Sigur Ros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sigur Ros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2013 Salı

TROPIC OF CANCER - RESTLESS IDYLLS


24.09.2013
 

Yıllar önce Sigur Ros'un ilk albümü yayınlandığında bir arkadaşıma heyecanla dinlettiğimde, "Benim için fazla depresif..." demiş ve ilgi göstermemişti. Coldwave, synthwave, tekno, post-punk, gothic, shoegaze, bunların hepsinden etkiler taşıyan, karanlık bir müzik çoğu insana depresif gelebilir. Bu tür tepkiler aldığımda artık şaşırmıyorum ama ben hiç öyle hissetmiyorum. Beni üzmüyor; aksine dinlerken çok zevk aldığım için mutlu ediyor bu tarz müzikler. Oysa geçen gün Britney Spears'ın yeni albümünden bir şarkıyı dinlemek zorunda kaldığımda, duyduğum neşeli ama berbat müzik karşısında bir süre depresif bir ruh haline girdiğimi söyleyebilirim.

İnsanların müzikten beklentileri farklı elbette; bazıları müzik dinlerken eğlenme faktörünü ön plana alabilir, kimisi müziğin arka fonda kendisinin başka bir işle ilgilenmesini engellemeden akmasını bekleyebilir, kimisi de çok gürültülü bir müziğin içinde kaybolmayı arzulayabilir. Ben, öncelikle müziğin ruhuma dokunmasını istiyorum; bir şekilde beni sarsmalı, düşündürmeli, etkisi altında kalmalıyım. Bazı zamanlar oluyor ki, bir şarkı duyuyorum ve uzun süre başka bir şey yapamıyorum; aklım takılıyor müziğe, ayaktaysam oturuyorum bir yere ve o müziğin beni düşünce aleminde sürüklemesine izin veriyorum. Bana o deneyimi yaşatan müziklere ayrı bir tutkum var. Ortaokul yıllarından beri müzikle ciddi şekilde ilgilenmeye başladığım dönemden bu yana değişmedi bu. Bu hissi yaşatan müziklerin, hep daha karanlık post-punk soundunu taşıması bir rastlantı mıydı değil miydi diye çok düşündüm. İlk gençlik yıllarımda o soundun yaygın olması da bir etkendi belki ama bu zamana kadar artık onun etkisinden çıkmam gerekirdi. Çıkamadım. İlk aşkın unutulmaması gibi 80'lerin karanlık post-punk soundu içime işledi. Ama bundan şikayetçi değilim; hep dediğim gibi, bu sound olmasa hayat benim çok zor olurdu.

Bu yılın en iyi albümlerinden birisi de, sözünü ettiğim deneyimi yaşattı bana. Tropic of Cancer'ın (ToC) Blackest Ever Black etiketiyle yayınlanan ilk uzunçaları "Restless Idylls", bazıları tarafından "karanlık" diye bir kenara itilecek olsa da, benim baştacım olarak yerini aldı. Aslında albümün kapağında, kırmızı ojeli bir kadın elinin arkası yeşil bir fonda duran masa üstü abajura uzandığını görüyoruz; abajurun üzerinde de pembe güller var. Müzikle hiç ilgisi olmayan bir kapak tasarımı bana sorarsanız. Ama albümün sahibi müzisyen Camella Lobo, ısrarla "artık gotik tanrıçası olarak anılmaktan bıktığını, müziğinin insanları üzmesini ya da depresif bulunmasını istemediğini, artık şarkıların içinde bir ışık olduğunun da görülmesini arzuladığını" söylüyor. Bu kapağı eşi tekno prodüktörü Juan Mendez (Silent Servant) ile birlikte kendisi bizzat hazırlamış. Los Angeles'ta reklamcılık sektöründe çalıştığı için de bu konuya ayrı bir önem vermiş belli ki. 2007'de eşi ile birlikte başlattıkları ToC projesinin ilk kısaçalar ve single kapaklarına baktığımızda aradaki fark ortada. Siyah, beyaz ve çok daha gizemli kapaklardan bu aydınlık ve net kapağa geçilmiş. Kapak konusu üzerinde durmamın nedeni, aslında bunun Lobo'nun müzikte yapmak istediği değişimin de bir sembolü olmasından.

Ancak Camella Lobo'nun kendisiyle çeliştiği bir nokta var. Müziğinin bir korku filmine eşlik edebilecek şekilde algılanmasını istemediğini söylüyor. (Bence zaten daha önce yayınladıkları da öyle değil bu arada.) Bu isteğini sorgulayacak değilim, yalnız şarkı sözlerine baktığımızda hep geçmişe, bir insana özlem ve belirgin bir romantizm var. "Özlem" duygusunu "depresif" bulanların çok olduğunu biliyorum. Oysa bana göre hayat, yaşanmış mutlu anlardan ibarettir, tümüyle mutlu bir hayat yoktur; bir hayatın kesintisiz aynı mutlulukla geçmesini beklemek hayaldir. "Özlem" meselesine de böyle bakarsak, geçip gitti diye üzülmek yerine, yaşanmış olması nedeniyle mutluluk duyabiliriz.

Eşi ile müziğin alacağı yön konusunda görüş farkları yaşayınca, Tropic of Cancer'ı Eylül 2011'den bu yana tek başına yürütüyor Lobo. Açıkçası, eski kayıtları dinlediğimde yeni albümden dramatik farklar bulamıyorum. Tek başına kaldığında 90 BPM'in üzerinde şarkı yapamadığını itiraf ediyor kendisi. Tekno prodüktörü Juan Mendez'in yokluğunu aşmak onun için kolay olmamış ama bu albümde ünlü prodüktör Karl O'Connor'ın desteğini almış. Albümün son prodüksiyon dokunuşlarını ve miksini o yapmış.



"Restless Idylls"i baştan sona ilk dinlediğimde en çok "More Alone"a takıldım. Dans etmeye teşvik ederken, bir yandan da duygusal olarak etkiliyor. Lobo'nun alto sesiyle, gelmesini beklediği birine yalnızlığını anlattığı bir şarkı bu ama sevdiği de yalnız... "Bakın ne kadar mutluyum!" diye haykıran bir şarkı, hiçbir zaman beni böyle etkilemedi; dans ederken de bu büyüleyici karanlıkta kaybolmayı tercih ederim.

"Rites of the Wild"daki synth ve perküsyon diyaloğu, neredeyse kabile müziği tadında. Dead Can Dance'in post-punk ile daha fazla haşır neşir olduğu ilk dönemleri hatırlattı bana. Albümdeki diğer aşk şarkısı "Court of Devotion" ve "Children of a Lesser God"da tempo yavaşlayarak, derine doğru iniyor sesler. "Wake the Night", albümün en gerilimli sounduna sahip; sanki kalp atışına eşlik eden perküsyon, Camella Lobo'nun usulca telaffuz ettiği sözcükler ve ses tonu da, bir felaket sonrası yaşanan sahneyi getiriyor akla. Ancak albüm o gerilimle değil, "Rites of the Wild"daki yükselen tempoyla bitiyor.

Camella Lobo'nun kendi ruh dünyasında geçirdiği saykedelik bir tür yolculuğun müzikle belgeseli gibi "Restless Idylls". Beni bir dinleyici olarak o belgeselde izleyici olmanın ötesine geçirdi; kayıtsız kalamadım anlattıklarına. Canlı dinlersem de daha güçlü bir şekilde etkilenebileceğimi seziyorum. Konserlerinde kendisine gitarda Los Angeleslı post-punk grubu Dva Damas'tan Taylor Burch eşlik ediyor. Şu anda Avrupa turnesindeler; 20 Eylül'de Atina'da çaldılar. Keşke oraya kadar gelmişken İstanbul'a da yolları düşseydi.



-



26 Mart 2013 Salı

10 Yıl Sonra Aynı Kentte Sigur Ros'la İkinci Buluşma


26.3.2013

Bu akşam, konser takipçisi olarak benim kişisel tarihimde önemli. 10 yıl önce ilk kez New York'ta canlı izlediğim Sigur Ros'u bugün ikinci kez yine aynı kentte gördüm. Son 10 yılda grubun kariyerine, haziran ayında çıkacak 'Kveikur'u da katarsak, dört güzel albüm eklendi; artık tüm dünyada çok daha büyük bir grup oldular. 2003'te Radio City Hall'da ( ) albümünün turnesi sırasında izlediğim konserleri, beni son derece etkilemiş, kulaklarımın duyduğu olağanüstü güzellik karşısında mutluluktan ağlamıştım. Hep diyorum; güzelliğin o derecesi insanın içini acıtıyor, kaynağını mutluluktan alan o garip acı bir şekilde dışarı yansıyor.

