Phil Manzanera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Phil Manzanera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2015 Perşembe

TARİHİ MEKANDA TARİHİ KONSER!


8.10.2015

(Bu yazı ilk olarak turne açılış konserinin ertesi günü redbullcom.tr'de yayınlandı.) 

PULA - Pink Floyd’un efsane gitaristi ve vokalisti David Gilmour, 18 Eylül’de yayınlanacak dördüncü solo albümü “Rattle That Lock” için çıktığı dünya turnesinin açılış konserini dün gece Hırvatistan’ın Pula kentinde verdi. 5 Eylül’de Brighton’daki hazırlık mahiyeti taşıyan konserin ardından merakla beklenen Pula konseri, 1. yüzyılda inşa edilen ve bugün Pula Arena olarak bilinen muhteşem bir amfitiyatroda gerçekleşti. 20 yüzyıl önce gladyatör ve hayvan dövüşlerinin yapıldığı bu tarihi tiyatroda dün akşam 20 bin kişi insan uygarlığının yetiştirdiği en nadide müzisyenlerden birini ayakta alkışladı.



David Gilmour’un gitarından çıkan eşsiz melodileri dinlerken bir ara gökyüzünde kayan bir yıldız gördüm. 1. yüzyılın şiddet dolu ilkel etkinliklerine sahne olan bu olağanüstü yapı, 21. yüzyılda artık insanları müzik etrafında buluştursa da; ne gariptir ki, David Gilmour’un şarkılarında söz ettiği kimi gerçekler insanlığın hâlâ şiddetin pençesinden kurtulamadığının da bir kanıtı. Bunu özellikle yeni albümde yer alan “In Any Tongue” adlı şarkıyı dinlerken çok yoğun hissettim ve benim açımdan konsere damgasını vuran an da bu oldu. Islık sesiyle başladı şarkı; “What he has done/God help my son” sözlerini duyduğum sırada sahnedeki dev yuvarlak ekranda şarkı için özel yapılan bir animasyon video yayınlanıyordu. Ellerinde taramalı tüfeklerle bir köyü basan askerlerin karşısına aniden kucağında bir koyunla birlikte bir adam çıkıyor. Yalvaran gözlerle ateş etmemelerini istiyor. Köylünün hem kendisinin hem de koyunun hayatını kurtarmak için koşup kaçarken yaşadığı korku, askerlerin onun peşinden giderken yüzlerinde beliren ürkütücü ifade, sonra köy sokaklarında askerlerin karşısına çıkan çocuklar ve titreyen görüntüler eşliğinde insanın ruhunu derinden sarsan sahneler... En sonunda patlayan silahlar ve bombalarla herkesin öldüğü, tüm yaşamın yok edildiği görüntüler... Böyle iç yakan bir dehşeti anlatan şarkı, belli ki David Gilmour’un (belki de daha çok sözleri yazdığı için eşi Polly Samson'un) son yıllarda dünyada olup bitenlere yanıtı. Şarkının insan ruhunda yarattığı dalgalanma öylesine güçlü ki, uzun zamandır bir konserde bu kadar sarsılmamıştım. Türkiye’de son haftalarda yaşanan acı verici olayların aklımdan hiç çıkmadığı bir döneme denk geldiğinden etkisi iyice arttı sanırım. Albüm kaydında David Gilmour’un oğlu Gabriel’in piyano çaldığı bu şarkının orkestrasyonunu Polonyalı müzisyen Zbigniew Preisner yapmış.

