28 Ocak 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - OCAK 2016 EN İYİ KAYITLAR SEÇKİSİ - 27.01.2016


28.01.2016

Dün Açık Radyo'da canlı yayınlanan programın kaydı.

1- David Bowie - Dollar Days
2- Tindersticks - Were We Once Lovers?
3- Savages - Adore
4- Tortoise - Shake Hands With Danger
5- Ulver - Moody Stix
6- Ilgaz Fakıoğlu - Hannibal Barca
7- Meczup - Old Cases
8- Kaosmos - Crystals of kissy
9- Jesu/Sun Kil Moon - Exodus





24 Ocak 2016 Pazar

SYLVAIN CHAUVEAU: "MÜZİK, BÜYÜYE EN YAKIN SANAT!"


25.1.2015

AVANGART İLE POP ARASINDA KÖPRÜ KURMAYA ÇALIŞAN SESSİZLİK TAKINTILI FRANSIZ BESTECİ, 11 ŞUBAT'TA SALON'DA!

Enstrümantal müzik sanatçısı Sylvain Chauveau'nun ismini ilk kez 2000 yılında duydum. Üzerinde beyaz bir at başının fotoğrafı olan ilk solo albümü "Le Livre Noir du Capitalisme" o yıl yayınlanmıştı. Adı "Kapitalizmin kara kitabı" anlamına gelen bu albüm, daha sonra 2008'de Type Records etiketiyle İngilizce "The Black Book of Capitalism" adıyla yeniden yayınlandı. Sık olan bir şey değildi ama beni ilk anda kapak tasarımı ve albüm adının çektiğini itiraf etmem lazım. Fakat müziği dinlediğim anda piyano, yaylılar, alan kayıtları ile yarattığı dumanlı dünya öyle yoğun hisler uyandırmıştı ki, bugüne kadar en sevdiğim albümler arasında yerini korudu.

Sylvain Chauveau, aslında ilk başlarda 1994'te Toulouse'da alt-rock grubu Watermelon Club'da müzik yapmaya başlayan, kökleri post-punk'tan gelen bir müzisyen. Birkaç tekli, kısaçalar ve bir albüm yayınladıktan sonra 1997'de diğer üyelerin yeterince gruba kendilerini adamadığından yakındığı sırada, müziğini daha ileriye taşımak amacıyla gitarist Frédéric Luneau'ya yeni bir proje için teklif götürdü. Voltaire'in bir hikayesinden esinlenen Micro:Mega adını verdikleri elektronik ikili ile, Labradford'un izinde ambient rock odaklı ama daha az shoegaze'e yönelen bir sound yarattılar.

Micro:Mega albümlerinin arasında bir fırsat bulup ilk solo albümünü çıkardığında medyadan pek ilgi görmedi ama bu Chauveau'yu durdurmadı; ardından 2001'de ikinci solo kaydı "Nocturne Impalpable"ı yayınladı. Kısa bir süre sonra da Joan Cambon ile post-rock enstrümanstasyonunu elektronik unsurlarla buluşturan avangart rock grubu Arca'yı başlattı.

Bugüne kadar çeşitli projeler ve solo kayıtlarla hem kendisini müzisyen olarak geliştirdi, hem de müziğinin sınırlarını genişletti. Son yıllarda kendisini "müzikteki sessizliğin" büyüsüne adamış görünüyor. Ekim 2015'te yayınladığı "How To Live In Small Spaces", dans şovları için bestelenmiş uzun, enstrümantal bir suit olarak tanımlanıyor.

11 Şubat'ta Salon'da vereceği konser öncesinde Sylvain Chauveau'nun sofistike müzik dünyasına girip merak ettiklerimi sordum. "Le Livre Noir du Capitalisme"in neden o kadar etkileyici olduğunu da öğrendim; artık daha sarsıcı...

Müzik geçmişiniz boyunca farklı türlerde kayıtlar yaptınız. Bugün içinde yer aldığınız elektronik/minimal/enstrümantal müzik sahnesine nasıl vardınız? Klasik anlamda müzik eğitimi aldınız mı?

Hayır, herhangi bir müzik eğitimi almadım; kendi kendime öğrendim. Oldukça geç bir dönemde, 19 yaşımda bir grupta çalmaya başladım. Grunge dönemiydi. Daha sonra, önce yavaşlık ve ardından da dinginlik, giderek beni daha çok cezbetmeye başladı. 90’ların sonuna doğru, rock müzikten isteyerek vazgeçtim; piyano, yaylılar ve soyut elektronik seslerle kendi solo çalışmamı başlattım. Benim için süreç böyle gelişti.



"ROCK'I BIRAKIP FRANSIZ MÜZİĞİNİ BULMAYA ÇALIŞTIM"

Biyografinizde şöyle yazıyor: “Yıllarca Fransız rock gruplarında şarkı söyleyip çaldıktan sonra, 1998’de üç temel fikir ile kendi solo projesini başlattı: ‘sessizliğin’ soyut güzelliğine olabildiğince yakın olmak; her sesin mutlak gerekliliğe tabi kaldığından emin olmak; kendi kültürel ve kişisel tarihinde kökenlerini bulmak.” Benim de bu paragraf hakkında üç sorum var. I. Sizi sessizliğe çeken neydi? II. Minimalizmi bu kadar müthiş yapan ne? III. Üçüncü hedefi gerçekleştirip kendi köklerinizi buldunuz mu? Bulduysanız ilk olarak ne zaman hissettiniz?

I. 90’ların sonu ve 2000’lerin başında, müzikteki sessizliğe tam anlamıyla takıntı geliştirdim. Sanırım radikal minimalizme karşı giderek artan ilgimin mantıksal sonucuydu. Sessizliğin içinde yanlış bir ses yok. Belki de bir mükemmellik formu ya da onun illüzyonu veya meditasyon şekli. Bu arada, bu dünyada neredeyse sessiz (silent) bir müzik de yok. Konuştuğumuz şey, ağırlıklı olarak dingin (quiet) müzik; bir şeyler olduğunu anlamak için gerçekten çok dikkatli dinlemeniz gereken bir müzik. Biraz gizemli ve çekici bir güce sahip olmasının bir nedeni de o.

II. Minimalizm, ayrıntı sanatıdır. Müthiş mi bilmiyorum ama bana göre büyüleyici; çünkü en yalın hale getirdiğinizde, ufacık ayrıntı da dev bir etkene dönüşüyor ve etkisi artıyor. Ayrıca bu, sanat eserlerinin olağan unsurlarının neredeyse gereksiz olduğunu gösterme yolu. O olağan unsurları kullanıyoruz çünkü yaygın akımları takip ediyoruz, oysa onlar olmadan da yapabiliriz. Film yönetmeni Robert Bresson’un dediği gibi, “Bir keman yeterli olduğunda ikincisini kullanma.”

