Savages etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savages etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2014 Perşembe

RUHUMUZDAN PORTISHEAD GEÇTİ, SAVAGES ENERJİSİYLE ÇARPTI


21.8.2014

Dün akşam uzun bir aradan sonra, özellikle içinde yaşadığımız ülkede benim terapi diye gördüğüm canlı müzik dinleme eyleminin büyüsünü bir kez daha yaşadık. Bu yıl ilk kez yapılan Midtown Fest'e katılacak gruplar duyurulduğunda büyük bir heyecan dalgası esmişti. Nasıl esmesin ki? 23 yıldır İstanbul'da dinlemeyi beklediğimiz Portishead geliyordu! 1990'lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanların sürüklendiği melankolinin baş sorumlularındandı grup. Belki melankoliye sürüklenmek iyi bir şey mi diye sorulabilir; hatta bunu depresif bulup uzak durmayı tercih edenler olabilir. Ancak ben içten anlatıldığında müzikteki hüznün insanları birbirine bağlayan en önemli duygulardan biri olduğuna inanıyorum. Müzik tarihine baktığımızda da, acıların yansıması olarak ortaya çıkan ağıtların oynadığı önemli rolü görüyoruz. Hayatta sevinçler gibi acılar da var ve bunları hafifletmenin yolu, onları yadsımak değil, ortak duyguları paylaşmak.

Portishead'in şarkılarını özümseyerek dinlerseniz, dile getirilen aşk ızdıraplarında, duyarsızlığa tepkide, yalnızlaşmada her insanın kendisinden bir şeyler bulması kaçınılmazdır. Çünkü ifade edilenler, insanı insan yapan duygulardır. Beth Gibbons'ın titreyen, kırılgan sesi kalbinizin içinde öyle bir yerinden yakalar ki sizi, artık bağımlısınızdır o müziğe. Portishead gibi trip-hop türünün evrilmesinde dönüm noktalarından biri olan bir grubu canlı dinlemek, her konserdeki gibi tanıdık şarkılar çalınırken yaşanacak hazzın ötesinde neden önemliydi? Önemliydi; çünkü bugüne kadar kaset, plak, CD ya da dijital olarak dinlediğimiz bir sesin, eşzamanlı olarak atmosferde yayılırken üzerimizde yaratacağı etki farklı olacaktı.

Bu düşüncelerle sabırsızlıkla bekledim festivali. Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşen etkinlikte kapılar öğleden sonra 14.30'da açıldı. Akşam 22.00'daki Portishead konserine kadar, Telepotik, The Away Days, Thought Forms, The Ringo Jets ve Savages sahne aldı. Ben The Ringo Jets'in sonuna yetişebildim ve ancak bir iki şarkı dinleyebildim. Her zamanki gibi çok dinamik, zımba gibi çalıyorlardı.

SAVAGES BİTMEYEN ENERJİSİYLE ÇARPTI

Dün Savages'ı beşinci kez canlı dinledim. Bauhaus, Cabaret Voltaire, Suicide, Joy Division karanlığını ve post-punk soundunu olağanüstü bir enerjiyle sahneye yansıtabilen müthiş bir grup Savages. Ancak müziklerinin de karakteri dolayısıyla, bana göre, ufak ve kapalı salonlarda verdikleri konserler çok daha etkili oluyor. SXSW'da iki kere açık havada dinlediğimde bundan bir kez daha emin olmuştum. Geçen yıl çok iyi çıkış yapsalar da, Türkiye'deki ilk konserlerini verecek olmaları, alacakları tepki açısından düşündürüyordu beni. Nitekim grubun müziğine fazla aşina olmayan kalabalık, genellikle tepkisizdi konser sırasında. Elbette arada kendini müziğe kaptıranlar da vardı ama sayıları azdı. Savages'ın müziği, bir yerde sabit durarak dinlenebilecek türden değil; gitar riff'leri ve davul vuruşları öylesine güçlü ki, altyapıdaki ritmik yapı dinleyiciyi derhal içine alıyor. Grubu Salon gibi ufak ve kapalı bir mekanda dinleseydik, farklı bir konser olacağına eminim. Fakat yine de Savages'ın bitmeyen enerjisine tanık oldu dinleyiciler.

Her zamanki gibi siyahlar içinde sahneye çıkan dört kadın müzisyenin karizması da güçlü müziğe eklenince, Savages, estetik farkını ortaya koyuyor. Gitarist Gemma Thompson, bas gitarist Ayşe Hassan ve baterist  Fay Milton'ın enstrümanlarına hakimiyetinin yanı sıra, vokalist Jehnny Beth'in sesindeki kararlılık, bu grubun en sağlam yanı. Hem duruşları hem de şarkı sözleri bıçak gibi keskin. Toplumda cinsiyetler için belirlenen rollere, dayatılan görüşlere, baskılara karşı duran özgürlükçü tavırlarını sahneye de çok başarıyla yansıtıyorlar. Jehnny Beth, "Aşağılık heriflerin moralinizi bozmasına izin vermeyin!" diye tekrar tekrar söylerken, yüzündeki ifade ve bedeninin aldığı duruş o kadar uyumlu ki, bunu ancak ya rolüne çok iyi çalışmış usta bir oyuncu yapabilir ya da oyuncu değilse söylediği sözleri yürekten savunan bir müzisyen… Sözleri de yazan Jehnny Beth, ikincisi elbette.

Savages'ın dünkü yaklaşık bir saatlik konseri, daha önce izlediklerim arasında en unutulmaz olanı değildi ama bunun grubun performansı ile ilgisi yok; atmosfer, dinleyici farkı belirleyiciydi; kitleden sahneye ateşleyici bir yansıma olmadı. Londra'da terk edilmiş bir endüstriyel yapı olan Electrowerkz'in içinde, karanlık ve dar bir mekanda, tıkış tıkış bir ortamda onları ilk kez dinlediğim konseri unutamıyorum. Muhtemelen bundan sonra da her konserlerini onunla kıyaslayacağım. Yine de konserin SXSW'dan çok daha tatmin edici olduğunu belirtmeliyim.

(Merak edenler için Savages'ın çaldığı şarkılar: Flying to Berlin - I Am Here - Shut Up - City's Full - I Need Something New - Dream Baby Dream (Suicide cover) - Strife - Waiting for a Sign - She Will - No Face - Husbands - Hit Me - Fuckers)

PORTISHEAD BÜYÜSÜNÜ YAŞADIK

Saat tam 22.00'da sahnedeydi Portishead. "Third" albümün ilk şarkısı "Silence" ile açtılar konseri. Başında Portekizce bir sample'da şöyle der Brezilyalı dövüş sanatı ustası Claudio Campos: "Üç kurala dikkat et, Ne verirsen o sana geri döner, Bundan ders almalısın, Sadece hak ettiğin şeyi alırsın." Beth Gibbons'un "Did you know what I lost?" diye soran sesini duyduğum anda, ayinsel bir konserin içinde olduğumuzu biliyordum. Bir konser mekanını dolduran insanların hemen hepsinin ezbere bildiği şarkıların canlı çalınıp söylenmesinin nasıl dipten gelen bir etkileşim yarattığına tanık olanlar bilir; bu hissi yaratabilen başka bir sanat dalı yok. Müziğin gücünü iliklerinize kadar hissedersiniz, diz çöküp eğilirsiniz o güç karşısında.

Beth Gibbons'ın mikrofon önünde hareketsiz durarak kendini tümüyle şarkıya adayışı da ritüelin bir parçası. Massive Attack konserlerinde de gördüğümüz bu bilinçli hareketsizlik, müziğin yapısından kaynaklanıyor. Ses titreşimleri tam dokunması gereken yere dokunduğundan müzisyenin sabit ya da olabildiğince hareketsiz kalarak o etkiyi bozmaması önemli kanımca. Sahnedeki dev ekrana yansıtılan görüntüler arasına dev Beth Gibbons silüetini yerleştirmek de hedeflenen işlevi görüyor. Bir tür büyülenme durumu söz konusu Portishead konserinde. Yazının girişinde de açıkladığım gibi, duygu paylaşımının en yoğun olduğu konserlerde ortaya çıkıyor bu durum. Portishead ile yıllar içinde demir zincirlerle bağ kurmuşuz; şarkıların başında duyduğumuz birkaç notayla içimizde bir şeylerin titremesini başka türlü açıklamaz olanaksız.

Dün akşam Beth Gibbons'a Adrian Utley ve Geoff Barrow ile birlikte sahnede gitar, bas gitar, bateri, synth, elektronik sesler ve klavyede eşlik eden toplam altı müzisyen vardı. Bir tek sahnede turntable görmediğim için şarkılardaki scratch seslerinin önceden kayıt edildiğini tahmin ediyorum. Tıkır tıkır işleyen, son derece profesyonel bir akışla toplam 1.5 saatte 15 şarkı çaldı Portishead. En sevilen şarkılarından "Mysterons", "The Rip", "Sour Times", "Wandering Star", "Machine Gun", "Glory Box" ve "Roads"u seslendirmeyi ihmal etmediler. Türkiye'deki ilk konserleri olduğunu düşünürsek, dengeli bir setlist hazırladıkladıklarını söyleyebiliriz. 2008'de yayınladıkları son albüm "Third"den 6, 1997 tarihli ikinci albüm "Portishead"den 3 ve 1994 tarihli çıkış albümleri "Dummy"den 5 şarkı seçmişlerdi. Herhangi bir albümlerinde yer almasa da setlist'e giren şarkı, 2009'da İnsan Hakları Günü'nde Amnesty International örgütüne yardım amacıyla kaydettikleri "Chase the Tear" oldu. Grubun seçimlerine tabii saygı duyuyorum, sadece içimden "All Mine" ile "Undenied"ı da duymak geçmişti.

Konserin unutulmaz anlarından birisi, "Machine Gun" çalarken ekranda beliren Gezi Direnişi görüntüleri oldu. "Istanbul United" yazısıyla birlikte, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın renkleriyle yazılan "BERABER" sözcüğü dikkat çekti. Şarkının sonunda çok güçlü duyulmasa da "Her Yer Taksim Her Yer Direniş" sloganı da atıldı. Böylece Gezi'ye selam göndermiş oldu grup.

Beth Gibbons, özgün vokaliyle kendisinden sonra gelen birçok kadın müzisyeni etkiledi. Yıllar önce New York'ta solo bir konserine gitmiştim. Sahnedeki hafif öne doğru eğik duruşu, saçı, giyimi aynıydı; yine gözlerini kapayıp yüreğinin en derin yerinden gelen sözleri söylüyordu. Herkes onda kendisine ait bir şeyler buluyordu; kimisi için aşk açısı çeken bir kadın, kimisi için duygularını en kırılgan şekliyle paylaşan bir dost, kimisi için de saflığın sembolüydü… Kadındı… Tutkulu bir insandı… Müthiş duyarlı bir sanatçıydı… Dün Küçükçiftlik Park'ta konser sonunda sahneden inip dinleyicilerin elini sıkarken, konserin başında söylediği kuralları o da yeniden yaşıyordu: Ne verdiyse o kendisine geri dönüyordu. Onun içtenliğinin karşılığı, büyük bir ilgi ve sevgiydi.