Bu akşam grubu izlediğim mekan ise, 25 bin kişilik Madison Square Garden'dı. Büyük konserler için kullanılsa da aslında NBA ya da buz hokeyi maçları için uygun, dev bir kapalı spor salonu MSG. 10 yılda 4 albüm daha yaptı Sigur Ros ve bu süreçte 6 bin kişilik Radio City Hall'dan 4 katı büyüklükte bir mekanda konser verir hale geldi. Grubun hitap ettiği kitlenin nasıl genişlediğini göstermesi bakımından çarpıcı bir durum bu. Her ne kadar bir grup için MSG'da konser vermek bir prestij olsa da, açıkçası ben bu büyük mekanın ilk konserin etkisini değiştirebileceğinden endişe duymadım değil.

Bu konu Sigur Ros'un menajeri John Best ile Austin'de konuşurken de gündeme geldi. (Bu arada John Best'le tanışmam Savages grubunun röportajı sırasında oldu. Meğer onların da menajerimiş. Ben kendisiyle Savages için bir süredir temastaydım. Röportaj sırasında Sigur Ros'u izleyip izlemediğimi sordu. 2003'teki Radio City Hall konserinden söz edince, "O bizim için iyi bir şov değildi. Bazı teknik sorunlarımız olmuştu," dedi. Bunu duyduğumu çok şaşırmıştım, çünkü dinleyicilere yansıyan hiçbir sıkıntı yoktu.

Sigur Ros'un bu turne için büyük mekanları düşünerek yeni düzenlemeler yaptığını biliyordum; artık canlı performanslarında 4 değil, 11 kişiler. Benim gördüğüm kadarıyla 3 bakır üflemeli, 3 yaylı enstrüman eklenmiş kadroya, bir de elektronik sesler ve perküsyonda onlara eşlik eden bir müzisyen daha vardı sahnede. Dolayısıyla koca salonu gümbür gümbür inleten çok tatmin edici bir sound elde edilmiş. Benim endişem zaten bu konuda değildi. Daha ufak salondaki yakınlığın yok olacağını ve bu nedenle de müzisyenler ile dinleyici arasına set çekilebileceğini düşünüyordum.

Ancak korktuğum olmadı. Sigur Ros'un müziği yine çarpacağı yeri buldu, Jonsi muhteşem vokaliyle hiç anlamadığım bir dilde şarkı söylerken yine o acıtan mutluluğu hissettim. Bunu engelleyecek koşullar  da yok değildi. MSG'da ilk kez yanlardaki tribünlerde değil zeminde sandalyelerin yerleştirildiği kısımdaydım. Aman ne iyi derken, yanıldığım kısa zamanda ortaya çıktı. Çünkü daha ilk dakikalarda oturan herkes ayağa kalkınca görüş açısı birden daraldı. Hatta arkadan kısa boylu bir Asyalı Amerikalı, "Sit down assholes!" diye bağırdı ama kimse üzerine alınmadığından herkes ayakta izledi. Ayrıca tam arkamda durmuş, mısır yiyip arada bir "Shit! This is fucking awesome!" diye böğüren adamın ve sürekli konuşan iki kadının verdiği rahatsızlığı da eklemeliyim yaşadığım sıkıntılara...

Ancak Sigur Ros, her şeye karşın bütün engelleri, uzaklığı, büyüklüğü, konser dinleme adabını bilmeyenleri aşıp dinleyenin ruhuna ulaştı. Bunu yapabilen müzik güçlüdür. Aynı salonda daha önce çok konser izledim ve aralarında çok ünlü isimler de var ama hiçbirisi bu anlamda bu geceki kadar etkili olamadı.

Bu turnede sadece sahnedeki müzisyenlerin sayısını artırmakla kalmamış, kullandığı görselleri de geliştirmiş grup. 2003'te de görseller vardı ama bu boyutta değildi, daha çok ışık yardımıyla gizemli bir atmosfer yaratılmıştı. Bu kez sahneye ilk çıktıklarında trasparan bir perdenin arkasından çaldılar. Bu bana 2002'de bir konserde, elektronik bir perdenin arkasında çalan ama perdeye karikatürleri yansıyan Gorillaz grubunu hatırlattı. Sigur Ros konserinde ise, ışık arada bir izin verdiği ölçüde müzisyenleri görüyorduk ama zaman zaman perdeye gölgeleri düşüyordu. 10. dakikada perde birden indiğinde sahnedeki müzisyenleri net olarak görür hale geldik.

O ana kadar perde bir video ekranı görevi görürken, yok olunca, sahnede müzisyenlerin arkasında beliren ekrana yansıtıldı görüntüler. Sigur Ros'un müziğinde vokalleri anlamadığımız için ne hakkında olduklarını tam olarak bilemedik hiçbir zaman. Ancak grup üyelerinin röportajlarda verdikleri yanıtlardan çıkarsama yaptık. Çünkü onların müziğinin dinleyenin içselleştirerek yorumlayacağı bir niteliği var; ruhunuza ulaşan sesler mutlaka yankısını buluyor. Böyle bir grubun konser sırasında kullandığı görsellerin hikayeleri doğrudan anlatması, müziklerinin özüne aykırı olurdu. Onlar da bu işi çok akıllıca tasarlamışlar. Dağların tepelerindeki sis, gökyüzü, kayalık, su, hava, toprak, köpüren deniz gibi çeşitli doğa manzaralarını bir ışık cümbüşü içinde adeta bir rüya alemi yarataracak şekilde kurgulamışlar. Arada bir insan göründüğü de oluyor ama ya gözleri gözüküyor ya ayakları, belirgin olmayan kısa kesitler halinde veriliyor hepsi. Hazır algı yaratan tek görüntü, bir çiftin birkaç saniye süren öpüşmesiydi. Bir de "Sæglópur"(lost at sea) sırasında suyun derinliklerinde debelenen kadın görüntüleri bir fikir verebilirdi belki. Bunların dışındaki her şey muğlak ve öznel yorumlara açık.

Lazer ışıkları, mumu andıran ve sahnenin her yerine yerleştirilen ufak ışıklar, müzikle büyük bir uyum içinde masalsı bir atmosfer yaratıyor. Henüz adını bilmediğim yeni şarkılarından birinde anlık görüntülerle koşan bir at beliriyor. Şarkının temposuna ve taşıdığı karaktere öylesine uygun bir görsel tasarım yapılmış ki insan hayranlıkla izliyor. Adını bilmediğim ama bana 'I Feel You'yu çok anımsatan bu şarkıyı Depeche Mode duysa çok etkilenebilirdi. Elbette Jonsi'nin vokali ile Dave Gahan'ın ses rengi çok farklı ama şarkının altyapısı gerçekten benziyor. Sigur Ros'un yeni albümünde öncekilere göre rock soundu daha güçlü; çaldıkları yeni şarkılar da bu nedenle MSG'da büyük coşkuyla karşılandı.

İki saat süren konserde sadece "Geldiğiniz için teşekkür ederim" demekle yetindi Jonsi ve iletişimi tamamen müzikle kurmayı tercih etti. Yine yayıyla gitarını çalıp tüm salonu ayağa kaldırdı. Seçilen şarkı listesi, ilk albümleri "Von" hariç diğer bütün albümlerini kapsıyordu. Ágætis byrjun'den "Ny batteri" ve "Olsen Olsen",( )'dan "Vaka", "E-bow" ve Popplagið", Takk...'dan "Glosoli", "Hoppipola", Með blóðnasir", Með suð í eyrum við spilum endalaust'tan "Festival", Valtari'den Varúð" ve yeni albüm Kveikur'dan Brennisteinn","Hrafntinna", Yfirborð", Kveikur" olmak üzere toplam 16 şarkı çaldılar.

John Best, eşi doğum yapacağı için bu konserde olamayacağını söylemişti. görse ne derdi merak ediyorum ama bana sorarsanız, MSG'da bugüne kadar izlediğim en iyi üç konserden biriydi. Teknik arıza olmuşsa da bana hiçbir olumsuzluk yansımadı. Unutulmayacak, kusursuz bir performanstı.

