Tom Waits etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tom Waits etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 130: Swans - The Seer (Young God)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Eylül 2012

Adını, hemen herkesin sevdiği, zarif görünümlü bir hayvandan, kuğudan alan bir müzik grubunun şarkılarının da ona uygun olarak çoğunluğa hitap edeceğini düşünenler olabilir; ama deneysel rock grubu Swans söz konusu olduğunda durum farklı. Grubun kurucusu Michael Gira, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var” diyerek grubun agresif müziği ile bağlantı kuruyor. (Gira’ya bu konuda katılmıyorum; kuğu gibi kırılgan bir hayvan kendisini avlayan insanlara ve diğer türdeşlerine karşı tetikte olmayı bilmek zorunda. Bu onu neden kötü huylu yapsın ki? Üstelik 15. yüzyıldan bu yana evcilleştirilip kentlerdeki göllerde yaşar hale geldiler. Bir kuğu, kendisine ya da yavrusuna kötülük yapılacağını hissetmediği sürece saldırmaz; ancak bunu hissederse gerçekten öfkelenir. Yazıya bu parantezi açarak başladım ama amacım aslında burada bilimsel verileri sıralamak değil. Bir gün Gira ile karşılaşırsam belki onunla sohbet ederim bu konuda.)

Michael Gira’nın hayvanlardan esinlendiği ya da bu konuya kafa yorduğu belli. Yeni Swans albümü “The Seer”ın kapağında da köpekle kurt arası bir hayvan yer alıyor. Arkadaşı İngiliz sanatçı Simon Henwood’un tasarladığı bu resmin özelliği, dişlerinin Gira’ya ait olması. Tam da algıları alışılagelmiş yönün dışına çekmeye eğilimli bir müzisyene uygun bir iş.

1982’den bu yana, sıradışı ve şiddetli şarkı sözlerini bağırır ya da ulurcasına bir vokalle, gürültüye varan bir drone üzerine işleyerek karanlık müzikler yapıyor Swans. Çoğu zaman No Wave ve endüstriyel müzik akımı içinde tanımlanırlar ama Gira hiçbir zaman öyle hissetmediğini söyler. Kafasındaki mükemmel rock müziğini yapabilmek için ses ve ritmi kullanarak yeni bir yol bulmaya çalıştığını, melodiyi tamamıyla bir kenara bırakıp sadece yeni seslerin ve ritimlerin peşine düştüğünü anlatır. Bunun için ilham aldıkları arasında Throbbing Gristle, The Stooges, Brian Eno, Kraftwerk ve David Bowie’yi sayar. Gira’nın yapmak istediği, şarkıların çıkış noktası akustik gitar olsa da, kendi ifadesiyle onları stüdyoda işkenceden geçirip baştan çıkararak farklılaştırmak. Konserde yaşananlarsa o ses ve ritimlerin bir tür yamyamlığa maruz kalması.

Gerçekten de Swans’ın müziği, algıları zorlayıp gerçekliği en yalın boyuta taşır, soyut ve vahşidir ama aslında gerçeğin ta kendisidir. Canlı performanslarında bu katı saflığın müziğin sunuluşuna da yansıdığı anlatılır. Ben grubu hiç canlı dinlemedim ama Gira’nın konserlerde önde duran izleyicilerin ellerine bastığı, headbang yapanı yakalarsa ısırdığını, mekanın tam bir kaos içine girdiğini okumuştum. Hatta son dönemde özel olarak konserden önce klimayı kapattırıp seyircilerin bayılana kadar dayanıklılığını test ettiklerini okudum. Sonuç olarak hiçbir şey yapmadan dinleyebileceğiniz bir müzik değil bu; aktif bir konumda olmanız, bedeninizle ve ruhunuzla bir ölçüde yıpranmanız gerekiyor dinlerken.

Konser salonundaki deneyim böyleyse, evde oturup dinlerken nasıl oluyor? Bu sorunun yanıtını “The Seer”i dinlerken bir kez daha düşündüm. Elime basan, ısıran yoktu, ortam bayılmama neden olacak kadar sıcak da değildi ama ruhen bir o yana bir bu yana çarpıldığımı hissettim. İki saatlik albümde yer alan 11 şarkı, dinleyiciyi sokmak istediği atmosfere yavaş yavaş sokmuyor, aniden tutup kolundan hızla fırlatıyor.

Low grubundan Alan Sparhawk ve Mimi Parker’ın geri vokalde eşlik ettiği “Lunacy”de çocukluğunuzun masum günlerinin bittiği söylenerek bir cinnet halinden dem vuruluyor. Hiçbir zaman düz aşk şarkıları yapıp, iyiliklerden, güzelliklerden söz etmedi Swans. Hep anlatılmayan, gizlenen konulara, dünyadaki tuhaflıklara işaret etti. Bu albümün de farklı olacağını düşünmek için bir neden yok. Geleceğe dair kehanetlerini sıralarken, aslında içinde bulunduğumuz anda görülmek istenmeyenleri de aktarıp bir çeşit yaşanan anın kaşifi de oluyor Michael Gira.

Ardından 10 dakikalık “Mother of the World” sürekli tekrarlanan bir gitar riff’i ile hipnotik bir etkiyle devam ederken, 7. dakikadan sonra Gira, petrolü ve diğer kaynaklarını tükettiğimiz dünyada katliam zamanının geldiğini haber veriyor. Şarkının son 1 dakikası, çok güzel bir melodiyle biterken Swans’ın neredeyse tek bir loop’un üzerine döşediği seslerle yarattığı atmosfere saygı duyuyorsunuz.

Albümle aynı adı taşıyan 32 dakikalık “The Seer”, sanki bir orkestradaki müzisyenler performanstan önce akort yapıyormuş izlenimi uyandıran bir ses curcunası ile başlıyor. Ardından adeta bir jam session'a dönüşüyor. 8. dakikadan itibaren Gira’nın “I See It All” diye sürekli tekrarladığı kusursuz vokali devreye giriyor. 15. dakikada kısa bir süre durulur gibi olsa da, son derece sert gitar ve davul performanslarıyla zifiri karanlığa doğru ilerliyor. Bana göre, açılışta “Lunacy” ile başlayan çıldırma hali “The Seer”da zirve yapıyor.