Konseri anlatmaya, sıradışı bir şekilde, doğrudan beni en çok etkileyen anla başladım ama 20 dakikalık ara ile birlikte toplam üç saat süren konserde çalınan 21 şarkının her birisi de tek kelimeyle şahaneydi. Profesyonelliğin en üst seviyeye çıktığı, David Gilmour ile birlikte sahnede ona eşlik eden Phil Manzarena (gitar), Guy Pratt (bas gitar), Steve DiStanislao (davul, perküsyon), Kevin McAlea (klavye), Theo Travis (saksofon, klarnet), Jon Carin (klavye), Bryan Chambers (geri vokal) ve Louise Marshall (geri vokal), birbirini mükemmel tamamlayan bir ekip oluşturmuştu. “Rattle That Lock”un enstürmantal açılış şarkısı “5 AM”in kuş sesleri ile başlayan konser, albüme adını veren şarkı ile devam etti. Bir kafesten ardı ardına hızla çıkan kargaların özgürlüğe uçuşunu izledik sahnedeki video ekranda. Gilmour’un eşi ve birçok şarkısının söz yazarı olan Polly Sampson’un seylediğine göre, yeni albümün temel teması “zamanın tadını çıkar, günü yakala, geleceğe bak, korkma ve kendini tutma” diye özetleniyor. Şarkı da hem sözleriyle hem de videosuyla bu hissi tam anlamıyla yakalamış.

Klavye ve klarinet tınılarıyla hafif bir Akdeniz/Balkan havası estiren yeni şarkı “Faces of Stone”dan sonra dinleyicileri “İyi akşamlar. Güzel Pula kentine geldiğiniz için teşekkür ederim. Benim buradaki ilk konserim. 18 Eylül’de yayınlanacak yeni albümden şarkılarla başladık. Ona yine döneceğiz ama daha iyi bildiğiniz bir şarkı var sırada,” diyerek selamlayan Gilmour, Pink Floyd’dan “Wish You Were Here”i çaldı. Tahmin edilebileceği gibi, Pink Floyd klasikleri konserde en çok heyecanı yaratan şarkılar oldu. Konser boyunca çalınan 21 şarkının 8’i yeni albümdendi; 12’si “Money”, “Time”, “Us and Them”, “High Hopes”, “Shine on You Crazy Diamond”, “Fat Old Sun”ın da aralarında olduğu Pink Floyd klasikleriydi ve biri de Gilmour’un 2006 solo albümü “On An Island” ile aynı adı taşıyan şarkıydı. Dinleyici kitlesinin içinde Pink Floyd tişörtlü izleyicilerin çoğunlukta olduğunu düşünürsek, herkesin umduğu gibi kusursuz bir konser deneyimi yaşadığını söyleyebiliriz.

20 dakikalık aradan önce ilk yarıda çalınan yeni şarkılardan birinden özellikle söz etmek istiyorum. Çünkü “A Boat Lies Waiting”, Gilmour’un 2008‘de yaşamını kaybeden Pink Floyd üyesi Richard Wright’ın anısına yazdığı bir piyano baladı. Aslında 18 yıl önce oğlu için bir mini CD çalar üzerinde kaydedip bestelediği ve o zamandan beri duran bir melodiyi Phil Manzanera’nın teşvikiyle arşivden alıp şarkı haline getirmiş. Deniz yolculuğunu çok seven Wright’ın anısını yaşatan şarkı, dokunaklı müziğiyle albümün en özel şarkılarından birisi kuşkusuz.

David Gilmour’u ilk kez canlı dinlediğim bu konserden sonra aynı şarkıları Roger Waters’dan da canlı dinlemiş birisi olarak ister istemez bir karşılaştırma yaptım. Set arasında yanımda oturan ve konsere kızıyla gelen Hırvat bir müziksever babanın sorusu üzerine bu konuda konuştuk. Roger Waters’ın 2006”da İstanbul’da verdiği “The Dark Side on the Moon” konserinde “Money”i dinlerken, kullanılan surround ses sistemi nedeniyle paralar sanki başımdan aşağıya dökülüyor gibi hissetmiştim; etkisi çok yoğundu. Waters’ın sahne tasarımları, videoları her zaman daha gösterişli oldu. Gilmour’un sahne tasarımı daha sade görünüyor ama video ekran çok akıllıca tasarlandığından renkli ışık oyunları ve çarpıcı videolarla sahneyi çok etkili kullanıyor. Waters’ın sesinde agresyon daha belirgin; Gilmour’un üstünlüğü ise gitardaki tartışılmaz ustalığı. Sonuçta her ikisi de müzik tarihine geçen unutulmaz Pink Floyd soundunun ayrılmaz bir parçası ve bana göre ikisi de o eşsiz mirası sahneye büyük bir başarıyla taşıyor.

