında kalmış. Albüm, Brian Eno’yu anımsatan bir ambient soundunu Buttery’nin insanı usulca adeta bir rüya alemine sürükleyen vokaliyle buluşturan “Light Body Clock Starter” ile başlıyor. Fakat aynı şekilde akıp gitmiyor şarkılar. Sample’lar, ses tekrarları elektronik altyapıda işlenmiş vokallerle  bir araya gelince Matthew Dear ile Animal Collective benzeri bir sound hakim oluyor. 

Bana göre albümün en öne çıkan şarkılarından birisi “-”. Bu ismin tercih edilmesinin nedeni, daha baştan dinleyiciye bir algı dayatmasında bulunmamak mıydı bilemiyorum ama müzik çok etkileyici. Buttery’nin giderek incelen vokalinin ekolanışı, hipnotik bir etki yaratıyor. Söz edilmesi gereken bir diğer şarkı, atmosferik bir gizemi barındıran “Bed Music - North View”. Ancak belirgin bir şekilde “North”a göre daha iyimser bir hava var bu albümde. Nitekim son şarkı, "Hold Me Down", "Bed Music- North View"un yarattığı kapalı havayı dağıtıp dinleyiciye bir tür umut aşılıyor.


Bunun ardındaki neden albümüm kaydedildiği zaman ve yer olabilir. Çünkü grup, bu albümü Londra’daki isyanların başladığı dönemde kaydetmeye başlamış ve müziğe odaklanabilmek için tası tarağı toplayıp kırsal bir bölgeye gitmişler, müzikteki saykedelik, ambient havanın o atmosferden kaynaklandığını tahmin etmek zor değil. 

Darkstar, yeni bir plak şirketine geçmekle kalmadı, aynı zamanda ilk albümde beğeni alan soundunu da geride bıraktı. Müzikte yenilenmek için cesur adımlar atmak gerekli. Grup, her anlamda yenilenmiş ve yine güzel bir albüm ortaya çıkarmış. Kapaktaki rengarenk çiçekler de bunun görsel metaforu olabilir. İlk anda insanı hemen içine çeken bir albüm olmasa da, zamanla müziği yaşadıkça daha çok kavrıyor. 

-

16 Eylül 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 132: Ariel Pink’s Haunted Graffiti - Mature Themes (4AD)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Eylül 2012

Son on yıldır yaptığı lo-fi ev kayıtlarıyla tanınan ve dehasını kanıtlayan bir müzisyen birden müzik dünyasının belli başlı plak şirketlerinden biriyle anlaşırsa ne olur? Daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabilir, maddi açıdan rahatlık verebilir ama acaba müziğini ne yönde etkiler? Bu sorularda söz konusu taraflar Ariel Pink ve 4AD. O nedenle tipik bir durum değil bu. Ariel Pink, Los Angeles’ta kendi evinde kendi müziğini yazıp neredeyse tamamını kendisi çalan, sıradışı, hafif kaçık, dışardan bakıldığında pek de tekin olduğu izlenimini vermeyen, her an beklenmedik bir şey yapacakmış gibi duran ve bu özelliklerini müziğine de aynen yansıtan çok yetenekli bir müzisyen. 4AD ise, bugüne kadar müzk dünyasına kazandırdığı çok sayıda iyi müzisyen / grup ve albümle takdir kazanmış bağımsız bir plak şirketi.

Ariel Pink’in kariyerinde bir dönüm noktası yaratan bu işbirliğinin ilk sonucu 2010’da çıkan “Before Today” olmuştu. Ariel Pink’in Haunted Graffiti serisinden yayımlanan önceki albümleri, Animal Collective’in plak şirketi Paw Tracks’ten çıkmış ve bu şekilde sesini daha gür duyurabilmişti. 4AD’nin hayatına girişiyle önünde hiçbir engel kalmadı; dünya medyası artık pür dikkat şarkılarını dinliyordu. “Mature Themes”in basın bülteninde, “Before Today”in, 10 yıldır merak uyandırıcı bir şekilde belden aşağı esprilerle dolu bir müzik yapan Ariel için sonunda tutarlı bir forma girdiğinin işareti olduğu söylenip, “Mature Themes” ile çıtayı daha da yükseltti deniyor.

Bir röportajında, ev kayıtlarından bir stüdyoda kaydedilen albüme geçişin kendisi için her şeyi değiştirdiğini kabul ediyor. “Artık yataktan kalkıp gidip şarkı kaydetmiyordum. Stüdyo sadece mekan değişikliği demek değildi; artık bir grup ve prodüktör vardı diyor.”