The Seer Returns”, Swans’ın şarkılarında sık rastladığımız kıyametin habercisi. Bu haberciyi etkili kılmak için de kullanılabilecek en iyi sesten yardım alınmış. Swans’ın kemik ekibinden şarkıcı/klavyeci Jarboe, geri vokaldeki haykırmalarıyla müziğe sadece gizemli bir hava vermekle kalmamış, ürperti düzeyini de en üst noktaya çıkarmış. Gira ise, yıkılan dağlardan, gümbürdeyen vadilerden söz ederken, devam eden savaşlara atıf yapıyor. Başka ülkelere savaşa gönderilen askerleri kastederek, Amerika’da son yılların en çok kullanılan sloganlarından biriyle bitiriyor şarkıyı “Bring back the children home.”

Albümün ortasında bir ünlü müzisyen daha ağırlıyor Swans. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun “Song for a Warrior”daki vokali, şarkı kendi içinde değerlendirildiğinde oldukça başarılı. Country esintili şarkı, soundu açısından albümün geri kalanıyla bir uyuşmazlık içinde gibi gelse de, bir konsept içinde düşününce, o noktada bir savaşçıya “Artık bu toprağı bulutlardan yapılma bir at üzerinde ele geçirecek bir savaşçısın / Kumları aşındıracaksın / Bazıları Tanrı’nın uzun zaman önce öldüğünü söylüyor / Ama ben senin göğsüne kafamı koyduğumda bir şeyler duydum” diyerek savaşçının içindeki ışığı bulması için sesleniyor. Böyle bir şarkıda noise rock sularından ayrılıp, başrolün piyano ve akustik gitara verilmesi, çok uygun olmuş.

Yaklaşık 9 dakikalık “Avatar”, albümde en sevdiğim şarkılardan birisi oldu. Sadece “Your life is in my hand”, “Your mind is in my eye”, “Your eye is in my mind” sözlerinin arka arkaya dokuz dakika boyunca yinelendiği şarkı, duyduğum en güzel post-rock şarkılarından birisi. 8. dakikaya yaklaşırken kilise çanını anımsatan seslerle her şey duruluyor ve piyanoyla birlikte ortalık yeniden karışıyor, fırtına çıkıyor, deniz coşuyor, bulutlar kararıyor. Birileri başkalarının hayatına hükmederken, hayatın da sonuna geliniyor...

Hemen ardından gelen “A Piece of the Sky”la Avustralyalı müzisyen Ben Frost’un akustik ve elektronik aletlerle yarattığı yangın seslerini duyuyoruz. Sonra titreşen seslerin kulaklarda uğultu gibi inlediği atmosferde gökyüzüne doğru yolculuk başlıyor. Sarı bir ışığın süzüldüğü yağmurla dolu bir tünelden geçilerek başka bir evrene yolculuk başlıyor. Kısa bir yolculuk değil bu. 19 dakika 10 saniyelik şarkıda yine geri vokallerde Jarboe’nin yanı sıra, deneysel folk-rock grubu Akron/Family’yi duyuyoruz. Bir yerde “The Sun fucks the dawn” diyor sözlerde. (Michael Gira’nın olaylara farklı açıklamalar getirmesi, hep ilgimi çekmiştir. Yağmur yağdığında sürekli şikayet eden bir arkadaşıma bir gün espriyle, “ Buhar tanecikleri soğuk hava ile sevişiyor. Öyle düşün. O zaman fantastik bulabilirsin” demiştim. Hiç öyle düşünmediğini söylemişti, gülmüştük. Bu sözüyle aklıma o anımı da getirdi Gira.) Şarkının sonu, “Orada mısın? Ay’da mısın? Havada mısın? Elimde mi parçalandın? Ateşe mi atıldın?” sorularını duyuyoruz. Belli ki giden gitmiş, nerede olduğu belli bile değil...

Son şarkı, 23 dakikalık “The Apostate”, Can’i anımsatan endüstriyel bir soundla başlayıp, ilerledikçe rotayı adeta Tom Waits’e doğru kırıyor. “Çık aklımdan / Bir yalanı yaşıyoruz / Tanrı’ya giden yol!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor Michael Gira. Aynı anda kulakları yırtarcasına çalan klarneti de duyunca diyorsunuz ki, olan biten bunca şeyden sonra delirmeyip de ne yapacaktık bu dünyada? Albümün son bir dakikasının ritmik olmayan perküsyon seslerine ve haykırışlara ayrılması ise, işte o an geldi çattı diyor. 21. yüzyılda modern toplumun delirme anını kayda almış Swans. Michael Gira ve ekibi, bugüne kadar Swans’ın kaydettiği bütün albümlerin zirve noktasına ulaşmış. “The Seer”i yapması 30 yıl sürdü demeleri boşuna değil. Bana göre grubun en güzel albümü olmasının yanında, kuşkusuz bu yılın da en iyilerinden birisi.

Hem teması hem soundu ile bütünlüklü, çok iyi kurgulanmış ve yorumlanmış şarkılarla dolu, usta işi bir albüm. Heavy metalden country’ye, drone’dan post-rock’a black metal’den ambient’a farklı etkileri kaynaştırıp müthiş bir ses deneyimine girişmiş Swans. Müziğin türü herkesin kulağına uygun olmayabilir ama bu yapılan işe saygı duymamayı gerektirmez. Albümlere numara ile not vermiyorum; verseydim tam not alırdı benden.




-

27 Kasım 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 94: Tom Waits - Bad as Me (ANTI- Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 27 Kasım 2011

Tom Waits’in 17. stüdyo çalışması “Bad As Me”, kuşkusuz yılın en çok merakla beklenen albümlerindendi. Geçen ay yayımlanan albüm, 2004 tarihli “Real Gone”dan bu yana Waits’in yeni şarkılarına yer verdiği ilk çalışma. 2006’da çıkan "Orphans : Brawlers, Bawlers & Bastards”, sanatçının film ve derleme albümler için yaptığı bazı eski kayıtlar ile yeni şarkılarını bir araya getiren 3 CD’lik bir toplamaydı.

Uzun bir aradan sonra yeni Waits şarkılarını dinleme düşüncesi bile tek başına heyecan verici ama acaba albüm tüm dünyada yarattığı bu heyecanı hak etti mi, yoksa Tom Waits fenomeni miydi bunu yaratan? Albümü dinlerken bu soru aklımdaydı.

Toplam 13 şarkının yer aldığı “Bad as Me” (deluxe versiyonunda fazladan 3 şarkı daha var), müzisyenin önceki albümlerinde de var olan kalp kırıklığı, savaş, günlük yaşamdaki zorluk ve üzüntü gibi temaları işliyor. Waits, bazen öfkeli, bazen umutsuz ve çatallı sesine çok iyi yansıtabildiği duygulardan anlaşıldığı üzere de “Kiss Me” adlı şarkıda olduğu gibi bazen de romantik...