Pula Arena’nın tribünlerinde ve zemine yerleştirilen sandalyelere oturarak konseri dinleyen kitlenin topluca ayağa kalktığı an, konserin en güzel dakikalarındandı. 1987 tarihli Pink Floyd albümü “A Momentary Lapse of Reason”da yer alan David Gilmour imzalı “Sorrow’un etkisiyle iyice dağılıp adeta başka bir dünyaya geçiş yaptığımız bir anda “Run Like Hell”in ilk notalarıyla birlikte ayağa fırladık. Sanki bir şok yaşamış gibiydi kitle. Yabancılaşmış, huysuz bir rock yıldızının kendisinin faşist bir diktatör, dinleyicilerin ise öfkeli bir kalabalığa dönüştüğünü gördüğü halüsinasyonu anlatan şarkının, 34 yıl sonra 20 bin kişi üzerinde yarattığı etki görülmeye değerdi.

“Run Like Hell”in bitişiyle sahneden teşekkür ederek ayrılan Gilmour ve ekibinin bis yapması için gösterilen yoğun tezahürat gerçekten inanılmazdı. Yerdeki tahta platformlara ayakkabılarıyla vuranların çıkardığı seslere ıslıklar, alkışlar karışınca sağır edici bir gürültü yaşandı. Ama buna gerçekten değdi. Çünkü birkaç dakika sonra “Time”, “Breathe” ve kapanışı yapan “Comfortably Numb”ı dinledik. Roger Waters, David Gilmour, Nick Mason ve Richard Wright’ın 2005‘te Pink Floyd olarak birlikte son çaldıkları şarkıydı bu. Pink Floyd artık tarihe mal oldu ama David Gilmour’un bu şarkıdaki gitar solosunu canlı dinlemek, uzun yıllardır hayallerimden biriydi. Bu hayali onca yıl sonra yaşayan bir müziksever olarak Pula Arena’dan ayrılırken içimdeki hissi kelimelerle anlatamam. Sohbet ettiğim Hırvat baba aradaki sohbetimizde, “Onca yolu bu konser için mi geldiniz?” diye sormuş ve evet yanıtını alınca biraz şaşırsa da beni takdir etmişti. Konserin sonunda kendisi de Gilmour’u ilk kez canlı dinleyen birisi olarak bana döndü ve “Ne düşünüyorum biliyor musunuz; değil İstanbul’dan dünyanın öbür ucundan gelmeye bile değerdi!” dedi. Tarihi Pula Roma amfitiyatrosunda tarihi bir gece biterken benim de ruhum artık daha zengindi.


Setlist:

--1. Set

5am
Rattle That Lock
Faces Of Stone
Wish You Were Here
A Boat Lies Waiting
The Blue
Money
Us And Them
In Any Tongue
High Hopes

--2. Set

Astronomy Domine
Shine On You Crazy Diamond
Fat Old Sun
On An Island
The Girl In The Yellow Dress
Today
Sorrow
Run Like Hell

--Bis

Time / Breathe(reprise)
Comfortably Numb

(Fotoğraflar Robert Hinterleitner'e aittir. Bir karşılık beklemeden bana fotoğraflarını kullanma izni verdiği için kendisine müteşekkirim.)

28 Kasım 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 46:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Kasım 2010

BRYAN FERRY-Olympia (Virgin Records)

Art rock'ın efsane grubu Roxy Music’in vokalisti Bryan Ferry, uzun yıllardır sürdürdüğü solo çalışmalarına bir yenisini ekledi.

Ancak albüme katkıda bulunan isimler açıklanır açıklanmaz hemen bir tartışma başladı: Buna bir solo Ferry albümü mü demeli, yoksa Roxy Music albümü mü?

1994 tarihli “Mamouna”dan bu yana ilk kez Roxy Music’in dört üyesi bu albümde buluştu. Phil Manzanera, Andy Mackay, Brian Eno ve Bryan Ferry bir araya gelirse Roxy Music olmaz mı?

