Jack White etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jack White etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2012 Salı

Örnek Bir Festival: Roskilde


Geçen haftayı Avea Müzik Bloggerları Fikir Takımı’ndan bir grup olarak Avrupa’nın en büyük festivallerinden birisi olan Roskilde'de geçirdik. Danimarka’nın Roskilde kentinde bu yıl 42’ncisi düzenlenen festival, 1971 yılında iki lise öğrencisi ve bir organizatör tarafından sadece 10 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Aradan geçen zamanda etkinlik çok gelişti; bu yıl katılımcı sayısının 150 bini aştığı belirtiliyor.

Festivalin arkasında 1972’den bu yana müzik, kültür ve insani yardım alanında çalışmalar yapan ve kar amacı gütmeyen Roskilde Foundation adlı vakıf var. Festivalin en önemli özelliği, toplanan gelirin her yıl insani amaçlı sosyal yardım için kullanılması. Bu yıl bu doğrultudaki “Statement” adını taşıyan kampanyanın teması “Yoksulluk” olarak belirlenmişti. Her yerde “Görüşünü açıkla, değişime yol aç”; “Başkalarının değil kendi görüşünü söyle” yazan afişler vardı.

Geçen yıl evsizlere barınak sağlamak amacı güdülürken, bu yıl sığınma hakkı isteyenlere, Afgan ve Iraklı göçmenlere el uzattı festival. Bu konuda bir duyarlılık geliştirmek için festival alanında “Poor City” (Yoksul Kent) denilen bölgede çeşitli etkinlikler yapıldı. Amaç, barınağı, yemeği paylaşmak, aynı alanda ortak bir hayatı sürdürmek için farkındalığı geliştirmekti. Duyduğuma göre festival sırasında bu alanda, tanımadığınız bir insanla ortak dil geliştirmek için aynı yastığa baş koyup sohbet etmeyi denemek şeklinde bir uygulama da vardı. Gidip denemedim ama fikri sevdim.

Poor City’nin önünden geçerken devasa bir çöp alanına döndüğünü, gürültüden ve kötü kokudan içinde uyunmaz hale geldiğini gözlemlesem de arkasındaki düşünceyi takdir ediyorum. Oradan ne zaman geçsem, etrafa bakmadan bulduğu yere tuvaletini yapan insanlar gördüm. Paylaşım güzel fakat keşke bunu da paylaşmasalar diye düşünmeden edemedim.

Festival alanı, kapalı mekanlar, kamp ve park sahalarıyla toplam 1.576.000 metrekarelik bir yeri, yani 215 futbol sahasına eşit büyüklükte bir alanı kapsıyor. Festivali düzenlemek için sadece 30 tam zamanlı eleman çalışıyor ama yıl boyunca 800 gönüllüden yardım alıyorlar. Bu sayı festival sırasında 30.000 gönüllüye ulaşıyor.

Roskilde, her şeyden önce insanoğlunun isterse el ele verip neler yapabileceğini ortaya koyması bakımından son derece çarpıcı. Benim festivalde gördüğüm tek logo, ana sponsor Tuborg’a aitti. O da her yere adını kazıyıp katılımcıların gözünün içine sokmamıştı.

Basın mensubu olarak akredite olduğumuz festivalde çalışma koşulları açısından profesyonel bir ortamla karşılaştık. Ana sahnenin arkasında 3000 medya görevlisinin anında haber geçebilmesi için gerekli şartlar hazırlanmıştı. Türkiye’deki festivaller o kadar büyük olmasa da, aynı özeni beklediğimizi belirtmek isterim.

Roskilde Festivali, hazırlık olarak geçen dört ısınma günüyle birlikte toplam sekiz güne yayılıyor. 7 sahnede farklı müzik türlerini kapsayan 180 civarında konser arasında seçim yapmak zor olsa da, diğer festivallere göre performans çakışmaları en aza indirgenmeye çalışılmış; sahneler de birbirine çok uzak olmadığından birinden diğerine geçmek fazla sorun olmuyor.

FESTİVALİN EN COŞKULU KONSERİ SPRINGSTEEN'DEN, EN BÜYÜLEYİCİSİ NILS FRAHM'DAN

Bu yıl festivalin en büyük isimleri Bruce Springsteen, The Cure, Jack White, Björk, The Roots, Bon Iver ve Mew’di.