Saksofon, trombon ve bas klarnetin öne çıktığı “Chicago”, enerjik sounduyla duyduğum en iyi albüm açılış şarkılarından birisi. Yeni ve daha özgür bir gelecek için Chicago’ya yapılan göçü anlatan şarkı, gitarda yer alanKeith Richards ve Marc Ribot’u, efsanevi blues mızıkacısı Charlie Musselwhite ile buluşturduğu için de ayrıca çok keyifli.

Keith Richards, “Chicago” dışında “Satisfied” ve “Last Leaf”te de gitarla eşlik ediyor. Bunun yanı sıra, “Last Leaf’te” vokal desteği de vermiş Tom Waits’e. Albümün en güzel baladı “Last Leaf”te bir yaprak, mecazi bir şekilde yaşlılığın yarattığı çöküşe direnişin çağrışım sembolü olarak kullanılmış. “Sonsuza kadar burada olacağım / Ne kadar diye bilmek istersen / Bu ağacı keserlerse / Bir şarkıda çıkar gelirim” diyor Waits.

Albümün belki de en ilginç şarkısı, Tom Waits’in The Rolling Stones’a yanıtı niteliğindeki “Satisfied”. Waits’in “Now Mr Jagger! And Mr Richards! I will scratch where I been itching!” diye boğazı yırtılırcasına bağırdığı şarkı, tahmin edilebileceği gibi grubun “Satisfaction” adlı klasiğinden esinlenmiş. Hissedilir bir gospel etkisini barındıran bu şarkıya karşılık The Rolling Stones ne yanıt verebilir şimdi onu merak ediyorum.

Üzerinde durmak istediğim şarkılardan bir diğeri “Hell Broke Luce”. Red Hot Chili Peppers basçısı Flea’nın da eşlik ettiği parçada geri planda ezan, bomba ve taramalı silah sesleriyle ritmik bir sinemasal atmosfer yaratmış. “Güzel bir evim vardı ama terk ettim, sol sağ sol, O lanet olası bomba sağır etti beni...” diyerek başlayan şarkıda Waits’in sesinden savaşa öfke taşıyor.

“Bad as Me”, müzikal açıdan Tom Waits’in rock, blues, gospel, R & B ve cazı kendine özgü deneysel tarzla buluşturduğu bir çalışma. Başta Keith Richards, Flea, Los Lobos’tan David Hidalgo, Marc Ribot, Charlie Musselwhite, klavyeci Augie Meyers gibi usta isimlerin çaldığı albümü büyük bir zevkle dinliyorum.

Ancak şunu belirtmem gerekir ki, “Bad as Me”, “Real Gone”ın yaptığı şaşırtıcı etkiyi yapmadı; onun çizgisinde ilerliyor. Bu albümde önceki çalışmalara göre keskin bir dönüş yok; daha önceden yaptığını bu defa da çok iyi yapmış Tom Waits. Her zamanki gibi türleri kaynaştırmış, çok sayıda enstrümanla renkli ve dinamik bir sound elde etmiş. Şarkı yazımını ve prodüktörlüğü, yine eşi Kathleen Brennan ile birlikte yürütmüş. Hayat, aşk, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar ve kızgınlıklarla örülü Tom Waits dünyasını yine görkemli bir söz ve melodi evreninde kurguluyor.

Öncekilerin çizgisinde olması, iyi olmadığını değil, onlar kadar iyi olduğunu gösterir. İçlerinde daha çok sevebilecekleriniz olsa da, es geçilecek hiçbir şarkı yok albümde. Öyleyse ilk paragrafta sorduğum soruya yanıt vermem gerekirse; “Bad as Me”, yarattığı heyecanı sonuna kadar hak etmiştir. Ancak şapka çıkarırım böyle usta bir işe.



13 Kasım 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 92: David Lynch- Clown - Crazy Clown Time (Play It Again Sam)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 13 Kasım 2011

David Lynch’i film yönetmeni olarak tanıyıp, gerçekle düşü birbirine karıştıran ürpertici filmlerini beğeniyle izleyen biriyim. Albüm yayınlayacağını duyunca mutlaka sıra dışı olacağını tahmin ettiğimden epey meraklandım.

Aslında albüm haberi Lynch’i tanıyanlar için büyük bir sürpriz değildi. Çünkü “Blue Velvet”, “Lost Highway”, “Mullholand Drive” gibi efsane filmlerin yönetmeni, eserlerinde özellikle 1950’li, 60’lı yıllara ait müzikleri duyguları harekete geçirmek amacıyla çarpıcı bir biçimde kullanışıyla ünlü bir isim.

Ayrıca Lynch, bugüne kadar soundtrack albümleri için de çeşitli müzisyenlerle çalıştı; Twin Peaks adlı televizyon dizisi için Angelo Badalamenti ile müzik yaptı. 2007’de “The Air Is on Fire” adlı projesi için ses mühendisi Dean Hurley ile birlikte dark ambient türünde bir albüm yayınladı. 2009’da gitarist Dave Jaurequi’nin anısına o güne kadar birlikte çalıştığı müzisyenlerle yaptığı işleri toplayan bir albüm çıkardı.

En son geçen yıl Danger Mouse ve Sparklehorse’un birlikte yayınladığı “Dark Night of the Soul” albümünde “Star Eyes (I Can’t Catch It)” adlı şarkıda vokali üstlendi.

Ama bütün bunların hepsi, daha çok başka müzisyenlerle yaptığı işbirlikleriydi; “Crazy Clown Time”da prodüktörlüğü yine Dean Hurley ile birlikte yürütmüşler ama tamamı David Lynch tarafından yazılan bir çalışma.

Kanımca, Lynch’in “modern blues” diye tanımladığı 14 şarkılık albümü kategorize etmek olanaklı değil. Elektro-pop’tan rock’a, blues’dan drone’a kadar çok çeşitli türlerin karışımı söz konusu. Lynch’in ev stüdyosunda ortaya çıkan kayıtlar büyük ölçüde elektronik; sert gitarların eşlik ettiği rock’a yakın şarkılar da var, dream pop sınırlarına girenler de.

NPR’ın sitesinde bir okuyucu, albüm için “Pere Ubu + Moby + Tom Waits + Nick Cave = Crazy Clown Time” yorumunda bulunmuş. Tamamen katıldığım bir yorum oldu bu. Tek bir isime benzeterek bu albümü tanımlamak olanaklı değil; ama iki isim de yeterli değil. Ancak kendine özgü bir karışım bu albüm hakkında bir fikir verebilir.