Olabilir de; ancak bunu belirlemek için o isimlerin albüme ne oranda katkı yaptığına bakılır.

Bir kere, albümde bir tek “Song to the Siren” cover’ında bu dört isim birlikte yer almış; başka hiçbir şarkıda bu birliktelik gerçekleşmemiş.

Ayrıca, Ferry dışında diğerleri bu albüme “Mamouna”daki kadar katkıda bulunmamış.

Ve en önemlisi Roxy Music albümleri, her zaman Ferry'nin solo albümlerine göre daha deneyseldir...

Sonuçta "Olympia neden Roxy Music albümü olarak çıkmadı?" sorusu bana göre mantıklı değil.

"Olympia"da Ferry ile çalışanlar arasında başka ünlü isimler de var. En dikkat çekenleri, Jonny Greenwood (Radiohead), Mani (The Stone Roses), Flea (Red Hot Chili Peppers), Marcus Miller, David Gilmour, Scissor Sisters, Groove Armada, Nile Rodgers...

Kapağa top model Kate Moss’u yerleştirip, bunca önemli müzisyenin desteğini alan Ferry, işi şansa bırakmamış gerçekten. Bazen 70’lerin disko esintilerini synth’lerle birleştirmiş, bazen de piyano ve gitar soloların yarattığı melankoliye sürüklenmiş.

Bryan Ferry'nin Groove Armada ile işbirliği yaptığı "Shameless"ın bu albümde daha yavaş ritimli bir versiyonu yer alıyor. Aynı parça Groove Armada'nın son albümünde farklı bir kayıtla yer almıştı. Bana sorarsanız, dans müziğiyle Ferry'nin sesinin romantik kırılganlığını birleştiren o versiyon, daha ilginç ve güzeldi.

Bir de belirtmeden duramayacağım; bırakın "Song to the Siren"i This Mortal Coil söylesin... Ferry'ninki iyi olmadığından değil; This Mortal Coil'in olağaüstü güzellikteki cover'ının üzerine daha iyisinin yapılabileceğini düşünmediğimden söylüyorum bunu...

"Olympia"dan yayımlanan ilk single "You Can Dance" oldu.Video, Ferry'nin müzikte mükemmelliğin yanı sıra görselliğe de önem veren görkemli tarzını bir kez daha gözler önüne seriyor.



Sonuç olarak, biraz fazla parlatılmış bir prodüksiyon olsa da, başarılı bir modern pop/rock çalışması “Olympia”. Özellikle “Reason or Rhyme” ve “Me Oh My” adlı şarkılara dikkat çekmek isterim.

"Me Oh My":


"Reason or Rhyme":

Bryan Ferry – Reason Or Rhyme found on Pop

9 Ağustos 2009 Pazar

Yenilerden Seçmeler


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Ağustos 2009

Son aylarda festival sezonundaki konserlere odaklanınca, yeni çıkan müzik ürünlerini biraz ihmal ettim. Bu hafta sıra onlarda...

ROXY MUSIC’İN GÖRSEL TARİHİ

Birkaç yıl önce New York’ta ikinci el müzik CD’leri satan bir dükkanda bulduğum bir albüm beni çok sevindirmişti. Roxy Music’in konser kayıtlarını bir araya getiren o toplama albümü mücevher bulmuş gibi kapıp, hemen kasaya yöneldim.

Benden önce ödeme yapan yaşlı adam, elimdekini görünce, “Genç bir bayan Roxy Music albümü alıyor. Şaşırtıcı!” yorumunu yaptı. Onun şaşırması da beni şaşırtmıştı...

Bir grup olacak, birbirinden farklı türlerde ama mükemmel albümler yapacak; üstelik o albümler deneysellik ile sanatı, esprili bir romantizm ile entelektüel bakış açısını bir araya getirecek ve bir müzik sevdalısı ilgilenmeyecek... Akla aykırı bir durum...

Müzik tarihini en çok etkilemiş gruplardan birisidir Roxy Music. 80’li, 90’lı yıllarda doğanların ne kadarı Roxy Music’i tanıyor bilmiyorum. Ama eğer müzik tarihi ile ilgililerse, grubu bugün de keşfedebilirler.