Yanlış anlaşılmasın Ariel Pink plak şirketi değişti diye müziği de tamamen farklı bir rotaya girmedi; o yine tuhaf, yine aklına geleni eğip bükmeden söylüyor. Sadece belli ki artık eskisi gibi sabah yataktan kalktığı anda aklına geleni olduğu gibi kaydetmiyor. Bu anlamda eski albümlerinde yakaladığı içtenliği yitirdiğini söyleyenler var. Ben ne olursa olsun, Ariel’in o şekilde uysallaşabileceğini düşünmüyorum. Belki kayıt yöntemleri değişti ama onun aklından geçenler aynı. Ne kadar “Mature Themes” denilerek ironi yapılsa da o hala G-noktasından, ölümüne yapılan oral seksten söz ediyor.

Albümde sound olarak 60 ve 70’lerin saykedelik etkileri, surf-rock, power pop, synth’leri öne çıkaran noise pop ile harmanlanmış. Bu, aynı zamanda grotesk resimler yapıp satan, egzantrik bir sanatçı için hiç de beklenmedik bir durum değil. En güzel iki şarkıdan birisi, kapanıştaki 1979’dan Donnie & Joe Emerson klasiği “Baby” cover’ı. Bu unutulmaz balada orijinaline büyük ölçüde sadık kalarak yaptığı cover’la albüme hiç beklenmeyen bir R&B tadı katmış Ariel. Dinlerken akılda kalıcı melodisiyle beni hemen yakalayan diğer şarkı, “Only in My Dreams” oldu.

Bunların dışında zaman zaman müzikten kopmaya neden olan dağınık bir yapı var albümde. O dağınıklığın Ariel Pink’in sahne performanslarına da yansıdığı söyleniyor. Hatta kendisi dinleyicilerin sıkılıp onu yuhaladığını anlatıyor. Ben 2 gün önce New York'ta grubu izleme olanağı buldum. Anlatıldığı gibi durumlar olmadı konserde. Ariel Pink kendini müziğe iyice kaptırıp sahnede yine alışılmadık tavırlar sergiledi, yerlerde yuvarlanıp çığlıklar attı ama dinleyicisi onu o haliyle seviyor. Hep sıradışı olunca gün geliyor o sıradışılık o kişinin nomal hali oluyor. Konser hakkında izlenimlerimi ayrıca yazacağım için sözü burada kesiyorum.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Interpol, İlk Kez İstanbul’da


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Mayıs 2011

2011 yazının konser ve festival bolluğu içinde en heyecanla beklenenlerden birisi, 1 Haziran’da Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek olan Interpol konseri.

Interpol, New York’ta 1997’de kurulduğundan bu yana, albümlerindeki karanlık sound ve çarpıcı şarkı sözleriyle sadık bir hayran kitlesi edindi. Geçen yılın sonlarına dördüncü albümleri tamamlandıktan hemen sonra bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması, Interpol’ü sarstı ama onun yerini iki yeni üyeyle doldurdular: Slint ve Tortoise gruplarındaki çalışmalarından tanıdığımız Dave Pajo (bas) ve Brandon Curtis (klavye ve geri vokal).

Ancak kısa bir süre sonra, 2011 Şubat ayı sonunda Pajo'nun da gruptan ayrıldığı duyuruldu. Bu defa onun yerine Animal Collective'den bildiğimiz Brad Truax (bas gitarist) geldi. Son 1.5 yıl içinde iki tane bas gitaristini kaybetmiş olsa da, Interpol şu anda yeni üyelerle yoluna devam ediyor.

İstanbul’da verecekleri ilk konser öncesinde grubun gitarist ve geri vokali Daniel Kessler’la söyleşme olanağı bulduk.

Bir süredir dördüncü albüm için turdasınız. Neredesiniz şu anda? Tur nasıl gidiyor?

Evet, şu anda New Orleans’tayız. Daha sonra batıya doğru gideceğiz. Her şey iyi gidiyor.

Interpol’ü ilk kez 2004’te New York’ta Curiosa festivalinde canlı dinlemiştim. İkinci kez de Aralık 2010’da Amsterdam’da dinledim. Gruba iki yeni üye katılmasına karşın, sanki uzun yıllardır birlikte çalıyor gibiydiniz. Ben dinleyici olarak böyle bir izlenim edindim ama siz sahnede nasıl hissediyorsunuz?