III. Sanırım alıntıladığınız bu biyografik not 2002 yılına ait. 2016 yılında hem müziğim hem de sanatsal ilgilerim gelişmiş durumda. O dönemde söylediğim şey, Amerikalı ya da İngiliz değil Fransız olduğum için, rock müzik yapmaya devam edemeyeceğimdi (çünkü sonuçta o kültürlere ait bir tür); “Fransız müziğinin” ne olabileceğini bulmak zorundaydım. Sorunuzu yanıtlamak gerekirse, evet, bir şekilde köklerimi buldum; gitar, bas gitar ve davulu çıkarıp, piyano ve yaylılarla Debussy, Satie, Ravel ve Fauré’ün Fransız oda müziği sounduna odaklandım.



"EN GÜÇLÜ ENSTRÜMAN BİLGİSAYAR"

Geleneksel enstrümanlar dışında elektronik unsurlar da kullanıyorsunuz. Elektroniklerin müziğinizde rolü ne kadar?

Diğerlerinin içinde bir unsur ama ses bakımından neredeyse sonsuz bir spektrum açıyor önünüzde. Enstrümantal, akustik, elektrik, elektronik ya da alan kayıtları, her ses kaynağı benim için kullanışlı olabilir; hoşlandığım ses benim için iyidir. Benim kuşağımdan olanlara verilen armağanlardan biri bu: Her şeyin bir araç olacağını biliyorduk. Büyük devrim de dijitalin ortaya çıkışı ve bilgisayardı. Dijital dünyada müziği kaydedip mikslemek o kadar kolaylaştı ki herkes yapabilir hale geldi. Ben de bu şekilde albümler kaydedip, sonunda profesyonel bir müzisyen oldum.

Birçok farklı enstrümanı çalıyorsunuz ama sizi piyanoya çeken özel bir neden var mı? Terry Riley bir keresinde piyanonun, birçok fikri kontrol etmeye synthesizer'dan daha fazla olanak sağladığını ve dışavurumun piyanoyla çok daha iyi kontrol edilebildiğini söylemişti. Ona katılıyor musunuz?

Evet, piyano kesinlikle hassas bir dışavurum olanağı veriyor; bunu elektroniklerde ve dijitalde bulmak zor. Neredeyse 20 yıldır piyano kullanıyorum ve çok seviyorum ama bildiğim kadarıyla en güçlü enstrüman hâlâ bilgisayar. Her şeye olanak sağlıyor, değil mi? Neredeyse ürkütücü bir şekilde hem de! Çok fazla seçenek ve olasılık var. Minizza adlı gruptan arkadaşım, Brocoli plak şirketini de yöneten Geoffroy Montel ile bunu konuşmuştuk bir kere. “Eğer The Beatles o dönemde, 4-track analog kaydediciler yerine bugünün GarageBand’i kadar basit ve güçlü bir programı kullanabilseydi, ne olurdu?” diye sordum. “Boktan bir şey olurdu,” dedi sessizce. Çok fazla güç sizi paralize edebilir. Ses konusunda düzinelerce alet kullandığımız ama hiçbirinde uzmanlaşmadığımız bir noktaya vardık. Bu noktada tekrar Robert Bresson’a dönüyoruz: “Aletler çeşitlendikçe onları kullanma kapasitem azalıyor.”

Stüdyo ve elektronik ekipmanı kullanan bir besteci olarak, bu tür çalışmanın sunduğu çok fazla olasılık nedeniyle bazen bunalıyor musunuz?

Ne demek istediğinizi anlıyorum, evet. Dediğim gibi, ihtiyacımız olandan çok fazla alete sahip olabiliriz ve bu bir sorun haline gelebilir. Buna karşı yanıtım, teknolojiyi umursamamak. Ben teknik açıdan değil, sadece müzikal anlamda sound ile ilgiliyim. Bu nedenle çok basit bir ekipman kullanıyorum. Örneğin bütün müziklerimin düzenlemesini GarageBand üzerinde yapıyorum. Evde hiçbir kayıt cihazım yok. Bir şeyi kaydetmek ya da mikslemek zorundaysam stüdyoya gidiyorum ve bunu yapması için birisine para ödüyorum. Böylece sadece müzik üzerine odaklanıyorum.

 

"ORKESTRAYA UYARLANMIŞ SESSİZLİK"

Son dönemde yaptığınız çalışmaların ardındaki ana hedef ne?

Şarkı formatı içinde deneysel müziğin verdiği dersleri kullanmak. Son birkaç yıldır yapıbozumuna uğrattığım şarkılardan oluşan albüm üçlemesini başlattım; amacım avangart ile pop arasında bağ kurmak. Proje, 2010’da “Singular Forms (Sometimes Repeated)” ile başladı; ardından 2013’te “Kogetsudai” geldi. Şu anda da üçlemenin sonuncu kısmı üzerinde çalışıyorum.

Geçen yıl yayınladığınız “How To Live In Small Pieces” adlı albümde, “orkestraya uyarlanmış sessizliği” (orchestrated silence) anımsatan enstrümantal parçalar olduğu belirtiliyor. Bu ifadeyi biraz açar mısınız?

Bu ifadeyi favori bestecim Morton Feldman’ın bir albüm kapağındaki notlarda okudum. Yazar, Feldman’ın bestelerinin 4 ya da 5 saat uzunluğunda ya da “orkestraya uyarlanmış iki dakikalık sessizlik”ten oluşan kısa parçalar arasında olabileceğinden söz ediyordu. Çok hoşuma gitti. Tam olarak yapmak istediğim bu diye düşündüm! Bunun, algı eşiğinin sınırındaki muhtemelen yavaş, yumuşak ve hoş seslerle ilgili olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bir mikroskopla inceleyip bu ufak dünyada koca bir evren keşfetmek gibi.

A Winged Victory For The Sullen’dan Dustin O’Halloran ambient müziğin sadece yüzde birlik kesim için olduğunu söylemişti. Sizce insanların kulağı dikkatlerini çekecek müziğe alışmış durumda mı?