Portishead'in iç dünyamızda yarattığı kasırga, sanırım dün akşam konserde olan herkesin müzik serüvenine büyük harflerle yazıldı. Bana göre kuşkusuz yılın en iyi açık hava konseri oldu.

(Setlist: Silence - Nylon Smile - Mysterons - The Rip - Sour Times- Magic Doors - Wandering Star - Machine Gun - Over - Glory Box - Chase the Tear - Cowboys - Threads // Bis: Roads - We Carry On)

(Fotoğraflar ve video bana aittir.)

27 Mayıs 2014 Salı

VEGAN LOGIC LXXII - MAYIS 2014 EN İYİ KAYITLAR SEÇKİSİ - 26.5.2014


27.5.2014

Dün akşam Dinamo'da canlı yayınlanan programın kaydı.

1- Morrissey - Istanbul (spoken word)
2- Morrissey - Istanbul
3- Wrangler - Lavaland
4- Kreidler - Alphabet
5- Yann Tiersen - Steinn
6- Diamond Version - Were You There (Carter Tutti Remix)
7- John Lemke - Walizka
8- Hamilton Leithauser - 5 AM
9- Morrissey - World Peace Is None Of Your Business (spoken word)

10- Morrissey - World Peace Is None Of Your Business
11- Swans - Screen Shot
12- Savages - Fuckers




7 Ocak 2014 Salı

PINS: 'GIRLS LIKE US' CİNSİYET AYRIMCILIĞINA KARŞI MARŞIMIZ




Yeni yılla birlikte yeni konserlerin heyecanı da başladı. İki yıl önce kurulduğundan beri izlediğim post-punk grubu PINS de, bu ay İstanbul'da konser verecek gruplar arasında. (2011'de grubu tanıtmak için yazdığım yazı) PINS'i 25 Ocak'ta Salon sahnesinde Londra kökenli saykedelik pop grubu Younghusband ile aynı gece dinleme olanağı bulacağız.

İki yıl önce Manchester'da kurulan PINS, ilk önce kentin yeraltı sahnesinde dikkat çekti, Warpaint ve Savages gibi grupların konserlerinde ön grup olarak yer aldı ve 2013'te de Londra merkezli bağımsız plak şirketi Bella Union'ın desteğiyle ilk albümü "Girls Like Us"ı geçen yıl yayınladı. Giderek artan bir başarı grafiği çizen grup, Faith Holgate (gitar/vokal), Lois McDonald (gitar), Anna Donigan (bas), Sophie Galpin (davul) adlı dört kadın müzisyenden kurulu.

Benim ilgimi, ilk olarak Ekim 2011'de kendi plak şirketleri Haus of Pins etiketiyle çıkan "LUVU4LYF" adlı kısaçalar çekmiş, özellikle "Little Sting" adlı şarkıdaki Manchester'ın ensdüstriyel atmosferine çok uyan drone ve klostrofobik hava etkilemişti. Ancak albümdeki bütün şarkıları o kısaçalardaki sound ile örtüşmüyor; zaten kendileri de pop yanı daha ağır basan şarkılar yapmak istediklerini söylüyorlar. Canlı performanslarındaki başarı, alternatif mecralarda epeyce yazılıp çizildi. Bazıları, nereden geldikleri bilinmese PINS'in bir Brooklyn grubu sanılabileceğini söylüyor ama ben tersine tam da Manchester karakterini yansıttıklarını düşünüyorum. Grubu konserde görmeden önce biraz daha yakından tanımak için röportaj yapınca bu düşüncemin isabetli olduğunu gördüm.



PINS nasıl kuruldu, nasıl bir araya geldiniz? 

Faith: Grubu ben başlattım; diğer üyeleri de yaptığım posterleri şehirde etrafa asarak buldum.

Sophie: Ben gruba dalıverdim ve şimdi de benden kurtulamıyorlar.

Birlikte müzik yapma sürecinizden söz eder misiniz? Şarkı yazarken demokratik bir grup musunuz?

Faith: Çok sayıda şarkı yazıyoruz ama birçoğunu da bir kenara itiyoruz. Sorduğunuz soru açısından PINS’in demokratik bir grup olduğunu söyleyemem.

Lois: Çeşitli yöntemlerimiz var; bazen birisi provalara bir demo getiriyor, bazen prova sırasında birlikte yazıyoruz. Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığımız konusunda birbirimize karşı dürüstüz ve bir şarkıda işler yolunda gitmezse bunu kişisel tavır olarak algılamamamız gerektiğini biliyoruz. Hepimiz şarkıdan memnun oluncaya kadar üzerinde çalışmaya devam ediyoruz ama yine de memnunluk sağlanamazsa, onun yerine başka bir şey yazıyoruz.

Manchester, benim en sevdiğim kentlerden birisi. The Smiths, Morrissey, The Durutti Column, Vini Reilly, Joy Division gibi müzikal kahramanlarımın önemli bir kısmı oradan çıktı. Çok canlı bir yeraltı müzik sahnesi ve zengin bir müzikal birikim var o kentte. Manchesterlı olmak, müziğinizin soundunu bir şekilde etkiledi mi?

Lois: Başlangıçta adlarını bile hiç duymadığım bazı Manchester grupları vardı ama gittikçe daha çok dinleyip yenilerini buluyorum. Bana göre Manchester’da şu anda var olan gruplar da çok heyecan verici ve Liverpool, Leeds ve Sheffield gibi harika gruplar üreten diğer kentlerle çevrili olmak da bize elbette yardımcı oluyor. 

Sophie: Bence Manchester’ın zengin ve canlı bir müzik sahnesinin olması bizi etkiliyor. Daima esinlenecek bir şeyler buluyoruz ve bu bizi daha ileriye götürüyor. 

Faith: Hayatta en sevdiğim anlar, aklınızda netliğin belirdiği, doğru zamanda doğru yerde olduğunuzu hissettiğiniz anlar. Bu büyülü hissi, daima Manchester’da olduğum zaman duyumsuyorum. Soğuk, karanlık, yağmurlu, kirli ama aynı zamanda romantik, çekici ve heyecan verici; bir tür aşk/nefret ilişkisi duyduğunuz bir yer. Şarkı yazarken beni ne kadar etkilediğini bilmiyorum ama Bahamalar’da yaşasaydım ve günlerimi plajda kavun yiyerek geçirseydim, PINS çok farklı bir grup olurdu. (Faith’in söyledikleri, Manchester’a duyduğum hislere bire bir uyuyor.)

Müziğe karşı ilk ilginiz nasıl doğdu? Hem dinleyici olma açısından hem de canlı performans bakımından soruyorum.

Lois: Ben çocukken piyano çalarak başladım. Klasik müzik ve Nina Simone dinlerdim, sonra Nirvana’yı duydum ve gitar çalmayı öğrendim. 

Faith: Çocukluğumda pop yıldızı olmak isterdim. Ergenlik dönemimde ben de çoğu genç gibi aynı Nirvana coşkusuna kapıldım. Daha sonra da Pete Doherty ve Julian Casablancas’a aşık oldum.  

Sophie: Ben 4 yaşımdayken piyano çalarak başladım, 6 yaşımda kemanlara tutkuyla bağlandım ve o enstrümana yöneldim. Sonra televizyonda Elvis’i görünce gitar çalmaya başladım. Davul çalmam PINS’e katılmamla oldu.

Anna: İlk gençliğimde piyano ve keman çalmayı öğrendim, elime geçen her şeyi çalıyordum aslında. Annemin müzik enstrümanları kutusundan bulduğum aletleri alıp, arkadaşlarımdan ve aile üyelerimden oluşan gruplar kurmayı severdim. Eskiden walkman’imde Buddy Holly dinleyip kendimi dünyadan soyutlardım. Babam ergenlik dönemimde bana Meatloaf’u sevdirmeye çalıştığında, artık bu konuda üzerime düşeni yapmam gerekenler olduğunun farkındaydım.


Şarkılarınızın çoğu aşk ve tepkiler hakkında; hepsi de doğal olarak kadın bakış açısını yansıtıyor. Ben böyle görüyorum ama yine de şarkı sözlerine bakışınızı sizden duymak isterim.

Faith: Bu zor bir soru. Bana göre, şarkı sözü yazmak, müziği bestelemek kadar zorlu ve katartik bir süreç. 

İlk albümünüze “Girls Like Us” adını verdiniz. Daha önce bu isimle ne demek istediğiniz yönündeki sorulara kısaca “Girl Gang Makes Loud Rock And Roll Album In One Week” diyerek yanıt verdiğinizi biliyorum ama bu, grubu tam olarak anlatmıyor. Benim merak ettiğim, grubun estetiğini, vizyonunu oluşturan unsurlar. 

Sophie: Biz güçlü bir dörtlüyüz ama bunun kadın olmamızla bir ilgisi yok.

Lois: 'Girls like us', bir insanın kendisi olmasıyla ilgili. Biz, insanın kendi kimliğine güven duymasının, bu konuda cesaretli davranmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Biz de olduğumuz gibi davranarak çok iyi vakit geçiriyoruz. 

Faith: Grup ilk kurulduğundan beri, kendimizi birçok cinsiyetçi ve cahil insana karşı savunmak durumunda kaldık. Eğer birisi bizi “kadınlardan oluşan grup” ya da “kızlar grubu” diye açıklıyorsa, bu o kişinin bizim hakkımızda tek bir şey bilmesinden kaynaklanıyor demektir ve bunda büyük bir sorun yok. Fakat bu uygunsuz, aşağılayıcı bir şekilde söyleniyorsa, bizim güzel ya da çirkin, zayıf ya da şişman olduğumuz belirtilerek, kıyafetlerimiz, saç tarzlarımız öne çıkarılarak yapılıyorsa, o zaman öfkeleniyorum. “Girls Like Us”, bizim bütün bu ayrımcılığa karşı kişisel marşımızdır. 

Medyada, sizi çoğunlukla "Manchesterlı kız grubu" diye tanımlıyorlar. Faith’in bir keresinde, “Erkekler, estetik görüntü için kadın üye istiyor,” dediğini okumuştum. Müzik endüstrisinde cinsiyetçi yaklaşım yeni bir şey değil. Bu yıl bazı kadın müzisyenler de müzik endüstrisindeki erkek şovenizmi hakkında seslerini yükselttiler. 

Lois: Biz bu konuda sorun yaratmayacak kadar açık görüşlü insanlarla çalışmaya gayret ediyoruz. Tabii bu her zaman olanaklı değil ama birbirimizi koruyoruz. Eğer birisi bize karşı kötü bir tavır içinde olursa, ona bu konuda ne hissettiğimiz bildiririz.