Bu, herhangi başka bir ilişkide de söz konusu olduğu gibi, insanlar arasındaki kimyayla ilgili. Bize eşlik eden üyelerle yıllardır arkadaş olduğumuz için kolay oldu bizim açımızdan. Oldukça rahatız konserlerde.

Büyük olasılıkla bu soru size daha önce çok sorulmuştur ama ben de sormadan geçemeyeceğim. Bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılışı çok konuşuldu. Dengler’ın şarkı yazımında yaptığı katkıları düşünecek olursak, Interpol’ün müziği açısından nasıl bir etki yaptı bu ayrılık?

Bir gruptan kim ayrılırsa ayrılsın dinamiği etkilenir elbette. Carlos’un varlığı gruba önemli bir katkıydı. Ama Carlos bildiğiniz gibi hayatında yeni bir yolu tercih etti; bir rock grubunda yer almaktansa ailesine daha fazla zaman ayırmak istiyor. Onun ayrılışından sonra, biz de tamamen yeni bir rota belirlemedik doğrusu. Tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla yola devam ettik.

Bu turda konserlerde sizin açınızdan sahne performansınızda gerçekleşen en olumlu değişiklik ne oldu?

Bu devamlı değişen bir durum. Bu yıl Amerika’nın en büyük festivallerinden birinde Coachella’da konser verdik. Video ekrandan gösterilen imajlar kullandık. David Lynch ile bu konuda bir işbirliği yaptık. Bunların hepsi çok heyecan verici ve olumlu gelişmeler.

Yaptığınız çalışmaları değerlendirirken sizin için hangisi daha önemli: Hayranların ve eleştirmenlerin görüşleri mi yoksa yaratıcılığınızı ortaya koyduğunuz çalışma hakkındaki kendi düşünceniz mi?

Ben hayranlarla eleştirmenleri aynı cümlede anmazdım. Hayranlar çok daha önde gelir. Ama bence yapılan her işte insanın öncelikle kendisini mutlu etmesi önemli. Çünkü ortaya çıkan şey sizi temsil ediyor. Eğer bu sizi memnun ediyorsa, insanlara da onu gururla sunar ve mutlu olursunuz. Sizi mutlu eden şey, hayranlarınızı da mutlu edecektir. Elbette bu bütün dinleyicileri kapsamaz ama biz bu mantıkla hareket ediyoruz. Grubu kurarken de bu anlayış içindeydik. Eğer şanslıysanız, insanların çoğu yaptığınız işten hoşlanacaktır. Dünyadaki en iyi grup olmayabiliriz ama gerçekten müziğe karşı tutkumuzu hiç kaybetmedik. Albümler hakkında abartılı bir şekilde gururlanmadık; sadece yapmak istediğimiz müziğe odaklandık. Ben ilk albüm hakkında çıkan yazıları da okumadım. O yazılarda inanmamı gerektirecek bir şey olduğunu sanmıyorum.

Albümler hakkında yazılan eleştirileri hiç okumuyor musunuz?

Hayır, hiçbirini okumuyorum; olumlu olanları bile...

İlk albümün başarısından sonra, diğer üçünü yaparken hayranlarınızın yüksek beklentileri nedeniyle kendinizi baskı altında hissettiniz mi?

Hayır, hissetmedik. Ben ilk albümün ardından çok iyi albümler yapabildiğimizi düşünüyorum. Kuruluşumuz ve ilk performansımız 1997’de gerçekleşti. İlk albüm Ağustos 2002’de çıktı. Bu süre içinde çok sayıda hayran edinip belli bir kitleye hitap edebilme şansımız oldu. Aynı zamanda bütün o yıllarda bizim için tek önemli faktör dinleyici oldu. Kimsenin bize ilgi göstermediği yıllardı. Söylemek istediğimiz şeyi söyledik ve bundan hoşlananlarla yolumuza devam ettik. Birilerinin beklentisini gerçekleştirme gibi bir amacımız yoktu. Bizi biz yapan bu tavrımız, grubun dinamiklerinden biridir. Önce kendimizi mutlu eder ve bunu yaparsak mutlaka birilerinin de bundan hoşlanacağını düşünürüz.

Geçen yıl çıkan albümünüz “Interpol”, bazı hayranlarınız tarafından diğer albümler kadar heyecanla karşılanmadı; Interpol soundunun bu albüme eskisi kadar güçlü yansımadığı söylendi. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz var mı?