Dustin, iyi bir arkadaşım ve ne demek istediğini anlıyorum. Elbette insanlar dikkatlerini cezbedecek müziğin peşinde. Neden olmasınlar ki... Esas olarak yüksek tempolu vuruşlar ve kolay akılda kalan vokalin peşindeler; ki bu da tamamen anlaşılabilir bir durum. Ama ne Dustin’in ne de benim yaptığım şey bu. Belki bu dünyanın farklı şeyler yapan, kurallara boyun eğmeyen müzisyenlere ihtiyacı vardır. Biz bazı dinleyicileri bu incelikle yaratılmış evrene çekecek sakin bir atmosfer yaratıyoruz. İnsanların yüzde biri mi demiş? Belki daha da azdır. Ama kimin umurunda? Bu benim sorunum değil. Kitleleri ikna edecek değilim.



 SADECE 17 ANDA SESLERİN DUYULABİLDİĞİ 7 YILLIK SESSİZLİK

“You Will Leave No Mark On The Winter Snow” adlı besteniz çok ilginç. Tümünün uzunluğu 7 yıl sürüyor. İçinde sadece 17 anda duyulabilen seslerin yer aldığı, sessizlikle dolu böyle uzun bir çalışmayı yapmaya sizi yönelten neydi?

Müzik dünyamızın komfor alanından dışarı çıkma gerekliliği. Uzunluğun ilginç bir parametre olacağını düşündüm. Çok uzun bir müzik parçasından söz ediyorsak, bu genellikle bir saati aşar, belki birkaç saati bulur ya da bütün bir güne yayılır. Daha fazla araştırırsak, bazı insanların haftalarca ya da aylarca süren deneylerde bulunduklarını görürüz. Bu nedenle aşırı derecede uzun demek için yıllarca sürmesi gerektiğini düşündüm. Muhtemelen mitolojik bir sayı olduğundan ilk aklıma gelen 7 oldu. Sessizlik konusunda obsesif olduğumdan, 7 yıl boyunca süren bu parçanın büyük kısmı da sessizlik içeriyor. Fakat sadece bundan ibaret değil; bu boş kanvasın üzerinde bazı dingin piyano örüntüleri, temkinli elektronik sesler, çok uzun bir süreye yayılarak araya girip çıkan uzun drone’lar var. Bu çalışmanın var olabilmesi için bulabildiğim tek yol internetti. İsteyen herkes bu uzun parçayı 2012’den 2019’a kadar istediği an dinleyebilir: www.7yearsofsilence.com

Adınızı ilk olarak “Le Livre Noir du Capitalisme” (The Black Book of Capitalism) adlı albümünüzle duydum. O kadar duygu doluydu ki dinler dinlemez fena halde çarpmıştı beni. Nasıl ortaya çıktı? Çok kişisel olmalı...

Evet, çok kişisel. İçten gelen bir dürtüydü. İlk kez her şeyi tümüyle kontrol edebileceğim, gemideki tek kaptanın ben olacağım bir solo albüm yapma dürtüsü. Beni artık sevmeyen bir kadına hâlâ aşıktım. Enstrümantal olsa da, tüm albüm onun bana geri dönmesini sağlama çabasıydı. Benim için o albümün anlamı çok büyüktü. Neyim varsa tüm gücümle o albüme yansıttım. Bir buçuk yıl boyunca, gece gündüz demeden tüm dikkatimi o albüme yoğunlaştırdım. Hemen ardından ölsem de, arkamda bırakacağım bir şey olmalıydı. Tabii bugün düşündüğümde beni güldürüyor ve çok saflık gibi geliyor. Fakat o dönemde benim için o kadar içten ve önemliydi ki, bir arabanın çarpıp beni öldürmesinden ya da kayıtları yaptığım arkadaşım Joan Cambon’un evinin yangında yok olmasından ve bu nedenle kayıtların ben onları bitirmeden harap olmasından korkar hale gelmiştim. 



RESİM VEYA HEYKEL HALİNE GELEN TEK KOPYALIK PLAK

Joël Merah ve Stéphane Garin ile kurduğunuz “0” adlı projenizden de çok ilginç. Sadece gitar, orkestra çanı ve perküsyon çalan üç kişilik ekibin olduğu bir video izledim. Bu projeden biraz söz eder misiniz?

0, basit bir grup değil, tam tersi aslında. 12 yıl önce yarattık onu. İki temel aktivitesi olan çılgın ve alışılmamış bir grup: İlki, kendi bestelerimizi çalmak; öbürü de diğer bestecilerin müziğini çalmak. Bunun sonucu olarak, bu grubun canlı performansını izleyecekseniz, önceden bilgilendirilmediğiniz takdirde ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Örneğin çok sakin bir akustik müzik olabilir ya da yaylılar ve üflemelilerden oluşan büyük bir topluluk Philip Glass’ın uzun ve tekrarlara dayalı bir bestesini icra edebilir. Bizler, Fransa, İspanya ve Belçika’da yaşayan üç temel üyeyiz ama müziği icra edenlerin niteliği ve sayısı her projeye göre değişiyor. Sizin izlediğiniz video bile sıradışı: Orkestra çanı, akustik gitar ve birtakım metal objelerden oluşam ekipman pek de basit değil kanımca. Yeni projemiz için Bandcamp sayfamızda 2016 boyunca her ay yeni bir enstrümantal parça yayınlıyoruz. (https://0sound.bandcamp.com/album/0-12)

Müzik dünyasındaki en sıradışı plak şirketlerinden birisini yönetiyorsunuz. Onement etiketi ve I Will Play This Song Once Again Records’ın ardındaki konsepti anlatır mısınız? Günümüzün dijital çağında, tek kopyası olan plaklar yayınlamak sıradışı.

Onement’ı takdir ettiğim deneysel müzisyenlerin (Keith Rowe, John Tilbury, Robert Hampson...) tek kopyalık plaklarını yayınlamak için kurdum. Yayınlanan plak bir resim ya da heykel haline geliyor: Ortada tek bir obje oluyor; onu görme ya da duyma şansını elde etmek, sahip olduğu gücün bir parçası. Bu konuda ilginç bir olay yaşandı yakın zamanda. Wu Tang Clan tek kopyalık bir albüm yayınladı, konseptten dolayı çok gurur duyduklarını söylediler, medya durmadan bundan söz ederek müzik tarihinde ilk kez olduğunu iddia etti!  Ben bunu yıllar önce başlattım ve tamamen buna adanmış bir etiket yarattım... Üstelik Jean-Michel Jarre da 80’lerin başında tek koptalık bir plak yayınlamıştı!