Springteen, sürpriz yaparak The Roots ile birlikte şarkı söyledi ve enerjisiyle festivali yakasından tutup tam anlamıyla silkeledi. Konserlerinde bedenini, ruhunu, yüreğini, her şeyini ortaka koyan mükemmel bir müzisyen Bruce Springsteen. Bu yıl Patron’la yolum 3. yolum kesişti; Teksas’ta SXSW’da müzik üzerine yaptığı muhteşem konuşmayı dinledikten sonra kendi memleketi New Jersey’de konserine gittim. Orada 30 yıl önce açılışını kendisinin yaptığı Izod Center’da hemşerilerine seslenirken çok duygulandı; şarkı aralarında anılarını anlatıp yorumlarda bulundu, sonra neşelenip crowdsurfing bile yaptı. Danimarka’da o kadar duygusal anlar yaşanmadı ama yine çok formundaydı. Bir an yerinde durmadı, üzerindeki gömlek, pantolon terden sırılsıklam olup renk değiştirdi. Bu dünyada canlı performansıyla istisnasız herkesi ayağa kaldırabilecek birkaç müzisyen varsa, onlardan birisi Springsteen.

Björk’ü bu turne kapsamında Reykjavik’te kapalı bir salonda dinlediğimde çok etkilenmiştim. Ancak son albümü ne konsept ne de ruh olarak açık hava mekana uygundu. Konserden önce bu endişemi arkadaşlarımla paylaşmıştım ve endişem yerinde çıktı; coşku yoktu konserde. “Biophilia” bir iPad albümü olduğundan her şarkının özel bir iPad versiyonu var. Roskilde Orange Sahnesi'nde kenarda iki büyük, sahnede bir büyük ve 2 küçük video ekran vardı. Ama sahne kenarındakiler Björk’e odaklandığından iPad videolarını sadece en önde olanlar izleyebildi. Müzik-video ilişkilendirilmesinin sınırlı tutulmasından yanayım ama Björk’ün albümünün çıkışı iPad; o yüzden sunumda hata vardı. O konser, bir festival için uygun değildi.

Jack White, festivalin en çok ilgi gören isimlerinden biriydi. Belli ki son albümü “Blunderbuss” ile çok sayıda insanın kalbini kazandı. Ben bir Jack White hayranı değilim ama sadece kadın müzisyenlerden oluşan ekibiyle sahnenin tozunu attığına tanık oldum.

The Cure, yıllar geçse de eskimeyen şarkıları ve Robert Smith’in üç saatlik hayranlık uyandıran performansıyla unutulmayacak bir konsere imza attı. Benim gibi o grubun müziklerine ayrı bir duygusal bağla bağlı olanlar için tarifsiz bir mutluluktu. Sevdiğimiz bütün şarkılarını çaldı; konser bittiğinde çok mutluydum.

Bon Iver, aldığı ödüllerden sonra tüm dünyada büyük bir çıkış yaptı. Beğenilip sevilmesi mutlu edici elbette ama şu da var ki, Roskilde’de izdihamdan müziğini dinlemek olanaksız hale gelmişti; keşke bu kadar büyümeseydi dedirtti bana. Bir süre önce Bon Iver’in arena turuna çıkacağı haberi geldiğinde tepki göstermiş, yanlış bulduğumu söylemiştim. Haklı olduğumu gördüm. Bon Iver, son derece kırılgan ve nahif bir ses tonuyla şarkı söylerken duyulan çığlıklar müziğin karakterine tersti. Çok sevdiğim bir grubu dinlerken hiç zevk alamadım...

Gossip de bu yıl birden fazla izleme şansını bulduğum gruplar arasında. Beth Ditto, canlı performansına gözü kapalı kefil olabileceğim ender isimlerden birisi. Sadece güçlü sesiyle değil, sahnedeki karizması, esprileri ve rahatlığıyla kalabalığı anında avucunun içine alıyor ve ilgiyi bir an dağıtmıyor. Son albümün dinamizmini de sahneye çok başarıyla yansıtıyor ekip. Akşamüstü sahne almasına karşın, çok yoğun bir talep vardı Gossip’e. Bundan sonra her yerde aynı ilgiyi göreceğinden hiç kuşkum yok.