Aynısının 2 Temmuz'da İstanbul'da yaşanacak olması nedeniyle çok mutluyum. Sadece organizatörlerden bir ricamız olabilir mi diye düşünüyorum. Sigur Ros konseri, New York'taki gibi patlamış mısır ya da kokusu ortalığa yayılacak köftelerin yeneceği bir konser olmasın. Sabun köpüğü pop müzik yapmıyor bu grup, eğlence ya da dans değil amaçları; kalbini açan dinleyiciyle çok özel bir bağ kuruyorlar. Patlamış mısır, ızgara kokuları müziklerinin ruhuna o kadar aykırı ki...  Sahne ile dinleyici arasında kurulacak etkileşimi olumsuz yönde etkileyecek bir unsur olmaması için özen göstermeli.

Tabii dinleyicinin payına düşenler de var. Sosyalleşmek için değil, belki de hayatınızda bir kere yaşayacağınız bir deneyim için gidin o konsere. İki saat konuşmadan müziğin size hissettireceklerinin peşine düşün, inanın konser bittiğinde ruhen çok zenginleşmiş olacaksınız. Her yıl Sigur Ros konseri olmuyor İstanbul'da. Gelin, bu konseri tarihe geçirelim.

(Bir kere MSG'da fotoğraf makinesi yüzünden sorun yaşadığım için bu akşam yanıma almadım. O nedenle bu yazıdaki fotoğrafı internetten buldum.)

Setlist: Benim takip edebildiğim kadarıyla şöyleydi.
Yfirborð -Ny Batteri - Vaka - Hrafntinna - Sæglópur - Fljotavik -E-bow - Varúð - Með blóðnasir - Olsen Olsen - Festival - Brennisteinn // Glosoli - Popplagið

-

6 Ocak 2013 Pazar

Vitrindeki Albümler 146: Bo Ningen - Line the Wall (Stolen Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 6 Aralık 2013

En son Londra’ya gittiğimde Rough Trade West’te zaman geçirirken karşıma çıkan albümlerden biriydi bu. Kulaklığı takıp CD dinleme ünitesinde biraz dinleyeyim dedim, bir saat boyunca albümün tümünü dinledim. Bir iki şarkı dinleyip beğenince alıp ayrılabilirdim dükkandan ama o zaman albümün geri kalanını merak ederdim. Müzik sevdalıları bilir; bir albümün soundu sizi bir anda sararsa, hepsini duymak istersiniz. Londra’da yaşayan dört Japon öğrencinin kurduğu Bo Ningen’in 2012’de çıkan ikinci albümü "Line the Wall" da bende bu hissi uyandırdı.

Rough Trade'deki görevli baktı ki ben kulaklığı bir türlü çıkartamıyorum; “Albümü sizin için dükkanda çalabilirim. O albümü kulaklıktan duymak tatmin etmiyor,” deyince bir kere de öyle dinledim ve aldığım albümler arasına o da katıldı. Ancak dükkandan çıkarken görevliye, “Bence bu müziği CD’den dinlemek de kesmiyor insanı. Grubu konserde görmek lazım,” dedim. Bir kere izlemiş grubu; “Çok haklısınız. Mutlaka görmelisiniz!” diye heyecanla yanıt verdi. Henüz grubu görmeye fırsatım olmadı ama listemde ilk sıralarda. 

2006’da kurulan Bo Ningen, 2010’da grupla aynı adı taşıyan ilk albümünden sonra verdikleri konserlerle kentin yeraltı kültüründe en iyi canlı performans grubu olarak sağlam bir yer edindi. 70’lerin progresif rock’ını saykedelik sound ve krautrock ile buluşturan epey gürültülü bir müzik yapıyorlar. Bir yerde okumuştum; müziklerini tanımlamak için Can ile Kraftwerk’in, Faust ile Fugazi’nin bir araya geldiğini düşünün yazıyordu. Bir başka yazıda Can ile Black Sabbath birleşiminden söz edilmişti. Synthesizer’ların gitarlarla diyaloğu, aniden uzun sololara dönüşecek kadar sınırsız ve hesapsız. Sonuç, dinleyenin hipnotize olmuş bir halde müziğin içine yuvarlanarak düştüğü bir deneyim şeklinde gelişiyor. Bu etkiyi bozmamak için tüm albümü canlı bir konser kaydı şeklinde düşünmüşler; sadece sonradan “overdubbing” denilen “üst üste kayıt” teknikleriyle soundu geliştirmişler. 



Kulaklarınızın içinde güçlü bir titreşim yaratan şarkıların sözleri Japonca. Herhangi bir anlam veremeseniz de, yansıttığı enerjiyi hissetmemek olanaksız. Röportajlarında söylediklerine göre, grup üyeleri albümü kaydederken Çin Seddi’nin büyüklüğünü, toplumları birbirinden nasıl ayırdığını ve birinden diğerine uçarak gitme olasılıkları üzerine konuşuyorlarmış. Ama albüm adındaki duvar kelimesi, yıkılması veya aşılması gereken birçok farklı şeye referans olabileceği düşünülerek, soyut bir anlamda kullanılmış. Alışılagelmiş ses kalıplarını yıkarak, kendilerinin de müzikte bir duvarı indirdiklerini söylemek yanlış olmaz.

Bo Ningen’in fotoğraflarına bakınca, 70’lerin hippie dünyasından fışkırdıklarını düşünüyor insan. Her biri beline kadar simsiyah saçlı, incecik, sıradışı kıyafetleriyle dikkat çeken dört Japon erkeğinden oluşuyor grup. “Bo Ningen”, Japonca’da “çubuk gibi adam” anlamına geliyormuş; doğrusu bir grup ismiyle bu kadar uyumlu olabilir. Ben fotoğraflara bakınca bazı üyeleri bir süre kadın sandım. Rough Trade’deki görevli, her biri ilginç bir karakter olan Bo Ningen üyelerini konserde izlemenin de ayrı bir deneyim olduğunu anlattı.  Kısa sürede Londra yeraltı kültüründe bu kadar öne çıkmalarının nedeninin, konserlerinde kendilerini kontrolsüzce tamamen müziğe bıraktıkları yoğun atmosfer olduğu anlaşılıyor. 



Vokalist Taigen, Tokyo’da sound art okuyup, Japonya’daki noise müzik üzerine tez yazmış. Müziklerinin aşırı ya da farklı görülmesinin nedenini, taklit etmeye çalıştıkları şeyi kazara bozmalarıyla açıklıyor. Uzun yıllardır Batı’da gelişen müziği, teknikleri kopyalarken, onu istemeden farklılaştırdıklarını ve bunun da Batılı müzikseverlerce yeni bir şey gibi algılandığını söylüyor. 

Albümdeki 10 şarkının içinde iki tanesi, şaşırtıcı şekilde diğerlerinden ayrılıyor. Noise rock,grunge,saykedelik rock, art rock formları içinde ses duvarlarını doğaçlamalar ile zorlayıp melodik bir akıcılık içinde devam eden albümde birden 7. şarkı “Ten to Sen”de sular duruluyor. Sigur Ros’u andıran iç burkan bir sounda vokalist Taigen’in inlemeleri ya da çığlıkları yerine bu kez dokunaklı sesi usulca eşlik ediyor. Albümün kapanışını yapan “Natsu no Nioi” ise daha da yavaşlıyor ve neredeyse bir ninni gibi bitiyor albüm. 

-


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Çığın yavaşlatılmış çekimi


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Mayıs 2012

İzlandalı alternatif rock grubu Sigur Ros, bu hafta altıncı stüdyo albümünü yayımlıyor. Müzik dünyasında merakla beklenen albüm, 17 Mayıs’ta tüm dünyada, Japonya'dan başlayarak gün doğumu gerçekleşmeden önce her ülkede sırayla 1'er saat internet üzerinden dinlenebilecek. Grubun davulcusu Orri Páll Dýrason, albüm hakkındaki sorularımı yanıtladı.

Dört yıllık bir aradan sonra yine çok güzel bir albümle geri döndünüz. Fakat kayıt sürecinin çok rahat geçmediğini basçı Georg’un açıklamalarından anladık. Bir aşamada odak noktanızı kaybedip vazgeçtiğinizi ama sonra birden yeniden devam ettiğinizi söyledi. Kayıt sırasında neler oldu?