Diğer etiket I Will Play This Song Once Again Records’a gelince, onu Florent Garnier ile birlikte üç yıl önce yarattık. Onun konsepti farklı. Sanatçılar, her alıcı için şarkılarını yeniden çalıp kaydetmek zorunda! Her versiyonda alıcının adını ve tarihi anons ediyorlar. Dünyada bunu yapan tek etiket biziz kesinlikle.

Müzik ve diğer sanat formları arasındaki ilişki, örneğin resim, video sanatı ve sinema arasındaki ilişki, giderek büyük önem kazandı. Siz bu ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz ve sizce müzik duyma hissinden daha çok diğer duygularla mı bağlantılı?

Evet, ama farklı sanat dalları arasındaki ilişki yeni değil. Yüzyıllar önce de durum böyleydi sanırım. Müzisyenler resim, heykel, şiir ve tiyatrodan etkilenmiş olmalı. Sinema, video ve fotoğraf, geçen yüzyıldan bu yana büyük rol oynadı. Fakat şunu fark ettim ki, müzik büyüye en yakın sanat türü; materyali daima görünmez olan tek sanat. Bir müzisyeni çalarken görebilirsiniz ama gördüğünüz şey müzik değildir.



Müzik yaparken en çok ne sizi etkileyip esin veriyor?

2003’ten bu yana, en büyük ilhamı görsel sanatlardan alıyorum. Soyut resimler, soyut dışavurumcu ressamlar, minimal sanat, Mondrian, Yves Klein, fotoğraf sanatı ve son zamanlarda çağdaş heykel ile yerleştirmeleri izleyerek çok şey öğrendim. 

Bazı filmler için de müzik yaptınız. Sizce müziğin sinemada nasıl bir rolü var?

Bence filmlerde genellikle çok fazla müzik kullanılıyor. Amerikan filmlerinde sanki sahneyi kendi başına bırakmaktan korkuyorlarmış gibi, müzik sürekli filmin içinde. Bir film için müzik yaptığınızda sorumluluğunuz oluyor. Aynı sahne farklı ruh hallerini yansıtan müziklerle kullanıldığında, ters anlamda yorumlanabilir. Çünkü gücü büyük.

2001’den bu yana başka müzisyenlerin şarkılarına remiks de yapıyorsunuz ama “Down to the Bone”, Depeche Mode şarkılarının akustik cover’larından oluşan bir albümdü. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? DM hayranı mısınız?

Müzisyenlik kariyerim boyunca remiksler yaptım ve bundan hoşlandım. “Down to the Bone” ise bir cover albümü. Bana göre remiks, bir parçanın orijinal ses kayıtlarını alıp yeni baştan kurmak. Cover yapmak ise, yeniden çalmak ve benim durumumda ise şarkıları kendine göre yeniden düzenlemek. Depeche Mode hayranı değilim. Onların kataloğunu seçmemin iki nedeni vardı: Hem söylemek istediğim kadar çok sayıda ünlü şarkı içeriyordu, hem de orijnalinden farklı şekillerde yeniden yapılandırmayı istediğim birçok şarkıları vardı. Tamamen synthesizer, beat ve elektronik prodüksiyon ile ilgili olan müziği alıp, ona dinginliğin içinde bir akustik sound kazandırırken; piyano, yaylılar ve klarnet ile şekillenen oda müziği atmosferi yaratmak istedim.



ARTIK AKIMLARIN DOĞMASI OLANAKSIZ

Klasik ya da neo-klasik dünyada dinleyip beğendiğiniz sanatçılar var mı?

Neo-klasik müziği hiç dinlemiyorum. Neredeyse nefret ediyorum. Bir besteci olarak bu tür müzik yapmayı geçen on yılda bıraktım. Max Richter ve Jóhann Jóhannsson’ın tanınır hale gelip, birçok genç sanatçının piyano müziğine geçtiği sırada, ben artık başka bir yöne gitme ihtiyacını hissediyordum. O dönemde soyutlama ve “orchestrated silence” üzerinde çalışmaya başladım. Takdir ettiğim müzisyenler farklı alanlardan; deneysel, serbest doğaçlama, çağdaş müzik, alan kayıtları ve hala bir parça rock. John Cage ve Morton Feldman’ın müziklerine karşı obsesif olduğumu söyleyerek özetleyebilirim belki. Son birkaç aydır çoğunlukla John Coltrane ve Beach House dinliyorum.

Günümüzdeki minimalist akım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Açıkçası artık akım kalmadığını düşünüyorum. Çünkü neredeyse imkansız. Bilgi internet üzerinde öyle hızlı yayılıyor ki, yeni olan anında duyulup yeniden kullanılıyor ve tükeniyor. Müzik tarzları ya da yerel sahneler artık var olamaz. Bu nedenle bu ses okyanusunda kendi başımızayız ve doğrusu bu durum benim için bir sorun değil.

Teknoloji müzikal akımların coğrafyasını ve dinleyici kitlelerini değiştirdi. Sizin dinleyicileriniz yan komşularınız yerine Lübnan ya da İran’da yaşayan insanlar olabilir ve onlarla bir partide tanıştığınız insanlara göre daha fazla ortak noktanız bulunabilir. Bu durum bir müzisyen olarak sizi ve yaptığınız müziği nasıl etkiliyor?

Bu müzisyenler için çok ilginç bir dönem. Dijital devrimin pek çok olumsuz yanı olabilir ama  yeni birçok olasılığı da yarattı ve müziğin kolaylıkla yayılmasını sağladı. Son 15 yılda dünyada farklı yerlere daha ucuz seyahat etmek de olanaklı hale geldi. Underground müzisyenlerin birçok ülkeye gidip konser vermesi daha kolay oldu. Bugün müzik kaydetmenin, eskisi gibi sadece pahalı stüdyoya gidebilenlerin bir ayrıcalığı olmamasından dolayı çok memnunum.

Lübnan ya da İran? elbette olanaklı. Geçen yıl Ukrayna’dan genç bir müzisyenle e-posta yoluyla haberleştik. Oldukça ilginçti. Bu yüzyıl boyunca insanlığın karşılaşabileceği dehşet verici tehlikelerin farkındayım ama yine de yeni dönem heyecan verici.


