Fennesz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fennesz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2014 Cuma

2014'ÜN İLK YARISINDA YAYINLANAN EN İYİ İLK 20 ALBÜM*


8.8. 2014 

Adet olduğu üzere, müzik alanında yılın en iyilerini konuşmaya başladık. Ben de bu yazı için geri dönüp yılın ilk yarısında öne çıkan albümlere baktım, bir sıralama yaptım. Bazılarını hiç sevmeyenler ya da başka albümlerin de listede olması gerektiğini düşünenler çıkacaktır mutlaka. Bu listeler, bir müzik yazarı tarafından yapılmış olsa da sonuçta kişisel beğenileri yansıtır; ama elbette yıl içinde çıkan yüzlerce albüm arasında müzik değeri, kayıt kalitesi ve yaratıcılık açısından yapılan eleme sonucunda geriye kalan albümler arasında bir sıralamadır.

"En iyi" tanımlaması her zaman tartışmaya neden olur ama şunu ifade etmek gerekir ki, sanat alanında tek bir en iyi yoktur; herkesin beğenisi farklı olduğundan kendine göre bir "en iyi" algısı olacaktır ve bu doğaldır. Listeleri o bakış açısıyla değerlendirmek ve farklı listelerden faydalanarak yıl boyunca yapılanlara bakmak gerekir. 2014'ün sonunda duruma bir daha bakarız.

20- WILD BEASTS - PRESENT TENSE
Bir önceki albüm “Smother”daki önemli çıkıştan sonra, bu kez daha karanlık ve minimal, vokali biraz daha öne çıkaran, synth’lerle ve elektronik sound ile daha haşır neşir ama yine etkisi çok yoğun bir albüm yaptı grup. Bunu da büyük ölçüde gitar ve synth melodilerinin uyumuna ve her albümde giderek gelişen vokal kullanımına bağlamak olanaklı. Müziğe, kendini tekrarlamaktan kaçınan, yaratıcı ve ilham verici bir yaklaşımı var Wild Beasts’in. Bu albümle bundan sonraki rotaları hakkında iyice merak uyandırdılar.




19- OWEN PALLETT - IN CONFLICT 

Pallett’in Brian Eno’nun synth, gitar ve vokal katkılarının yanı sıra, Çekoslovak FILMharmonic Orkestrası ile kaydettiği dördüncü solo albümü, kariyerinde bir başyapıt. Mükemmel melodileri son derece etkileyici ve kişisel şarkı sözleriyle böylesine şiirsel bir yapıda, sofistike bir enstrümantasyonla buluşturan pop albümüne sık rastlanmıyor. Owen Pallett’in vokaldeki etkinliğini artırdığı, besteci ve şarkı yazarı olarak kendini aştığı “In Conflict”, dinlerken içinde kaybolmak isteyebileceğiniz, güzel sürprizlerle dolu bir orman adeta. 




18- BECK - MORNING PHASE
Belirgin olarak 1970’lerin folk, country rock ve saykedelik rock sounduna ağırlık veren albüm, 2002 tarihli “Sea Change”i hatırlatıyor ve kuşkusuz Beck’in en iyi işlerinden birisi. Belki albümdeki her şarkı ilk dinleyişte hemen yakalamıyor insanı ama dinledikçe altyapıdaki güzellikler keşfediliyor. Orkestrasyon ve prodüksiyon Beck’in ustalığını bir kez daha bütünlüklü bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer bu albümü “Sea Change”in devamı gibi düşünürsek, ondan geride kalan bir yönü yok kanımca. Beck kataloğunda yıldızlı bir yeri olacak bu albümün.




17- VATICAN SHADOW - DEATH IS UNITY WTH GOD
Prurient adlı projesinden de tanıdığımız Vatican Shadow ya da gerçek adıyla Dominic Fernow’un altı kasetten oluşan bu serisi, endüstriyel tekno dinleyicileri için gerçek bir nimet. Toplam 20 ayrı parçanın içinde 25 dakikayı aşan da var, 17 saniyelik kayıtlar da. Fernow’un yıkıcı, agresif ve karanlık soundu, diğer abümler gibi bu kasetlerde de temel unsur. Sadece kendisini cezbeden seslerin peşinden giden Vatican Shadow’un hiçbir kurala bağlı olmayan asi ve tutkulu tavrı, takdiri hak ediyor. Çok derinlerde, karanlığın içinde ürpertici güzellikler bulanlar için...