Biz bu albümü 2008-2009’da yapmaya başladık, sonra turne gündeme geldi. Hatta bazı şarkılar daha da eski. Londra’da kaydettiğimiz bölümler oldu. Turu bitirdikten sonra aklımızda bazı fikirler vardı ve onlar üzerinde çalışmak üzere buluştuk. Eski kayıtları dinlediğimizde değişiklikler yapmaya karar verdik. Sonra araya başka işler girdi. Ara verip eski materyalleri tekrar dinlediğimizde menajerimiz onları yayınlamayı önerdi. Sürekli bir değişim vardı ama aslında böylelikle istediğimizi bulma yolunda gelişme de kaydediyorduk.

En çok merak ettiğim konu şarkı yazım süreciniz. Sigur Ros’un dört üyesi stüdyoda bir araya gelince neler oluyor? Şarkılar nasıl ortaya çıkıyor?

Grupta kimse tek başına şarkı yazmıyor. Stüdyoya birlikte giriyoruz ve birisi bir gitar rifi ya da bir fikir ortaya atıyor, sonra onun üzerinde çalışıyoruz. Eğer meydana gelen şey hoşumuza giderse, tekrar çalıyoruz, gitmezse o fikri bir kenara bırakıp devam ediyoruz. Belli bir yolu yok; daha çok kendiliğinden gelişen bir süreç yaşanıyor. Belli bir yönlendirici olmadan, rastlantısal bir şekilde birbirimizle etkileşim içinde buluyoruz yolumuzu.

Şarkıları 3.5-4 dakikalık bir forma sokmaya çalışmadığınıza göre, bir şarkının tamamlanıp tamamlanmadığına nasıl karar veriyorsunuz?

O stüdyodaki duruma göre şarkının içimize sinmesiyle ilgili. Bir yerde bir yanlışlık varsa o kulağımızı tırmalar; içimizden birisi mutlaka takılır oraya. Eğer şarkıyı çaldığımızda stüdyodaki herkes için tamamsa, belli olur. Sorun varsa, baştan alırız ya da üzerinde çalışmaya devam ederiz. Kayıt sırasındaki gelişmelere bağlı her şey.

Anladığım kadarıyla teknik bir yapılandırmayla değil, duygularınıza bağlı olarak gelişiyor şarkıların son hali.

Evet, tamamen duygularımızla hareket ediyoruz. Şarkı yaparken bizi sınırlandıran ya da yönlendiren teknik bir şekillenme yok. Günlük ruh halimiz çok belirleyici oluyor.

Öyleyse, bu albümün kaydı sırasında da kendiliğinden açılan bir yola girdiniz diyebilir miyiz?

Evet, diyebiliriz. Biz önceden yol belirlemeyiz; bir sonraki albümde ne yapacağımız hakkında hiç konuşmayız. Sadece müzik yapmak için bir araya gelir ve ne olduğuna bakarız. Bir resme başlayıp bitirmek gibi, bu albümü yapmak da uzun zaman aldı. Başladığımız noktadan uzaklaştığımız çok oldu. Ara verdik, hiçbir çalışma yapmadığımız dönem de oldu, sürekli değişerek bugüne geldi.

Jonsi, albümü “bir çığın yavaşlatılmış çekimi” diye tanımladı. Georg ise, “Eski bir manzara resmine bakmak gibi” dedi. Sizin albüm hakkında böyle özel bir tanımınız var mı?

Jonsi’nin tanımını seviyorum. Aynı zamanda biliyorsunuz albüme adını veren şarkı “Valtari”, İzlanda dilinde yol vb. yüzeyleri düzlemek için kullanılan silindirli, ağır araç anlamına geliyor. Albümün son şarkısından geliyor bu isim. O şarkıya bu ismi vermemizin nedeni o sırada stüdyo dışında gerçekten bir yol yapım çalışması olması ve bu aletin kullanılmasıydı. Aslında rastlantısal olarak seçildi bu isim ama sonradan da albüme çok uydu. O aletin zihnimizde canlandırdığı imaj etrafında gelişen bir atmosfer söz konusu. Ağır bir obje tarafından yavaşça ezilme geliyor akla...



“Valtari”, önceki albümlere göre sound olarak daha minimal ve elektronik sesler daha fazla. Sigur Ros, hiçbir zaman geleneksel bir rock grubu olmadı ama yeni albüm öncekilere göre genel beğeniye biraz daha uzak durmayı göze almış diye düşünüyorum ben.

Evet, kullandığımız tek akustik enstrüman piyano oldu. Gitar dahil diğer akustik enstrümanlar yok. Stüdyoda yeni aletlerle daha fazla deneysel sesler keşfetmeye çalıştık. Ortaya çıkan sonuçtan dolayı hepimiz çok memnunuz. Bir sonraki albümde yine değişiklikler olacaktır. Nerede duracağımızı önceden planlamadığımız için sound konusundaki değişiklikler bizim için de bir anlamda sürpriz oluyor. İşin zevkli yanı da bu. Bir önceki albüm daha hareketliydi, bu çok daha minimal ve ağır. Böyle yaparak herhangi bir şeyi başarmak ya da dengelemek istemedik; sadece kendiliğinden böyle bir sound çıktı.

Şarkı sözleri bu kez de İngilizce değil; büyük kısmı İzlanda dilinde ama bir kısmı da yine hiçbir dile ait değil. Bize sözlerin arkasındaki esin kaynaklarıyla ilgili verebileceğiniz ipucu var mı?

Sözler, çoğunlukla içinde bulunulan atmosferi anlatıyor. Örneğin Dauðalogn, henüz dünya uykudayken kırsal bir bölgede sabah çok erkenden uyandığınızda nasıl hissettiğinizle ilgili. Sessiz, huzurlu bir atmosferi dile getiriyor. Rembihnútur, umut ve teselliden bahsediyor. Sözler, daha çok insanın çeşitli durumlardaki duygularına odaklanıyor. Bazen birlikte yazdığımız da oluyor ama büyük kısmından Jonsi sorumlu. O nedenle onun bu konuda daha çok söyleyeceği şey olabilir.

Geçen yıl İzlanda’yı ziyaret ettim ve oradaki olağanüstü güzellikteki doğadan çok etkilendim. Artık Sigur Ros’un müziği ile İzlanda arasında kendi mantığıma göre daha net bir ilişki kurabiliyorum. Ama bunun ne kadar doğru bir çıkarsama olduğunu merak ediyorum. Size göre İzlanda’daki doğanın sizin ve tabii müziğinizin üzerindeki etkisi nasıl

İzlanda’da yapılacak en iyi şey sokakta gezmek değil, içerde sıcak evlerde kalıp enstrümanlarla oyalanmak. Çocukken de öyleydi, şimdi de öyle. Çünkü sokakta o soğuk havada durup müzik yapamazsınız. Plaja gidemezsiniz, gezemezsiniz. O nedenle de hepimiz evlerimizde oturup müzik yapmaya daha fazla zaman ayırdık.

Bu benim için çok şaşırtıcı. Çünkü İzlanda’daki doğanın duyguları yoğunlaştırıp coşturan bir özelliği var bana göre ve ben orada sokakta gezmekten müthiş mutluluk duymuştum...

Doğanın bilinçaltımızda başka etkilerinin olması elbette muhtemel ama bunlar tam olarak nedir bilmiyorum...

Türkiye’de çok sayıda hayranınız var ve hepsi sizi canlı dinlemek için sabırsızlanıyor. Yakın gelecekte İstanbul’da konser umudu var mı?

Aslında röportajdan önce biz de İstanbul hakkında konuşuyorduk. Ama bu yıl gelemiyoruz. Çünkü bu yıl için her şey planlandı. Latin Amerika ve Avustralya’ya gideceğiz. Avrupa’da sadece 3 konserimiz var. Gelecek yıl şubat ayında yine Avrupa’dayız. Umarım o dönemde Türkiye de olur.



http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=338222

15 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 112: Sleep Party People - We Were Drifting on a Sad Song (Blood and Biscuits)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Nisan 2012

Sleep Party People’ı ilk dinlediğinde aklına hemen “Donnie Darko” gelenlerden biriyim. Richard Kelly’nin karanlık, garip, kışkırtıcı ve son derece ilginç filmi, bana göre tüm zamanların en yaratıcı filmleri arasında. Sleep Party People ise, multi-enstrümantalist Brian Batz’ın bir projesi. Danimarkalı müzisyen Batz, bütün şarkıları kendisi besteleyip, aletlerin büyük kısmını çalıyor ve kaydediyor, şarkı sözlerini de yazıp albüm prodüktörlüğünü yapıyor. Yani bir elinde 10 marifet olanlardan kendisi.