Dört gün içinde 30’dan fazla performans izledim ama bana en çok dokunanı, ambient / modern klasik müziğin genç dehası Nils Frahm oldu. Bir müzisyenin enstrümanına hakim olması çok saygı uyandırıyor ama Nils Frahm’ınki ondan öte bir durum. Sanki piyanonun, klavyenin içinde yaşıyor gibi. O genç yaşta öylesine tutkulu ve dokunaklı bir müzik yapıyor olması da ayrı bir merak konusu. Dinledikçe mutluluktan gözlerimden yaşlar akmasına neden oldu o genç adam. Bulduğunuz yerde konserini kaçırmayın. Konserin bir yerinde aynı plak şirketi Erased Tapes’den müzik yayınlayan Peter Broderick ve Danimarkalı grup Efterklang üyeleri de Frahm’a katılınca tarihi bir ana tanık olduk. Videosunu çektiğim için anlatmıyorum; olanları oradan izleyebilirsiniz. (Diğer videolar için link: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/nils-frahm-roskilde-festival-2012.html )



Benzer şekilde etkilenerek dinlediğim diğer müzisyen Peter Broderick’ti. Sahnede tek başına bir büyücü gibi adeta; keman, klavye, gitar arasında koşup duruyor. Yumuşacık sesiyle melankolik tınılar çıkarıyor ama şarkı aralarında komik anekdoklar anlatıyor. Yarattığı sesleri sample’layıp loop’a alıyor ve bir oyun gibi oynuyor seslerle. Onun konseri de festivalin en güzel sürprizlerinden birine sahne oldu. Bir baktık ki kızkardeşi Heather Broderick ve Nils Frahm bir anda sahneye fırladı. (Onun da videosunu şu linkten izleyebilirsiniz: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/peter-broderick-roskilde-festival-2012.html)

Hem Peter Broderick, hem de Nils Frahm, festivaldeki favori sahnem Gloria’da çaldılar. 900 metrekarelik kapalı bir çadırın içindeydi bu sahne. Dev festival alanında en çok hoşuma giden yer, Poetry Hall’du. Yerleri bildiğiniz deniz kumuyla kaplamışlar. Bir yanda kahve, çay ya da içki alabileceğiniz bir bar var, aralara kütüphaneyi andıran raflı yerleştirmeler konmuş. Kimisi oda görünümünde olan bu yerleştirmelerin içine girip kitap okuyabiliyorsunuz. Kitaplar Danimarka Kraliyet Kütüphanesi tarafından festivale bağışlanan müzik kitapları ve dilerseniz istediğinizi alıp gidebiliyorsunuz. Orada kitap okuyup yerde kumdan şato yapanları izlemek bambaşka bir deneyimdi. Bu yaratıcı konsept çok cezbetti beni.

30’dan fazla konseri tek tek bu yazıda anlatırsam çok fazla uzun bir yazı olur. Bazılarının videolarını paylaşacağım; önemli bir bölümünün hakkında da hafta boyunca Twitter ve Instagram üzerinden görüşlerimi video, tweet ve fotoğraf aracılığıyla aktardım. (Twitter ve Instagram'daki kullanıcı adım "zulalk", YouTube kullanıcı adım zulal2011. İlgilenenler o platformlardan da bakabilir.)

Bütün sahnelerde ses sistemleri mükemmeldi, bütün performanslar (yarım saat geciken Mew dışında) zamanında başladı. 2000’deki Pearl Jam konserinde dokuz kişinin izdihamdan ölmesi nedeniyle festivalde izleyici güvenliğinin çok titizlikle ele alındığını gördüm. Her konserden önce gösterilen videolarda crowdsurfing ve omuza çıkıp izlemenin yasak olduğu hatırlatıldı, “kendinize ve diğer arkadaşlarınıza dikkat edin” denildi. Susuzluktan bayılan olmaması için her konserde sahne önünden kalabalığa bedava su dağıtıldı. Kocaman kovaların içine muslukla doldurulan su, festival için özel tasarlanan çevreye daha az zararlı bardaklarla iletildi insanlara. Uyuşturucuya karşı mesajlar, pankartlar asılmıştı ama festival sırasında 20 yaşında bir gencin uyuşturucudan öldüğü haberi geldi.