16- PYE CORNER AUDIO - BLACK MILL TAPES VOLUMES 1-4
Head Technician adıyla tanınan prodüktör Martin Jenkins’in Pye Corner Audio adı altında bir süredir yayınladığı Black Mill Tapes kayıtlarını bir araya getiren, 40’tan fazla parçanın yer aldığı bu albümler, elektronik müziğin geçmişinden bugüne bir geçit gibi. İçinde seveceğiniz bir ritim, vuruş, melodi bulmamanız söz konusu değil. Erken dönem analog kayıtlar, endüstriyel tekno, minimal tekno, bilimkurgu filmlerine soundtrack olabilecek garip fütüristik karanlık soundlar, Eno etkisindeki ambient seslere kadar ne ararsanız var bu albümlerde. Her şeyden önce arşiv meraklılarının dikkatini çekerim.




15- HAUSCHKA - ABANDONED CITY
Asıl adıyla Volter Bertelmann, sahne adıyla Hauschka’nın “Abandoned City” adlı albümü dünyanın farklı yerlerindeki terkedilmiş kentlere adanan şarkılardan oluşuyor. Hauschka’yı önceden hazırlanmış piyanosu ile yarattığı ritmik sound ile tanıyoruz, piyanoyu enteresan bir yöntemle ritim enstrümanı olarak kullanıyor. Bu albümde de piyanodan adeta bir orkestra sesi çıkarmakla kalmayıp, bazen dinlendirip nostaljik duygulara sürüklüyor, bazen de agresif vuruşlarla sanki geçmişten hesap soruyor. Kullandığı enstrümana böylesine hakim bir müzisyenin özgünlüğüne ve melodilerle insan aklında canlandırdığı hikayelere şapka çıkarıyorum.




14- LINDA PERHACS - THE SOUL OF ALL NATURAL THINGS
Saykedelik folk’un nadide isimlerinden ozan şarkıcı Linda Perhacs’ın 44 yıl sonra yayınladığı yeni albümü, vokalin saflığı ve müziğin yalınlığıyla hem kulaklarımız hem de yüreğimiz için ilaç gibi. Perhacs, 1970’te “Paralellograms” adlı ilk albümünün ticari başarı getirmemesi ve bunun üzerine plak şirketinin de albümün tanıtımını yapmaya pek yanaşmaması yüzünden asıl mesleği olan dişçiliğe geri dönmüştü. Yıllar içinde hayranları, kopyası bulunamayan o albümü dinlemesi için çevrelerinde yayarak bir efsanenin doğuşuna neden oldular. Sonunda aradan bunca yıl geçince, bu defa Linda Perhacs’ın “The Soul of Natural Things” adlı ikinci albümü yayınlandı. Folk, Americana, New Age, Freak folk türlerine meraklı olanlar için bir hazine değerinde bu albüm.




13- FUTURE ISLANDS - SINGLES
Future Islands, aslında “In Evening Air” (2010) ve “On the Water” (2011) albümleriyle çoktan radarıma girmişti ama müzik sahnesinde asıl çıkışı “Singles” ile yakaladı. 4AD plak şirketine geçmesinin, David Letterman’ın şovunda yer almalarının da etkisi büyük oldu tabii ama bence dünya onları keşfetmekte geç kaldı. Vokalist Samuel Herring’in içindeki tutkuyu ateşe çevirme yeteneği çok az müzisyende var. Kimisi onlar için post-wave diyor, kimisi synthpop. Bana kalırsa 80’lerin new wave tarzını punk, dans ve deneysel öğelerle buluşturan bir post-punk grubu Future Islands. “Singles”da bu unsurların tümü yine var ama önceki albümlerin soundu biraz daha pop’a kayınca bu kez bir parça yumuşadı. Ben “In Evening Air”deki gibi dinleyiciyi yakasından tutup doğrudan yaşadığı acının, aşkın, umutsuzluğun, isyanın doğrudan tanığı yerine koyan o agresif soundu daha çok sevsem de, “Singles” da yakıcı içtenlikten yoksun değil.




12- BEN FROST - A U R O R A
Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı. 




11- YANN TIERSEN - INFINITY
Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.