2010’da “Sleep Party People” adıyla yayımlanan ilk albümden sonra, dört müzisyenle birlikte oluşturdukları grupla Efterklang, Trentemoller ve The Antlers ile turneye çıktılar. Albüm sounduna göre konserlerde sergiledikleri daha sert ve güçlü performanslarıyla beğeni kazandılar. Canlı performanslarına ait videoları Youtube’a konulunca yoğun ilgi gördü ve daha ilk albümle önemli bir hayran kitlesi edindiler.

Sleep Party People ile “Donnie Darko”yu özdeşleştirmemin tek nedeni, grup elemanlarının konserlerde utangaçlıktan taktıkları tavşan maskesi değil; post-rock ile shoegaze karışımı, “dream-gaze” diye anlatılabilen ama tam bir nitelemesi yapılamayan müzikleri. Tavşan maskesi ilk fişeği çaksa da, insan müziği dinledikçe, gerçeküstücü bir anlayışı yansıtan filme bundan daha çok uyan bir müzik düşünülemez diyor.

Brian Batz’ın elektronik aletlerle işlenerek neredeyse ürkütücü bir tona erişen ince sesi, uyanık olma ile uykuya dalma arasındaki geçiş halindeki mırıldanmalar gibi. Sanki bir rüyanızda gittiğiniz partiyi görüyorsunuz; bazı görüntüler geçiyor zihninizden ama ne olduklarını net göremiyorsunuz. Böyle bir ruh halinin izdüşümleri var şarkılarda. Vokaller, bana kimi zaman Bon Iver’in kırılganlığını, kimi zaman da Sigur Ros’un yoğun melankolisini anımsatıyor.

Şarkılar, elektronik ile organik seslerin kaynaşmasıyla ambientvari bir havada başlayıp, gitar ve davulların girişiyle post-rock deneyselliğine geçerek ivme kazanıyor. Albümün açılışını yapan “A Dark God Heart”, “Melancholic Frog” ve “Heaven Is Above Us”ın belirleyici unsuru, Erik Satie’yi hatırlatan minimalist piyano ve yaylı tınıları. “Chin” ve “We Were Drifting on a Sad Song”da ise, elektro pop/disko soundu devreye giriyor.

Ancak ilginç olan nokta, albüm boyunca şarkıların başıyla sonu arasında sound konusundaki belirsizlik. Şarkılar kendi içinde de değişim gösterip, aniden tamamen farklı bir kulvara da dönebiliyor. Erik Satie gibi başlıyor ama Sigur Ros ya da Mogwai gibi sonlanabiliyor.

Bir kaleidoskopun içine baktığınızda gördüğünüz renk ve imaj çeşitliliği karşısında adeta hipnotize olmanız gibi, bu albümü dinlerken de ses karmaşası içinde aynı duyguyu yaşıyorsunuz. Ancak bu dağınık, bütünlükten yoksun bir karmaşa değil. Burada karmaşayı olumlu anlamda kullanıyorum. Organik ile dijitali birleştiren, karanlık ama depresif olmayan, sanki başka bir dünyaya aitmiş hissi verecek kadar garip ama aynı anda da gerçek dünyaya ait yoğun bir duygusallık içeren, melodik ama alabildiğine deneysel bir müzik söz konusu.

Toplam 43 dakika süren dokuz şarkıyı dinlerken zaman zaman bu müziği yapanlar uzaylı ya da farklı bir yaratık mı diye kendinize sorabilirsiniz. Yanıtı bulmak için albüm kartonetine bakarsanız, Roby Dwi Antono tarafından yapılan çizimleri görürsünüz. Kulakları olan insan kalbi, garip bir yaratığın üstüne binmiş örgü ören tavşan ve onun alnından fışkıran insan başı aklınızı iyice karıştırır. David Lynch’e yaraşır çekici bir tuhaflık vardır çizimlerde ve müzikte. Sonuçta o soruya yanıt bulmak zor olabilir; ama bence Sleep Party People yanıtı çok daha önce “I’m Not Human At All” diyerek verdi zaten.



20 Nisan 2010 Salı

Kuşlar için müzik...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2010

Müthiş falsettosuyla müzikseverleri büyüleyen Jonsi (Jon Thor Birgisson), “Go” adlı albümüyle yine gündemde.

İzlanda’nın Björk’den sonra müzik dünyasına kazandırdığı ikinci büyük isim Sigur Ros’un vokalisti olarak tanındı Jonsi. Ama belli ki, bu ilk solo albümüyle kariyerinde yeni ve çok güzel bir sayfa açtı.

Jonsi, Amerikalı besteci Nico Muhly ile çalıştığı “Go”da, Sigur Ros albümlerinden farklı olarak, şarkıları İzlandaca ya da kendi yarattığı “Hopelandish” dilinde değil, İngilizce söylüyor.

(Nico Muhly, daha önce Antony and the Johnsons, Björk, Grizzly Bear ve Bonnie "Prince" Billy gibi isimlerle de çalışmalar yapmıştı.)

Ama sesini bir enstrüman gibi öyle ustalıkla kullanıyor ki, fazla dikkat etmeyen sıradan bir dinleyici, duygu seline kapılıp hangi dilde olduğunu bile anlamayabilir...

Başlıktaki tanımı, telefonda röportaj yaparken Jonsi’ye ben önerdim; o da beğendi. Nedenini yazıda bulacaksınız.

Albümdeki temaları açıklamak için “Go” iyi bir isim olmuş...

Evet, bu albüm temelde umutlar ve korkular üzerine kurulu. Bir şeye umutla yaklaşırken, (İngilizce’de “go for it” ya da “go do it”) “yap bunu” diyoruz. Ama tersi durumlarda da işe yarıyor. Bir şeyden kurtulup ilerleme (go forward) ya da geriye dönme halinde de (go back) kullanılabilir. Bütün bunları iyi açıklıyor.

Sigur Ros albümlerine göre çok daha neşeli bir hava seziliyor albümde. Özel bir nedeni var mı?

Albüm kayıt dönemi, özel hayatımda da mutlu olduğum bir dönemdi. Ayrıca böyle bir albümü yapmaktan dolayı da çok memnundum. Kayıt süreci Sigur Ros albümlerinden çok farklıydı. Stüdyoda heyecan verici bir atmosfer vardı. Bunların hepsi albüme yansıdı sanırım.

O zaman kendi akışına göre gelişen bir süreçti diyebilir miyiz?

Evet, öyle oldu. Şarkıların çıkış noktasının tam olarak nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bu bazen daha mutlu, bazen karanlık bir sound ile son buluyor. Örneğin “Go Do” adlı şarkıyı ilk olarak ukulele üzerinde çalışarak yazdım. Ama son aşamada o kadar neşeli bir havası olacağını düşünmemiştim. Bu gerçekten ilginç.

Albüm, dinlerken insanda sanki bir tür uçma hissi yaratıyor. O nedenle aklıma “Kuşlar için müzik” şeklinde bir tanımlama geldi...

Bu çok güzel! Düzenlemeleri yapan Nico Muhly ile çalışırken, biraz daha neşeli olmasını istediğim yerlerde, ona “Örneğin etrafta uçuyormuş hissi veren bir havası olabilir mi?” diyordum. Bu tarif kesinlikle uyuyor.

Solo albüm yapmak ve Sigur Ros ile çalışmak arasında ne gibi farklar var?

Grup olunca dört kişi bir araya geliyor ve aklınızdakileri ortaya koyup tartışıyorsunuz. Ortaya bir sürü kayıt çıkıyor. O şekilde çalışmak da güzel. Fakat bu albümde işe tek başıma başladım. Kendimi ilk anda sanki çıplak hissettim. Ama bu benim için sağlıklı. Kendinizi ancak bu şekilde farklı yönde geliştirebiliyorsunuz.

Şarkı yazarlığı konusunda bu albümde ne öğrendiniz?

İç güdülerime güvenip kendimden endişe etmemeyi... Kendi duygu ve düşüncelerinizi izleyip, yapmak istediğinizi gerçekleştirebilirseniz, sonuçtan mutlu olma oranınız artıyor.

Şarkı yazarken genel olarak sizin için önce müzik mi ortaya çıkıyor şarkı sözleri mi?