21 Ocak 2016 Perşembe

VEGAN LOGIC - 2015'İN EN İYİ ORİJİNAL FİLM MÜZİKLERİ


21.1.2016

Geçen yıl Los Angeles’ta University of Southern California (USC) bünyesindeki dünyanın en prestijli sinema müziği master programına Türkiye’den kabul edilen ilk isim Murat Selçuk’la röportaj yaptığımda kendisine şu soruyu sormuştum. “Besteci Hans Zimmer'e göre, bir film yönetmeninin en çok istediği şey, filmin müziklerini yapan bestecinin başarılı olması. Çünkü besteci başarısız olursa film de başarısız olur diyor. Siz de aynı görüşte misiniz?” Yanıtı şu oldu: “Ennio Morricone’ye göre de iyi bir müzik kötü bir filmi kurtaramazken, kötü bir müzik de iyi bir filmi berbat edemez. Bence her ikisinin de doğruluk payı var. Hans Zimmer ve Christopher Nolan, ayrılmaz bir ikili oldular. Steven Spielberg ve John Williams, Dany Elfman ve Tim Burton gibi... Bu tarz uzun soluklu besteci/yönetmen ilişkilerinde besteci, yönetmenin ne istediğini biliyor; yönetmen de besteciden en iyi sonucu nasıl alabileceğini biliyor ve ona güveniyor. Bu yakın çalışmanın ürünü olarak da ortaya filmi berbat edecek bir müzik pek çıkmıyor. Ancak stüdyo filmlerinde bu farklı olabiliyor. Hollywood’da çok yaygın olan olaylardan biri de bestecilerin filmden atılması. Stüdyolar veya yapım ekibi, film müziklerinin başarılı olamayacağı ile ilgili şüpheye düşerlerse besteciyi son dakikada değiştirebiliyorlar. Bu hiç de nadir rastlanan bir durum değil. Ünlü besteciler de dahil herkesin başına gelen bir olay. Hatta David Raksin bununla ilgili şöyle demiş: ‘Şimdiye kadar bir filmden kovulmadıysan henüz gerçek bir besteci değilsindir.’ ”

İmajlarla görsel arasındaki ilişkiyi netleştiren bir yanıttı bu. Şüphesiz ki Todd Haynes’in dediği gibi, müzik ve film birbirine paralel deneyimlerdir. İkisi de aynı doğrultudadır, ikisi de öykü anlatır. Orijinal film müziklerini değerlendirirken temel ölçütlerim, mutlaka kendi içinde belli bir yapısının bulunması, filmden ayrı olarak da dinlenebilir olması ve ondan bağımsız dinlendiğinde de aynı duyguları uyandırabilmesi. Bunlarla birlikte, farklı ruh hallerini destekleyebilmek ya da yansıtabilmek adına barındırdığı güç ve bestelerdeki yaratıcı deneysel tarz da temel faktör.

2015 yıllık müzik değerlendirmemi yaparken iyi film müzikleri kategorisini bu yaklaşımla ele aldım. Bu listeyi oluştururken bir sıralama yapmadım; sadece iyi olduklarını düşündüğüm 20 özgün film müziğinden söz ettim. Ancak içlerinden en iyisini belirtmem gerekirse, benim oyum Jóhann Jóhannsson’ın dehasını ortaya seren “Sicario”.

***ATLI ÖRVARSSON - RAMS (HRÚTAR)

Grímur Hákonarson'un yazıp yönettiği “Rams”, İzlanda yapımı bir dram filmi. İzlanda’nın Oscar adayı da olan filmde birbirleriyle 40 yıldır konuşmadan yan yana çiftliklerde koyun yetiştiren iki kardeşin koyunları bulaşıcı bir hastalık yüzünden ölmeye başlayınca, yetkililer tüm hayvanların öldürülmesine karar verir. Bunun üzerine pes etmeyen kardeşler, koyunları kurtarmak için bir araya gelerek mücadele eder. Örvarsson, hem orkestral besteleriyle İzlanda kışının sakin güzelliğini sergilerken hem de kendi çaldığı akordeonu çok yetkin bir şekilde kullanıp folk hissini koruyor. Trajik ve karanlık tonunun yanı sıra yalın estetiğiyle duygusal anlamda iz bırakan bir soundtrack.

  

 

***CAT’S EYES - THE DUKE OF BURGUNDY 

Peter Stricklands’ın yönettiği “The Duke of Burgundy” adlı dramanın müzikleri, saykedelik rock grubu The Horrors’ın vokalisti Faris Badwan ile soprano / multi-enstrümantalist Rachel Zeffira’dan oluşan Cat’s Eyes’ın imzasını taşıyor. Varlıklı bir aileden gelen ve kelebek koleksiyonculuğu yapan Cynthia ile hizmetçi Evelyn arasındaki sınırları zorlayan romantik ve cinsel ilişkiyi cesur bir dille sinemaya aktarmış yönetmen. Cat’s Eyes’in gizemli müziği ise, karakterler arasındaki romantik anların yanı sıra, erotizmi ve nörotik ilişkiyi de ortaya serecek şekilde tahta nefesli çalgılarla yaylıların sürükleyici dünyasında örülmüş.


 

***THE OCTOPUS PROJECT - KUMIKO, THE TREASURE HUNTER  

Analog ve dijital ekipmanlarla yarattıkları deneysel indietronica soundu ile tanıdığımız The Octopus Project, David Zellner’in yönettiği dramanın orijinal film müziklerini yaptı. Gerçek bir olaydan esinlenen “Kumiko, The Treasure Hunter”, Coen kardeşlerin 1996 tarihli ünlü kara komedisi Fargo’da sözü edilen hazineyi bulmaya çalışan Takako Konishi’nin ölümü etrafında gelişen şehir efsanesini konu alıyor. The Octopus Project’in yerine göre melodik ve dokunaklı, yerine göre drone ve noise odaklı müzikleri, Konishi’nin Tokyo’dan Kuzey Dakota’ya uzanan macerası sırasında karşılaştığı tehlikeleri yansıtıyor.


 

***LAURIE ANDERSON - HEART OF A DOG 

Müzisyen ve performans sanatçısı Laurie Anderson, ölen köpeği Lolabelle’in ardından, geçmişten ve günümüzün toplumsal / politik atmosferinden örneklerle sevgi ve ölüm üzerine derin düşüncelere dalıyor. Animasyonla arşiv görüntülerini kaynaştıran belgesel, bir anlamda Laurie Anderson’ın Lou Reed’in ölümüyle girdiği süreçte hayattaki kayıplarla baş etme mücadelesinin yansıması. Müzik, dış sesler ve Anderson’ın spoken word tarzı vokaliyle yaratılan soundtrack, kimi zaman eğlendirici ve eğitici, kimi zaman da hüzün verici. Bir bütün olarak dinlendiğinde felsefi açıdan son derece çarpıcı deneysel bir şaheser.