Faith: Az önceki soruda da söylediğim gibi, evet, bu beni kızdırıyor! Hakkımızda çıkan ilk yazı, bizi kendi aramızda en seksiler sıralamasına tabi tutmuştu. Gerçekten bu uygun mu? Bu tür moronca tavırlar hakkında pek konuşmuyoruz ve onlara nadiren tepki veriyoruz. Onları aşıp, etrafımıza bizim gibi düşünen insanları toplamak daha iyi bir yol. Cinsiyetçi tavırlara ne kadar çok maruz kalırsam, bu konuda o kadar çok konuşmak istiyorum!

Sizi henüz canlı dinleme olanağım olmadı, ama performanslarınızın çok etkileyici olduğundan söz eden eleştiri yazıları okudum. Sizce konserlerinizdeki o etkiyi yaratan ne?

Lois: Çaldığımız her notayı hissederek çalıyoruz.

Sophie: Ben davula çok sağlam vuruyorum.

PINS - ELEVENTH HOUR from PINS on Vimeo.

Bağımsız müziğin öncülerinden Bella Union plak şirketine bağlısınız. Bugün bazı gruplar, bu tür bağımsız şirketleri büyük bir ticari plak şirketine geçmek için bir adım olarak görüyor. Sizin için durum nasıl? Mutlu musunuz Bella Union’da?

Lois: Bu çalıştığınız insanlara bağlı bir şey. Biz, anlaşabildiğimiz ve güvenebileceğimiz bir ekiple çalıştığımız için şanslıyız. Grup olarak birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız, bu güveni daha fazla insanla yaratmak zor olabilir.

Faith: Her şeyden önce, büyük bir ticari şirketin neden iyi bir fikir olduğu konusunda ikna edilmem gerek.

Anna: Bella Union’la çalışmanın en iyi yanı, güven duyduğumuz bir ekiple ve özellikle Simon Raymonde gibi bizi daima kendi istediğimiz yönde gelişmemiz konusunda cesaretlendiren bir patronla muhatap olmamız. Bizim dışımızda belirlenmiş ya da inanmadığımız bir şeyi yapmamız konusunda üzerimizde herhangi bir baskı yok.

Grup olarak ayrıca kendi plak şirketiniz Haus of Pins’i kurdunuz; sadece el yapımı paketler içinde kaset formatında sevdiğiniz grupların müziklerini yayınlıyorsunuz ve indirme kodunu da veriyorsunuz. Belli ilkeleriniz var mı? Yayınladığınız müzikler için kriterleriniz neler?

Lois: Bağımsız şirket sevdası bunu iyi özetliyor. Tek kriterimiz şu: Dinlemeyi ve birlikte içmeyi sevdiğimiz grupların müziklerini yayınlıyoruz. 

Bu yıl, Warpaint ve Savages gibi grupların konserlerinde ön grup olarak yer aldınız. Bu deneyimler size ne kazandırdı? Favoriniz hangi konserdi?

Faith: Warpaint deneyimi, bize çok büyük sahnelerde, binlerce insanın önünde çalma fırsatı verdi, heyecan vericiydi. Ön grup olmanın hem iyi hem de zor yanları var. Çünkü sadece 5 dakikalık bir soundcheck olanağı oluyor, bazen sanki ikinci sınıf bir grupmuşsunuz gibi düşünülüyor; ama diğer yandan da muhteşem grupları izliyor ve sizin grubunuzu daha önce duymamış olan yeni insanlarla tanışıyorsunuz.

Anna: Warpaint ile büyük sahnelerde çalmayı çok sevdim. Onlarla Brixton Academy sahnesini paylaşmak, önemli bir olaydı. O gece büyük bir heyecan vardı, sahneden koca bir insan seline bakıyorduk.

25 Ocak’ta da ilk İstanbul konserinizi vereceksiniz. 

Lois: Yeni yerler görmeyi seviyorum. İstanbul’u daha önce hiç görmedim. O nedenle heyecanla bekliyorum konseri. Eğer bize görülecek yerler konusunda öneride bulunmak isteyen olursa seviniriz!

Faith: Ben de konser için sabırsızlanıyorum.  

Anna: Heyecanlıyım! İstanbul’u bir kere ziyaret emiştim ama yıllar önceydi, yolu tek başıma geçemeyecek kadar küçüktüm.

Sophie: Ben hem konser hem de yemekler için heyecanlanıyorum!

Kısa bir süre önce 2014’e girdik ama hala 2013’ün albümlerini dinliyoruz. 2013’te sizin için en iyi albüm ve şarkı hangisiydi? 

Lois: Ben bugünlerde Hookworms’a takıldım. Aslında sanırım hepimiz öyleyiz! 

Faith: Thee Oh Sees - Floating Coffin, Crocodiles - Crimes of Passion, Bass Drum of Death’in kendi adını taşıyan albümü ve evet, ben de Hookworms’u seviyorum.

Anna: Unknown Mortal Orchestra. Benim için bu yıl uzun sayılabilecek İngiliz yazının soundtrack’i oydu. 

Sophie: Kesinlikle Bass Drum of Death ve Savages’ın “Silence Yourself” adlı albümü.

PINS - GET WITH ME from PINS on Vimeo.
-

21 Aralık 2013 Cumartesi

2013'TE EN ÇOK BEĞENDİĞİM 30 KONSER


Geride bıraktığımız yılı değerlendirmeye konser başlığı ile devam ediyorum. 2013 boyunca hem Türkiye'de hem de yurtdışında çok sayıda konsere gittim. Ne yazık ki son anda yaşadığım bir aksilik sonucunda, Glastonbury hevesim kursağımda kaldı ama neyse ki bu yıl turnelerinde görmek istediğim birçok grubu ve müzisyeni SXSW sırasında Teksas'ta ve daha sonra New York'ta yakalamıştım.

Aşağıda paylaşacağım listedeki konserler hakkında blogda yazılarım mevcut. Diğer ayrıntılara da verdiğim bağlantılardan bakılabilir. 2014'ün bol konserli, festivalli ve en azından müzik açısından iyi bir yıl olmasını diliyorum. Şimdiden yeni konserlerin hayalini kurmaya başladım bile!

1- Roger Waters - The Wall Live @ İTÜ Stadyumu (The Wall İstanbul'da destan yazdı)
2- Bohren und der Club of Gore @ Borusan Müzik Evi (Konser yazısı: Bir Hayaldi Gerçek Oldu / Christoph Clöser röportajı / Bohren & der Clun of Gore'a ayırdığım radyo programım)
3- Camera @ Hotel Vegas/Volstead, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
4- Prince @ La Zana Rosa, Austin, Teksas - SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
5- Lubomyr Melnyk @ Salon (Bütün piyanolar sevgilinizse, yalnızlık kimin umurunda? / Lubomyr Melnyk'e ayırdığım radyo programım)
6- Swans @ Salon (Salon'da Deneysel Bir Hafta Sonu)
7- Sigur Ros @ Madison Square Garden, New York (10 Yıl Sonra Sigur Ros'la Aynı Kentte İkinci Buluşma / Sigur Ros röportajı)
8- Savages @ Bowery Ballroom, New York  (Savages röportajı / Albüm yazısı)
9- Bad Religion @ Terminal 5, New York (Bad Religion'la Bir Punk Rock Gecesi / Albüm yazısı)
10- Nick Cave and the Bad Seeds @ Beacon Theater, New York (Nick Cave Adlı Fantastik Bir Dünya / Albüm yazısı: Push the Sky Away)
11- Föllakzoid @ Holy Mountain, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
12- Wire @ Babylon (Konser yazısı: Wire'dan Muhteşem Gürültü / Colin Newman röportajı)
13- Robin Guthrie @ Borusan Müzik Evi (Robin Guthrie röportajı / Albüm yazısı)
14- Mono @ Salon (Salon'da Ütopik Bir Gece)
15-The Soft Moon @ Hotel Vegas Patio, Austin, Teksas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Babylon konseri / Albüm yazısı / The Soft Moon'a ayırdığım radyo programım)
16- Tortoise @ Borusan Müzik Evi (Borusan'da Bir Tortoise Gecesi)
17- Toy @ Salon (Toy @ Salon)
18- Olafur Arnalds @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri / Olafur Arnalds Salon konseri)
19- Nik Bartsch + Sha @ St. David's Bethell Hall, Austin, Texas, SXSW (SXSW 2013 İzlenimleri)
20- John Grant @ Babylon (Konser yazısı)
21- Primal Scream @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri / Primal Scream'e ayırdığım radyo programı)
22- Suede @ Parkorman (Suede'in Küçük, Nahoş ve Ateşli Dünyası)
23- Efterklang @ Bowery Ballroom, New York (New York'ta Efterklang Sıcaklığı / Albüm yazısı)
24- Editors @ Rock'n Coke (Rock'n Coke 2013 İzlenimleri)
25- Portico Quartet @ Babylon (Albüm yazısı
26- Balmorhea @ Salon
27- Nils Petter Molvaer + Moritz von Oswald @ Babylon (Reaksiyon Özgürlüğü)
28- Body/Head @ Salon (Konser yazısı)
29- Melody Gardot @ İstanbul Caz Festivali (Konser yazısı)
30- The Veils + Placebo @ Parkorman (Konser yazısı)

(Fotoğraflar bana aittir.)

5 Mayıs 2013 Pazar

Savages - Silence Yourself (Pop Noire /Matador)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 5 Mayıs 2013


Herhalde müzik dünyasında son ayların en çok konuşulan gruplarından birisi Savages. Ama konuşulmasının nedeni, ne bir magazin olayı ne de reklam sonucu; çıkış albümleri “Silence Yourself”, tahminlerin de ötesinde iyi. 

Benim bu Londralı genç grupla tanışmam, Ekim 2011’de kurulduklarından birkaç ay sonrasında oldu. Bir canlı performanlarının internette yayınlanan videosunu izledim. Londra’da Shacklewell Arms’ta Pop Noire Records’ın düzenlediği bir tanıtım gecesinde sahneye çıkıp yeni albümde de yer alan “City’s Full”u çalmışlardı. O videoyu izlediğim an etkilendim ve o günden beri de grubu adım adım izliyorum. Geçen yıl ekim ayında Londra’da Elecktrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı dinledim Savages’ı. O güne kadar yayınladıkları EP’lerden ve videolardan dinlediğim şarkıların sahnede yaratılışına tanık oldum. Olağanüstü iyi bir performanstı. Dört kadın müzisyen, kalabalığı tam anlamıyla avucunun içine almış, ‘kendinize gelin, çevrenizdeki duvarları yıkın ve özgürleşin’ dercesine bir tutkuyla çalmıştı.

