17 Ocak 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 2:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/17 Ocak 2010


THESE NEW PURITANS-Hidden (Domino Records)

İngiliz art-rock grubu These New Puritans’ın ikinci albümü “Hidden”, tek kelimeyle çarpıcı. Bana göre, müziğin günümüzdeki koşulları içinde kesinlikle deneysel bir çalışma. Ama grubun şarkı yazarı ve vokalist Jack Barnett, “deneysel” ifadesinden pek hoşlanmıyor; yaptıklarının sonuçta pop müzik olduğunu söylüyor.

Ben yine de, bu tanımda ısrarlıyım. Çünkü hip hop, krautrock, alternatif rock ve minimalist müziği bir bütünlük içinde buluşturup, sınırları zorlayan bu albüme haksızlık etmek istemem.

Ayrıca içine kremalı bisküvilerin batırıldığı bir kavuna çekiçle vurup ezip farklı sesler elde etmeye çalışanlara ne denir? Bunu gerçekten yaptılar mı, emin değilim; ama oldukça yaratıcı oldukları kesin...

Albümdeki enstrümantasyon da çok dikkat çekici. Baskın davul sesini, devasa Japon taiko davullarına borçluyuz. 13 parçalık çelik ve tahta üflemeli çalgılar grubu, melankolik marş etkisi yaratmakta başarılı bir işlev görmüş. Davullar Pagan ayini havası verirken, çocuk korosu ve Salem grubunun ruhani sesi Heather Marlatt’ın vokali, insanı yer yer hayal alemine sürüklüyor.

Sert, ritmik vuruşlarıyla bir yandan dans pistlerine uyarken, bir yandan da sade minimalist havasıyla romantizm rüzgarlarını estirebilen bir albüm “Hidden”.

NME dergisi, grubun bir önceki albümü için “orijinal değil” demiş, sonra da çok iyi bir puan vermişti. Ben çok orijinal bulduğum bu albüme tam not veriyorum. (Albümün tümünü www.myspace.com/thesenewpuritans linkinden dinleyebilirsiniz. Özellikle 7 dakikalık ilk single “We Want War”ı kaçırmayın.)

11 Ocak 2010 Pazartesi

Vitrindeki Albümler:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/10 Ocak 2010

JULIAN CASABLANCAS- Phrazes for the Young (Sony Music)

2000’lerin müziğini yaratan albümleri sıralasak, The Strokes’un “Is This It” adlı albümünü mutlaka saymamız gerekir. Dünya gençliği, bu albümdeki melodik garaj rock soundunu 2000’lerin ortasına kadar baş tacı etti.

Ancak The Strokes, 2006’dan bu yana yeni albüm çıkarmadı. Grup elemanlarının her biri, kendi solo projelerine ağırlık verdi. Julian Casablancas’ın ne yapacağını merak ediyorduk ki, birden ortaya “Phrazes for the Young” çıktı.

Kirli görünümlü uzun saçları ve deri ceketiyle, The Strokes’un havalı vokalisti olarak tanınan Julian, bu ilk solo albümü için hem görsel hem de sound olarak, 1980’lerin ruhunu taşıyan nostaljik bir konsept yaratmış.

Bu defa albüm kapağında deri ceketi yerine bordo renkli kadife bir ceketle görünse de, açılış şarkısı “Out of the Blue”da “Cehenneme deri ceketimle gideceğim” diyor.

Albümde yer alan ve her biri 5 dakikayı bulan 8 şarkıyı da, Julian’ın kendisi yazmış. Synth-pop’dan psychedelic funk’a, country’den rock’a ve soul müziğe kadar farklı türler arasındaki geçişler dikkat çekici.

Temalara gelince, ilişkiler, ayrılıklar, yuppie’lerin işgal ettiği eski New York semtleri ve Obama sonrası Amerika’ya ilişkin ilginç gözlemler var şarkılarda.

Bana kalırsa, The Strokes sonrasında kendinden bekleneni fazlasıyla vermiş Julian. Basit kurgulu, iddiasız sözlerle dinlemesi zevkli bir albüm yapmış. Tek bir olumsuz eleştirim var: Kasmadan, doğal bir şekilde şarkı söylüyor ama tekniği artık biraz tekdüze olmaya başladı.

10 Ocak 2010 Pazar

Elvis Presley: Irk ayrımını müzikle aştı!


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/9 Ocak 2010

“Yeniden buluşana kadar, Tanrı sizi korusun. Adios.”

Elvis Presley’in sahnede söylediği son sözlerdi bunlar... Tarih 26 Haziran 1977’yi gösteriyordu. Rock’n Roll’un Kral’ı, Indianapolis’teki Market Square Arena’da son konserini vermişti.

O günden sonra sahnelere dönemedi bir daha. 1977 yılının Ağustos ayında, 42 yaşındayken evinin banyosunda yerde baygın bulundu. 20. yüzyılın en ünlü kültür ikonlarından birisi, o gün fiziksel olarak dünyadan ayrıldı.