Yeni yayımlanan “The Thrill of It All: A Visual History 1972-1982” adlı DVD, bunun için iyi bir olanak sunuyor. İki diskten oluşan DVD, grubun hayranları içinse tam bir arşiv malzemesi.

Rock tarihinin en esin verici gruplarından Roxy Music, punk hareketinin yanı sıra, New Wave ve deneysel müziğe de büyük katkılar yaptı.

İngiltere’de bir sanat okulunda seramik dersleri veren Bryan Ferry’nin Phil Manzanera, Brian Eno, Andy Mackay, Eddie Jobson, Paul Thompson ve Graham Simpson ile kurduğu grup, 70’li ve 80’li yıllarda müzikte devrim niteliğinde işler yaptı.

Solist Bryan Ferry’nin karizması, kadınları etkileyen bir faktördü; ama esas olarak Roxy Music’in şarkıları dinleyicilerinin yalnız kulağına değil aklına da hitap ediyor, dans ettirirken düşündürüyordu.

Müziğin yanı sıra, sahne şovlarına ve albüm kapaklarına da ayrı bir tarz getirdiler. Hiçbir zaman modanın takipçisi olmadılar ve hep kendi stillerini yarattılar.

1972-76 yıllarını kapsayan 1.disk, 70’li yıllarda BBC için yapılan çekimlerin yanı sıra, Royal College of Art ve Montreux The Golden Rose Festival konserlerinden daha önce yayımlanmamış canlı performansları içeriyor. 1979-82 dönemini kapsayan 2. diskteyse, konser kayıtlarına ek olarak, yedi şarkının video klibi bulunuyor.

KASABIAN-West Ryder Pauper Lunatic Asylum

Çıktı çıkıyor derken, sonunda Brit rock’ın ünlü grubu Kasabian’ın 3. albümünü elimize aldık. Yeni albümün ismi oldukça ilginç: “West Pauper Lunatic Asylum”, 1800’lerde İngiltere’de bulunan bir akıl hastanesinin adından geliyor.

Albüm hakkında şimdi yazacaklarım, henüz dinlemeyenlerin kafasını biraz karıştırabilir. Çünkü Kasabian, bu albümünde türler arasında ilginç bir karışım yapmış.

İlk şarkı “Underdog”, Brezilyalı futbolcu Kaka’nın rol aldığı Sony reklamının müziği olduğu için çok tanındı. Öne çıkan bas riffleriyle iyi bir giriş olmuş ama buna aldanmamak lazım; albümün tümünü dinleyince bilinçli bir şekilde güçlü bas seslerden kaçınılmış olduğu ortaya çıkıyor.

Birinci şarkının ardından Ray Davies esintili “Where Did All the Love Go?” gelince insan iyice şaşırıyor. Onun arkasından krautrock etkisindeki enstrümantal “Swarfiga” gelince de, ne olduğunu anlıyorsunuz: Kayıt stüdyosunun kapısı, Kasabian üyelerinin sevdiği her tür müziğe açık tutulmuş.

“Take Aim” ve “Thick As Thieves” adlı yavaş ritimli iki şarkı, enstrüman kullanımıyla Doğu müziklerini, hem de Tom Meighan’ın vokalleriyle Oasis’i andırıyor.

“FIFA’09” adlı video oyununda kullanılan “Fast Fuse” ve “Vlad the Impaler”, yaydıkları yüksek enerjiyle albümün en dikkat çeken şarkıları.

“West Ryder Silver Bullet” adlı şarkıda, Tom Meighan’a vokalde ünlü oyuncu Rosario Dawson eşlik ediyor. Pink Floyd esintili balad “Ladies and Gentlemen”in ardından, John Barry tarzı orkestrasyonla dikkat çeken “Secret Alphabets” geliyor.

“Akıl hastanesinin adını alan bir albüm de ancak böyle çoban salatası gibi olur,” diyenler çıkabilir. O karışımın asıl sorumlusu, bana sorarsanız, prodüktör Dan the Automator.