Müzik her zaman önce gelir. Çünkü müzik, benim için çok kolay bir şekilde, içten gelen bir şey. Şarkı sözlerini yazmaksa bana göre daha zor. Elime kağıdı kalemi alıp yazmaya çalıştığımda o kadar kolay bir şekilde ortaya çıkmıyor sözler...

Hangi dilde söylemek daha kolay? İzlandaca, Hopelandish ya da İngilizce?

Tam olarak söylemek zor. Sigur Ros albümlerinde şarkı yazarken sözcükleri müziğe uygun olarak sıralıyorum. Sözcükler, üzerinde hiç düşünmeden ağzımdan çıkıyor. Ama İzlanda dili mi, İngilizce mi derseniz; buna karar vermek zor. Çok farklı iki durum. Bu albümde İngilizce söylediğim için ilk başta aksan konusunda biraz endişeliydim.

Bu albümün müzisyen olarak size kazandırdığı en olumlu etki ne oldu?

Sigur Ros olarak, sürekli aynı insanlarla aynı yerlerde aynı ekipmanla çalışıyoruz. Bu albümde ise, farklı yerlerde, farklı görüşten insanlarla ve yeni ekipmanlarla çalışmak ufuk açıcı oldu.

New York’ta bir konserinizde sizi çello yayıyla elektro gitar çalarken izlemiştim. Çok etkileyiciydi. Bu albümde o gitar yok, daha çok akustik gitar var. Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Her ikisini de çok seviyorum. Şarkılarımın çoğunu akustik gitarla besteliyorum. Yayla çaldığım elektro gitarı, farklı sesleri keşfetmek için kullanıyorum. Benim için çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim o.

İzlanda müziğinde çevresel faktörlerin çok etkili olduğu görülüyor. Sizi nasıl etkiliyor?

Londra’ya ya da başka bir metropol kente gittiğimde bunu iyice fark ediyorum. Devasa kentlerde öyle çok insan var ki... İzlanda’yı o metropollerle kıyaslarsanız, büyük bir sakinlik içinde yaşandığını görürsünüz. O nedenle daha çok kapalı ortamlarda kalıp yaratıcı bir şeyler yaparak mutlu olmaya çalışıyorsunuz.

Bu albüm için ilk çocuğum diyorsunuz. İkinci bir çocuğunuz olacak mı?

Kesinlikle. Ama Sigur Ros’la da yeni bir albüm kaydedeceğiz. Bir yandan grupla çalışıp, diğer yandan solo albümler yapmaya devam etmek benim rüyam. Bu arada İstanbul’a gelip konser vermeyi de çok istiyorum. Umarım bir gün yapabilirim.

---
Albümdeki "Go Do" adlı şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.

Go Do from Bizzle Bizzle on Vimeo.



Bu da Jonsi ve Nico Muhly'nin aynı şarkıya yaptıkları akustik yorum:

'go do' from Jónsi on Vimeo.



"Boy Lilikoi"nin videosunu izlemek için buraya tıklayın.

-

27 Temmuz 2008 Pazar

Sigur Ros’a Yıldızlı 10


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Temmuz 2008

Bir alternatif müzik grubunun dinleyici kitlesini genişletmesi nasıl mümkün olur? Piyasa koşullarının dayatmalarına boyun eğmeden bunu nasıl başarabilir?

Bu sorulara en iyi yanıtı, son albümüyle İzlandalı post-punk grubu Sigur Ros verdi. (Grubun adı Türkçe'de "Zafer Gülü" anlamına geliyor.)

1994 yılında kurulan grup, “Med Sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust” (“Kulaklarımızda bir vızıltıyla hiç durmadan çalıyoruz.”) adlı beşinci stüdyo albümüyle müzikal kalitesinden ödün vermeden tüm dünyadaki hayranları arasına yenilerini kattı.

Sigur Ros’un müziğini dinleyenler iyi bilir; grubun elektro gitarı çello yayıyla çalan Jonsi Birgisson adlı bir vokalisti vardır. Şarkı sözleri İzlanda dilinde veya kendilerinin yarattığı Hopelandish adlı bir dilde yazılmıştır.

Ama Jonsi’nin yüksek perdeli muhteşem sesiyle söylediklerinin ne manaya geldiğini hiç anlamasanız da, dinlerken etkilenmemeniz mümkün değildir. New York’taki bir konserlerinde buna bizzat tanık oldum.

Dinleyicilerin birçoğu konserden huşu içinde ama gözleri yaşlı ayrılmıştı... Bunda Jonsi’nin sesiyle birlikte, efektlerin öne çıktığı atmosferik müziğin de payı var tabii.

Belki herkesin kolaylıkla dinleyebileceği bir müzik yapmıyor Sigur Ros; onların tarzı gerçekten kendine özgü. Zihninizde bir boşluk yaratıyor; onu doldurmak hayal gücünüze kalmış.

İşte Sigur Ros, böyle karakteristik bir müziği son albümüyle yenilemeyi başarmış. İlk dikkati çeken şey, artık Jonsi’nin yaylı elektro gitar sesi yok denecek kadar az. Benim gibi ilk anda buna üzülenler olacaktır, ama yeniliklere önyargılı olmamak gerek.

Bir diğer yenilik, şarkıların önceki albümlere göre daha kısa tutulması. Bu da dinlenilebilirliği artırıcı bir faktör.

Sigur Ros’un dinleyici kitlesini genişletme çabalarından birisi de, ilk kez bir İngilizce şarkıya yer vermesi. “All Alright” adlı bu şarkı, piyanonun tuşlarından çıkan son derece rahatlatıcı bir melodiyle sona erdiriyor albümü.

Bu defa bütün albüme hakim olan sound sanki daha dünyalı...

Fakat bu demek değil ki, İzlandalı dörtlü dünya meselelerine eğilmeye başladı. Hayır, onlar yine insanı iç alemine döndüren şarkılar yapıyorlar.

Ama daha çok kişi tarafından dinlenebilmek için daha az garip olmaları gerektiği de açık. Yine de, bunu yaparken fazla poplaşma tehlikesini bertaraf ettiklerini görmek sevindirici.

Bilinen Sigur Ros müziğine hayran olanlar, albümün ilk şarkısında, “Bu da ne?!” türünden tepkiler verse de, bu uzun sürmüyor. Geri kalan şarkılar hiçbir endişeye yer bırakmayacak kadar Sigur Ros.

Yeni albümün de geçen yıl yayımladıkları iki CD’lik çalışmanın etkisinde kaldığı açık. Grup üyeleri, geçen yıl “Heim-Hvarf” adlı albüm için İzlanda’nın kırsal alanlarını kapsayan bir yıllık bir geziye çıkmış ve bu gezi sırasında köylüler için küçük salonlarda bedava konserler vermişti.

Bu deneyimleri de daha sonra yayımlanan “Heima” adlı bir DVD’ye aktarılmıştı. Bu son albümün de asıl ilhamını o geziden aldığı görülüyor. Otoyoldan kırsal alana doğru koşan çıplak gençlerin göründüğü kapak resmi de bunun bir kanıtı.

Ama bunun yanı sıra, kayıt çalışmalarının New York, Londra ve Havana’da tamamlanmış olmasının yarattığı bir farklılık da söz konusu. İzlanda dışında kaydedilen bu ilk çalışmada daha iyimser bir havası var şarkıların.

Albümün ilk yarısında daha coşkun şarkılar yer alırken, ikinci yarısı akustik gitar ve piyanonun egemenliğinde daha yavaş.

Albüm hakkında internet üzerinde ön fikir edinmek isteyenlerin mutlaka “Ara batur” ve “Festival”i bulup dinlemesini öneririm. Özellikle bu iki şarkı, klasik müzik ile post-punk’ın mükemmel bir birlikteliği. Epik ve teatral!

Son söz olarak diyorum ki, nerede yaşadığınız ya da hangi dili konuştuğunuz önemli değil; Sigur Ros müziğiyle insan ruhuna hitap ediyor.

Hızlı rockçı Tommy Lee’nin bile fetüs biçiminde yere uzanıp Sigur Ros dinlediğini duyunca bundan hiç şüphem kalmadı doğrusu...