Roskilde, katılımcılara olabildiğince geniş özgürlük tanıyan, kimsenin kimseyi kınayıp sınırlamadığı, bir süreliğine gerçek dünyadaki sorunları unutup kendinize müzik ve sanatla çevrili bir dünya kurabildiğiniz çok güzel bir festival. Sonuçta her müzik sevdalısına, tabii olanağı varsa, Roskilde deneyimini yaşamasını öneririm. Glastonbury kadar yoğun ve yorucu değil; üstelik büyük bir festivale yakışan tatmini hem müzik hem ortam açısından sağlıyor.

Festivalin en büyük sahnesi Orange’ın olduğu alanda dev puntolarla yazılmış bir söz var: “The Best of Times for the Rest of Time” demiş Amerikalı sanatçı Steve Powers. O söz, festivalin ruhunu tek cümlede anlatıyor. Müzik, eğlence ve sanatla dolu geçen günlerden sonra sosyal yardım için hiç azımsanmayacak bir para toplanıyor. Bu yıl sadece bilet satışından 47.000 Euro toplandı; festival sırasında yapılan bağışlar da eklenince bu miktar çok daha fazla olacak. Eğlenirken de toplumsal açıdan bir işe yaramak ve bunu gerçekten hedef haline getirmek mümkün. Roskilde Festivali’ni düzenleyenler bunu kanıtladığı için alkışı hak ediyor.

EN ÇOK BEĞENDİĞİM PERFORMANSLAR

-Nils Frahm
-Peter Broderick
-Gossip
-The Cure
-Bruce Springsteen
-Oneohtrix Point Never
-Kimmo Pohjonen / Samuli Kosminen and Proton String Quartet (video: http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/kimmo-pojhonen-samuli-kosminen-proton.html)
-Janelle Monae
-Perfume Genius (video : http://zulalmuzik.blogspot.com/2012/07/perfume-genius-roskilde-festival.html)
-Paul Kalkbrenner
-Tune-Yards

ROSKILDE ÖNERİLERİM

Konaklama: Festivalde farklı kamp alanları var. Eğer kamp yapacaksanız, önerim biraz fazla para ödeyip Get-A-Tent denilen alanda kalmanız. Çünkü orada hem sizi hazır kurulu çadırlar karşılıyor, hem de sahnelere nispeten daha uzak (10 dakika yürüme mesafesi), dolayısıyla gürültüsü az bir alan. Ayrıca o bölgede kullanabileceğiniz sifonlu, daha uygar ve modern tuvaletler var. Bu nedenle de kötü koku sorunu yok. En önemlisi de sıcak duş bedava. Gerçi diğer musluklardan akan çivi gibi soğuk suyla kıyaslayıp “hot shower” demişler; aslında epeyce ılık bir su ama sonuçta duş! Eğer yanınızda götürmediyseniz, girişte şampuan, havlu gibi malzemeleri de satıyorlar. Glastonbury’deki gibi kadınlar ve erkekler için ayrı bir alanda ortak bir yerde topluca duş alıyor insanlar. Biraz hamam görüntüsü var ama yine de çölde vaha gibiydi benim için. (Get-A-Tent bileti alırsanız, festivalden ayrılırken kaldığınız çadırı da alıp götürebiliyorsunuz.)

Yiyecek: Hemen her zevke göre yiyecek satan standlar var. Fiyatlar Roskilde ve Kopenhag ile kıyaslanırsa pahalı değil. Festivale giderken yanınızda bir miktar Danimarka Kronu bulundurmanızda fayda var. Kredi kartı da geçiyor ama bazı yerler nakit kron kabul ediyor. Festival alanında banka işlemleri için bir şube bulunuyor. Denemedim ama oradan da faydalanılabilir. Yine de giderken yanınıza kron alın. Roskilde’nin ilginç bir özelliği, kamp alanına istediğiniz kadar içki ve yiyeceğin sokulabilmesi. Önce tekerlekli el arabalarıyla koli koli bira taşıyanları görünce şaşırdık ama sonra durumu anladık. 4 gün ısınma 4 gün festival olarak planlanan etkinlik, 8 güne yayılınca yeme içme kurallarını gevşek tutmuş organizatörler. Bir pet su şişesinin bile alana sokulmadığı bizim festivallere göre Roskilde’de yaşam çok daha kolay. Glastonbury’de veganlar için ayrı yemek vardı ama Roskilde’de bu ayrıca düşünülmemiş. Ben, vejetaryen yemekleri kendime uygun hale getirmeye çalıştım ve çok da zorlanmadım.