Özellikle Gorillaz ve DJ Shadow ile yaptığı çalışmalarla tanınan, ünlü bir hip-hop ve elektronik müzik prodüktörü kendisi. Kasabian, bu defa onun kontrolünde sıkı bir maceraya atılmış.

28 Ekim 2008 Salı

Muhteşem Bir Konser Albümü


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/25 Ekim 2008

Bugünlerde müzik marketlere uğrarsanız, raflarda efsane isimlerin yeni yayımlanan albümlerini göreceksiniz. Bunlardan birisi de, Pink Floyd’un eski gitaristi ve vokalisti David Gilmour’un “Live In Gdansk” adlı albümü.

Geçmişte fırtınalar estirip büyük izler bırakmış müzisyenler yeni albüm yayımladığında bir kuşku düşer insanın içine... “Bu albümde farklı ne olmalı ki almalıyım?” diye düşünerek incelersiniz CD’yi. Hele bir grubun hayranı iseniz ve bu nedenle geçmişte yayımladıkları bütün plaklara, kasetlere, CD’lere sahipseniz, yeni diye piyasaya sürülen albümün eskilerin bir tekrarı olmasından çekinirsiniz.

“Live In Gdansk”ı da biraz bu kuşkuyla elime aldım. Ve defalarca dinledikten sonra diyorum ki; sizin de böyle kuşkularınız varsa, bunların hepsini bir yana bırakıp bir an evvel bu albümü edinin.

DAYANIŞMA HAREKETİ'NİN YILDÖNÜMÜ KONSERİ

David Gilmour, 2006 yılı yazında gerçekleştirdiği dünya turnesinin son konserini 26 Ağustos'ta Polonya’nın Gdansk kentinde vermişti. Çünkü konser, Lech Walesa’nın önderliğinde yakın tarihin en büyük işçi hareketi olarak başlatılan Dayanışma Hareketi’nin 26. yıldönümüne adanmıştı.

İşte yeni yayımlanan “Live In Gdansk” albümü, elli bin kişinin katıldığı bu büyük konserin kayıtlarından oluşuyor. 2 CD olarak piyasaya sürülen albümün ayrıca DVD’li versiyonları da var.

1.CD, Pink Floyd’un 1973 tarihli “The Dark Side of the Moon” albümünden “Speak To Me”, “Breathe” ve “Time” ile açılıyor ve Gilmour’un “On An Island” isimli solo albümünden şarkılarla devam ediyor.

2.CD ise, tamamen Pink Floyd klasiklerine ayrılmış. Bu albümde, David Gilmour’un kendi adını taşıyan ilk solo çalışmasından ve “About Face” adlı ikinci albümünden şarkılara yer verilmemiş olması bir eksikliktir doğrusu. Bu durumda albümün öncekilerin bir tekrarı olduğunu düşünenler olabilir.

Fakat fark şu ki, Gilmour, “On An Island” albümünün tamamını ilk kez bu albümde bir orkestra eşliğinde çalıyor. Ayrıca 2.CD’de yer alan “High Hopes”, “A Great Day For Freedom” ve “Comfortably Numb” da, şef Zbigniew Preisner yönetimindeki Baltik Filarmoni Orkestrası ile birlikte yorumlanmış. Genellikle orkestra eşliğinde gerçekleştirilen rock kayıtlarında orkestra soundu çok belirgin olur. Oysa bu albümde ilginç bir şekilde orkestra öne çıkmamış. Bunu bir artı olarak gördüğümü belirtmeliyim.

Albümün bir diğer konuk sanatçısı, Polonyalı piyanist Leszek Mozdzer. Ünlü sanatçının “A Pocketful of Stones” adlı şarkıdaki performansı gerçekten büyüleyici. “A Great Day For Freedom”daki orkestra düzenlemelerinin de 2003’te yaşama veda eden Amerikalı besteci Michael Kamen tarafından yapılmış olması ayrıca kayda değer.

RICHARD WRIGHT’I ANARKEN...