Benim müzik yazılarımı okuyanlar fark etmiştir; bir grupta, müzisyende en çok aradığım özellikler tutku ve dürüstlük. Bunları şarkılarında, dünyaya bakış açılarında bulamazsam, kendimi yakın hissetmiyorum o müziğe. Savages’ın müziğinde hem aradığım dürüstlüğü hem de tutkuyu buldum. Uzun zamandır ilk albümüyle, ilk canlı performansıyla beni bu kadar çarpan olmamıştı.


Peki Savages neyi, nasıl söylüyordu ki bu kadar etkiledi? Şarkılarındaki ana tema, bireyin yaratıcı anlamda ve cinsel hayatta özgürleşmesiydi. Londra’daki konserlerinde aldığım “I Am Here” plağının üzerinde şöyle yazıyor: “Modern dünyada, insan, hayatını ısrarla pratik zorunluluklara ve hayal gücünü de köleliğe terk ediyor. Manipülasyonlar ve korkular, korkuyla yaratılan manipülasyon, asırlık esaretlere ve onaylanmış baskılara karşılık veren genç, akıllı ve radikal insanlara yöneltiliyor. Yaşlı kuşaklar onları uyarmıyor; her biri kendisini anlatıyor. Hepsi nasıl yediklerini, nasıl uyuduklarını, nasıl büyük orgazmlar, çocukluklar yaşadıklarını ve büyük hayalleri olduğunu anlatıyor. Çünkü dürüst hayat, sessizliğin, normalitenin ve sıkıcı bir kibrin olduğu hayat olarak tanıtılıyor. Sanat yavaş yavaş etkisizleştiriliyor. Aşk ise bir ayrıcalık. Başarılı olmak istiyorsak, yaratıcı gençliğimizin en parlak evresinde, çenemizi kapatmamız ısrarla tavsiye ediliyor.”

Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi, Savages’ın müziğinde toplum tarafından dayatılan baskılara direniş var, post punk sounduyla çok iyi uyum sağlayan bir öfke var. Grubu ilk kez duyanların aklına hemen Siouxsie and the Banshees, Joy Division, Bauhaus ya da Jesus and Mary Chain gelmesi de tesadüf değil. Savages zaten 70’lerin sonu ve 80’lerin başında egemen olan post punk soundundan esin aldığını yadsımıyor; “Silence Yourself” adlı ilk albümlerini dinlediğinizde, adeta bir döngü yaratırcasına insanı içine çeken gitarlar ve güçlü davul soundu çok belirgin. Buna ek olarak, vokalist Jehnny Beth’in yazdığı vurucu sözlerle buluşan kararlı sesi de devreye girince, baskıyı defetmeye aday olan o karanlığın pençesine gönüllü atlıyorsunuz.


Bu yıl SXSW için Teksas’a giderken Savages’ı orada da izlemeyi ve röportaj yapmayı aklıma koymuştum. Sonuçta grubu Austin’de iki kere daha izledim ve röportaj yaptım. (Okumak isteyenler için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/03/savages-sokakta-olani-sahneye-yansitmak.html
) Orada da bana söyledikleri gibi, sokakta olanı sahneye taşımak istiyorlar; toplum kuralları, manipülasyon, yaratıcılığın korkularla öldürülüşü, özgür yaşanamayan cinsellik, onların şarkılarında altını çizdikleri konular. 

Röportajda vokalist Jehnny Beth, İngiliz müzik sahnesinde her geçen gün artan ama politik olarak hiçbir şey söylemeyen gruplardan yakınmış, artık yeter diyerek grup kurma isteğini anlatmıştı. Savages’ın müziğindeki politik mesajlar, doğrudan politikacılarla ilgili değil; toplum, medya ve genel olarak modern dünyada birey üzerinde kurulan baskılar hakkında. Çok sevdiğim eski post punk soundunu başarıyla sürdürmelerinin yanında, bunları cesaretle dile getiren ender gruplardan biri olmaları da onları ciddiye almam için bir nedendi. 

SXSW’dan sonra New York’ta da grubu yakalayınca fırsatı kaçırmadım. Bowery Ballroom’daki o konserde ön grup olarak No Bra’yı seçmeleri, Savages’ın kendilerini izleyenlere verdiği bir mesajdı. Yerleşmiş cinsiyet tanımları, kadın ve erkeğin toplumda ve yatak odalarında önceden belirlenen rolüne bir karşı çıkıştı No Bra’nın performansı, Savages için de mükemmel bir açılıştı. 

Röportaj yaptığımda henüz albüm çıkmamıştı ama ismini açıkladıkları ilk gazeteci ben oldum. “Silence Yourself”, grup için ilginç bir isim dedim kendilerine, güldüler. Elbette bu isimle ne kastettiklerini tahmin ediyordum; ‘I Am Here’ plağının üzerinde yazanlarla aynı paralelde olmalıydı. Nitekim albümün açılışını John Cassavetes’in 1977 yapımı ‘Opening Night’ adlı filminden bir sahnedeki diyalog yapıyor. Yaşlanmakta olan bir Broadway oyuncusunun bunu kabullenmekte direnişi ve yaşadığı sarsıntıyı anlatan film, kurallara uymak istemeyip bu uğurda mücadele eden ana karakteriyle Jehnny Beth’i etkilemiş. 


Albümün kapanış şarkısı ‘Silence Yourself’in sözlerinde “Dünya eskiden sessizdi ama şimdi çok fazla ses var. Sürekli olarak ilgiyi dağıtan bir gürültü var. Dikkatinizi ne uygunsa ona çekiyor ve kendiniz hakkında olan biteni unutturuyor. Odaklanırsanız ulaşılmanız zorlaşır, dikkatiniz dağıtılırsa size ulaşabilirler. Belki de her şeyi parçalayıp dağıtarak yeniden kurmalıyız’ diyorlar. Bazen toplumda maruz kaldığımız ortamın saçmalığı öyle bir hal alıyor, etrafımızı öyle bir kakofoni sarıyor ki, gerçeklere ulaşmak için hepsine kapıyı kapatmak gerekiyor. Modern insan, başta televizyon ve diğer medya olmak üzere toplumun çoğunluğu tarafından uygulanan büyük bir manipülasyonun etkisi altında. Bundan sıyrılmak, o yönlendirmeye kapılmamak için özel gayret sarfetmek gerekiyor. Savages’ın demek istediği bu; dayatılana boyun eğme ve o manipülasyona gelme diyorlar.

Gitarist Gemma Thompson’ın röportajda bana söylediği Cabaret Voltaire ve Dada etkisi bu noktada ortaya çıkıyor. Geldiğimiz bu noktaya varmayı engellemek için sanat ne yaptı? Günlük hayatta olan biteni, yaşanan sorunları anlatmak için onları müziğe yansıtma fikriyle hareket ediyor grup. Sosyal ve politik meseleleri var ve onları şarkılarıyla aktarıyorlar. “Aşk şarkısı yazmak istemedim,” diyor Jehnny Beth. Pornografiyi, kadının da beklenmedik zevkler yaşayabileceğini göstermek ve romantik aşkın yarattığı beklentilenden sıyrılmak açısından esin verici bulduğunu söylüyor. “Hit Me” adlı şarkıyı yazarken de en sevdiği porno yıldızı Belladonna’dan esinlenmiş. “She Will” ise, bir kadının partnerini aldatmasıyla ortaya çıkan erotizmden alabileceği zevk ve acıyı konu ediyor. Bu şarkılardaki sözlerin sıradışılığı kadar dürüstlüğü de önemli. Cinsel konulara değinirken bayağılaşmadan özgürleştirici bir bakış açısını savunabilmek, herkesin yapabildiği bir iş değil. “City’s Full”da sevdiğinin kalçalarındaki çatlakları, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıkları sevdiğini söylerken de olabildiğince açık. 
Kapsamlı bir duygusal atmosfer yaratmaya yönelik, soundu sağlam, sahne için yazılmış şarkılar yaratmak istediklerini söylüyor grup elemanları. Savages’ın, kız ya da erkek arkadaşımızı, kocamızı, işimizi, erotik yaşantımızı ve hayatımızda büyük yer eden müziği farklı şekilde deneyimlemeye yönelik bir grup olduğunu söylüyorlar.


Gerçekten de Savages’ın şarkılarını albümden dinlemek güzel ama asıl unutulmaz olan konser deneyimi. Sahnedeki varlıklarını çok ciddiye alan, her türlü ayrıntıya özen gösteren ender gruplardan birisi. Onları dinlerken Ayse Hassan (bas) Gemma Thompson (gitarist), Faye Milton’ın (davul) yarattığı dinamik sound, öfkenin ve isyanın zeminini oluştururken, Jehnny Beth’in karizmatik duruşu tetikleyici oluyor. Ancak albümü evinizde dinlerken de sizi başından sonuna kadar içine çekiyor albüm, ilgi bir an düşmüyor. “Shut Up” ile tozu dumana katan bir açılış yaptıktan sonra o enerjiyi ayakta tutabilmek, başka bir grup için zon olabilirdi ama Savages bu işin altından alnının akıyla çıkmış. “Dead Nature”da iki dakika boyunca garip bas soundunu araya koymaları, ticari kaygıyı bir yana bıraktıklarının göstergesi. Geceyarısında insanlarıyla, sokaklarıyla uykuya dalmış kentin sesini albüme koymak istiyorsanız, o iki dakikanın albümde olması zorunlu. Sonuç olanak, albümde anlatılan meseleleri anlatmak için ne gerekiyorsa o yapılmış. Bu açıdan prodüktörlüğü üstlene Rodaidh McDonald ile Johnny Hostile’ı kutlamak gerekir. 

34 dakika boyunca içlerindeki öfkeyi ve değişim arzusunu dışarı vuran şarkılardan sonra, kapanışı “Marshal Dear” ile yapmaları, şaşırtıcı bir son olmuş. Jehnny Beth, bir yandan piyano çalıp bir yandan “Silence Yourself” diye tekrar tekrar bağırırken, klarnetin de eşlik etmesiyle, sanki deneysel bir caz grubunun albümü gibi bitiyor. Geleceğe dair bana en çok umut veren de bu şarkı oldu. Savages, mükemmel bir çıkış albümü yaptı ama bence bundan sonra da çok iyi işler yapacak. Manifestolarında dedikleri gibi belki daha hiç önce duyulmayan bir şey değil yaptıkları müzik ama nicedir içimize gömdüğümüz bir ateşi öyle bir yaktılar ki ortalığı alevler sardı. Yılın en heyecan verici albümlerinden birisi kuşkusuz. Sesini iyice açıp dinliyorum. 