Albümde sadece açılış parçası “Pinky’s Dream”de Yeah Yeah Yeahs grubundan Karen O var; diğerlerinde Lynch’in vocoder ve elektronik efektlerle bozulan sesini duyuyoruz. Pinky adlı birisinin rüyalarını anlatan “Pinky’s Dream”, müzik dünyasında genellikle en beğenilen şarkı oldu. Karen O’nun vokali gerçekten de kusursuz ve tam da şarkının rock ruhunu yansıtıyor.

Ama benim en sevdiğim şarkı, albümle aynı taşıyan 7 dakikalık “Crazy Clown Time”. Bir David Lynch müzik albümü denilince benim ilk düşündüğüm ve duymak istediğim, o muhteşem gariplik. Bu duyguyu bana en iyi veren şarkı oldu bu. Bir evin arka bahçesinde yapılan dehşet verici bir partiyi tiz bir sesle anlatan David Lynch’i dinlemek, belki herkese göre değil ama benim tam beklediğim şey. Her an korkunç bir şey olacakmış gibi bir hissi insanın içine yerleştiren o ürpertiyi sevdim.

Lynch’in modern hayat hakkındaki şarkı sözleri, aslında albümün genelinde çok da karışık değil. Bir şiir gibi okuduğunuzda pek de bütünlüklü ve çarpıcı bir anlamları yok. Ancak asıl etki, elektronik sesler ve çeşitli efektlerle Lynch’in tuhaf vokali birleşince ortaya çıkıyor. Tam o anda İngilizce’ye “Lynchian” sıfatını kazandıran sanatçıya özgü bir işle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

Yine de “Strange and Unpredictable Thinking” adlı şarkıda diş çürümesinden ruhani aydınlanmaya kadar birbiriyle çok ilgisiz konularda yazılmış sözlerin nereye varmak istediğini çıkarsamaya çalışmak yorucu olabilir.

Ama albümün bu yönü de Lynch’e çok uygun. Nasıl onun her filminden “Şimdi bu ne hakkındaydı?” diyerek çıkan çok sayıda insan oluyorsa, bu albümü dinledikten sonra da aynısını söyleyen çok olacak. “Crazy Clown Time”, karanlık, gerilimli, epey garip, oldukça sıra dışı, çok karışık; yani tamamen Lynchvari.





_

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Yıldızların Altında Marianne


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 23 Mayıs 2011

İstanbul’da her günü kaçırılmayacak konserlerle dolu, festival gibi bir haftayı cumartesi gecesi Marianne Faithfull’la sonlandırdık. 2008’de ilk kez Babylon’da canlı dinlediğimde, bazıları çatallaşan sesi yüzünden artık eskisi gibi şarkı söyleyemediğini düşünse de, ben çok zevk almıştım.

Bu defa İstanbul Modern’in bahçesinde arkada İstanbul Boğazı ve gemi görüntüleri, gökte yıldızlar ve havada kuşlar eşliğinde dinledik Faithfull’u. Ancak ocak ayından beri müzenin bahçesindeki konserlerde alkollü içki yasaklanmış. O yüzden keyfimizi bir kadeh şarapla renklendiremedik; çay, kahve içtik...

Rock müziğin efsane sesi Faithfull, 65 yaşın verdiği olgunluk içinde, yine siyah ceket ve pantolondan oluşan sade giyimiyle, açıklanan konser saatinden sadece 10 dakika gecikmeyle karşımızdaydı. Açılış parçası, bu yıl başında çıkan albümüyle aynı adı taşıyan “Horses and High Heels”ti.

Faithfull’a albümde de eşlik eden Doug Pettibone ve MC5’dan tanıdığımız Wayne Kramer (gitar) gibi yetenekli müzisyenlerin yanı sıra sahnede çok sağlam bir grup vardı. Rory McFarlane (bas), Martyn Baker (bateri) ve akordeon, saksofon, piyano, klavye gibi birçok aleti çalan, aynı zamanda Faithfull’ın müzik direktörü Kate St John konserin kalitesinde önemli pay sahibiydi.

Son albümden “Why Did We Have To Part”ın ardından canlı dinlemeyi en çok beklediğim şarkı geldi. Faithfull’un “The Gutter Twins”in “The Stations” adlı parçasına yaptığı cover’ın albümdeki kadar mükemmel bir versiyonunu dinledik.

Bu arada konserdeki dinleyici kitlesinin bilinçli tavrını da vurgulamak gerek. Bu durum Marianne’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, “Müziğe yoğunlaşıyorsunuz!” diyerek teşekkür etti.

Faithfull’un her şarkıyı ayrı ayrı sunuşu, onlar hakkında kısa bilgiler aktarışı, konseri bir anlamda onun geçmişinde yolculuğa dönüştürdü. “There’s a Ghost”u Nick Cave ile yazdığını, “Prussian Blue”nun bir dönem yaşadığı Paris’e duyduğu sevgiyi anlattığını, “That’s How Every Empire Falls”da Amerika’ya pek de sevgi duymadığını, “Incarceration of a Flower Child”ı Roger Waters’ın elinden zorla aldığını, “As Tears Go By”ı Mick Jagger ve Keith Richards’ın onun için yazdığını, “Strange Weather”ı ise Tom Waits’in ona yazdığını söyledi.

Kimi zaman elleri ceplerinde, kimi zaman müzisyenlerin sololarında sandalyeye oturup dinlenerek, kimi zaman da bir sigara yakarak sahnede oldukça rahat göründü Faithfull. Sigara içtiği için pişmandı; Londra’ya dönünce hipnotizma yöntemini deneyip bırakacağını söyledi.

Kalabalığın içinden bağırarak şarkı isteğinde bulunanları Babylon konserinde olduğu gibi kibarca susturmasını bildi: “Bu yaşa geldim. Ne çalacağımı bilmediğimi düşünmüyorsunuzdur değil mi? Güvenin bana.

Konserin ilk yarısında ağırlıkla yeni albümden çalarken, ikinci yarıda herkesin heyecanla beklediği eski parçalara döndü. “Sister Morphine”den sonra ezan başlayınca bir an durdu, ne yapacağını bilemedi; sonra kalabalığa sorup onay alınca devam etti.

Broken English” ve John Lennon bestesi “Working Class Hero”yu söylerken sesi çok güçlü çıkıyordu. Baktı ki şarkıyı söyleyenler var, “Bu şarkı hâlâ canlı değil mi? Kuşaktan kuşağa geçiyor mu?” diye sordu. “Evet!” yanıtını alınca keyiflendi: “Sizler iyi çocuklarsınız!


