Dave Gahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dave Gahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013 Salı

VEGAN LOGIC XXII- EN SEVDİĞİM ERKEK VOKALLER-


20.05.2013 tarihinde Dinamo FM'de (103.8 live.dinamo.fm) canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı ve şarkı listesi. (Programın bir yerinde şarkı sıralamasını şaşırdım ve anons hatalı oldu, sonra da diğer anonsu zor toparladım ama kusura bakmayın, canlı yayında bazen oluyor böyle aksilikler.)







1- Brendan Perry - Wintersun
2- Scott Walker - Alone (Jacques Brel cover - live @ BBC/1969)
3- Marc and the Mambas (Marc Almond) - Black Heart
4- Tindersticks  (Stuart Staples) - (Tonight) Are You Trying to Fall in Love Again?
5- David Sylvian & Ryuichi Sakamoto - Forbidden Colours
6- Mark Lanegan - Deep Black Vanishing Train
7- Leonard Cohen - A Thousand Kisses Deep (Recitation) - Live in London
8- Nick Cave and the Bad Seeds - Opium Tea
9- Nick Drake - Northern Sky
10- Joy Division (Ian Curtis)  - Transmission
11- The Sound (Adrian Borland) - Total Recall
12- Depeche Mode (Dave Gahan) - Should Be Higher
13- David Bowie - I’m Deranged (reprise)
14- Morrissey - Whatever Happens, I Love You

-

14 Nisan 2013 Pazar

Depeche Mode - Delta Machine (Columbia Records)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 14 Nisan 2013

Depeche Mode’un yeni albümü “Delta Machine” yayımlanalı neredeyse bir ay oldu. Bu yazıyı belki daha önce yazmam gerekirdi ama özellikle çok sevdiğim grupların yeni albümü çıkınca hemen o hafta yazı yazmamaya çalışıyorum. Çünkü bir süre albüme zaman ayırıp onu iyice sindirmem, yaşamam gerek. Aksi halde coşkulu duygular içine girebilir ya da gereksiz bir hayal kırıklığı yaşayabilirim. Haksızlık yapmamak adına Delta Machine’e de uzun süre ayırdım, gündüz dinledim, gecelerimi onunla paylaştım. Otobüste, trende, uçakta, sokakta yürürken bana eşlik etti şarkılar ve artık albüm hakkında yazmaya hazırım.

Geçen ekim ayında Depeche Mode üyelerinin Paris’te düzenlediği basın toplantısına katılmış ve gruba soru sorma şansını bulmuştum. Martin Gore sorumu yanıtlarken, albümün soundu için “Songs of Faith and Devotion" ile "Violator” arasında olduğunu söylemişti. O sırada toplantının başında sadece tanıtım videosunda kullanılan “Angel”ı dinlediğimiz için albümün geri kalanını epey merak etmiştim. Sözü edilen 1990 tarihli “Violator”, bize “World in My Eyes”, “Personal Jesus”, “Enjoy the Silence”, “Policy of Truth” gibi muhteşem klasikleri kazandırdı. "Songs of Faith and Devotion", tam 20 yıl önce hayatımıza “I Feel You”, “Walking in My Shoes”, “Condemnation”, “In Your Room”u soktu. Bu ikisinin arasında bir albümden söz ediyordu Gore ama aynı zamanda blues etkisinin belirgin olduğunu da ekliyordu.



Albüme “Delta Machine” adını vermelerinin de bir anlamı vardı elbette. 33 yıldır synth-pop’un adeta sesle ansiklopedisini yazan bir grup DM. Basın toplantısında gösterilen videoda, kayıt sırasında stüdyoda çekilen görüntüler vardı. Martin Gore’u kocaman bir analog synth duvarının önünde gördüğüm anda mesajı aldım. “Angel”, albümü her anlamda temsil eden bir şarkı değildi ama tümünü dinlediğimde vintage analog synth’lerle daha organik, daha yalın bir sound yaratıldığı fark ediliyor. “Delta” sözcüğünün iki türlü anlamı olabilir. İlki Amerika’da, Tennessee eyaletinin Memphis kentinde, Mississipi Delta adlı bölgede 1920’lerde gelişen ilk blues müziğinin adı delta blues; öncelikle bu isme atıf yapıyor. İkincisi de, matematikte ve bilimde “değişiklik” anlamına geliyor. Ben albümün adının her iki anlamı da içerdiğini düşünüyorum.