10- FENNESZ - BÉCS
Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama. 




9- THEE SILVER MT. ZION MEMORIAL ORCHESTRA - FUCK OFF GET FREE WE POUR LIGHT ON EVERYTHING
Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.




8- HTRK - PSYCHIC 9-5 CLUB
2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikkat ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.




7- MAX COOPER - INHUMAN
Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünü büyük bir merakla bekliyordum. Heyecanım boşa çıkmadı. “Inhuman”, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliğinin eseri. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Yarattığı soundu dinlerken insana çok yakın geliyor ve o bu hissi duyguları basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yapıyor. Yılın en iyi elektronik müzik albümlerinden birisi. 




6- TEHO TEARDO & BLIXA BARGELD - SPRING (EP)
Listeye aldığım tek kısaçalar bu oldu. Ancak içinde yer alan kayıtların mükemmeliğini düşününce, almasaydım haksızlık olurdu. Geçen yılın en güzel albümlerinden biri olan “Still Smiling”i birlikte kaydetmişti Teardo ve Bargeld. O verimli işbirliğinin devamı bu yıl Record Store Day’de yayınlanan “Spring” kısaçaları ile geldi. Blixa Bargeld’ın sesinin tınıları öylesine güçlü ki, Almanca bilmeseniz de yüreğinize dokunuyor. Attığı çığlıklar, çıkardığı hırlamalar ve bazen de fısıldarcasına söylediği kelimelerle, dev bir ses evreninin içinde farklı karakterler canlandırıyor Bargeld. Teardo gibi yetenekli bir multienstrümantalistin ustalığı da, ona bunu yapma olanağı sağlayan altyapıyı yaratıyor. Tek kelimeyle büyüleyici kayıtlar. 




5- ALESSANDRO CORTINI -SONNO
Einstürzende Neubauten ile yaptığı çalışmalardan ve kendi elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizerdan delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bu yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem. Deneysel ve garip seslerden hoşlananlar kaçırmasın bu albümü. 




4- ERIK K SKODVIN - FLAME
Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame” de, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu karanlık atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.




3- AUTOMAT - AUTOMAT
Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch. 




2- SWANS - TO BE KIND
Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek onların aşmaya cesaret edebileceği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine özgü müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor, olağanüstü bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.




1- BOHREN & DER CLUB OF GORE - PIANO NIGHTS
Black Sabbath'a özgü doom, death metal grubu Autospy'nin soundu ve caz baladları ile yaratılan bir tür ambient karışımı onların müziği. “Piano Nights”, müziklerindeki karanlığın tonunda bir seyrelme, atmosferde bir rahatlama hissettiriyor. "Black Earth" ve "Beileid" albümlerindeki gibi insanı dipsiz derinliğe doğru çeken havaya düşkünseniz biraz şaşırabilirsiniz. Kuzey Avrupa'da bir kentte çetin kış koşullarında yapılan gece yürüyüşlerinden ziyade, yine kuzeyde bir yerlerde ama sonbahardaki sakin yürüyüşlere soundtrack olur diye geçiyor içimden. Bohren’in elinden çıkan dark ambient ve caz buluşması her haliyle çarpıcı.


3 Şubat 2013 Pazar

Vitrindeki Albümler 150: Mountains - Centralia (Thrill Jockey)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 3 Şubat 2013

İçinde kaybolup gitmeyi düşlediğiniz bir albüm arıyorsanız elektro-akustik ikilisi Mountains’ın yeni albümü “Centralia” tam bu iş için. 12-13 yaşında okulda tanışıp yıllar içinde dostluklarını geliştiren Amerikalı iki öğrencinin müzik buluşmasıyla ortaya çıkmış bu ikili. Brendon Anderegg ve Koen Holtkamp, Chicago’da bir sanat enstitüsünde okurken, önce kendi kendilerine yaptıkları kayıtları paylaşmaya başlamışlar. Bir gün Brendon’un bir kaydını çok beğenen Koen,bir plak şirketi kurup onu yayınlamayı ve böylece daha fazla insana duyurmayı önermiş. Böylece ilk plak şirketlerini kurmuşlar. Son yıllarda çalışmalarını artık kendilerine üs seçtikleri Brooklyn’de sürdürüyorlar. 