-

10 Şubat 2008 Pazar

!F 2008’de Müzik-Sinema Buluşması




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Şubat 1008

14 Şubat, bütün dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanıyor olabilir ama bu yıl İstanbullular için ayrı bir önemi daha var. Çünkü tam on gün boyunca sürecek olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali de aynı gün başlıyor. Bu yıl ilk kez 28 Şubat-2 Mart tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle de buluşacak olan festivalin programı, birbirinden ilginç ve heyecan verici filmlerle dolu. Fakat benim bu yazıda üzerinde durmak istediklerim, festivalin “Life In Sound” (Sesli Yaşam) adlı bölümünde gösterilecek olan müzik belgeselleri.

PETER HOOK, “JOY DIVISION” BELGESELİ İÇİN İSTANBUL’DA!

Festivalde müzikle sinemayı buluşturan belgesellerden ilki, efsanevi post-punk grubu Joy Division’ı anlatıyor. Yapımın yönetmeni Grant Gee, müzikle ilgilenenlere yabancı bir isim değil. İngiliz yönetmen, daha önce Radiohead grubunun 1997 yılı turnesini izleyip “Meeting People Is Easy” adlı bir belgesel yaptı. Ayrıca, Gorillaz, Blur, Badly Drawn Boy, Spooky, Coldplay ve Suede’in de aralarında bulunduğu birçok grubun videolarını da çekti. Gee’nin “Joy Division” adlı belgeseli, son yıllarda grup üzerine yapılan üçüncü büyük yapım. İlk olarak 2002’de Michael Winterbottom imzalı “24 Hour Party People”i izledik.

Geçtiğimiz yıl ise, Anton Corbijn’in “Control” adlı filmi, Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterildi. Fakat Gee’nin belgeselinin, bazı açılardan her iki yapımdan da farklı olduğunu belirtmek gerek. “24 Hour Party People”, yalnızca Joy Division’a değil, 1970’lerin ortalarında Manchester’daki müzik ortamına ve o dönemdeki post-punk grupların ortaya çıkışına odaklanmış.

“Control” ise, Joy Division’ın solisti Ian Curtis’in eşinin anılarından yola çıkarak daha çok Ian Curtis’in özel yaşamını aktarmıştı. Oysa Gee’nin belgeseli, Joy Division’ın karanlık müziğinin arkasındaki etkenlere, örneğin Beat kuşağının önde gelen temsilcilerinden Amerikalı romancı William S. Burroughs’un Ian Curtis üzerindeki etkisine, fabrikalarla kuşatılmış sanayi kenti Manchester’ın grubun müziğine yansımasına değiniyor. Ayrıca yapım, grupla plak anlaşması yapan Factory Records’ın ve ünlü kulüp Haçienda’nın kurucusu Tony Wilson, Ian Curtis’in Belçikalı sevgilisi Annik Honore ve prodüktör Martin Hannett ile yapılan röportajların yanı sıra, temelde Joy Division’ın yaşayan üyeleriyle yapılan söyleşilere odaklanması nedeniyle de, diğer filmlerden farklı bir bakış açısı sunuyor.

!f 2008’in bu yılki sürprizlerinden birisi de, Joy Division’ın basçısı Peter Hook’u festivalin açılış partisi için İstanbul’a getirmesi. Hook, Joy Division belgeselinin gösteriminde yalnızca özel bir söyleşiye katılmakla kalmayacak, aynı zamanda 16 Şubat gecesi Beyoğlu’ndaki The Hall’da DJ’lik de yapacak. 131 yıllık tarihi bir kilisenin içine konumlandırılmış The Hall’da “Love Will Tear Us Apart”ı dinlemenin zevkine az kaldı!

SCOTT WALKER: 30 YÜZYILLIK ADAM

Festivalin merakla beklenen ikinci müzik belgeseli “Scott Walker: 30 Century Man”. Scott Walker, doğduğu ülke Amerika’da bile yalnızca müzikle haşır neşir olanların tanıdığı bir müzisyen ama, aslında o, müzik tarihinin en yaratıcı isimlerinden birisi…

David Bowie’nin idolü, Jarvis Cocker’ın yeteneğine gıpta ettiği tek kişi, Radiohead, Blur gibi grupların büyük ilham aldıklarını söyledikleri olağanüstü yetenek, yaptıkları müziğin Amerika’da pek de takdir edilmediğini görerek İngiltere’ye yerleşip popüler olan 60’ların grubu The Walker Brothers’ın karizmatik solisti, Brel şarkılarının muhteşem yorumcusu…

Uzun yıllardır gözlerden uzak kalarak ama derin etkiler bırakarak müzikal çalışmalarını aralıksız sürdüren Scott Walker’a olan hayranlığım, 80’li yıllarda dinlediğim The Walker Brothers şarkısı “No Regrets” ile başladı. Duyduğum o eşsiz bariton sesin sahibini yıllar içinde izleyip müziğe yaklaşımına tanık oldukça da, hayranlığım giderek arttı. Scott Walker, dinlenmesi zor, avangard müzik yaptığı gerekçesiyle her zaman eleştirilere hedef oldu. Belgeselin yönetmeni Stephen Kijak, müzk dergisi Harp’a verdiği röportajda güzel bir yanıt veriyor bu tür yorumlara: “Dünyadaki herkesin Scott Walker’ı sevmesi gerekmiyor. Ama en azından açık fikirli olun: Bu film, bir sanatçıyı ve onun serüveninin keşfini anlatıyor.” Üstelik bu öyle bir sanatçı ki; kariyeri, “bunu ancak Scott Walker yapabilir” dedirten şarkılarla dolu…

12 BÖLÜMLE PHILIP GLASS’IN PORTRESİ

!f 2008’in “Sesli Yaşam” bölümünün ağır toplarından birisi de, minimalist klasik müziğin en önemli bestecilerinden Philip Glass. Yönetmenliğini Scott Hicks’in üstlendiği yapım, günümüzün en tanımış ve en tartışmalı müzisyenlerinden Glass’ın bilinmeyen yönlerine 12 bölümde ışık tutuyor. Belgeselde ünlü bestecinin aile üyelerinin yanı sıra, Martin Scorsese, Errol Morris, Chuck Close ve Christopher Hampton gibi çalışma arkadaşlarıyla yapılan röportajlara da yer veriliyor.

SİGUR ROS’U DAHA YAKINDAN TANIMAK İÇİN

Birkaç yıl öncesine kadar İzlanda deyince, müzikseverlerin aklına yalnızca Björk gelirdi. Ama artık hayatımızda post-rock grubu Sigur Ros da var. Dört İzlandalı genç, şarkılarını, anlamı olmayan, kendilerine özgü bir dilde söylüyor, keman yayıyla gitar çalıyor, atmosferik ve minimalist müzikleriyle dinleyenleri muhteşem bir hayal alemine sürüklüyor. Dünyanın en anlaşılmayan ve en utangaç grubunu biraz daha yakından tanımak istiyorsanız, grubun 2006 İzlanda yaz turnesinin arka planını aktaran “Heima” (Homeland: Evde) adlı bu filmi kaçırmayın.

11 Haziran 2006 Pazar

Efsaneden Sert Yorum / Sigur Ros'dan teşekkür..


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Haziran 2006

Obsesif aşkların marşını yazan müzisyen 14 Haziran'da Kuruçeşme Arena'da

Gelecek hafta İstanbul'da yine birçok sanat etkinliği düzenlenecek. 34. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali başladı. 24 Haziran'a kadar 1000'i aşkın yerli ve yabancı sanatçı her yıl olduğu gibi kente müziğin büyüsünü taşıyacak ve Mozart 'ın doğumunun 250'nci yılını kutlayacak.

Ne mutlu ki, Mozart hiç ölmedi, yüzyıllardır müziğiyle dünyanın her yerinde milyonlarca insanı mutlu etmeye devam ediyor. İstanbul'da verilecek onca konserin arasında seçim yapmak oldukça zor.

Bunun yanı sıra, festivalin dışındaki konserler için kente gelecek birçok önemli sanatçı daha var. Bunlardan birisi de, 14 Haziran'da Kuruçeşme Arena'da konser verecek olan rock müziğin 55 yaşındaki dev ismi Sting .

Broken Music Tour adını verdiği konserler dizisi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan ünlü sanatçının, bu kez iki gitar, bir bas ve bir bateriden oluşan daha sade bir ekiple ama daha sert bir rock tarzında çalacağı belirtiliyor. Boğaz'ın muhteşem manzarasına bakarak

Sting'i dinlemek, acaba kaç kişinin rüyası olmuştur?

O, The Police grubunun solisti olduğu yıllarda obsesif aşkların marşı haline gelen ''Every Breath You Take'' adlı şarkıyla dünyanın her yerinde kalpleri kazanan bir müzisyen.