-

15 Nisan 2013 Pazartesi

SXSW 2013 İZLENİMLERİ



Şiddetin her türüne karşı olan etik bir vegan, Amerika’da en çok silah sahibi insanın yaşadığı eyaletlerden birine niye gider? Herhangi bir zorunluluğu yoksa, her öğün et yenen bir yere ulaşmak için onca kilometreyi neden kat eder? Söz konusu vegan ben olduğuma göre, bu yazıda nedenini açıklamak da bana düşüyor. Geçen ayın yaklaşık altı gününü Teksas’ta geçirdim. Önce 10.5 saat süren bir yolculukla İstanbul’dan New York’a, oradan da Atlanta aktarmalı olarak 6 saatte Teksas’ın başkenti Austin’e vardım. Daha havaalanından otele giderken İstanbul’dan geldiğimi öğrenen ilk Teksaslı, söze şöyle başladı: “İki yıl önce İstanbul’daydım. İskender Kebap favorim!” Bunun üzerine herhangi bir yorumda bulunamayacağımı anlasın diye, “Ben veganım,” dedim ama konuşmanın devamı daha da garipleşti. “Tanıştığım ilk vegan sizsiniz. Ama doğrusu akıllı başında birine benziyorsunuz!”

Bu diyaloğun moralimi bozmasına ya da Teksas hakkında genellemelerde bulunmasına izin vermedim elbette. Çünkü bir yıl önce de yine aynı yerde bir hafta geçirmiştim ve kent hakkında bir fikir sahibiydim. İkinci kez Austin’e gitmemin nedeni, kısa adıyla SXSW olarak bilinen South by Southwest Müzik ve Medya Konferansı idi. 1987‘den beri her yıl mart ayında yapılan bu büyük etkinlik, dünyanın her tarafından ziyaretçi çekiyor. Ben, iki yıldır, interaktif ve film bölümleri de olan on günlük festivalin beş gün süren müzik ayağını izliyorum.

SXSW, Austin’in ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına çok olumlu katkılarda bulunuyor ve inanın bana festival boyunca o filmlerde gördüğümüz silahlı adamların cirit attığı Teksas görüntüsüyle karşılaşmıyorsunuz. Her öğün et yenen bir yer bile olsa, SXSW sırasında sokaklara kurulan yemek standlarında vegan seçenekleri de oluyor. Hatta vegan sosisli vegdog bile var! (Bence vegdog demek yerine adı değişse daha iyi aslında...)

O zaman güvenlik ve yemek konusundaki endişelerimizin yersiz olduğunu gördükten sonra hemen bavulları toplayıp mart ayında Austin’e doğru yola çıkmalı mıyız?

Eğer müzikle ilgili bir işiniz varsa, organizatör, plak şirketi temsilcisi, menajer, müzisyen ve müzik yazarı iseniz, SXSW deneyimi yaşamanız yararlı. Bu festivalin en önemli özelliği, yeni grup ve müzisyenleri keşfetme olanağı vermesi. Etkinliği gerçekleştirenler, farklı ülkelerden isimlerin yaptığı başvuruları değerlendirip çok kapsamlı bir performans listesi hazırlıyor. Ülkeleri tek tek gezip o isimleri izlemek olanaksız olduğundan, hepsini aynı yerde toplayan böyle bir etkinliğe katılmak çok daha mantıklı bana göre. Basın mensubu olarak akreditasyon alabilirseniz, festivali izlemek için herhangi bir ücret ödemiyorsunuz ama diğer katılımcılar için pahalı bir etkinlik SXSW. İnteraktif, film ve müzik bölümlerini tümüyle izlemek istiyorsanız, Platinum Badge almak için 1595 dolar ödüyorsunuz, sadece film ve interaktif bölümleri ilginizi çekiyorsa Gold Badge almak için 1350 dolar gerekiyor. Her bir bölüme tek giriş kartı almak da olanaklı; müzik kısmına katılacaksanız 795 dolar, interaktif 1150, film ise 650 dolar. Bununla da kalmıyor, SXSW sırasında otellerde geceleme fiyatı her zamankinin en az iki katına çıkıyor. Ayrıca rezervasyonlar aylar öncesinden yapıldığından, erken davranmazsanız açıkta kalıyorsunuz.

MÜZİSYENLER ŞİKAYETÇİ

Peki bu kadar pahalı ve uzaksa yine de gitmeye değer mi?

Bunun yanıtı, tamamen kişisel tercihler ve beklentilerle ilgili olarak değişir. Buna verebileceğim iyi bir örnek var. Röportaj öncesi bir otelin lobisinde Alman bir gazeteci ve Sigur Ros grubunun menajeri ile bu konuda konuşuyorduk. Alman gazeteci, yedi yıldır festivale geliyormuş ve her defasında da çok iyi vakit geçiriyormuş. Çünkü 10-12 kişilik bir grup olarak büyük bir evi kiralayıp orada kalıyorlarmış. Yani iş ziyareti olsa da, Austin’deki günlerini bir bakıma tatile çeviriyormuş. Sigur Ros’un menajeri bunu duyunca, ilk kez SXSW’ya katıldığını ama bir daha gelmeyi düşünmediğini söyledi. Festivale menajerliğini üstlendiği Savages grubu ile birlikte gelmiş ama giriş kartı vermediklerinden hiçbir konseri izleyememiş, ayrıca para ödemesi gerekiyormuş.

Bunun dışında, festivalde müzisyenler açısından yaşanan sıkıntılar da küçümsenecek cinsten değil. Öğlen başlayıp gece geç saatlere kadar süren konserlerin gündüz vaktinde yapılanları, 40 dakika sürüyor ve sound check için ayrılan süre en fazla 5 dakika. O kadar kısa zamanda istenen ses kalitesi sağlanamadığından, konserler müzisyenler açısından bir tür işkenceye dönüşüyor. “Seri bir şekilde sahneye çık, çal şarkılarını ve derhal toparlanıp in” mantığı ile işliyor işler. Böyle olunca da SXSW’da önceliğin müzikte değil, pazarlama ve satışta olduğu görüşü ağır basıyor. Röportaj yaptığım Savages grubunun elemanları da aynı konularda şikayet edip, “berbat bir festival” dediler.

Sahne önünde müzisyenlerin hazırlanışını izlerken, onların heyecanına ve gerginliğine tanık oluyorsunuz. Kocaman ağır aletleri kendileri taşıyorlar, elektrik kabloları ile boğuşuyorlar, kısa birliktelik sona erince de çabucak topluyorlar sahneyi. Bazıları her şeye rağmen içindeki tutkuyu konsere yansıtmayı başarıyor ama bunu yapamayanı da hatalı bulmuyorum. SXSW, onlar açısından sanki bir sözlü sınava çıkmak gibi olsa gerek. Hatta günde üç ayrı konser veren gruplar var. Örneğin bu yıl broşüre baktığımda, Amerikalı indie rock grubu DIIV’ın adını o kadar çok gördüm ki, nasıl dayanıyorlar buna diye düşünmeden edemedim. Sonunda festival devam ederken, grubun vokalisti Zachary Cole Smith Tumblr’daki sayfasından patladı. Festivalde müziğin geri plana atıldığını, sound check yapamadıklarını, apar topar çalıp sahneden indiklerini, şirket sponsorluğunda yapılan partilerden elde edilen paradan sanatçılar dışında herkesin yararlandığını belirtip, sarhoşlarla dolu bir ortamda resmi kurallarla mücadele ettiklerinden yakındı.

Smith’in söylediklerinin hepsi gerçek. Ancak bu sinir bozucu zorlukları yaşamayan müzisyenler de var. Bu yıl festivale katılan Nick Cave and the Bad Seeds ya da Depeche Mode vb. büyük bir isimseniz, hem istediğiniz gibi sound check yapıyorsunuz, hem de normal bir konser uzunluğunda sahnede kalıyorsunuz. Bu açıdan hiç demokratik değil SXSW. Ayrıca o tip konserlere talep çok olduğundan ancak özel çekilişi kazananlar girebiliyor. Bu büyük konserlerin bir sakıncası da, SXSW’nun şirketlerin reklam pazarına dönüşmesine yol açması. Mesela koskoca Prince bile sahnede, "Teşekkürler Samsung! İşte sponsor olduğunuz güzellik buydu!" dediğini duyuyorsunuz...

Her şeye rağmen yine de bir çekiciliği var South By Southwest’in. Festivalin merkez üssü konumundaki Austin Convention Center’da gündüzleri çok ilginç konularda paneller ve söyleşiler yapılıyor. Örneğin bütün o kargaşadan uzak, sakince koltuğunuza oturup “Leonard Cohen ve Kadınları” başlıklı bir paneli izleme olanağınız olabilir.

BEDENSEL YORGUNLUK, ZİHİNSEL DİNLENCE

“Peki sen yaptın? Nasıl geçti bu yıl SXSW?” derseniz?, dünyanın en büyük festivalinde bedensel açıdan yorgunluktan biterken, ruhsal ve zihinsel açıdan büyük bir rahatlama yaşadım. (Bütün bölümler için toplam katılımcı sayısı 2012’de 300.000. Festivale katılan grup sayısı bu yıl 2500 civarında. Bu veriler, SXSW’yu dünyanın en büyük festivali yapıyor.) Sabah 10.00’da otel odasından çıkıp gece yarısı 03.00 sıralarında döndüm. Saydım, bu yıl 68 grubu görmüşüm. En çok sevdiğim işlerden birisini yapıp bol konser ve bina fotoğrafı çektim, yeni grup keşifleri yaptım. Son dönemde popülerlik kazanan bazı isimlerin çalacağı mekanların önündeki uzun kuyruklarda beklemek yerine adları az duyulmuş olanları ya da bilinmeyenleri dinlemeye gittim. Yürürken kulağıma bir bardan güzel bir melodi çalındı, fikrimi değiştirip oraya girdim ve sürprizlerle karşılaştım.

SXSW’da aklınıza gelebilecek her yer konser mekanı. Bar, restoran, otel lobisi, otopark, boks ringi, bilardo salonu, kafe, kilise ve sokaklar... Hepsini denedim; bazısı çok kötüydü, bazısı mükemmel. SXSW’ya gelirken akılda tutulması gereken şu: Burada konserlerde profesyonel bir ortam yok; daha çok kendi kendine ucuz aletlerle odasında kaydettiği müziği, bir şekilde başka insanlara duyurma çabasındaki amatör müzisyenlerin ruhuyla yapılıyor her şey. Az önce de belirttiğim gibi bunun dışına çıkılan tek istisna büyük isimler için söz konusu. Ben o amatör ruhu da seviyorum ama müzisyenler için eziyet gisi olan bazı koşulların iyileştirilmesini dilerim.

Pahalı, kalabalık, uzak olmasının yanında, ayrıca konserler müzisyenler ve dinleyici açısından tam tatmin edici değil ama yine de değer mi Austin’e gitmeye? Bence sadece müzik dinleyip festivalin tadına varmak istiyorsanız değmez, başka festivallerde müzik açısından daha tatmin edici bir ortam var. Hele 21 yaşın altındaysanız hiç gitmeyin; çünkü içki satılan birçok mekana alınmıyorsunuz. Ama benim gibi yeni müzik keşfi peşindeyseniz, bir tek Alman krautrock grubu Camera’nın konseri için bile değerdi onca yorgunluk.