 

***NICK CAVE & WARREN ELLIS - FAR FROM MEN 

David Oelhoffen’in yönettiği “Far From Men”, Albert Camus’nün kısa hikayesinden sinemaya uyarlanan bir drama. Filmde, Cezayir İç Savaşı sırasında bir kasabada cinayetle suçlanan bir Fransız öğretmenin muhalif bir köylüye yardım etmek zorunda kalışı ve ikilinin kaçarken başına gelenler anlatılıyor. Nick Cave ve Ellis, oldukça dramatik bir filme daha önceki soundtrack çalışmalarını hatırlatır şekilde yine çok etkileyici müzikler yapmış. Yıkım sonrası bir atmosfere uygun karanlık ve ağır hava, piyano, keman ve elektronik öğelerin yarattığı minimalist ve hipnotik ses manzaralarıyla şekilleniyor.


 

***BEN SALISBURY & GEOFF BARROW - EX MACHINA 

“28 Days Later” ve “Sunshine” filmlerinin senaryo yazarı Alex Garland’ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, yapay zekayı konu alan bir bilimkurgu üçlemesi. Konuya uygun olarak karanlık synth’lerin baskın olduğu, organik ve elektronik sound’ların karışımı bir müzik yaratmış Ben Salisbury ve Geoff Barrow. İkili, filmdeki insan ve makine arasındaki gerginliği, John Carpenter’ı anımsatan synth’lerle birlikte organik sesleri de kullanarak, albümün tümüne yayılan klostrofobik bir ruh hali ile oldukça başarılı yansıtmış. Tek bir mekanda, üç karakter arasında iki saate yakın bir diyalog şeklinde geçen bir filme müzik yapmak hiç kolay değil. Ama Salisbury ve Barrow, eski bir organı, yoğun reverb etkisi olan bir pedal ve synth ile birlikte çalıp uzun sahnelere uyum sağlamayı denemiş ve çok da başarılı bir iş çıkarmış.


 

***NILS FRAHM - VICTORIA 

Alman yönetmen Sebastian Schipper’in “Victoria” adlı filminin müzikleri modern klasik müziğin en yetenekli isimlerinden Nils Frahm’ın elinden çıktı. Schipper, kendisine bu film için teklif getirdiğinde Frahm, “Böylesine güçlü bir filmin müziğe ihtiyacı olur mu?” diye düşünmüş ve o güçlü sahnelere eşlik edecek bir film müziği yapmanın kolay olmayacağını anlamış. Ama sonunda çellist Anne Müller, kemancı Viktor Orri Árnason ve dark ambient’ın en nadide gruplarından biri olan Deaf Center’dan gitarist Erik K Skodvin ile birlikte bir kez daha hayranlığımızı kazanacak bir albüm kaydetmiş. Gece gizlice partiye giden bir genç kızın banka soygununa karışmasını anlatan filme uygun olarak karanlık ve minimalist besteler var albümde. Belli ki Erik K Skodvin’in etkisiyle Deaf Center sounduna yakın anlar da belirgin müziklerde.


 

***DANIEL PEMBERTON - STEVE JOBS  

Teknoloji devi Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın hayatını gözler önüne seren film, iki saatlik süresi boyunca ağırlıklı olarak diyaloglara odaklansa da usta yönetmen Danny Boyle sayesinde izleyiciyi hiç sıkmadan akıyor. Besteci Daniel Pemberton’ın olayların kızıştığı anda gerilimi yükselten, dramatik anlardaki duygu yoğunluğunu yaşatan elektronik müzikleri alkışı hak ediyor. Yinelenen vuruşlar ve ritimlerle gerginliği depreştirirken, aynı zamanda tekrarlanan melodilerle Apple mantığına uygun bir minimalist yalınlık da içeriyor. Klasik film müziklerinin dışında yaratıcılık açısından oldukça ilginç bir soundtrack.


 

***JÓHANN JÓHANNSSON - SICARIO 

İzlandalı besteci Jóhann Jóhannsson, yıllardır yaptığı her çalışmayla çağdaş müziğin en yetenekli isimlerinden birisi olduğunu kanıtlıyor. Bu yıl da dinlediğim en iyi orijinal film müziğini o yaptı. Yönetmenliğini Denis Villeneuve’nün üstlendiği aksiyon gerilim filmi “Sicario”, ABD ve Meksika arasındaki kanunsuz sınır kenti Suarez'de idealist bir FBI ajanı olan Kate ve özel operasyon kuvveti görevlilerinin uyuşturucu kartelleriyle mücadelesini konu alıyor.  Filmin yaratım sürecine en başından dahil olup, müziği imajlarla birlikte organik bir etkileşim süreci içinde geliştiren Jóhannsson, “yerin altında yatan gerginliği veya bizi hedefleyen bir kötü yaratığın kalp atışını yansıtmak istediğini” söylüyor. Sınırda süren uyuşturucu savaşının yarattığı melankoliyi yansıtan şarkısı “Melancholia” ve karanlık synthesizer’lar ile vurucu perküsyonun ritmiyle kurguladığı “The Bank”in yarattığı heyecanı arka arkaya deneyimleyince ne demek istediğini anlıyor insan.



 

***DISASTERPEACE - IT FOLLOWS 

David Robert Mitchell’ın yönettiği korku filmi “It Follows”, cinsel birleşme yoluyla kişiden kişiye geçen bir laneti konu alıyor. Sizden başka kimsenin görmediği ama yanınıza geldiği anda canınızı alabilecek doğaüstü bir varlık söz konusu... Böylesine ürpertici bir teması olan filmin özgün müziklerini yapmak herkesin harcı değil ama Disasterpeace işin hakkını vermiş. Asıl adı Richard Vreeland olan Amerikalı müzisyen, Chiptune denilen müzik türü yani eski bilgisayarlar, video oyun konsolleri ve atari salonlarındaki makineler için yapılan synth temelli müzik ile tanınıyor. “It Follows” için tuhaf ve aynı zamanda son derece ilginç elektronik sesleri devreye sokmuş. Felaketi iliklerinize kadar hissedebileceğiniz dehşetin yanı sıra bazı anlarda dinginliğin de sezilebildiği, değişken ruh hallerini içinde barındıran hayranlık uyandırıcı bir soundtrack.