“Centralia”, ikilinin Mountains adı altında yayımlanan 5. albümü ama Thrill Jockey’den çıkan 3. çalışması. Ambient/drone türünün bütün çekiciliğini bünyesinde buluşturan 66 dakikalık albümün özelliği, akustik kayıtlar ile elektronik sesleri birleştirirken benimsenen bakış açısı; ikili, hep yapıldığı gibi, elektronik ekipmanı akustik materyali manipüle etmek, onun içinde eritmek için kullanmamış. Gitar, org, çello, elektronik piyano ve synth, ses manzaraları yaratmak için organik bir şekilde bir araya getirilmiş; sesler arasındaki geçişler öylesine doğal ve değişken ki, elektronik ile akustik arasındaki bu kimya, albüme farklı bir yapılanma kazandırmış.

Açılıştaki 11 dakikalık “Sand”i dinlerken adeta insan kendini akışkan bir sıvıya dönüşmüş gibi hissediyor. Akıp gitmeniz için gereken yatağı da müzik sağlıyor. Albüm boyunca içinde bulunduğunuz ortam değişiyor, kimi zaman drone ya da çello yoğunlaşınca kararıyor, bazen de “Identical Ship”te olduğu gibi akustik gitar tınılarıyla duruluyor her şey, dinginlik egemen oluyor. 

Albüm boyunca yavaş yavaş gelişip evrilen ses öbeklerinin yarattığı melodilerin dinleyici tarafından yorumlanabilmesi için kişisel algı gücüne gereksinim duyuluyor. 20 dakika süren “Propeller”ın içinde hem Brian Eno var hem Fennesz. Elektronik piyanonun drone'lar ile kaynaşmasına kendinizi bıraktığınız anda sürükleniyorsunuz. Son 2.5 dakikada duyulan rüzgar sesinin arazi kaydı olduğunu düşünüyorum ama bir an geliyor bilgisayarların dijital dünyasına girdiğimi hissediyorum. O kısımda ne olduğunu tam anlayamadım. 

Akustik enstrümanlardan çıkan seslerin sıcaklığını koruduğu için özel bir albüm “Centralia”. Albüm adı da ikilinin bugüne kadar müzik kariyerlerinde yaptıklarının ortasında durduğu için seçilmiş. Sonra albüm kapağı için bir kitaptan rastgele ilk sayfayı açtıklarında karşılarına bir harita çıkmış; merkezdeki konumu simgeleceyek imaj için bunun çok uygun olduğunu düşünmüşler. Mountains, bir anlamda dünyada yeni bir yer belirlemiş kendisine. Ben o yeri ziyaret edip çok beğendim; öle görünüyor ki bundan böyle sık sık ziyaret edeceğim. 


-

15 Temmuz 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 123: Fennesz - Aun : The Beginning and the End of All Things (Touch)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Temmuz 2012

Avusturyalı yönetmen Edgar Honetschlager’in “Aun : The Beginning and the End of All Things” adlı filminin tanıtım videosunu gördüğümden beri filmi izlemek için sabırsızlık içindeyim. Nadiren bir filmi böyle heyecanla beklerim. Kurgusal dünyadaki tekrarlardan sıkıldığımdan, uzunca bir süredir bu heyecanı yaratan, sadece belgeseller ya da felsefenin derinliklerine giren avangart filmler oluyor.

Aun’u merak etmemin nedeni öncelikle konusu; ana tema, insanoğlunun geleceğe yönelik macerası, yarını keşfetme çabası ve kıyametten duyduğu dehşet. Yönetmenin söylediğine göre film, yapısalcı antropolojinin kurucusu Claude Levi-Strauss’un 20. yüzyıl boyunca savunduğu düşünce çizgisinden ve Japonların yerli dini Şintoizm’in felsefesinden izler taşıyor. Bu görüşlere yakın durduğumdan ya da ruhani dünyaya ilgi duyduğumdan değil; aksine pek vakıf olmadığım bir alandan yola çıkarak, geleceğe yönelik farklı çıkarsamalarda bulunabilmek bakımından ilginç buluyorum filmi.