İhtiyaçlar: Festival alanında kamp malzemeleri satan dükkan var. Bir ihtiyacınız olursa oradan almanız da olanaklı. Yani paranız varsa evden olduğunuz gibi çıkıp gider ve orada bütün gereksinimlerinizi karşılarsınız. O bakımdan endişeye gerek yok. Roskilde kent merkezi de yürüyerek 15-20 dakika mesafede. Oradan da alışveriş yapmak mümkün.

Roskilde’de hava saatlik değişimler gösteriyor. Sabah yağmurlu ve soğukken, gün içinde birden ısınabiliyor veya tersi de olabiliyor. O nedenle yanınızda mutlaka şort-tişört- yazlık spor ayakkabı götürürken, ayrıca yağmurluk-mont-yağmur çizmesi ve kalın kazak bulundurun. Hem yazlık hem kışlık bir festival Roskilde.

(Bütün fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

-









-

12 Haziran 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 71:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 12 Haziran 2011

DANGER MOUSE / DANIELE LUPPI – Rome (Parlophone)

Danger Mouse adıyla tanıdığımız Brian Burton, son yılların en parlak prodüktörlerinden birisi. Gorillaz, Gnarls Barkley, Broken Bells, Dark Side of the Soul ve David Lynch ile yaptığı çalışmalarla yeteneğini defalarca kanıtladı.

Daniele Luppi ise, Burton’ın birçok projesinde düzenlemeleri üstlenen İtalyan besteci. Her ikisinin de klasik İtalyan filmlerinin müziklerine duydukları sevgi, bu yıl ortak bir albümle sonuçlandı.

1960 ve 70’li yıllarda İtalyan yönetmenler tarafından çekilen kovboy filmlerinin yani “spaghetti western”lerin o dönemde çok popüler olan müziklerini yeniden canlandırıyor “Rome” albümü. Kayıt, tamamen akustik ve vintage enstrümanlarla, Sergio Leone ve Ennio Morricone gibi efsane müzisyenler tarafından da kullanılan Roma’nın eski Ortophonic Stüdyoları’nda (şimdiki adıyla Forum Stüdyoları) yapılmış.

Burton ve Luppi’nin toplam beş yıla yayılan yoğun bir besteleme ve kayıt aşamasından sonra hayata geçirdiği “Rome” ayrıca, o eski soundu müziğe yansıtmak için, 60’lardan efsane müzisyenleri de işin içine katmış.

Albümün en güzel sürprizlerinden birisi, Sergio Leone’nin “The Good, the Bad and the Ugly” ve “Once Upon a Time in the West” gibi film müziklerinde de çalan Alessandro Alessandroni’nin “I Cantori Moderni” korosu ve Marc 4 grubunun kayıtlarda yer alması.

Sürprizler bununla da bitmiyor. Albümün açılışını, sesini 44 yıl önce “The Good, the Bad and the Ugly”nin film müziklerinde de duyduğumuz opera şarkıcısı Edda Dell’Orso, “Theme of Rome” ile yapıyor. Son derece etkileyici, dramatik bir açılış.

Bunun yanında bir erkek bir kadın iki vokali daha var albümün. Her biri üçer şarkı seslendiren Norah Jones ve Jack White. Norah Jones’un buğulu sesiyle yorumladığı şarkılar, albüme dream pop karakteri verirken, Jack White’ın sözleri de yazdığı şarkılar albüme bambaşka bir renk katıyor.