Sonuçta müziğin dünyanın her köşesinden onca farklı insanı bir araya getirişine tanık olmak çok güzel. SXSW, eksikleri ve hataları da olsa önemli bir sanat etkinliği. Düzenleme komitesindekiler, müzisyenlerin şikayetlerini dinleyip, konserleri onlar açısından daha kabul edilebilir bir hale sokarsa, South by Southwest’in şirketlerin ürünlerini tanıttığı bir reklam platfomu değil, bir sanat festivali olma niteliğini öne çıkarırsa çekiciliği artar. Unutulmamalı ki, bir kültür etkinliğinde sanatın önüne ticari amaç geçtiği anda, prestiji de yok olur.

SXSW'DAKİ EN İYİ İLK 10 PERFORMANS



Bu kadar laf ettikten sonra asıl konuya yani müziğe gelip, en iyi performanslardan söz etmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek isterim; ben SXSW'ya başka bir yerde canlı dinleme şansını bulmamın zor olduğu grupları dinlemek için gidiyorum. Tabii bu arada zaman buldukça daha önce izlediğim grupları da yakalamaya çalışıyorum ama öncelik keşifte. 

Bu defa geçen yıldan daha deneyimli olduğumu düşünerek plan yapıp, izleyeceğim grupları önceden belirlemek istedim. 2500 civarında ismin arasından seçim yapmak bir müzik yazarı için oldukça zor. Ama Austin’e gelmeden önce Dinamo FM’de yaptığım ve SXSW’ya ayırdığım iki özel Vegan Logic programım, bu konuda çok işe yaradı. O programlarda çalmak için çok iyi 30 şarkı belirlemem gerekiyordu. Bu nedenle oturdum, günler harcayıp yüzlerce şarkı dinledim. Hiç bilmediğim grupları araştırınca ortaya müthiş cevherler çıktı ve o grupları mutlaka izlemek üzere not aldım. 

Ancak SXSW gibi çok kapsamlı bir festivalde insan planlasa da her istediğini yapamayabiliyor. Görmek istediğiniz konserler sürekli çakışıyor; zaten çoğunlukla 40 dakika süren performanslardan birine yetişirken diğerini kaçırıyorsunuz. Neyse ki, gruplar festival süresince birden çok konser veriyor. Hatta bazıları plak şirketlerinin zorlamasıyla beş gün içinde 10-15 kere sahneye çıkıyor. Bunun onlar için ne kadar yıpratıcı olabileceğini gözlemliyorsunuz festivalde. Sırtlarında müzik aletleriyle bir mekandan diğerine koşuşturan müzisyenler, apar topar sahneye çıkıyor, doğru dürüst sound check yapmadan, akustiği berbat yerlerde, şarkılarını çalıp kendilerini tanıtmaya çalışıyor. SXSW’ya bir gün yolunuz düşerse, bunları aklınızda tutarak izleyin grupları; profesyonel, kusursuz performanslar izlemeye değil, müzik endüstrisinin yeni keşifler yapmasına yönelik bir yapısı var festivalin.

Bu yıl Austin’e tanınmayan birçok grubun yanı sıra, çok sayıda ünlü isim de geldi. Nick Cave and the Bad Seeds, Yeah Yeah Yeahs, Depeche Mode, Green Day, Billy Bragg, Iggy and the Stooges, Justin Timberlake yeni albümlerini tanıtırken, The Waterboys’dan Mike Scott ve Steve Wickham, Prince, Dave Grohl gibi isimler de festivalde konser veren ağır toplardı. Bu konserleri izleyebilmek için yapılan çekilişlerin bazılarını kazandım. Şansım yaver gitti; Prince’i küçük bir kulüpte izleyebilen 300 kişiden birisi oldum. Ancak bu yazıda onlardan değil, yeni müzik başlığı altında toplanabilecek olanlardan söz edeceğim. (Çekebildiğim konser videolarını aşağıda paylaşacağım.)

KİMLER ÖNE ÇIKTI?

1- CAMERA: İzleme olanağı bulduğum performanslar arasında en iyiler sıralamasında ilk grup, Austin’e gitmeden listeme aldığım ve Vegan Logic’te de tanıttığım Alman krautrock grubu Camera oldu. Müzikleri son derece dinamik yapısıyla daha ilk dinlediğimde beni anında yakalamıştı ama canlı performansları deyim yerindeyse ağzımı açık bıraktı. Bir gece saat 02.00’da yorgunluktan bitap düşmüş bir halde gittim çaldıkları bara. Karanlık, ufacık bir mekanda toplam 30 kişi kadardık. Yaptığım araştırmalardan grubun üç üyesi olduğunu ve Berlin’de köprü altlarında, metro istasyonlarında, sokaklarda çaldıklarından kendilerine ‘krautrock gerillaları’ dediklerini biliyordum. Hotel Vegas/Volstead adlı barda, daracık bir podyumun üzerinde üç kişi beklerken bir anda altı kişi oldular. Sonradan öğrendiğime göre, o akşam gruba festivale katılan Alman hardrock grubu Kadavar’ın üç üyesi de eşlik etti. Işıklar tamamen karardı, o kadar ki, müzisyenlerin aletleri görmesi için birisi cep telefonunun ışığıyla yardımcı oluyordu. Müzik başladığı andan bitene kadar ruhumuzu ve bedenimizi esir aldı. Perküsyon, gitar, klavye ve elektronik seslerin karışımı inanılmaz bir devinim yarattı salonda. Arada bir adeta trans halinde çalan müzisyenlerin attığı çığlıklar ıdışında insan sesi yoktu müziklerinde. Ama gerek de yoktu zaten, enstrümanlardan çıkan sesin coşkusu her şeyi anlatıyordu. Bugüne kadar yaşadığım en muhteşem konser deneyimlerinden biriydi. Festival sırasında konuşma olanağı bulduğum herkese tavsiye ettim grubu. Hatta Sigur Ros’un menajerine de ısrarla isimlerini verdim; çok coşkulu anlatmış olmalıyım ki not edip bakacağını söyledi. Camera'nın Cluster'dan Dieter Moebius ve Neu!'dan Michael Rother ile birlikte verdiği konserin videosunu izlemenizi öneririm. )



***


2-FÖLLAKZOİD: Kendilerini Şili’den kozmik müzik grubu diye tanıtıyor Föllakzoid elemanları. Yaptıkları müziğin içinde klasik rock da var, punk ve krautrock da. 20 yaşındayken ilk kez bir araya geldiklerinde aralıksız iki saat çalmışlar ve o gün grup doğmuş. Bazı şarkılarında vokal kullansalar da bunu herhangi bir mesaj vermek için değil, insan sesini de enstrüman gibi kullanmak için yapıyorlar. Föllakzoid’in performansını o kadar beğendim ki, SXSW'da iki kere izledim. Onlar da kendilerini sahnede karanlık bir atmosferde renkli ışıkların yarattığı karmaşanın arkasına saklıyorlar. Çok sürükleyici, gürül gürül akan bir nehir gibi çağlıyor müzikleri.



***

3-SAVAGES: İngiltere’den son yıllarda çıkan en iyi canlı performans grubu Savages. Dört kadın müzisyen post-punk’ı tam anlamıyla icra ediyor, akıllı şarkı sözleri ve sahne karizmalarıyla dikkat çekiyor. Grubu geçen yıl Londra’da endüstriyel bir mekanda, karanlık bir ortamda dinlediğimde çok etkilenmiştim. Bu kez öğleden sonra açık havada dinleyince müziklerinin kapalı salona uygun olduğundan iyice emin oldum ama bence vokalist Jehnny Beth ve grup arkadaşları, Joy Division’ın o enfes agresif soundunu, doğal bir enerji ile buluşturmakta yine çok başarılıydı. (Festival sırasında grupla yaptığım röportajı okumak için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/03/savages-sokakta-olani-sahneye-yansitmak.html
)



***

4-NIK BARTSCH / SHA: İsveçli piyanist, besteci ve prodüktör Nik Bärtsch, SXSW’da yine İsveç’ten bas klarnet ustası Sha adlı müziyenle birlikte bir konser verdi. Aynı akşam çok sayıda iyi konser olmasına karşın beni bir kilisenin içindeki St. David’s Bethell Hall’a çeken şey, iki müzisyenin caz, rock ve funk’ı buluşturan ve ‘zen funk’ diye adlandırılan müziğiydi. Tahmin ettiğimden daha fazla sayıda insan gelmişti konsere, Bärtsch’in zaman zaman piyanoyu perküsyon gibi kullandığı, ikilinin birbirleriyle enstrümanları aracılığıyla mükemmel bir uyum içinde söyleştikleri, caz müziğinin yaratıcılığını çok üst düzeye çıkaran, ufuk açıcı ve heyecan verici bir performanstı.



***

5- MY EDUCATION: Teksaslı enstrümantal rock grubu My Education’ı olabilecek en garip mekanlardan birinde, bir boks ringinin içinde gördüm. Aynı filmlerde görülen türden, büyük bir kovboy barıydı Rebels Honky Tork. Bir akşamüstü içeri girip biramı aldım ve bardaki 25-30 kişiyle My Education’ı dinlemeye başladım.

My Education'ın müziğinde viyolanın yönlendirdiği melodi, vibrafon, klavye, bas, davul ve gitarla buluşunca, son derece zengin, hipnotik bir müzik ortaya çıkıyor.  Çektiğim tek kare fotoğrafta flaş kullanmak durumunda kaldım; çünkü mekan tamamen karanlıktı. O atmesferde zaten çok kısa bir süre sonra her şeyi bir yana bırakıp, enstrümantal rock'ın yarattığı girdabın içinde tarifsiz bir zevk alemine dalmıştım. Arkasından bir de Kadavar grubunu dinleyince, o kovboy barı benim için unutulmaz bir mekan oldu.



***

6-THEE OH SEES: Bu yıl benim gördüklerim içinde SXSW’nun en azgın konserini verdiler. Garage rock, punk rock, noise rock, art punk ya da ne diye adlandırırsanız adlandırın, sahneyi kelimenin tam anlamıyla yıkan bir punk konseriydi bu. Amerikalı grubun kendi ülkesinde epey seveni var; dolayısıyla kalabalık bir dinleyici kitlesine hitap ettiler. Hayatımda şimdiye kadar öyle pogo dansı ve crowd surfing görmedim. Sahnenin üzerini kapatan tente zangır zangır titriyordu ama havanın rüzgarlı oluşundan değil; müziğin şiddetinden! Yarattıkları sarsıntının titreşimlerini en ufak hücrelerimde hissettim. Nerede karşınıza çıkarsa kaçırmayın bu grubu, hatta bence kaçırmak bir yana, peşlerine düşün!



***

7-PARENTHETICAL GIRLS: Gece 01.00 sıralarında bir barın dibindeki ufak sahnede neredeyse burnumun dibinde çaldı grup. Barok pop’u en deneysel haliyle ve ona uygun mükemmel bir dramatik sunumla icra ediyorlar.