Benim en beğendiğim albümlerden birisi... Bence oldukça da gelişmiş bir soundu var. Ancak şu var ki, günümüzde albümlere bütünüyle değer verilmiyor, birçok kişi tek tek şarkıları dinleyip onlara odaklanıyor. Oysa tümüyle dinlenip sindirilmesi gerekir. Birileri sürekli bana gelip, “Bu benim Turn on the Bright Lights’ım değil” şeklinde konuşuyor. Ancak ben bu tip değerlendirmeleri yerinde bulmuyorum. Bir albümü dinleyip anlamak zaman ister; ilk dinleyişte yargılamak bana göre değil.

Peki sizce neden birçok kişi “Turn on the Bright Lights”a tutkuyla bağlı kaldı? Bunun nedeni üzerinde düşündünüz mü?

Bence rock’n roll’un doğasıyla ilgili bu. İlk duyduğunuz, ilk yaptığınız her şey sizin için daha özeldir. Ben, o albümün diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten... Elbette “Turn on the Bright Lights”ı ben de seviyorum; ama sadece daha iyi şarkılar içerdiğini ya da daha iyi bir prodüksiyona sahip olduğunu düşünmüyorum. Bu doğru değil. Bazı gruplar zaman içinde gelişebilir ya da gerileyebilir ama ben albümleri kendi içlerinde değerlendiriyorum. Bizim durumumuzda ise, “Turn on the Bright Lights”ın birçok insan için ilk olmasının verdiği bir ayrıcalığa sahip olduğuna inanıyorum.

Dördüncü albümün adını “Interpol” koymanız, müzik dünyasında “temellere geri dönüş” diye yorumlandı. Buna bir yanıtınız var mı?

Bu yoruma katılmıyorum. Biz, Interpol’ün müzikal temellerini zaten bugüne kadar yaptığımız albümlerle ortaya koyduk. Belli bir soundumuz var; yön değiştirmiş değiliz ki geriye dönelim. Sadece albümü yaparken daha iyi bir isim önerisi yoktu. Diğer albümlerin isimleri oldukça uzundu. Bu defa kısa bir isim olsun istedik.

”Interpol” albümüyle birlikte Capitol Records’tan sonra yine ilk plak şirketiniz Matador Records’a döndünüz. Bu iki plak şirketiyle çalışmak arasında ne gibi farklar oldu?

Capitol Records’la da sorun yoktu. Eğlenceli bir dönem geçirdik orada, yeni arkadaşlar edindik. Çok dostça davrandılar bize. Birçok grup bir plak şirketiyle birkaç yıl çalışıp sonra da onlarla düşman haline geliyor. Ama bizim için Capitol’da sıkıntılı bir durum olmadı. Sözleşme bitince yine Matador’la anlaştık. Uzun zamandır tanıdığımız insanlar var orada. Sonuçta her ikisiyle de çalışmak güzel bizim için.

Interpol’ü farklı kılan özellikler sorulunca, birçok kişi, belirgin karanlık soundun yanı sıra, sahnedeki kusursuz görüntünüzü de sayıyor. Konserlere sürekli takım elbiseyle çıkmanız, Interpol’ün algılanışında ne kadar etkili sizce?

Birbirimizi bir şekilde bulmak ve müzik yapmaya başlamaktan başka bizi biz yapan bir faktör olduğunu sanmıyorum. Bunların hepsi şans eseri oldu; bunun dışında üzerinde konuşup tasarladığımız herhangi bir şey yok. Sahne kıyafetleri tamamen rastlantı. Müzik dışında bizi temsil edecek bir özelliğimiz yok.

Paul Banks bir kere, “Bizim için bir üniforma gibi o kıyafetler” demişti. Bunun, grubu işe giden insanların giydiği üniforma gibi konsere hazırladığını söylemişti...

Bu üzerinde konuşup tartıştığımız bir konu değil. Grubun konserlerinde ya da CD’lerinde kullandığımız görsellerden, ışıktan söz edersek, onlar başka. Onların her biri müzikle ilgili olarak önceden tasarlanıyor ama sahne kostümlerinde öyle bir birliktelik konusunda anlaşılmış değil. Ayrıca bana göre grup üyeleri oldukça farklı giyiniyor.

Interpol’le ilgili itiraz ettiğiniz bir değerlendirme daha var. İnsanlar sizi post-punk’ı yeniden canlandıran gruplardan biri olarak görüyor ama siz “Bugüne kadar post-punk albümü yapmadık” diyorsunuz...