 

***ENNIO MORRICONE - THE HATEFUL EIGHT 

Quentin Tarantino’nun yeni Western filmi “The Hateful Eight”, film gösterime girmeden ondan daha çok ilgi çekti. Aslında ünlü bestecinin John Carpenter’ın “The Thing” adlı filmi için yaptığı ama hiç kullanılmayan bestelerinden oluşan özgün film müziği, “The Hateful Eight”e kısmet oldu. Morricone, ayrıca bu film için yeni parçalar da yazarak eski materyali genişletmiş. “The Good, the Bad and the Ugly”, “Once Upon a Time in the West” ve “My Name is Nobody” gibi filmlerin müziğiyle hafızalara kazınan Morricone, 40 yıl aradan sonra ilk kez bir Western filmine özgün müzik yapıyor. Aslen bir korku filmi için yazılan bestelerin bir Western filminde kullanılması ilk anda şaşırtıcı geliyor ama Tarantino yine dehasını gösterip sivil savaş sonrası Amerika’da bir kar fırtınasının ortasında sekiz yabancının başından geçen yaşam mücadelesini anlatan filme uyarlamış müziği. Şu ana kadar medyaya yansıyan görüntüler, yaylılar ile fagot, obua ve ksilofonun sarsıcı iletişiminin vahşi sahnelerin karanlık atmosferinde müthiş olacağını düşündürüyor.


 

***HANS ZIMMER, STEVE MAZZARO, ANDREW KAWCZYNSKI - CHAPPIE 

Güney Afrikalı yönetmen Neill Blomkamp’in çektiği film, suçla mücadele için aşırı güç uygulayan bir polis teşkilatının geliştirdiği yapay zekaya sahip robot Chappie’nin bir grup tarafından kaçırılıp hissetmeyi ve sevmeyi öğrenişini anlatıyor. Blomkamp, ilk uzun metrajlı filmi “District 9”da olduğu gibi yine Johannesburg’a döndüğü bu filmde, insan ve insan yapımı makineler arasındaki ilişkiyi suç ve sevgi kavramları üzerinden ele almış. Hans Zimmer’in Steve Mazzaro ve Andrew Kawczynski’nin katkılarıyla yaptığı özgün müzik, besteciyi takip edenler için şaşırtıcı şekilde tümüyle elektronik. Ben gişe rekorları kıran büyük bütçeli filmlerdeki estetiğe ve çoğunda var olan Zimmer’in abartılı sound’una pek yakın değilim ama bu kez farklı bir durum söz konusu. Chappie’nin bir robot olarak değişimi, 80’lerin soğuk ve agresif elektronik sound’u ile yaratılmış. Ortaya çıkan müziğin temeli, ucuz elektronik soundtrack’lerin aksine çok sağlam.


 

***ALEXANDRE DESPLAT - SUFFRAGETTE  

Sarah Gavron’un yönettiği “Suffragette”, İngiliz kadınlarının 1912-13 yıllarında oy hakkı için başlattığı feminist hareketi ve hükümetin acımasız müdahalesi ile mücadelelerini anlatan tarihi bir dönem filmi. Alexandre Desplat’nın film için yaptığı müzik, filmin konusunu bilmeseniz bile size yaşanan dramatik olayları hissettirecek güce sahip. Orkestra için yazılan besteler piyano ve arp soloları da içeriyor. Yönetmen Gavron, izleyicilerin oy hakkı için eylem yapan kadınlarla birlikte sokakta yürüyor gibi hissetmesini istediği için müziğin duygusal bir yolculuğa eşlik etmesini talep etmiş. Aynı zamanda kendilerini tehlikeye atan kadınların yaşadığı kuşku ve baskıyı da yansıtması amaçlanmış. Alexandre Desplat, gerçekleştirdiği mükemmel orkestrasyonla bana bütün bunları hissettirdi.


 

***CARTER BURWELL - CAROL 

Todd Haynes’in yönetmenliğini üstlendiği romantik drama “Carol”, Patricia Hingsmith’in romanından sinemaya uyarlandı. Cate Blanchett’ın güçlü oyunculuğu ve karizmasıyla bir kez daha beyazperdeye damgasını vurduğu film, 1950’ler New York’unda orta yaşlı zengin bir kadın ile genç bir tezgahtar arasında yaşanan lezbiyen bir ilişkiyi anlatıyor. Carter Burwell’in özgün müziği, o dönemde toplumun kabul etmediği bu ilişkinin yarattığı anlatılamayacak duyguları, karakterler arasındaki tutkuyu, Blanchett’ın canlandırdığı Carol’ın gizemli ve soğuk karakterin niteliğini aktarma rolünü büyük bir yetkinlikle yerine getiriyor. Piyano, klarnetin, bas ve arp ile kurgulanan armonilerdeki iniş ve çıkış, tutku, büyülenme ve olanaksızlıklar sonucu kaybedilen ilişkinin yarattığı boşluğu tanımlıyor.


 

***ROQUE BAÑOS - IN THE HEART OF THE SEA 

Nathaniel Philbrick’in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan filmde, 1820’de balina avcılığına çıkan bir gemiye dev bir beyaz balinanın saldırmasıyla gemi personelinin 90 gün boyunca denizde verdiği mücadele anlatılıyor. Moby Dick’in yazarı Herman Merville’e ilham kaynağı olan gerçek bir olay söz eden filmin yönetmeni Ron Howard. İspanyol besteci Roque Baños, filmin müziklerini Abbey Road Stüdyoları’nda Londra Senfoni Orkestrası eşliğinde (60 yaylı, 10 tahta üflemeli ve 16 pirinç üflemeli çalgı, arp ve 4 perküsyon aleti) kaydetmiş. Baños, filmin epik karakterine uygun olan görkemli orkestra soundunu tam dozunda tutmayı bilmiş ve bunu yaparken de gerek enstrümantasyon gerekse duygu yoğunluğu açısından çok renkli bir palet kullanmayı ihmal etmemiş.


 

***THEODORE SHAPIRO - TRUMBO 

Bruce Alexander Cook’un “Dalton Trumbo” adlı biyografi türündeki kitabından sinemaya uyarlanan film, 1947’de Amerika’da Holywood filmlerinde komünist propaganda yapıldığı gerekçesiyle açılan davada yargılanan senaryo yazarı Dalton Trumbo’nun hayatını konu alıyor. Kongre’ye isim vermeyi reddederek 11 ay hapis yatan Trumbo’yu filmde Michael London canlandırıyor. “Austin Powers” ve “Meet the Parents” gibi filmleriyle tanınan Jay Roach’un komedi ve siyasi HBO dramaları arasındaki bir tarzda yönettiği filmin müziklerini de ona uygun bir karakterde. Deneysel caz soundu, filmin hızlı akışı içinde önemli bir destek unsuru.