Ama aradan geçen 33 yıla karşın, müzikte bıraktığı etki canlılığını hiç yitirmedi: Bugün Kral’ın 75. doğum günü!



NEDEN VE NASIL KRAL OLDU?

Elvis Presley’in yaşamöyküsünde birçok şaşırtıcı nokta var. Yoksul bir ailede yetişen, başlangıçta pek de kimsenin dikkatini çekmeyen ve kamyon şoförlüğü yapan bir gencin, nasıl olup da dünya müzik tarihini değiştiren bir fenomene dönüştüğüne hayret ediyor insan...

Hani daha 4-5 yaşındayken üstün yetenekli olduğu keşfedilen çocuklar vardır; onlardan biri gibi yetişmedi Elvis. Bir topluluğa karşı ilk performansını, 10 yaşındayken katıldığı şarkı yarışmasında yaptı.

Mikrofona uzanmak için sandalyenin üzerine çıktı ve kovboy kostümüyle Red Foley’in country şarkısı “Old Shep”i söyledi. Beşinciliğe değer görüldüğü bu yarışmadan sonra, kendisine hediye edilen ilk gitarı eline aldığında 11 yaşındaydı.

Okul yıllarındaki o utangaç ve yalnız genç, geleceğini müzikle kurmaya, ancak 18 yaşına geldiğinde karar verdi. İlk kaydını yapmak için Sun Records’a adımını attığı günden sonra yaşananlarsa, kendi hayallerinin de sınırlarını aştı...

Elvis Presley, neden kuzey, güney, doğu, batı demeden bütün Amerika’da ve dünyada herkesin idolü oldu? Neden onu konserde görenler çığlık çığlığa bağırıp sahneye atlamak istedi? Neden gençlerin bu kadar sevdiği bir müzisyen, Amerikan kültürü için büyük bir tehdit olduğu gerekçesiyle FBI’a ihbar edildi?

Bu soruların yanıtını, Elvis'in “güçlü sesinde”, “belirli bir estetikle bütünleşen androjen görüntüsünde” ya da “kışkırtıcı beden hareketleriyle süslediği dansın yansıttığı cinsellikte” bulanlar olabilir. Bunların hepsi de, bir ölçüde Elvis’i başarıya taşıyan unsurlardır; ama onu Rock’n Roll’un Kral’ı yapan başka bir neden daha var.

Bana göre, Elvis’in asıl önemi, ırk ayrımını müzik içinde yok edip, siyahlara popüler müzikte yol açma başarısından geliyor. Böylelikle, beyazların müziği “country” ile siyahların müziği “gospel” ve “rhythm and blues”u bir araya getirip, hem Amerika’da o yıllarda her alanda var olan ırk ayrımını en azından müzikte aştı; hem de farklı türleri kaynaştırıp bugünkü rock'n roll’un temelini attı.

John Lennon’ın “Elvis’ten önce hiçbir şey yoktu,” demesi boşuna değildir. Siyahların müziğinin popülerlik kazanmasını sağlayarak, siyahi müzisyenlerin önünü açtı Elvis. Yaptığı şey, bir anlamda müzik yoluyla sosyal devrimdi.



“ŞARKISIZ GÜN GEÇMEZ...”

Her efsane gibi, Kral da hep sevildi. Memphis’de müze haline getirilen evi “Graceland”, bugün de dünyanın her tarafından hayranlarıyla dolup taşıyor. Ne var ki, kimse, onu hayatının son yıllarında ilaç ve alkol bağımlılığı yüzünden düştüğü acıklı haliyle hatırlamak istemiyor...

Onu ilk plağının kapağındaki fotoğrafta olduğu gibi, elinde gitarıyla mutlu bir genç adam olarak hayal edenler, “Neden ayakta bile duramaz haldeyken sahneye çıktı?” diye sorup üzülüyor...

Elvis’in son ana kadar konserlere devam etmesinin bir nedeni vardı elbet...

Kendi ifadesiyle, çocukken, çizgi roman ve film kahramanlarının yerine geçtiğini düşlerdi. Kısa hayatı boyunca hayal ettiği her şey, yüzlerce kez gerçek olmuştu. Çünkü daha çok genç yaşlarda öğrenmişti ki; şarkısız gün geçmez, şarkısız insanın arkadaşı olmaz, şarkısız yollar bitmez... Ölene kadar şarkı söylemesinin nedeni buydu.

Bruce Springsteen, Elvis’in bu müzik tutkusunun nasıl bir sihre dönüştüğünü çok güzel anlatır: “Sanki geldi ve herkesin kulağına bir düş fısıldadı. Bir şekilde hepimiz o düşü hayal ettik.”

Bu dünyadan çok erken ayrılsa da, insanlara kurdurduğu düşlerde yaşıyor Elvis. 60 yıl sonra hâlâ onun şarkılarını dinliyoruz ve kendisine ün getiren ilk single'daki gibi diyoruz ki: That’s All Right, Elvis, just anyway you do...

3 Ocak 2010 Pazar

2010'da Bu İsimlere Dikkat


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Alternatif rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE'A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later... With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox'un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

“Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

Translate