Bunun yanı sıra, beni en çok cezbeden parçalar enstrümantal olanlar. Danger Mouse ve Luppi’nin beste ve düzenlemedeki ustalıkları albüm boyunca ortaya çıkıyor; ancak bana spaghetti western’leri hatırlatan asıl müzikler enstrümantal parçalar oldu. Bu melankolik, kırılgan ama aynı zamanda dinleyenin içini garip bir mutlulukla dolduran melodik müziği dinlerken insan kendini 60’lardan bir İtalyan kovboy filmini hayal ederken buluyor.

Danger Mouse ve Daniele Luppi’nin, 40-50 yıl öncesinin ve bugünün müzisyenlerini buluşturarak, geleneksel yöntemlerle kaydedip çağdaş bir sound yakaladığı “Rome”, kaliteli prodüksiyonu ve özgün besteleriyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor.



5 Temmuz 2010 Pazartesi

Vitrindeki Albümler 25:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 4 Temmuz 2010

THE DEAD WEATHER- Sea of Cowards (Third Man/Warner Brothers)

Rock müziğin yaratıcı ismi Jack White, geçen yıl The Dead Weather adlı yeni bir grupla ortaya çıkmış ve hayranlarını heyecanlandırmıştı.

The Kills’in vokalisti Alison Mosshart’ın vokal ve gitarda, Queens of the Stone Age’den Dean Fertita’nın gitar ve orgda, The Greenhornes’dan Jack Lawrence’ın bas gitar ve davulda yer aldığı The Dead Weather, gerçekten de süper yetenekleri buluşturan sıra dışı bir grup.

İlk albümleri “Horehound”da vokalistliği daha çok Alison Mosshart’a bırakan White, bu kez davul çalmanın yanı sıra vokalde de eşit rol üstlenmiş. Bunun dışında grubun bu ikinci çalışması, ilkine göre önemli bir değişiklik göstermiyor. Sanki onun devamı gibi karanlık blues rock sınırlarında aynı çizgiyi sürdürüyor.

35 dakikaya sığdırılan 11 şarkı, ağır gitar riffleri, psychedelic garage rock ve groove arasında gidip geliyor. Kanımca albümün en dikkat çekici yanı, şarkı geçişlerindeki devamlılık duygusu. Bu sayede tüm albüm adeta bir jam session gibi akıyor.

Günümüzün albüm enflasyonunda fazla bir yenilik getirmediği için pek öne çıkmadı “Sea of Cowards”. Ancak kanımca, alternatif rock’ı blues rock ile başarıyla buluşturan iyi bir albüm.

Bir grup müzisyen Nashville’de bir garaja doluşup akıllarına estiği gibi çalmışlar izlenimi yaratıyor. “Kim ne düşünür?” diye kendilerini kasmadıklarından önce müzisyenler keyif almış. O garajda doğan keyif de dinleyiciye kolaylıkla yansıyor.

Albümden çıkan ilk single "Die by the Drop"un videosu:


The Dead Weather - Die By The Drop

Third Man Records | MySpace Müzik Videoları


Albümde yer alan "Gasoline" adlı parçanın canlı versiyonu:


The Dead Weather "Gasoline" - Live From Nashville

The Dead Weather | MySpace Müzik Videoları


-

20 Eylül 2009 Pazar

Rock Müzikte Yeni Bir Soluk


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 19 Eylül 2009


Kariyerleri boyunca bir projeden diğerine geçip, yaratıcılığın peşinde koşan müzisyenler vardır. Siz daha bir önceki albümünü dinlerken, o bambaşka bir çalışmayla çıkar karşınıza. Alternatif rock müziğin 33 yaşındaki yetenekli ismi Jack White da onlardan birisi...

Müzik konusundaki heyecanını ticari başarı getiren projelere dönüştürmekte oldukça usta bir müzisyen Jack White. Daha önce The White Stripes ve The Raconteurs gruplarıyla tanıdık onu.

Kendi sınırlarını zorlayıp hayranlarını şoke eden çalışmalar da yaptı. “Quantum of Solace” adlı Bond filmi için nu-soul kraliçesi Alicia Keys ile düet yaptı örneğin...

Bu defaki sürprizi ise, “The Dead Weather” adlı yeni bir grup...