Şarkılarında aşkın yalnız muhteşemliğini değil yıkıcılığını da anlatan ve yağmur ormanlarını korumak için vakıf kuran 12 Grammy ödüllü bir efsane.

Bir müzisyen olarak şarkılarını yazarken sosyal meselelerden yola çıkmadığını söylese de, bu konuları bir dünya vatandaşı olarak önemseyen çevreci bir entelektüel. Bir Katolik olarak yetiştirildiği ve eğitildiği halde, demokrasinin en önemli dayanaklarından birisinin kilise ile devleti birbirinden ayırmak, diğerinin de özgür basın olduğunu savunan eski bir öğretmen...

Gerçekte içe dönük biri olsa da, sahnede tam tersi bir kişiliğe bürünen ve muhteşem performansıyla stadyumları inleten bir sanatçı.

Aslında Sting hakkında daha fazla söz söylemeye gerek yok. Günümüzde en çok tanınan ve albümleri milyonlarca satan müzisyenlerinden biri o.

Tuhaflığın cazibesi: Sigur Ros



Bu başlık kimilerinin tek kaşının yukarı kalkmasına neden olabilir. İddialı bir değerlendirme diye düşünülebilir, fakat zaten Sigur Ros'un müziği de iddialı.

En yaşlıları 31'inde olan İzlandalı dört gençten kurulu grubun ''Takk?'' adlı son albümünden üçüncü single ''Saeglopur'' 23 Haziran'da, DVD ise Temmuz ayında piyasaya çıkıyor.

Ve ben, ''müzikle ilgilenenlerin bu grubun farkında olmamaları önemli bir kayıptır'' düşüncesiyle, bu haftaki yazımda Sigur Ros'tan söz etmek istiyorum.

1994 yılında kurulan grubun ismi, İngilizce'de ''victory rose'' (zafer gülü) anlamına geliyor ve aynı zamanda İzlanda'da sıkça rastlanan bir kadın ismi.

Kimileri tarafından müzikteki post-rock döneminin en başarılı albümü olarak nitelenen ''Takk?'' , kimilerince de ''tuhaf'' bulunuyor.

Grubun müziği hakkında söylenen ''tuhaf'' nitelemesi, eğer ''alışılmamış'' ve ''şaşkınlık verici'' anlamlarında kullanılıyor ise bu doğrudur. Evet, sözü edilen müzik (olumlu anlamda) ''tuhaf'' tır ve o tuhaflığın muhteşem cazibesine kapılmamak da zordur.

Ben şahsen, müzikte ve sanatta sıra dışılığın kalıplarını kıran ''tuhaf'' çalışmaları ilgi çekici bulduğumdan, Sigur Ros'tan da asla uzak duramazdım.

Hemen belirteyim ki, bu grup, çalıp oynayabileceğiniz bir müzik yapmıyor; bu anlamda müzikleri oldukça ciddi ve hiçbir kategoriye girmiyor. Bakmayın siz kimi müzik mağazalarında grubun albümlerinin new age bölümüne konduğuna. Bu açıkça müzikten hiç anlamamanın yarattığı bir durumdur.

Oysa Sigur Ros'un müziği, bazen İzlanda'nın buzlu dağlarını anımsatırcasına yavaş, sakin, atmosferik ve melodik, bazen bir rock şarkısı kadar yırtıcı, bazen de bir orkestra yapıtı kadar coşkun, fakat her zaman duyguları harekete geçiren ve dinleyeni bulunduğu ortamdan koparıp başka bir yere götüren çok güçlü ve farklı bir müzik.

Bu öyle bir müzik ki, dinleyicinin şarkı sözlerini kendisinin yazmasını istiyor.

Bu nedenle, grubun iki Grammy ödülü adaylığı bulunan 2002 tarihli üçüncü albümü de isimsiz olarak, yalnızca albüm kapağında yer alan parantez işareti ile yayımlandı. Albümdeki şarkıların hiçbirinin adı da yoktu. CD piyasaya çıktığında herkes epey şaşırdı. CD kitapçığındaki sayfalar da boştu. Çünkü dinleyiciler kendileri dolduracaklardı o boşlukları ve parantezi...

Üstelik şarkı sözleri grubun kendi yarattığı ''Hopelandish'' adını taşıyan, kimsenin anlamadığı bir dilde yazılmıştı. Grup elemanları, bunu bilinçli olarak yaptıklarını, insan sesini de bir müzik aleti gibi kullanmak istediklerini söylüyor.

Böylelikle dinleyiciler, şarkı sözlerini anlamasalar da, müziğin etkisiyle o an akıllarında neyi kuruyorlarsa onu canlandırıyor ve duygusal olarak müziğe kendi katkılarını yapıyor.

Ben bu olağanüstü deneyimi bizzat yaşadım. Grubun New York'ta Radio City Music Hall'da verdiği konserde bu müziğin gücüne tanık oldum.

Vokalist Jonsi 'nin kusursuz performansı sırasında aynı zamanda gitarını bir keman yayıyla çalarak yarattığı o müthiş etkileyici sahne aklımdan hiç çıkmadı ve çıkmayacak.

Salondaki diğer herkes gibi ben de adlarını bilmediğim şarkıların sözlerini anlamıyordum, ama aklımdan geçen düşünceler benim de kendi özel öykümü yazmama neden oldu. Konser salonunda bulunanların bazılarının gözlerinden yaşlar akarken, bazıları yüzlerindeki mutluluk ifadesiyle adeta donup kalmıştıı.

Sigur Ros, yapmak istediğini başarmıştı: Çaldıkları müzik, dinleyicilerin o anda akıllarından geçen düşünceler için adeta bir ''soundtrack'' olmuştu!

Salondakiler müziğin bir parçasıydı artık. Çünkü çalınan müziğin ne anlattığını her dinleyici kendi duygu ve düşünceleriyle belirliyordu.

Sigur Ros, dördüncü albümü ''Takk?'' ile yeniden İzlanda diline dönse de, aslında şarkılarında anlattıkları karmaşık şeyler değil.

Onlar, çocukluğun sadeliği ve masumluğuna ilişkin birkaç cümlelik kısa öyküler anlatmayı seviyorlar.

Dürüst ve açık duygularla ilgileniyorlar.

Belki de bu yüzden müzik endüstrisinin yerleşmiş kurallarına karşı çıkıyorlar, fotoğraf çektirip görüntüleriyle gündeme gelmeyi ve olmadıkları insanlar gibi davranmayı istemiyorlar.

"Neden yalnızca müziğimizin dinlenmesi yetmiyor?'' diye soruyorlar.

Müzik dünyasında ün kazanmanın, dış görüntüyle ve magazin basınının gündeminde yer almakla sağlandığı günümüzde bu tavır ne kadar da ''tuhaf'' değil mi?

Sigur Ros'un tuhaflıkları bu kadarla da kalmıyor. İngilizce şarkı yapmayı reddediyorlar; çünkü ''Yaparsak bu dürüstlük olmaz,'' diyorlar.

Konser verdikleri mekanları çok büyük bir özenle seçiyorlar. Örneğin, Reykjavik Sanat Galerisi tercih ettikleri mekanlardan biri. Müziklerinin ünlü giyim markası Gap America'nın ve British Telecom'un reklamlarında kullanmasına da karşı çıktılar.

Neden böyle davrandıklarını anlamak zor değil aslında. Onlar 300 bin kişinin yaşadığı İzlanda'da Reykjavik kentinin dışında yer alan bir kasabada yetişmişler.

Ayrıca Batı'nın bazı ülkelerinde, özellikle Amerika'da ve ülkemizde pek gözde olan ''celebrity'' kavramına ya da diğer bir deyişle, sanatıyla ve başarısıyla değil de, daha çok skandallarıyla ve yaşantısıyla ün kazananların dünyasına çok yabancı bir ortamda yaşıyorlar.

Bu nedenle, yalnızca müzik yaptıkları için onları mazur görebilir ve albümlerini dinlersek, başka bir şey istemiyorlar. O kadar ki, son albümlerinin adını İzlanda dilinde ''teşekkür'' anlamına gelen ''Takk?'' olarak koymuşlar.

Ne için mi teşekkür ediyorlar? Şu ana kadar yaptıklarını yapabildikleri için, aldıkları takdir için ve mutlu oldukları için...

-

Translate