Vokalist Zac Pennington, androjen görüntüsüyle bütünleşen kendine özgü karizmasını ve sıradışılığını olduğu gibi yansıtıyor müziğe. Dinleyicilerle karşılıklı diyalog kurup, beden diliyle algıları manipüle ederken konseri bir tür performans sanatına çeviriyor. Görülecek, yaşanacak bir deneyim.




***

8-THE SOFT MOON: San Franciscolu müzisyen Luis Vasquez’in artık üç kişilik bir gruba dönüşen grubu The Soft Moon’un şarkılarını ilk kez canlı dinledim. Post-punk/darkwave soundu, 2010’da yayımlanan “Breath the Fire” adlı single’dan bu yana ilgi odağımda. Ancak konserde nasıl bir sonuç vereceğini merak ediyordum ve gördüm ki Luis Vasquez ve ekibi, müziklerindeki tutkuyu sahnedeye de büyük bir başarıyla taşıyıp dinleyiciyi avucunun içine alıyor.

The Soft Moon, SXSW sırasında gündüz saatlerinde de çaldı ama benim tercihim elbette grubu gece görmekti. Parish Underground adlı mekanda video çekemeyecek kadar dağılmıştım.



***  
9-BLACK VIOLIN: Dave Grohl’un konuşması öncesinde dinledim bu grubu. Daha önce varlıklarından bile haberdar değildim. Florida’da kurulan grubun müziğinin temeli, keman ve viyola. Klasik müziği, hip hop ve elekronik seslerle birleştirerek, melodik altyapısı sağlam, çok enerjik bir müzik yapıyorlar. Müziğin herhangi bir türe hapsedilemeyeceğini kanıtlayan önemli bir deneyimdi benim için.

Ne yazık ki en önde olmama karşın grubun olağanüstü iyi performansının videosunu çekemedim. Çünkü Dave Grohl konuşacağı için garip bir uygulama söz konusuydu. Ayağa kalkılmadan, yere oturularak fotoğraf çekilmesi istendi, öyle olunca da önümdeki kafaların arasından video çekmek olanaklı olmadı. Aşağıdaki video, o gün oradaki performanslarının hakkını vermiyor ama yine de bilmeyenler müziklerini duysun istedim.



***

10-JUNG PEOPLE: Kanadalı enstrümantal rock grubu Jung People, Austin’e gitmeden önce izlemeyi aklıma koyduğum gruplardandı. Bir gitarist ile org, klavye ve perküsyon çalan bir multienstrümantalistten oluşan bu ikiliyi, insanlar tarafından sömürülen hayvanlara adadıkları “Tenterhooks” adlı ikinci albümleriyle tanıdım. Ufak bir tiyatro salonunda gece çok geç saatlerde çaldılar. Oturduk koltuklara, sakince dinledik şarkılarını. Bugüne kadar gördüğüm en tutkulu bateristlerden biriydi Giordano W. Bassi. Hayvanlara adadıkları albüm nedeniyle kendilerine teşekkür etmeyi de ihmal etmedim.

SXSW'da birinci günün sonunda izledim grubu. Sabah 5'te kalkıp New York'tan Atlanta aktarmalı olarak Texas'a gitmiş ve hiç durmadan gece çok geç saatlere kadar koşuşturmuştum. Belki aşırı yorgunluğun da etkisi vardı ama bilmiyorum ruhuma ilaç gibi geldi müzikleri.



SÖZ ETMEK İSTEDİĞİM PERFORMANSLAR

THE AWAY DAYS: Bu yıl Türkiye'den de ilk gruplar katıldı festivale; Mor ve Ötesi, Manga ve Gripin, Türk Rock Fest adı altında düzenlenen showcase'lerde sahneye çıktılar ama ben bir tek The Away Days'i izlemeye gidebildim. Festival mekanlarının yoğun olarak bulundugu merkezde değil, oraya en az 10 dakikalık yürüme mesafesindeki bir otelde çalıyordu grup. Otele girdiğimde tam konserlerin nerede olduğunu soracaktım ki, bir baktım lobide bir yer ayrılmış bu iş için. Akşamüstü bir saatte pek fazla insan yoktu izleyici olarak ama zaten SXSW'da binlerce etkinlik olunca bu doğal bir durum.

Grubun menajeri Elif Tanverdi ile karşılaştığımda biraz canı sıkkın gibiydi, ses sorunları olduğundan yakınıyordu. Ama ona da orada söylediğim gibi festivalin genel ortamı böyle. Geçen yıl bir bilardo salonunda çalan Apparat sesten memnun kalmayınca deliye dönmüş, sonra da mecburen çıkmıştı sahneye. The Away Days de otel lobisinin bütün olumsuz şartlarında çaldı. Aşağıdaki videoyu festival sırasında çekip Youtube'dan paylaşmıştım. Görmeyip merak edenler için tekrar buraya koyuyorum.




OLAFUR ARNALDS: Olafur Arnalds'ı daha önce birçok kez canlı dinlememe karşın, bir kere daha dinleme fırsatını kaçırmadım. Şartları zorladım, koşarak yetiştim konsere ve dinledim bu genç yeteneği. Modern klasik müziğin İzlandalı yorumcusuna bu kez keman ve çelloda iki müzisyen eşlik ediyordu. Yanımdaki Fransız gazeteci konserin başında bana dönüp, "Size önümüzdeki bir saat boyunca müthiş bir duygusal seyahat dilerim," dedi, dilediği oldu. Bunun için hem Olafur Arnalds'ın müziği hem de Austin'de geç saatlerde yaşanan kargaşanın ortasında korunmaya alınmış bir bölge gibi duran St. David's Bethell Hall çok uygundu.




MIKE SCOTT & STEVE WICKHAM: Folk rock'ın efsanevi gruplarından The Waterboys'un kurucusu Mike Scott'ın SXSW'da konser vereceğini, yanında da dünyanın en iyi yaylı çalgı yorumcularından Steve Wickham'ın olacağını duyduğumda kendi kendime o konserde olmaya söz vermiştim. Yine kan ter içinde koşarak yetiştim bu konsere de. Hatta ben kiliseye vardığımda başlamıştı; kapıdaki görevli "Çalan şarkı bitsin öyle alırım içeri," dedi. İyi ki kendimi zorlayıp koşmuşum, bu mükemmel performansı kaçırsam ve sonra da Youtube'da görsem, benim çektiğim videonun altına yorum bırakan kişi gibi isyan ederdim. Bir daha onları sahnede birlikte çalarken görebileceğimi sanmıyorum. Hayatta bir kez yaşanabilecek gecelerden biriydi, çok güzeldi.



***

Festivalin sonunda gece saat 03.00 sıralarında bitap ama mutlu bir halde otele dönerken aşağıdaki videoyu çektim. SXSW sırasında Austin'in en civcivli, en karışık yeri 6. Sokak oluyor. Tam bir deliler evine dönüyor sokaklar ama en çılgını burası. Her türlü insan var, sarhoş dolu, kimisi etrafa zarar vermeden eğlenirken kimisi gerçekten rahatsız edici olabiliyor. Videyu çekerken bir yaratıcılık göstermedim, sadece yürürken etrafı benim gördüğüm şekilde görün istedim. Kakofoni ve kalabalık birleşince ortaya kaotik bir video çıktı ama olan da tam oydu zaten.


-

19 Mart 2013 Salı

SAVAGES: "SOKAKTA OLANI SAHNEYE YANSITMAK İSTİYORUZ"


19.03.2013

Geçen hafta SXSW sırasında binlerce grup arasında en çok röportaj yapmayı istediğim isimdi Savages. Post-punk’ın tam hakkını veren soundları, 2011‘de kurulduklarından bu yana dikkatimi çekmişti. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı izledikten sonra ilgim daha çok arttı. Yayınladıkları ilk EP’de yer alan “Flying to Berlin” ve “Husbands” adlı şarkılarını severek dinliyordum ama o konserde müziklerini son derece etkili bir şekilde icra ettiklerine tanık oldum. Vokalist Jehnny Beth’in sesine ve beden diline yansıyan öfkesi, bas gitarist Ayse Hassan ve gitarist Gemma Thompson’ın kulağı derhal yakalayan tınıları ve davulcu Fay Milton’ın cüretkar vuruşları, onları kısa sürede Londra’nın canlı performansı en iyi olan yeni grubu haline getirdi.

Bir yıl boyunca verdikleri konserlerle adları iyice yayıldı. New York’ta CMJ müzik maratonundaki performansları çok beğenilince, Savages Amerika’yı da ele geçirmeye başladı. Geçen yılın sonunda ise, BBC Sound of 2013 adayları arasında gösterildiler. Bu yıl ilk kez katıldıkları SXSW kapsamında üç konser verdiler. Ben Brooklyn Vegan’ın şovundaki konserlerini dinledim ve onun ertesinde grupla bir otelde buluştum. Röportaj sırasında dört üye de vardı ama en çok konuşan Jehnny Beth oldu, Gemma Thompson, sessiz duruyor ama içlerinde en entelektüel olanı o. Sahnede de Jehnny kalabalığı bakışları ve karizmasıyla etkisi altına alırken, o başı önünde sakince gitarını çalıyor. 

Ayse Hassan, röportaja başlamadan önce sadece 14 yaşındayken İstanbul’a geldiğini, bakıcısının Türk olduğunu söyledi, onun dışında röportaj sırasında sözü diğerlerine bıraktı. Her grupta öne çıkanlar oluyor; onlar Savages için Jehnny Beth ve ne kadar sessiz kalsa da Gemma Thompson.

Sahnede uzak ve çok ciddi görünüyorlar ama konuşurken hepsi çok rahat insanlar. Otel lobisinde röportajı yaparken bir görevli gelip benim ve Jehnny Beth’in oturduğu sandalyelerin restorana ait olduğunu, dolayısıyla onları alması gerektiğini söyleyince ikimiz de halının üzerine oturduk, söyleşimiz o şekilde devam etti. 

Aşağıda okuyacağınız röportajdan sonra bu kez New York’un ünlü konser mekanlarından Bowery Ballroom’da gördüm grubu. Tamamen doluydu salon. Belli ki grubun New York’taki dinleyici kitlesi genişlemiş. Yeni albümlerinden şarkıları da çaldıkları konser toplam bir saat sürdü ve ısrarlı alkışlara rağmen bis yapmadılar. 

Şu anda benim en sevdiğim yeni grupsunuz. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz’de ilk kez canlı dinledim sizi. Muhteşem bir performanstı. İki gün önce de burada Austin”de ikinci kez izledim. Bu defa açık havada ve öğleden sonra aydınlıkta çaldınız. Müziğinizin karakteri kapalı ve karanlık ortamlara uygun ama yine çok iyi bir konserdi. Canlı performanslarınızın etkisi çok yüksek. Bunun sırrı ne? Sizi sahnede ateşleyen temel etken ne?