Bu değerlendirme bir tür iltifat olarak görülebilir. Ancak biz hiçbir zaman “böyle ya da şöyle bir albüm yapalım” şeklinde bir hedef koymadık kendimize. Farklı müzikal geçmişleri olan insanlar olarak bir araya gelip sevdiğimiz müziği yapmaktı tek amacımız. Asla önceden belirlenmiş bir tasarlama olmadı. Ama insanlar herşeyi etiketlemeye eğilimli.

Geçen yıl Kuzey Amerika turnesinde U2 öncesinde sahneye çıktınız. O dev pençenin altında çalmak nasıl bir histi?

Oldukça eğlenceliydi. Daha büyük bir dinleyici kitlesine karşı çalıp şarkılarımızı dinletme olanağı bulduk. Gerçekten iyi tepkiler aldık. Gelecek ay da İstanbul’da olacağız! Çok heyecanlıyız konser için.



-

11 Nisan 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 14:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 11 Nisan 2010

PANTHA DU PRINCE-Black Noise (Rough Trade Records)

Modern elektronik müziğin önde gelen isimlerinden Pantha du Prince, son dönemde bu türün en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı.

Asıl adı Hendrick Weber olan Alman DJ/Prodüktör, “Black Noise” isimli bu üçüncü albümünde, akustik ile sentetiği birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir doğallıkla buluşturuyor.

Bunun sırrı, İsviçre Alpleri’ndeki doğal ortamdan sesleri aktaran kayıtların yeniden kurgulanması.

Pantha du Prince ve iki müzisyen arkadaşının, bu kayıtları yaptıkları sırada kaldıkları ev, İsviçre Alpleri’nde heyelan sonucu yerle bir olan bir köyün enkazına bakıyormuş.

"Black Noise", yıkımdan sonra geriye gürültü ve enkaz kalsa da, orada yine de bir umudun yeşereceğini müzikle anlatıyor. “Siyah gürültü” anlamına gelen albüm adı, heyelanı simgelerken; kapakta görülen resim, köyün önceki halini temsil ediyor.

Minimal tekno ve Detroit teknosunun yanı sıra, İngiliz shoegaze gruplarından ve avangard folk müziğinden de izler taşıyan albüme önemli isimler katkıda bulunmuş.

Bunlar arasında, Animal Collective’in kurucularından Panda Bear olarak tanıdığımız Noah Lennox, !!! ve LCD Soundsystem’da yer alan Tyler Pope'u saymak lazım.

Tematik ve teknik anlamda türlü karşıtlıkları buluşturan “Black Noise”, hem eskiye hem de yeniye dönük bir çalışma; romantik, dramatik ve gizemli anlarla dolu enfes bir albüm.

O anlara canlı tanıklık etmek isterseniz, 7 Mayıs’ta Babylon’daki Pantha du Prince performansını kaçırmayın derim.

Albümün tümünü soundcloud üzerinden dinlemek için buraya tıklayın.

Benim favorim, dinlerken insanın adeta başını döndüren "Es Schneit".

Albüm için hazırlanan tanıtım filmini aşağıda izleyebilirsiniz:


Pantha Du Prince - Black Noise album trailer from Rough Trade Records on Vimeo.


Panda Bear'in vokalde yer aldığı "Stick To My Side" adlı şarkı için çekilen garip ama ilginç video aşağıda:


Pantha du prince (feat Panda Bear) - Stick to my side (Official video) from Amaury Riega on Vimeo.



-

5 Aralık 2009 Cumartesi

Müzikte Yılın En İyileri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler...

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına... Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil...

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather- Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes- Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour”
Memory Tapes- "Bicycle"
Patrick Watson- “Wooden Arms”
Moderat- “Rusty Nails”
Fever Ray- “If I Had a Heart”
Wild Beasts- “This Is Our Lot”
The Veils- “The Letter”
The Horrors- "Whole New Way"
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever”
Bat for Lashes- “Two Planets”
Patrick Wolf- “Hard Times”
Metric- “Front Row”
Fanfarlo- “Luna”
Deadmau5- “The 16th Hour”
Grizzly Bear- “Two Weeks”
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses"
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old”
Gossip- “2012”
Mika- "Rain"
The xx- "Crystalised"
The Flaming Lips- "Watching the Planets"
Kasabian- "Vlad the Impaler"
Basement Jaxx- "Raindrops"
Thom Yorke- "Hearing Damage"
The Big Pink- "Dominos"

Translate