Konserde çalınan şarkıların listesi:

1-Horses and High Heels
2-Why Did We Have to Part
3-The Stations
4-There is a Ghost
5-Crane Wife
6-Prussian Blue
7-Back In Baby's Arms
8-Going Back
9-That's How Every Empire Falls
10-Sister Morphine
11-Sing Me Back Home
12-Broken English
13-As Tears Go By
14-Working Class Hero
15-Incarceration of a Flower Child
Bis
16-Lucy Jordan
17-Strange Weather

-

7 Şubat 2011 Pazartesi

Karşıtlıkların mükemmel uyumu


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Şubat 2011

Geçen cumartesi gecesi Salon’dayız. Sahnede yan yana iki müzisyen duruyor. Birisi 34 yaşında, İskoçyalı, sarışın, güzel, konuşkan bir kadın. Diğeri 46 yaşında, Amerikalı, dinleyicilerle göz teması bile kurmayıp sadece yere bakarak şarkı söyleyen, kumral bir adam.

Onları hiç tanımasanız, ilk olarak dikkatinizi seslerinin müziğe yansıyan uyumu çeker. Ama tanıyorsanız, “Nasıl oluyor da bu kadar farklı iki ses, iki karakter böylesine bir uyum yakalayabilir?” dersiniz.

Kadının adı Isobel Campbell; şarkıcı, besteci ve çellist. Indie pop grubu Belle and Sebastian’ın vokalisti olarak tanıdık onu. Çellosuna eşlik eden yumuşacık sesiyle yer etti hafızamızda.

Erkeğin adı ise, Mark Lanegan; vokalist ve şarkı yazarı. 1980’lerde grunge müzik sahnesinin önemli gruplarından Screaming Trees’le başladığı kariyerine, 2000’den sonra hard rock grubu Queens of the Stone Age’de devam etti. 2004’ten bu yana da alternatif rock grubu The Gutter Twins’in iki ana vokalistinden birisi.

MARK LANEGAN'IN DÖNÜŞÜMÜ

Mark Lanegan’ı en son canlı olarak, 2008’de İstanbul Yeni Melek’teki The Gutter Twins konserinde dinlemiştim. Mekanın akustik sorunu ve müzik dinlemek yerine durmadan konuşan kalabalığa karşın, kükrercesine şarkı söylüyordu. Tom Waits’i andıran çatallı sesi, her şeye meydan okuyor gibiydi.

Rock müziğin bu güçlü sesini, hafta sonunda yine canlı duydum ama bu kez kükremiyor, akustik bir konserde yavaş yavaş insanın içine işliyordu.

Lanegan, The Gutter Twins’in yanı sıra, Isobel Campbell’la da 2004’ten bu yana çalışmalarını sürdürüyor. Geçen yıl birlikte üçüncü albümleri “Hawk”ı yayınladılar. Albümlerdeki şarkılar büyük ölçüde Campbell’in imzasını taşıyor; ama bana sorarsanız bu işbirliğinin temeli karşıtlıkların uyumu.

Isobel Campbell’in rüyada sayıklarmış gibi fısıldayan sesi müthiş bir saflık katıyor müziğe. Ancak ne zaman ki işin içine Mark Lanegan’ın yıpranmışlığı hissettiren bariton sesi giriyor, işte o anda müzik karakterini buluyor.

Isobel Campbell’ın söylediği gibi, o Lanegan’ı hareketlendirirken Lanegan ona bir ağırlık katıyor. Böyle olmasa, belki Isobel uçacak ya da Mark ağırlıktan çökecek...

KEYİFLİ, SAMİMİ VE HUZUR VERİCİ BİR DOKSAN DAKİKA

Utangaç ve içine kapanık karakteriyle bilinen Lanegan, o akşam da şarkı söylemek dışında dinleyicilerle hiç iletişim kurmadı. Isobel Campbell, sahnede kontrabasla ilgili bir ses sorunu yaşanınca özür diledi, sessizce müziği dinledikleri için izleyicilere teşekkür etti (Bu ironik miydi bilemiyorum; çünkü konuşanlar vardı); hatta bir ara çello çalarken hata yapınca işi şakaya vurdu.

Son derece masum bir ses tonuyla, “Ama bu birlikte çaldığımız grup yeni, İstanbul’a daha önce hiç gelmemiştim, üstelik daha önce jet lag de olmamıştım” diyerek güldürdü herkesi. O anda bile önüne bakan Lanegan hafifçe gülümsedi ancak...

Yaklaşık 1.5 saat süren konserde, hem son albüm “Hawk”tan hem de önceki çalışmalarından folk-rock, folk-blues ve country esintili şarkılar yorumladı ikili. Keyifli, samimi, huzur verici bir doksan dakika geçirdik.

Konserden videolar:



Untitled from zülal on Vimeo.



(Konser videoları bana, fotoğraflar Ali Güler'e aittir.)

_

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kahramanları Aykırı...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 15 Şubat 2010

İKSV’nin yeni konser mekanı Salon’a, ilk kez geçen cumartesi gecesi gittim. The Tiger Lillies grubunu dinleyeceğim için heyecanlıydım. Bu heyecanım, Deniz Palas’tan içeri girdiğim anda daha da arttı. Çünkü Salon’u gerçekten beğendim. O nedenle, konsere geçmeden önce biraz bundan söz etmek istiyorum.

Salon, alternatif konserler için ideal büyüklükte, ses sistemi, ışıklandırması ve havalandırması gayet iyi, sıcak ve modern bir mekan. Ama en önemlisi, en sevdiğim türden konserlere uygun bir yapısı var: Yani müzisyenle dinleyici arasındaki sınırı kaldırıp, ortak bir deneyimi birlikte yaratmalarına olanak sağlıyor.

İstanbul, güzel bir konser mekanı kazandı. Bengi Ünsal’ın yöneticiliğinde Salon’da unutulmaz konserlere tanık olacağımızdan hiç şüphem yok.

ACIDAN NEŞE ÇIKARANLAR

Gelelim The Tiger Lillies’e... Kurt Weil’ın alaycı ve kışkırtıcı müziğinden izler de var müziklerinde, Edith Piaf tarzı dramdan da... Kimi zaman Jacques Brel kadar dokunaklı, kimi zaman Balkan müzikleri kadar neşeli... Tarifi zor bir tür sokak operası bu!

Grubun kurucusu vokalist Martyn Jacques, müthiş yetenekli bir kastrato. Falsetto’dan Tom Waits benzeri çatallı bir sese yaptığı anlık geçişleri, aldığı opera eğitimine borçlu.

Yüzünde palyaçoları andıran bir makyaj var ama onlar gibi gülen bir ağzı yok; sanki şeytani bir palyaço gibi. Konser boyunca akordeon, gitar ya da piyano çaldığı anlarda, gergin, hüzünlü ve bazen de ürkütücü bir ifade var yüzünde...