Bu yazı, bir müzik yazısı ama girişte bir filmden bahsetmemin nedeni var; aslında Avusturyalı müzisyen Fennesz’in film için yaptığı müziklerden oluşan albüme getireceğim sözü. Touch Records tarafından yayımlanan albüm, deneysel elektronik müziğin takdirle izlediğim isimlerinden Fennesz’ın solo kariyerine eklenen yeni bir halka. Solo albüm olarak en son 1989-1996 arasında eski sampler’larıyla kaydettiği parçaları bir araya getirdiği “Szampler”ı çıkarmıştı Fennesz. Ondan önce de sarsıcı “Black Sea” vardı. Geçen yıl Ryuichi Sakamoto ile yayımladığı “Flumina” ile sarsılmışken, “Aun” beklemediğim bir anda geldi.

52 dakikalık albümde 19 parça var; “Aware”, “Haru” ve “Trace”, Fennesz’in 2007’de Ryuichi Sakamoto ile yaptığı “Cendre” adlı albümde de yer alıyordu ama diğerleri bu film için yeni kaydedilmiş. “O kayıtlar yenileri için bir ipucu olabilir mi?” diye aklınıza gelebilir. O 3 parçayı özellikle bu açıdan diğerleriyle kıyaslayarak dinledim. Bana göre Sakamoto’nun piyano tınılarının Fennesz’in gitar titreşimleriyle kurduğu belirgin diyalog, o parçalara ayrı bir özellik katıyor ama karakter olarak albümle uyum sorunu yok o parçalarda.

Başlangıçta albümün karakterini belirlediği için filmden söz etmiştim. Basın açıklamasında filmin 21. yüzyılda insanoğlunun doğa ile yıkıcı ilişkisinin yarattığı sorunların ne ekonomi ne de bilim ile çözülemez hale geldiği bir ortamda yüzünü ruha, inançlara, mitolojilere döndüğü söyleniyor. Üzerinde yaşadığı dünyayı gün be gün yok edip aklın yolundan çıkan bir ırkın, bu aşamada oturup ağıt yakmaktan başka çaresi var mıdır, yok mudur tartışılacak bir konu.

Fennesz’in yaptığı bu konular etrafında dönen filmi sesle çevrelemek. Buna uygun olarak, baştan sona ağır ağır seyreden, bazen dehşeti bazen hüznü, bazen de gizemi duyumsatan cızırtlılı ve uğultulu ses öbekleri var albümde. Fakat Fennesz'in önceki çalışmalarında yoğun olarak karşımıza çıkan drone bu albümün belirleyici özelliklerinden değil. Beyninize melodiler nakşetmiyor Fennesz; her zamanki gibi dinleyiciyi bulunduğu ortamdan alıp seslerle farklı bir atmosfere ışınlıyor. Ambient / deneysel elektronik müziğin en iyi yaptığı şey de bu değil mi? Akustik gitar da kullansa onu elektronik altyapıda işleyip aktarıyor bize.

Albümün sonuna alınan parça “Hikari”nin dingin bir ambient tonunda seyredişini tükenişin mi yoksa umudun mu belirtisi olarak yorumlamak doğru emin değilim; bazen çabalamayı bırakıp sakin bir şekilde olacakları da bekleyebilir insan. Sanırım bunun tam yanıtını filmi izleyince alırız ama ben bu albümde kendimi bırakıp Fennesz’in seslerinin izlediği yola girince açık bir meydandan kapısı kapalı bir alana sürüklenmedim; kapalı gözüken kapıyı zorlayarak da olsa başka bir mekana adım attım. İlk anda ürkütücü, aşina olmadığım bir yerdi; fakat sonra duvardaki yarıkları gördüm; içeri ışık sızıyordu.

Belki de bu izlenimi değiştirmemek için filmi izlememeliyim... Bilmiyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 52:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Ocak 2011

THE FUN YEARS- God Was Like, No (Barge Recordings)

Ambient müziği yakından izleyenler, son yıllarda The Fun Years adıyla çeşitli şekillerde karşılaşıyor. Kendi haklarında konuşmaktan pek hoşlanmıyorlar, ana akım medyanın ilgisine mazhar olamıyorlar; ama yayınladıkları albümler kulaktan kulağa yayılıyor.

New York’un Brooklyn bölgesinde yaşadıkları söylenen grup hakkında bildiğimiz, bir gitar ve turntable ikilisi olduğu. MIT’den mezun bir bilgisayar mühendisi ve akademisyen olan Ben Brecht bariton gitar çalarken, eski bir hip-hop DJ’i olan Isaac Sparks turntable ve mikser’in başında.