Jehnny Beth (JB): Konsere hazırlanma tutkusu. Mesela Austin bizim için çok yıpratıcı oldu. Çünkü biz her zaman konserlerin iyi olması için çalışıyoruz. Electrowerkz’deki konseri izlemişsiniz. Orada yaşadığınız deneyimin iyi olması için başından sonuna kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündük, üzerinde çalıştık. Çıkacağımız sahneyi tanımak, ona göre hazırlığımızı yapmamız gerekli. Bütün bunları düşünüp sindirmek için zamana ihtiyacımız oluyor, uygulamada birçok ayrıntının üzerinde kafa yoruyoruz. Konsere kaç kişi geliyor, kim geliyor her konserde sorarız. Bu yolla canlı performanslardan sıkılmaktan da kurtuluyoruz. Son anda bize gösterilen bir sahneye çıkıp sarhoş bir halde müziğimizi çalıp gitmek yerine bu yöntemi tercih ediyoruz. Ayrıca çok açık ki punk etkisi var müziğimizde. Yaptığımız her şey kendi kontrolümüz altında olsun istiyoruz.

Fay Milton (FM): Bence her dinleyici iyi bir konseri hak eder. Yüzde yüz enerjimizi yansıtmalıyız her şov için. Herkes o kadar çok saçmalığa maruz kalıyor ki, biz onlardan uzak olmayı istiyoruz. İnsanların hiç ilginç olmayan, müzisyenin hiçbir çaba göstermediği sıradan şeylere ihtiyacı yok. 

Müzikle ilgili sizi etkileyen ilk isimleri, olayları merak ediyorum. Geçmişe baktığınızda bugün bu açıdan ilk aklınıza ne geliyor?

JB: Nina Simone’un benim üzerimde etkisi büyüktür. Onun tarzıyla, söylediği şarkılarla bugün de yakın bir bağ kurabiliyorum.

Gemma Thompson (GT): Benimki Sergei Prokofiev’in “Peter and the Wolf” adlı bestesi ve muftakta dinlediğimiz John Peel şovları.

JB: Mutfaktaki John Peel! Bu iyiydi.

Birlikte müzik yapmaya nasıl başladınız? Grubu kurmadan Gemma ve Jehnny sizlerin tanıştığınızı, Jehnny’nin çaldığı bir gruba zaman zaman Gemma’nın eşlik ettiğini okumuştum bir yerde. Her şey nasıl gelişti?

JB: Gemma bir gün benim evime geldi ve Ayse Hassan’la başlatmayı düşündüğü bir projeden söz etti. Bu, grup kurulmadan 1 yıl kadar önceydi. Sonra Gemma bir gün bu proje için isim önerdi, muhafazakarlara uyabilecek türden bir isimdi bu ama ilginç olan şu ki, müzikten daha çok edebiyattan esinleniyor.

GT: Çocukken okuduğum Lord of the Flies, Catcher in the Rye gibi kitaplardan esinlenmiştim. İsimle ilgili aklıma gelen ilk imaj bir yapıydı. O yapının aniden bozulması ve yeniden inşa edilmesi ilgimi çekiyordu. Birden her şeyin başlangıç noktasına dönüp dümdüz olduğuru ve ondan tekrar yeni bir yapı yarattığınızı düşünün.

Ben de tam grubun müziğini şekillendiren toplumsal, kültürel, düşünsel etkileri soracaktım...

JB: Mesela bu grubun dışında gerçekleştirmek istediğimiz bir projemiz var ve o doğrudan Dadaistlerden etkileniyor. Gerçek bir savaşta olduğunuzda ortaya çıkan bir akım söz konusu. Gemma’nın söyledikleriyle ilgili bir düşünce var arkasında.

GT: 1. Dünya Savaşı sırasında 1916‘da İsviçre’de kurulan Cabaret Voltaire adlı bir kulüp vardı. Dada akımının ortaya çıkmasında o kulübü kuranların çok önemli katkıları oldu. Onların düşünceleri bizim bakış açımızı da ortaya koyuyor. Sorulan büyük soru şuydu: Bu noktaya gelmek için, olanı durdurmak için sanat ne yaptı? Sokakta olanı yansıtmak için ne yapılabilir? Sokaktaki insanın olan biteni daha iyi anlaması için ne yapılabilir? Bu sorular yalnızca 1916 için değil, bugün için de geçerli. Bana göre sanat bunlarla ilgili olmalı. Kendi korunaklı mekanıma çekilmeyi değil, sokaktaki şiddeti sahnede göstermek istiyorum. Çünkü zaten sokakta olan bu. Sanat, sadece eğlenmekle ilgili değildir, yaşanan sorunlarla nasıl baş edileceğini de düşünmeli.

JB: Gelecekle ilgili beklentileri aktarma konusunda sanatçının söyleyeceği şeyler olmalı. Sanatçı toplumda bu yönde bir vizyona sahiptir.


Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan çok yoğun bir etkileyiciliği var. Bu anlattığınız bakış açısından kaynaklanıyor demek yanlış olmaz kanımca. 

JB: Evet, performanslarımızın güçlü ve agresif bir yönü var ama aynı zamanda bir şekilde rahatlatıcı olmasını da umuyorum. Kapayın çenenizi, müziğin keyfine varın demek istiyorum.

Konserlerde doğrudan insanların gözünün içine bakıyorsunuz. Bunu belli bir amaçla kasıtlı olarak yapıyorsunuz sanırım.

JB: Kesinlikle öyle. İşin en başından beri, grubun isminden itibaren geri kalan her şeye kadar hepsi belli bir amaç için. Londra’da grup üyeleri olarak henüz birbirimizi tanımadığımız dönemde hepimiz bir şekilde kentteki gitar müziğinin shoegaze”e yönelip aynı olmaya başlamasından bıkmıştık. Bütün My Bloody Valentine hayranları birbirini taklit ediyor, aynı tür müziği yapıyordu. Elbette bir müzik türü olarak ona saygı duyuyorum ama yeni gruplara bakıyorsunuz gitarlar ve vokallerdeki sound çok gösterişli bir hale gelse de aslında bir şey söylemiyorlar. Benim tavrım bir reaksiyondu. Bugünlerde yapılmayan bir şeyi yapalım deme yöntemiydi.

İstediğiniz müziği yaptığınızda onu dinleyicilere nasıl ulaştıracağınıza dair belli ilkeleriniz var mı? 

JB: Var. Hayranlarımızı çok ciddiye alıyoruz. Müzik üretimi olsun, onu sunma süreci olsun, yolumuza çıkan her şeyi kontrolümüz altında tutuyoruz. Sadece konserlerdeki kitle ya da sahne değil kasttettiğim, müziğin, albümün yaratım süreci ve onun tanıtılması da dahil buna. Birlikte çalıştığımız her insana amacımızı tam olarak anlatabilmeliyiz ki, ortaya yanlış anlaşılmalar çıkmasın.


İlk albümünüz yakında çıkıyor. Bu albümle ilgili neler hissediyorsunuz ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz? 

FM: Bence albümün ana amacı, sahnede olanı her yönüyle belgelemekti. Bunu yaptık diye düşünüyorum. 

Kayıt süreci nasıl gelişiyor? Birbirinizi şarkı sözleri ve sound açısından besliyor musunuz?

JB: Sözleri ben yazıyorum. Belli bir çerçevemiz yok aslında.

FM: Bir şarkı herhangi birimizin ortaya attığı bir düşünceden ya da birlikte çalarken oluşan etkileşimden doğabilir. 

JB: Birlikte çalmak, ortak üretim süreci bizler için de çok ilginç. Çalışmalarımızı sürekli kaydediyoruz. Hepsi birer esin kaynağı bizim için. Geriye dönüp onlara baktığımız ve ders çıkardığımız da çok oluyor. Olanları belgelemek çok önemli. Ben odada olmadığım bir zaman diğer üç arkadaşım bir fikir de yaratabilir. 

Medyada hep tamamen kadınlardan kurulu bir grup olduğunuz vurgulanıyor. Siz sadece kadın müzisyenlerden kurulu bir grup kurmayı baştan beri amaçlamış mıydınız?

JB: Hayır, bu başlangıçta belirlenen bir hedef değildi. 

GT: İşler öyle gelişti, biz bunu planlamamıştık.

Savages ile ilgili bir diğer dikkat çekici özellik de sürekli 80‘lerin ünlü post-punk gruplarına benzetilmeniz. Joy Division ya da Siouxsie and the Banshees mesela. Bu konuda ne hissediyorsunuz?

Genel olarak benzetme yapmak kolaydır. Sorunuza yanıt vermek gerekirse, biz o benzetmeleri yapanlar gibi hissetmiyoruz. 

GT: Bence bu tür karşılaştırmalarda olabilecek tek benzerlik, müzik yapma amacıyla ilgili olabilir. O dönemde var olan atmosfer ve insanları müzik yapmaya iten nedenle bugün bizimki arasında bir paralellik kurulabilir. Sosyal ve politik atmosferin sonucu olarak her kuşak için bu tür benzerlikler çıkabilir. Konuya bir performans sanatı açısından yaklaşırsak. esinlenme daima sanatın ardındakı niyetle ilgilidir. Bizi etkileyen onların mekanı, bedenlerini kullanma yöntemleri olabilir.

JB: Doğru. Bizi esinlendiren, insanların sanat ve hayatla kurduğu bağdır. Daha önce yaptığımız bir röportajda yarı şakayla da olsa bir gerçeği söylüyordum. Bazen pornografi beni müzik kadar esinlendirebilir. Çünkü insanların belli şeylere karşı bakış açısını değiştirme gücünü daha iyi aktarabilir. 

Brett Anderson, NME dergisinin mart sayısında sizi övüp şu anda onu en çok heyecanlandıran grup olduğunuzu söyledi. Okudunuz mu onu?

FM: Ah evet, karanlık ve seksi demiş, yeğenim söyledi bana.

JB: Bence biraz sapıkça geliyor kulağa,

FM: Ürpertici.

JB: Pedofilideki gibi bir durum söz konusu burada. Genç, yeni, heyecan verici vs. bir şeyi alıp onu kendinize mal etme söz konusu. Brett Anderson dahil 80‘lerin diğer yıldızlarını bunu yapmamaları için sorgulamak güzel olurdu. Grupta bazılarımız Suede’in müziğini sevse de...

FM: Ben severim Suede’i.

Yeni albümünüz çok yakında çıkıyor. Adı belli mi?

Evet, Silence Yourself.

Savages gibi bir grup için ilginç bir isim. Şarkıları dinleyip anlamını bulacağız.

(Röportaj için 15 dakikalık süremiz olduğundan bu kadar konuşabildik. Umarım yakın bir gelecekte Savages’ı İstanbul’da görmek olanaklı olur.)


(Fotoğraflar bana aittir.)










Translate