Perküsyoncu Adrian Huge’u “davulun James Joyce’u” diye tanımlamış David Byrne. Bildiğiniz türden aletlerin yanı sıra, mutfak gereçleri ve çeşitli oyuncakları da vurmalı çalgı olarak kullanıyor.

Perküsyon setinin yanında kocaman bir bavul var. Arada bir ordan plastik bir oyuncak alıp, başlıyor önüne gelen yere vurmaya; oyuncak bir bebeği davul sopası yapıyor, yukardan sallandırılan tencerelere vuruyor. Hatta bir ara hızını alamayıp tüm seti vura vura darmadağın ediyor.

En ilginç gösterisini ise, M & M çikolatalarıyla yapıyor. Bir sandalyenin üstüne çıkıyor ve ağzına doldurduğu çikolataları teker teker düşürerek çalıyor zilleri...

Grubun üçüncü üyesi, kontrabas, teremini ve müzikal testerede harikalar yaratan Adrian Stout. Sadece aletleri çalmakla kalmayıp, zaman zaman da kabare türü gösterilere katılıyor. Örneğin ışıklı şeytan boynuzu takıyor kafasına, teremini çalarken yüzünün aldığı ifadeleri izlemek de ayrı bir zevk doğrusu.

Şarkılarında kırlarda koşan sarı saçlı kızlarla yakışıklı oğlanları anlatmıyor The Tiger Lillies. Onların kahramanları sokak kadınları, kaybedenler, serseriler, aykırı insanlar. Şiddet, karanlık, zalimlik var şarkılarında...

Peki, aslında insanın içini acıtan konulara konserde neden gülüyor insanlar? Çünkü The Tiger Lillies konserleri kara komedi filmi gibi; hayatın hoş olmayan ama bir o kadar da gerçek yönlerini, bir hiciv zenginliğiyle sunuyor.

Bir anlamda, kötülükleri ortaya dökerken, Brecht gibi, kapitalist toplumda insan onuruna yakışır bir biçimde yaşamanın olanaksızlığını sergiliyorlar.

Anlattıkları nahoş konular yüzünden onları kınayanlar da var; ama Martyn Jacques’ın buna verdiği yanıt kayda değer: “Lütfen, televizyon bizim herhangi bir şarkımızdan daha iğrenç bir halde!

Haksız mı?

-

25 Ekim 2009 Pazar

Okuyucu İstekleri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 24 Ekim 2009

Bu yazının içeriğini, okuyuculardan aldığım e-postalar oluşturdu. Zaman zaman yeni çıkan albümleri sorup, “Neden onu da yazmıyorsunuz?”, “Neden bu albümden hiç söz etmiyorsunuz?” diyorlar.

Öncelikle şunu söylemeliyim; o kadar çok albüm yayınlanıyor ki, hepsini yazmak olanaklı değil. Ancak aralarından ihmal edemeyeceklerimi seçiyorum. Ama bu hafta, okuyucuların sorduğu albümleri yazdım.

PETE YORN & SCARLETT JOHANSSON- BREAK UP

Pete Yorn, bu albüm projesine Scarlett Johansson'ı katmakla hata etmiş. Çünkü Scarlett'in iyi bir sesi yok ve şarkı söyleyemiyor. Tom Waits şarkılarını seslendirdiği albüm bir felaketti zaten, ama nedendir bilmem ısrarla müzik çalışmalarına devam edeceğini söylüyor. Güzel olan her oyuncunun müzisyen de olabileceği fikrine nasıl varıldı bilmiyorum...

Pete Yorn, şarkılarını yazarken, aklında, Serge Gainsbourg ile Bridget Bardot'ya benzer bir ikili yaratmak varmış. Düşünmüş kim Bridget Bardot olabilir diye... Ve sinemada onun yerine aday gösterilen Scarlett'i uygun bulmuş. İyi de film çekmiyorsunuz ki, albüm yapıyorsunuz...

Üstelik, Serge ile Bridget arasındaki özel ilişki, Scarlett ile Pete'in arkadaşlık ilişkisinden çok farklı olduğu için, bu albümdeki şarkılarda ruh da yok. Ama albümün iTunes satış listelerinde ilk 10 arasında olmasına bakılırsa, Yorn'un pek de fena bir pazarlama taktiği izlemediğini söylemek mümkün. Scarlet çok ünlü ya, medyada çok haberi çıkıyor.

Keşke, şarkı söylemeyi bilen iyi bir ses bulup, onunla ikili oluştursaydı Pete Yorn... O zaman en azından ortalama bir pop albümü olurdu...

IMOGEN HEAP-ELLIPSE

İngiliz şarkıcı/prodüktör Imogen Heap’in yeni albümü “Ellipse”, elektro pop türünü sevenler için iyi bir seçim olabilir. Aşk, ilişkiler, ayrılık ve doğa temalı şarkılarda, özenli bir prodüksiyon çalışması yapılmış.

Imogen Heap’in çok güçlü ve büyüleyici bir sesi yok; ama kullandığı teknikle bunu aşmanın yolunu bulmuş. Elektronik müziği folk tarzıyla birleştirip, kendine özgü farklı bir yöntem yaratmış. Çoğu zaman fısıldarcasına, usulca söylüyor şarkıları ve melodinin içine kattığı farklı seslerle güçlendiriyor soundu.

Bazı şarkılarda, usta müzisyenler eşlik etmiş Imogen Heap’e. Örneğin, “Canvas” adlı şarkıda akustik gitarı, ünlü Hint kökenli müzisyen Nitin Sawhney çalıyor.

Sakin bir zaman dilimine, sabahın ve akşamın dinginliğine eşlik edebilecek bir albüm “Ellipse”. Bazıları için bu kadar sakinlik sıkıcı olabilir, ama sanatçının önceki çalışmalarını sevenler şüphesiz beğenecektir. Yine de, bana sorarsanız, “Ellipse”in Imogen Heap’in kariyerinde bir dönüm noktası olduğunu söyleyemem...

ARCTIC MONKEYS-HUMBUG

Alternatif rock müziğinin gözde grubu Arctic Monkeys’in 3. stüdyo albümü “Humbug”, oldukça iyi eleştiriler aldı. Çoğu kişi, grubun bu albümle daha olgun bir sound elde ettiğini düşünüyor.

Kanımca, daha önceki albümleriyle kıyaslanırsa, “Humbug” daha sağlam bir altyapıya oturmuş. Bunun önemli bir nedeni, Queens of the Stone Age’den Josh Homme’un da prodüktör olarak bu albüme katkıda bulunması. Fakat bazen, “Crying Lightning”de olduğu gibi, gereksiz gitar sololara girildiğini düşünüyorum...