Bütün bunlara karşın, Gilmour’un 2007’de yayımladığı “Remembering that Night” adlı konser albümünü hatırlayanlar, “Live In Gdansk”ın çok da farklı olmadığını düşünebilir. Gilmour, Royal Albert Hall’da verdiği o konseri de DVD haline getirmişti.

Ama yine de, Gilmour hayranı olmayanlar için bile bu albümün ayrı bir önemi olmalı. Çünkü Gdansk konserinde Roxy Music’in gitaristi Phil Manzanera’nın yanı sıra, Richard Wright da Gilmour’a eşlik ediyordu. Pink Floyd’un efsanevi klavyecisini “Comfortably Numb”ın vokallerinde de dinliyoruz bu albümde. Geçtiğimiz 15 Eylül’de kaybettiğimiz müzisyenin muhtemelen son kayıtlarıydı bunlar... Pink Floyd'un kurucularından Richard Wright’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz bu vesileyle...

“Live In Gdansk”ı önemli yapan bir diğer etken de, Pink Floyd’un en güzel eserlerinden “Echoes”un 25 dakikalık versiyonunun albümde yer alması. Tek başına bu bile albümü arşive katmak için yeterli! Bu olağanüstü güzellikteki şarkıyı, hem CD'de hem de DVD'de dinlemek gerçek bir zevk.

Rock tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerden Gilmour’un bütün albümde saksafon ve vokallerdeki hakimiyeti de ayrıca dikkat çekici.

Yaklaşık iki buçuk saat süren iki CD’lik bu muhteşem albümü bir İstanbul-Ankara yolculuğunda dinledim. Bozkırlar daha güzel, gökyüzü rengarenk gözüktü gözüme. Çimenler daha yeşildi, ışık daha parlaktı...
Dünya bir başkaydı... Büyük Umutlar vardı... İki buçuk saatliğine...

16 Mart 2008 Pazar

Robert Wyatt'la Yeni Bir Yolculuk




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Mart 2008


“Şarkılarla yolculuğa çıkmak”… Progressive rock ve art-rock’ın 62 yaşındaki radikal ismi Robert Wyatt müzik yapmaktaki amacını böyle açıklamıştı yıllar önce. 1966’da kurduğu Soft Machine grubundan ayrılıp solo çalışmalarına yöneldiği günlerden bu yana da, her albümünde bu hedefin izini sürdü. Melodilerle ve özenle seçilmiş kelimelerle aktardı sevinçlerini, kızgınlıklarını; ama bunu hep soylu bir naiflik içinde yaptı. Aynı Elvis Costello’nun Falkland Savaşı’nı sorgulayan şarkısı “Shipbuilding”i söylerken yaptığı gibi… Aynı son albümü “Comicopera”da yaptığı gibi… Robert Wyatt, kendine özgü kırılgan sesiyle, bağırmadan ama hep etkileyici bir şekilde ortaya koydu görüşlerini. 1973 yılında balkondan düşüp tekerlekli sandalyeye mahkum olsa da, artık davul çalamıyor olsa da, ne müzik yapmaktan vazgeçti, ne de üyesi olduğu İngiliz Komünist Partisi’nin mitinglerine katılmaktan geri kaldı. O, birçoklarının gönlünde hala tavrından hiç ödün vermeyen bir yaşayan efsane.

GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE...

Wyatt’ın 12. solo çalışması “Comicopera”yı, onun başeseri olarak nitelemek yanlış olmaz. Usta müzisyenin duygusal, etik, politik ve sosyal konulardaki bakış açısını yansıtan “Comicopera”, prodüksiyon kalitesi ve yüksek düzeydeki yaratıcılığıyla öne çıkıyor. Üstelik, Wyatt’ın son üç albümünde birlikte çalıştığı ekibe, Brian Eno, Phil Manzanera ve Paul Weller da katılınca, ortaya çıkan müzikal kaliteyi siz düşünün!