JACK WHITE EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ

Aslında grubu tanıtınca, Jack White’ı öne çıkarmama itiraz edenler olabilir. Çünkü Amerika’da Nashville’de kurulan The Dead Weather’ın üyeleri, rock dinleyicilerini heyecanlandırcak kadar önemli isimler.

Kadroda White’ın yanı sıra, The Kills ve Discount’tan tanıdığımız Alison Mosshart, Queens of the Stone Age’den Dean Fertita, The Raconteurs ve The Greenhornes’dan Jack Lawrence da yer alıyor!

Gerçekten her biri müzik alanındaki başarısını kanıtlamış bir dörtlü ile karşı karşıyayız. Fakat yine de, gruptan söz edilirken Jack White daha çok öne çıkıyor. Çünkü şarkı yazımından albümün prodüksiyonuna kadar her aşamada White’ın daha belirleyici olduğu anlaşılıyor. Kısacası, “eşitler arasında birinci” türünden bir konuma sahip kendisi...

Nitekim 2009’un Ocak ayında başlayan kayıtlar da White’ın sahibi olduğu stüdyoda yapılmış. Önceleri bir albüm yapma düşüncesi yokmuş. Ama bir süre sonra, ortaya çıkan şarkıların bir albümde toplanmayı hak ettiğini düşünmüşler. Her şey büyük bir uyum içinde devam edince de, her gün bir şarkı kaydetmişler ve albüm yaklaşık 2.5 hafta sonra tamamlanmış.

The Dead Weather’ın ve Türkiye’de de bu ay satışa çıkan ilk albümleri “Horehound”ın kısa öyküsü böyle...

7O'LERİN ROCK MÜZİĞİNDEN ESİNTİLER

Grubu bir süre önce Conan O’Brien’ın şovuna konuk olduklarında televizyonda izledim. “Horehound”un çıkış parçası “Hang You From the Heavens” öyle güzel geldi ki kulağıma, albümün tümünü dinlemek için sabırsızlandım.

The Dead Weather’ı ekranda görünce, bir an uzun saçlı ve hippi görünümlü rockçıların egemenliğindeki 70’lerden bir grubu dinlediğim hissine kapıldım doğrusu... Ama bunun nedeni, sadece görünümdeki benzerlik değil, müziğin de o döneme yakın duruşuydu.

The Dead Weather üyeleri, yaptıkları müziği “gothic blues” olarak adlandırıyor. Punk etkisindeki blues baladlarından, The Gun Club’dan etkilendiğini her fırsatta dile getiren Jack White için, belli ki Horehound tatmin edici bir çalışma olmuş.

Jack White, kimi zaman bateride kimi zaman vokalde yeteneğini konuştururken, Alison Mosshart da vokalde etkileyici bir performans sergiliyor. Albümün tümünü dinledikten sonra, 70’lerin rock müziğini sevenlerin, Led Zeppelin ve Jimmy Hendrix hayranlarının ilgisini çekebileceğini söyleyebilirim.

Bazı şarkılar ilk anda tam olarak yer etmiyor zihninizde; akılda kalıcı melodiler yerine jam session’ı andıran bölümler dikkat çekiyor. Bu nedenle de, sahnede canlı dinlemenin çok daha iyi sonuç vereceği izlenimini yaratıyor.

Albümün en ilginç şarkısı, kanımca “I Cut Like a Buffalo”. Sürekli tekrar eden bir reggae beat üzerine Jack White’ın yaptığı rap, tekrar tekrar dinleme isteği uyandırıyor.

Güçlü bir bas soundunun yönlendirdiği “Rocking Horse”daki Alison Mosshart ile Jack White düeti, Bob Dylan cover’ı “New Pony” ve enstrümantal “3 Birds” ise, The Dead Weather’ın kalıpların dışına çıkabilecek, gelecek vaat eden bir grup olduğunu gösteriyor.

Bu yeni grup, Jack White’ın daha önceki projeleri kadar büyük liste başarısı kazanır mı bilinmez. Ama diliyorum ki, White’ın sürekli yeni projeler üretip, deneysel çalışmalar yapma tutkusu hiç bitmesin. Eski dönemleri anarken onların üzerine koyduğu yeniliklerle müzikseverleri hep şaşırtsın!

Translate