Bu albüm, The Smiths etkisini daha fazla hissettiriyor. Belki de bu nedenle Humbug’ı öncekilere göre daha dinlenebilir bulduğumu söylemeliyim.

Solist Alex Turner’ın belirgin bir ironi ve espri anlayışıyla aktardığı sosyal hayat gözlemleri ilginç. Morrissey ve Jarvis Cocker’ın şarkı sözlerini sevenleri burdan yakalıyor Arctic Monkeys... Morrissey hayranlarına özellikle “My Propeller”, “Secret Door”, “Cornerstone” ve “Dance Little Liar”ı öneririm.

Bir de, Alex Turner’ın yan projesi “The Last Puppet Shadows”un, grubun müzikal yelpazesinin genişlemesinde epeyce payı olduğu anlaşılıyor. O oluşumdan çok da güzel bir albüm çıkmıştı. Umarım devamı gelir.

Bakalım post-Britpop’da yükselen Arctic Monkeys trendi nereye varacak? NME dergisi, grubu yere göğe koyamayınca, İngiltere Başbakanı Gordon Brown bile her gün Arctic Monkeys dinlediğini söylemişti. Ama sonra da bir soru üzerine hiçbir şarkılarının adını hatırlayamamıştı. Bir grup moda olmaya görsün; o modayı izler görünmek için nasıl da sıraya giriyor insanlar...

8 Şubat 2009 Pazar

Patron'un Yeni Rüyası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Şubat 2009

Barack Obama, geçen kasım ayında eşi Michelle ile bir konsere gittiğinde şu itirafta bulunmuş: “The Boss (patron) olamayacağım için başkanlık yarışına giriyorum.” Patron dediği kişi, elbette Bruce Springsteen...

Herhangi bir Amerikalıya “Rock müziğin patronu (The Boss) kim?” diye sorsanız, hep aynı ismi duyarsınız. İşte o değişmez isim, işçi sınıfının kahramanı, “Working on a Dream” (WOAD) adlı yeni albümüyle son günlerde yine müzik gündeminde...

Albüm gelecek hafta Türkiye’de de satışa çıkacak ama ben meraktan bekleyemedim ve araştırıp Amerika’nın ulusal kamu radyosu NPR’ın özel dinleme seansını yakaladım. Günlerdir dinliyorum albümü ve şunu söyleyebilirim ki; Springsteen yine göstermiş patronluğunu...

35 yıldır Amerika ve Amerikan halkı hakkında hikayeler anlatan Bruce Springsteen, bu defa politikaya ve toplumsal olaylara değil, daha çok kişisel konulara, umudun ve aşkın gücüne odaklanmış.

Aslında ona sorarsanız, son 35 yılı Amerikan rüyası ile Amerikan gerçeği arasındaki farkı ortaya koymaya çalışarak geçirdiğini söylüyor. Son albümde söz ettiği rüyalar da, gerçekleşmeyecek türden değil; gündelik yaşam içinde, sıradan insanların küçük hayalleri...

Springsteen’in müzik yaşamı boyunca kendisine eşlik eden The E Street Band ile birlikte kaydettiği bu albümde, 12 yeni şarkı ve iki de bonus şarkı var. Kısa bir süre önce Altın Küre Ödülleri’nde "En İyi Şarkı Ödülü"nü kazandığı “The Wrestler” da bunlardan birisi.

Kariyeri sona ermekte olan bir güreşçinin normal yaşama uyma güçlüğünü anlatıyor bu parça... Piyano ve akustik gitarın öne çıktığı blues/country etkisindeki “The Wrestler”, albümün en melankolik şarkısı...

“Working on a Dream”in tümünü dinleyince, yansıttığı atmosferin Springsteen’in önceki çalışmalarından farklı olduğu görülüyor. Özellikle Bush döneminde çıkan üç albüm, The Rising (2002) ve Devils & Dust (2005) ve Magic (2007), daha sert bir sounda sahipti. Yeni albümde ise, pop, rock, country ve soul müziğin karışımı söz konusu. The Beach Boys, The Byrds ve Roy Orbison’ı andıran şarkılar dikkat çekiyor.

Bir diğer fark ise, önceki albümlerin politik eleştirel tavrına karşın, WOAD’de Obama dönemine özgü heyecanın ortaya çıkışı... Gerçi Springsteen, albümün ilk melodisini 2007 turnesi sırasında boş kaldığı anlarda yazmış; ama belli ki sonrasında kendisini başarılı geçen turnenin sevincine kaptırıp, Amerika’da yeşeren umuda bırakmış...


AŞK VARSA ZAMAN GÜCÜNÜ YİTİRİR

Working on a Dream’de öylesine olumlu bir bakış açısı var ki, albümün en romantik şarkısı “Kingdom of Days”, insanın sevdiğinin yanında yaşlanmasının güzelliğinden söz ediyor...

Sevdiğinin yanında yaşlanan adam, yazın bitişinin bile farkına varmıyor; ona göre bu, sadece kadının yüzüne yansıyan ışıkta belli belirsiz bir ışık değişimi... Kim sevmez bu metaforu? “Aşkın olduğu yerde zaman gücünü yitirir,” diyor Patron. Kim katılmaz buna?

Belki de ilk kez bu kadar aşk dolu itiraflara yer veren Springsteen, pop/rock türündeki “Life Itself”de de sevdiğine “Sensiz yaşayamam,” diyor. Ama bunu yıkıcı bir hüzünle değil, etkileyici bir gitar soloyla süslediği naif bir melankoliyle yapıyor...

Yavaş, romantik şarkıların yanı sıra, kalabalıkları coşturacak türden parçalar da var albümde. “This Life” bunun iyi bir örneği. Koronun eşlik ettiği la, la, la... sesleri ile akıp giden, sonunda her şeyin yoluna gireceğini duyuran canlı bir şarkı.

Dans etmeden duramayacağınız parçanın adı “Good Eye”. Springsteen, bu albümde birbirinden farklı tarzlarda vokal teknikleri kullanmış. Bu şarkıdaki çatallı vokal ise, şaşırtıcı derecede Tom Waits’i andırıyor. Harp, armonika, zil, davul ve gitarın yarattığı hareketli ritmiyle, bana göre, albümün en güzel şarkısı...

Bunların dışında, albümde üzerinde fazla durmaya değmeyecek birkaç şarkı olduğunu da belirtmeliyim. Örneğin “Queen of the Supermarket”... Springsteen’in evinin yakınında açılan süpermarketteki kasiyer kıza olan ilgisi ilham kaynağı olmuş bu şarkıya... Hiç umulmadık bir yerde karşınıza bir güzellik çıkabileceğini anlatmaya çalışıyor olsa da, sıradan bir melodi...