2008’de çok olumlu eleştiriler alan ikinci albümleri “Baby, It’s Cold Inside”dan sonra çıkaracakları yeni çalışma merakla bekleniyordu. Esprili albüm adlarıyla da bilinen ikili, bu yeni albüme “God Was Like, No” adını vermiş.

Ambient ile çeşitli ses deneylerini içeren noise arasında gidip gelen toplam 8 parça var albümde. Post rock ile ambient türlerinin bileşimini yansıtan parçalar, Fennesz ya da Mogwai’yi çağrıştırsa da, kanımca The Fun Years kendine özgü bir sound yakalamayı başardı. Brecht’in gitarıyla kurduğu melodiyi Sparks’ın turntable ve mikser ile çıkardığı soyut sesler dengeliyor. Bu karışımdan da çok etkileyici bir karışım doğuyor.

Bunun bir sırrı gitarın yarattığı nostalji etkisiyse, diğer sırrı da turbtable’ı kullanma yöntemleri. Bu aleti, sample (ses örneği) için değil, farklı sesler yaratmak için kullanıyor Sparks. Bu yönüyle İngiliz müzisyen Philip Jeck’e de benzetiliyor.

İkilinin yarattığı insanda hafiften bir baş dönmesi etkisi yaratan bu müziğin bir diğer özelliği de esin kaynaklarıyla ilgili olsa gerek. Duydukları, gördükleri, okudukları her şeyi depolayıp akıllarında kalanı sese dönüştürdüklerini söylüyorlar.

Böyle olunca da, zaman zaman karanlık ses katmanları içerse de, dinleyeni içine doğru çekip sürüklüyor bu müzik. Dinlerken bazen hayal alemine doğru içsel bir yolculuğa çıkıyor, bazen de düşüncelere dalıyorsunuz.

Sonuçta bedeni değil, aklı ve duyguları harekete geçiriyor The Fun Years... Bunu eğlenceli bulur musunuz bilmem; ama ben çok ilgi çekici buluyorum.

Albümde en sevdiğim parça 'Division of Labor':


Albümün açılış parçası: 'Breech On the Bowstring':


'Makes Sense to Me':


-

28 Aralık 2008 Pazar

2008'in En İyileri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Aralık 2008

Bazı okuyucular, neden en çok satan albümler listesi yayınlamadığımızı soruyor. Benim kişisel görüşüme göre, çok satanlar listesi her zaman en iyi olanları içermez. Bu listeler, genel eğilimi gösterse de, çoğunlukla, piyasa koşulları içinde en çok reklamı yapılan ve dolayısıyla satışı çok olan ürünleri kapsar.

O nedenle, en çok satanlar listesi yerine, yıl içinde yeni albümleri tanıtıp, yıl sonunda da en iyiler listesi vermek daha faydalı bana göre. Bu amaçla, bütün bir yıl ağırlıklı olarak, yabancı indie rock/elektronik müzik türünde alternatif albümleri tanıtmaya çalıştım. Şimdi sıra yılın en iyileri listesinde!

Albümleri yıl içinde ayrıntılı olarak anlattığım için, bugün yalnızca çok kısa bilgiler vereceğim.

20- Autechre- Ouaristice: Intelligent Dance Music denilen elektronik müzik türünün temsilcisi Autechre’nin son albümü. Kolay dinlenilebilir bir müzik olmadığını belirtmek gerek. Özellikle bu türü sevenler için...

19-Vampire Weekend- Vampire Weekend: 2007’den beri en çok konuşulan gruplardan birisi. Punk ve afrobeat’i karıştırıp dans edilebilir melodiler yarattılar ve indie rock’ın gözdesi haline geldiler.

18-The Last Shadow Puppets- The Last Shadow Puppets: 1960’ların orkestral pop melodilerini dinleyip o romantik döneme geri dönmek için bire bir. Arctic Monkeys’den Alex Turner ve The Rascals’dan Miles Kayne’in kurduğu grubun müzikleri, Ennio Morricone ve Scott Walker’ı hatırlatıyor.

17-British Sea Power- Do You Like Rock Music? : İngiliz grup, “Do You Like Rock Music?” adlı albümüyle indie rock çevrelerinden tam not aldı. The Pixies’i anımsatan müzikleri ve şarkı sözleriyle dikkat çekici.