Üç bölüme ayrılan albüm, adıyla bile daha ilk anda şarkılardaki ana tema hakkında bir fikir veriyor: İnsanoğlunun zaafları, hayatın acınası ama komik halleri. Bizim, “Güleriz ağlanacak halimize” sözüne ne kadar da uyuyor… “Lost In Noise” adlı ilk bölümdeki şarkıların sözleri, Robert Wyatt’ın eşi, ressam ve şarkı sözü yazarı Alfreda Benge’ye ait. İnsanın hayattaki kayıplarına ve ilişkilerine odaklanan bu bölümün en çarpıcı şarkısı, “Just As You Are”. Brezilyalı şarkıcı Monica Vasconcelos, kendisini hayal kırıklığına uğratan hayat arkadaşına hitaben üzüntüsünü dile getirirken, yine de hala onu sevmeye devam edeceğini söylüyor. Sonra araya giren Robert Wyatt’ın sesinden ilişkinin erkeğin bakış açısını dinliyoruz. Paul Weller’ın gitarıyla eşlik ettiği “Just As You Are”, bugüne kadar yapılmış en güzel aşk şarkılarından birisi. Bu bölümde Gilad Atzmon’un klarnetiyle renklenen “You You” ise, adını anmak istediğim bir diğer romantik şarkı.

SAVAŞ, TERÖR VE VAHŞETE TEPKİ

İkinci bölümde “The Here and The Now” ile birlikte, birden Wyatt’ın şarkı sözlerini ele aldığını hissediyorsunuz. Bu bölümde, özellikle Amerika’nın peşine takılan İngiltere’nin Irak Savaşı’na katılışının etkileri ve Wyatt’ın, din ya da 2007 yılında dünyaya egemen olan vahşet gibi anlayamadığı şeylerin yanı sıra, bir meydanda çalan müzik gibi hayatın sevdiği yanları da var.

Caz esintileri taşıyan enstrümantal “On the Town Square” adlı şarkı, kent meydanında çalan ve insana mutluluk veren müziği tam anlamıyla hissettiriyor. İkinci bölümün açılışını yapan “A Beautiful Place”, bir Eno/Wyatt ortak bestesi. Folk türüne yakın duran bu parçanın alaycı bir havası var. “Güzel bir gün, uzaklara gitmek için/Güzel bir gün ama burada değil” diyen sözler, Wyatt’ın Batı dünyasından uzaklaşma isteğinin altını çiziyor. Çünkü daha sonra gelen “Mob Rule” ve “A Beautiful War” adlı şarkılarda ortaya çıktığı gibi, dünyayı artık kabadayıların yönetmektedir ve utanç verici savaş başlamıştır. Bu bölümün kapanışını yapan ve elektronik seslerin devreye girdiği “Out of the Blue”, albümün en etkileyici şarkısı. Aynı zamanda, Brian Eno’nun vokalde Wyatt’la birlikte seslendirdiği “Kör olası nefretini soktun kalbime” sözleriyle de albümün en agresif şarkısı.

Ve artık dünyada olan bitenden yorulan, İngiliz olmaktan bunalan Robert Wyatt, son bölüm “Away With Fairies”de ülkeden ayrılmak ister. İngilizce konuşan insanlardan da sıkılmıştır. İki İspanyolca, bir İtalyanca ve iki enstrümantal şarkı ile veda eder dinleyicilere. Bunlardan birisi, Kübalı şair ve ozan Carlos Puebla’nın, Che Guevera’nın Küba’dan ayrılmasının üzerine yazdığı ünlü şarkı “Hasta Siempre Comandate”dir. “O büyük umutlar ve hayaller olmasaydı ayakta kalamazdım,” diyerek kendi kuşağını ayakta tutan geleceğe dönük umudun peşinden gider.

Wyatt, böylece albümü hayranları için büyük bir sürprizle noktalıyor ve yolculuk burada sona eriyor Ben, bu yolculuktan çok hoşlandım ve Wyatt’ın sanatına olan hayranlığım bir kat daha arttı. Öfkesini böylesine bir olgunlukla dile getirip sanata dönüştürebilen, yaşananlara üzülüp kızsa bile karamsar olmamayı başarabilen eşsiz müzik dehası Robert Wyatt’a en derin saygılarla…

Translate