İhmal edilebilecek bir diğer şarkı ise “Tomorrow Never Knows”. The E Street Band’in 40 yıllık klavyecisi, geçen yıl yaşamını kaybeden Danny Federici’nin anısında yazılmış... Fakat benim gibi country müzikten pek hoşlanmayanlar açısından es geçilebilir...

Sonuç olarak, Working on a Dream'i beğenenler de olacak beğenmeyenler de... Ama bu albümün de altın statüsüne ulaşacağını tahmin etmek zor değil. Boşuna demiyorlar Bruce Springsteen Rock Müziğin Kral Midas’ı diye... Her dokunduğu albümü altına çeviren o değil mi?

20 Ocak 2007 Cumartesi

26 Ocak’ta Hangi Konsere Gideceksiniz?


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Ocak 2007

Karar vermekte zorlandığınız ama bu durumdan hoşlandığınız anlar var mıdır? “İnsan bundan neden hoşlanır ki?” diye düşünebilirsiniz. Fakat söz konusu kararı zorlaştıran neden eğer seçenek çokluğu ise, bu bir açıdan sevindirici bir durum olarak da görülebilir. İşte 26 Ocak günü İstanbul’da yaşayan müzikseverler için böyle bir gün olabilir. Çünkü aynı saatlerde hem Gotan Project hem de Stuart A. Staples konseri var. Soru şu: Hangisine gideceksiniz?

Ben birkaç yıl önce, New York’ta Central Park yaz konserleri kapsamında her ikisini de izleme olanağı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Ama yine de, o karar vermekte zorlandığım ve bu durumdan hoşlandığım anın keyfini çıkarıyorum. Çünkü bu bana İstanbul’un giderek bir kültür metropolü olma yolunda ilerlediğini hissettiriyor. Son yıllarda özellikle müzik alanında yaşanan gelişmeler, oldukça umut verici. Müzisyenler ve gruplar yeter ki ülkemize gelsinler, ben hangi konsere gideceğime karar vermek için zorlanmaya çoktan razıyım! (Bunu söylüyorum ama sakın ha David Bowie ile Brian Eno aynı gün gelmesin. Öyle bir durumda ne yaparım bilmiyorum…)

Tophane-i Amire’de Buluşan Tango ve Elektronik Müzik

Öyleyse, konserler arasında seçim yapmayı belki kolaylaştırabilir umuduyla, 26 Ocak günü güzel İstanbul’u daha da güzelleştirecek olan müzisyenlerin kimler olduğuna bakalım.

Tophane-i Amire gibi son derece etkileyici tarihi bir mekanda sahneye çıkacak olan Gotan Project, tango ve Latin Amerika ezgilerini elektronik müzikle buluşturuyor. Grubun isminde yer alan “Gotan” kelimesi de Buenos Aires sokak dilinde “tango” anlamına geliyor. 2000 yılında kurulan grup, 2001’de yayımlanan “La Revancha del Tango” adlı albümle büyük çıkış yapıp, tüm dünyada tanındı. Dünyanın pek çok kentinde 200’den fazla konser veren Gotan Project, geçen yılın mart ayında çıkan “Lunatico” adlı albümle de elde ettikleri başarıyı pekiştirdi.

Tangonun modern yüzü olarak görülen grup, konserlerinde akordeon, gitar, keman, piyano ve vokali bir arada kullanıyor. Onlar sahnedeyken, kendinizi konserden daha çok, sanki bir şenlikte hissediyorsunuz. Central Park’taki konserlerinde dev bir video ekran ve sahnedeki dansçıların ekrana yansıyan o kusursuz görüntüleri eşliğinde izleyenlere unutulmaz dakikalar yaşatmışlardı. Müzikleri öylesine tutkulu ve coşkun ki, kendinizi sahneye atıp dans edesiniz geliyor. Fakat dansçıların profesyonelliği karşısında, yerinizde dans eder gibi yapmanızın kendiniz ve herkes için çok daha iyi olduğunu fark ediyorsunuz. Elektronik müzikle harmanlanan tangonun ruhunuzu İstanbul’dan alıp Arjantin sokaklarına taşımasını istiyorsanız, 26 Ocak günü Tophane-i Amire’de olun.

Tindersticks’in Karizmatik Sesi

Aynı gecenin diğer önemli konseri, Stuart A. Staples tarafından Beyoğlu’ndaki Yeni Melek’te verilecek. Kimdir Stuart A. Staples? 90’lı yıllarda efsaneleşen ünlü İngiliz topluluk Tindersticks’in karizmatik sesidir. O öyle bir sestir ki, bir kere duyduysanız hayatınız boyunca unutmanız olanaklı değildir. Aşk ve ayrılık hikayelerini anlatan melankolik şarkıların mimarıdır o. Adı Leonard Cohen, Tom Waits ve Nick Cave gibi dev sanatçılarla birlikte anılır. Müzikal çizgisinden hiçbir ödün vermeden ticari başarıya ulaşabilen Tindersticks’in güçlü sesidir o. Bob Dylan, Neil Young, Lou Reed gibi ozan şarkıcıların geleneğini izler. Duruşu, sesi ve giyimiyle Tindersticks efsanesinin sembolüdür.

Stuart A. Staples, son birkaç yıldır solo çalışmalarına ağırlık veriyor. Yann Tiersen, Terry Edwards ve Tiger Lillies'den Adrian Huge'dan yardım alarak çıkardığı ilk solo albümü “Lucky Recordings”den sonra, 2006 yılında olgunluk albümü olarak nitelendirilen “Leaving Songs”u çıkardı. Staples, bütün Tindersticks albümlerinde olduğu gibi, solo albümlerinde de o içinize işleyen mükemmel karanlığı yansıtmayı başardı.

Central Park’taki Tindersticks konserinin yarattığı duygu selinden henüz çıkmamış bir halde eve doğru yürürken arkadaşımın, “Bu adamlar dünyanın en depresif müziğini yapıyor olmalı. İyi de bu melankoli neden bu kadar çekici, onun yanıtını bulamıyorum,” dediğini hatırlıyorum. Belki de yanıt Staples’ın sesinin büyüsünde ya da o sesin yansıttığı kelimelerin anlamında…

Ben 26 Ocak için kararımı verdim. Yeni Melek’in bir konser için taşıdığı tüm olumsuzluklara karşın, Stuart A. Staples’ın güçlü sesinin cazibesine karşı duramıyorum.

Translate