 

***KRENG - COOTIES 

Jonathan Milott ile Cary Murnion’un yönettiği “Cooties”, bir ilkokula bulaşan virüs yüzünden aniden patlak veren salgın sonucunda zombiye dönüşen çocukların gazabından kurtulmaya çalışan okul personelinin öyküsünü anlatıyor. Başrolde Elijah Wood’un yer aldığı ve komedi ile korkuyu enteresan biçimde kaynaştıran filme müzik yapması için akla gelebilecek en iyi isimlerden birisi bulunmuş ve orijinal müzik, Pepjin Caudron’un Belçika merkezli projesi Kreng’e teslim edilmiş. Ses örneklerini karanlık caz sound’u ve elektronik öğelerle harmanlayıp sinemasal müzikler yapmakla ün salan bestecinin “Cooties” için yarattığı müzik, gerektiğinde eğlenceli gerektiğinde de dehşet verici. Hatta yaylılar eşliğinde çocuk uğultularını kaydedip ambient’ın içine daldığı anlarda dokunaklı.


 

***JOHNNY JEWEL - LOST RIVER 

Oyuncu Ryan Gosling’in yazıp yapımcılığını üstlendiği ve ilk yönetmenlik denemesini gerçekleştirdiği “Lost River”, yeni kara film (neo-noir) türünün örneklerinden. Amerika’daki emlak krizi hakkında gerçeküstü bir masal niteliğindeki film, yalnız yaşayan bir annenin evini kaybetmemek için esrarengiz bir gece kulübünde çalışmaya başlamasından sonra, genç oğlunun gizli bir sualtı dünyasını keşfetme sürecini anlatıyor. Multi-enstrümantalist, besteci Johnny Jewel’i yıllardır Italians Do It Better etiketiyle yayınladığı albümlerden, Glass Candy, Chromatics, Desire ve Symmetry projelerinden izleyenlerin iyi bildiği gibi, kendisinin yaptığı her müziğin sinemasal bir karakteri var. Herhangi bir film için yapılmadığında bile müziklerini dinleyene kendi aklındaki hikayeyi sezdirmekte son derece başarılı bir müzisyen Jewel. Bu kez belli bir filme, üstelik kara filme yaptığı müzik tahmin edilebileceği gibi şüpheleri hep canlı tutacak bir atmosfer içinde tedirgin edici bir çekicilik yansıtıyor. Tehlikeye doğru adım attığınızı bilseniz de geriye dönmediğiniz anlar vardır ya, müziğin verdiği temel his bu.


 

***RYUICHI SAKAMOTO, ALVA NOTO, BRYCE DESSNER - THE REVENANT 

Alejandro González Iñárritu’nun yönettiği “The Revenant”ın orijinal müzikleri henüz tümüyle stream’e açılmadı ama bu filmin müziğini listeye almasam olmazdı. Michael Punke'ın yazdığı “The Revenant: A Novel Of Revenge” kitabından beyazperdeye uyarlanan film, kürkleri için hayvan avlayan bir avcının, bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralandıktan sonra, kendi ekibince ölüme terk edilişini ve intikam duygusuyla dirilişini anlatıyor. 19. yüzyıl Amerika sınırında geçen film, belli ki sahnelediği doğanın güzelliği kadar gerilimli hikayesiyle de sarsıcı. Şu ana kadar duyduğum kadarıyla Ryuichi Sakamoto ve Alva Noto mahlasıyla tanıdığımız Alman elektronik müzik dehası Carsten Nikolai, yılın en çarpıcı film müziklerinden birine imza atmış görünüyor. The National’dan Bryce Dessner’ın da katkıda bulunduğu soundtrack ile aktarılan acı, öfke, yabancılaşma, intikam ve melankoli, belli ki sağlam çarpacak hepimizi.


 

***WOJCIECH GOLCZEWSKI - WE ARE STILL HERE 

Ted Geoghegan’ın yazıp yönettiği “We Are Still Here”, hayaletler ve mitlere takıntılı Amerikan korku filmi endüstrisinin son ürünlerinden birisi. Korku filmlerinden pek hazzetmesem de dramatik müzikleri ilgimi çekiyor. Polonyalı besteci Wojciech Golczewski, lanetli bir evde geçen filmin ruhunu yarattığı karanlık atmosferle etkili bir şekilde tanımlıyor. Ürpertici bas titreşimlerinin içinden geçen gizemli piyano tınılarıyla kurgulanan ambient manzaraları çok ilginç. Golczewski, geleneksel korku filmi müziklerinin aksine bu film için organik bir ses tasarımı konseptini tercih etmiş ve ortaya son derece minimal bir sound çıkmış. Filmi izlemeden de dinleyebileceğiniz ve dinlerken de söz konusu lanetli evi adeta konuşan bir canlı gibi hissedebileceğiniz müzikler yapmış Golczewski.


(Bu yazı ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlanmıştır.)

VEGAN LOGIC - 2015 EN İYİ YERLİ ALBÜMLER SEÇKİSİ - 20.1.2015


21.01.2015

2015 müzik değerlendirmemi çeşitli başlıklar altında aralık ayı boyunca hem radyoda hem de blog üzerinde paylaşmıştım. Yerli deneysel/alternatif/underground sahnede öne çıkan albümleri de bu haftaki Vegan Logic'te ele alarak seriyi tamamlamış oldum. Açık Radyo'daki bir saatlik programa ancak 11 albüm sığdı. Geriye doğru sayarak her albümden birer şarkıya yer verdiğim program kaydı, aşağıdaki bağlantılar üzerinden indirilebilir/dinlenebilir. Bizlere bu şahane kayıtları kazandıran müzisyenlere teşekkür ederim.

Big Beats Big Times - So Quiet (11- Full Moon Theory)
Ethnique Punch - Gri (10- Monokrom)
Barıştık mı - Peri II (9-  T.E.A.R.)
Kaosmos - Hello I am Space (8- Galaxsynth)
Age Reform - Logic Trees (7- Losing Height As If Affected By Gravity)
KGWGK - Persona Non Grata (6- Armonycoma or slt, Cxngxvxr, KGWGK - Trisect)
I'mpty - Dream.Drone.Drown (5- Dying Inside)
İskeletor - Gallows (4- Iskeletor)
Levni & Sloth Pallas - Tangül (3- İleri Fantezi)
She Past Away - Asimilasyon (2- Narin Yalnızlık)
Ah! Kosmos - Never Again (1- Bastards)







Translate