16-Coldplay- Viva La Vida or Death and All His Friends: Coldplay’in yazın çıkardığı albüm, efsanevi müzisyen Brian Eno’nun prodüktörlüğündeki ilk albümleri olduğundan beklentiler yüksekti. Evrensel temaları işleyen daha yavaş ve karanlık bir albüm yaptılar ama beklentileri de boşa çıkarmadılar.

15-Hercules and Love Affair- Hercules and Love Affair: Antony and the Johnsons grubundan Antony Hegarty ve DJ/Prodüktör Andrew Butler’ın önçülük ettiği bir proje. Melankoli ve Afrika ritimleri soslu disco/house eşliğinde dans etmek isterseniz kaçırmayın.

14-Moby- Last Night: Dinleyeni, 1970’lerin Diana Ross’lu disko dönemine götüren, ambient ve house’un müstesna örneklerini içeren başarılı bir albüm. Bu yıl, En İyi Dans Albümü kategorisinde Grammy için yarışıyor.

13-Fennesz- Black Sea: Minimalist elektronikanın saygın ismi Fennesz, kendisine özgü elektro-akustik bir teknikle yaptığı müzikle büyüleyici bir uyum yaratıyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden biri ve tabii ki en çok satanlar listesinde yok...

12-Hot Chip- Made in the Dark: Hot Chip’in, electropop’u akıllıca yazılmış şarkı sözleriyle birleştiren albümü, bu yıl çok sayıda insanı dans pistine çekti.

11-MGMT- Oracular Spectacular: Hippi görüntülü ikilinin alternatif rock, psychedelic rock ve elektropop esintili çalışması “Oracular Spectacular”, yıla damgasını vuran albümlerden biriydi.

10-Nick Cave and the Bad Seeds- Dig!!! Lazarus, Dig!!! : Nick Cave’in, The Bad Seeds ile yaptığı bu 14. albümde her zamankinden daha sert bir rock soundu var. Cave’in yeni bıraktığı görkemli bıyığı ve bariton sesiyle de müthiş uyumlu...

9-Goldfrapp- Seventh Tree: Goldfrapp, 60’ların Amerikan folk’u ve ambient müzik ile pastoral bir dinginlik yarattı Seventh Tree’de. İlk albüm “Felt Mountain”ı sevenler için ideal.

8-Foals- Antidotes: Dans-rock’ın son keşiflerinden biri Foals. Franz Ferdinand ya da Klaxons dinleyicileri için yeni bir heyecan.

7-Glasvegas- Glasvegas: Yine 50’li, 60’lı yılları anımsatan, sosyal gerçekçi melodramatik pop şarkıları.The Jesus and Marry Chain’den sonra Glasgow’dan çıkan en iyi grup olarak görülüyorlar. En çok da Roy Orbison’u hatırlatıyorlar.

6-David Byrne & Brian Eno- Everything That Happens Will Happen Today: İki büyük müzisyenin 27 yıl aradan sonraki ilk ortak çalışması. Müzikal olarak ilk albümlerinden çok farklı; kendilerinin deyişiyle bir tür “elektronik gospel”.

5-Grace Jones- Hurricane: Yılın en çarpıcı geri dönüşlerinden birisini Grace Jones yaptı. Albümde, Afrika reggae ritimlerinin disko ve new wave ile bütünleştirildiği elektro funk türünde şarkıların yanı sıra, trip-hop etkisindeki şarkılar da var.

4-Kings of Leon- Only by the Night: Kings of Leon, vokal ağırlıklı rock şarkıları ve hareketli gitar riff’leriyle donattığı 4. albümüyle oldukça iddialı.

3-Portishead- Third: Trip-hop’ın dev ismi Portishead’in 97’den beri yayımladığı ilk albüm. Psychedelic rock’ın başucu albümlerinden biri olmaya aday. Yine uçuruyor...

2-Sigur Ros- Med sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust: İzlandalı Sigur Ros’un, müzikal kalitesinden ödün vermeden daha dinlenilebilir olmayı başardığı mükemmel bir post-punk albümü.

1-TV on the Radio- Dear Science: Brooklyn’li art rock beşlisinin kariyerindeki en güzel albüm. Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul; hepsinin özgün bir karışımı.

Translate