Peki bu kastedilen anlamın hakkını verebilmiş mi “Delta Machine”? Öncelikle albümde eklektik bir sound var. Elektro-blues’a en yakın şarkılar “Heaven”, “Angel”, "Goodbye”, tekno ritimlerini dans müziği ile buluşturan “Soothe My Soul”, Martin Gore’un dingin vokaliyle söylediği “The Child Inside” adlı balad, minimal elektronika tınılarıyla döşenen “My Little Universe”, “Soft Touch / Raw Nerve”de Kraftwerk’i anımsatan elektronik sesler ve dinleyeni 80’lere götüren “Should Be Higher” gibi farklı şarkılar söz konusu. Albümü tekrar tekrar dinlediğimde, elektronik müziğin alt türlerinde daha fazla bir çeşitlilik gösterdiğini fark ettim. Martin Gore’un geçen yıl Vince Clark ile gerçekleştirdiği VCMG projesinin etkili olduğu belli ama aynı zamanda da 2011’de Londra’da yapılan Short Circuit Festival (küratörlüğünü Mute Records’ın sahibi Daniel Miller ile Alva Noto’nun da sahiplerinden birisi olduğu Raster-Noton’un yaptığı festival) için gerçekleştirilen ortak kaydın da bir ipucu verdiğini düşünüyorum. O kayıt için Martin Gore’un gönderdiği materyali dinleyen Alva Noto, Gore’un hala kendi soundlarına ne kadar yakın işler yaptığını görüp şaşırmış. Delta Machine’de de arka planda bir sürü garip ve şahane ses duyuyor kulağım.

“Delta Machine”de prodüktör koltuğuna yine Depeche Mode’un 2005’ten bu yana birlikte çalıştığı Ben Hillier oturdu. “Playing the Angel” (2005) ve “Sounds of the Universe” (2009), grubun diskografisi içinde belki de en zayıf albümleriydi ama bir şekilde Ben Hillier ile grubun stüdyodaki kimyası tuttu. “Violator” ve “Songs of Faith and Devotion”da prodüktör olarak görev yapan Flood’un bu kez albüm miksajını üstlenmesi elbette iyi bir tercih ama keşke prodüksiyon aşamasında daha fazla sözü olsaydı diyorum. Bütün bunlardan önce de yine aklıma Alan Wilder geliyor; hep derim, Depeche Mode onun gibi büyük bir yeteneğin yerini dolduramadı, dolduramayacak. Dave Gahan mükemmel bir vokalist, Martin Gore çok iyi bir şarkı yazarı ama Alan Wilder’ın stüdyodaki sihirbazlığı onlarda yok. (Kızmayın bana Depeche Mode sevenler; grubu ben de sizin kadar seviyorum ama Alan Wilder’ın hakkını teslim etmemiz lazım.)



Dave Gahan, bu albümde üç şarkının yazımına katkıda bulunmuş; “My Little Universe”, “Broken” ve “Should Be Higher”ı, Soulsavers’ın geçen yıl yayımlanan albümünde ve kendisinin ikinci albümü “Hourglass”da birlikte çalıştığı ses mühendisi , prodüktör Kurt Uenala ile birlikte yazmış. Benim albümde en beğendiğim şarkılardan birisi de bu üçünün arasından çıktı. “Broken”, adı gibi kırılgan, melankolik bir şarkı. “Gözyaşı olmayan dönemlerimizi hatırlıyor musun?” diye soruyor Gahan ve sonra da “Sen düşerken ben seni yakalayacağım / O kadar uzağa düşmen gerekmez / Başaracaksın / Ben orada olacağım” diyerek seslendiği kişinin yanında olacağını söylüyor. 2005’te çıkan “Playing the Angel”dan bu yana DM albümlerinde Dave Gahan şarkıları da yer alıyor. Daha önce de çok iyi şarkılara imza attı ama benim için bir DM albümünde en güzel şarkıyı Martin Gore’un yazmadığı ilk durum bu. Tam DM’un ruhuna uygun olarak karanlık bir durumdan yola çıkıyor şarkı ama bir umut ışığı var. "Suffer" kelimesini söylerken Gahan'ın sesine çöken hüznü çok sevdim ama aynı zamanda şarkı ruhundan bağımsız olarak dans ritmine sahip. Benim için "Broken"ı ilginç yapan nedenler arasında bu da var: Yıkılıp düşeni kaldıracak birisi var.

“Hourglass” albümü çıktığında Dave Gahan ile konuştuğumda, “Müzik yapmak, bana göre insanın gerçek kimliğini ortaya koyma yolu,” demişti. Gerek DM gerekse kendi solo albümleri için şarkı yazdıkça, onu daha iyi tanıdığımı fark ediyorum. İtiraf ediyorum; albümü ilk kez bütünüyle dinlerken başa alıp tekrar dinlediğim birinci şarkı "Broken" oldu. İkincisi de adı gibi yavaş ama baştan çıkarıcı “Slow”du. Ağırdan alınan seksin zevklerini anlatmış Gore. “Olabileceğin kadar yavaş ol ki, tatmak istediğim her şeyi hissedeyim, yatağımda yarış istemiyorum,” diyor. Dave Gahan’ı bu şarkıyı söylerken sahnede hayal edebiliyorum; tam ona biçilmiş bir kaftan bu.

Adet olduğu üzere Martin Gore, yine dokunaklı bir baladın ana vokalini üstlenmiş. “The Child Inside”, müzik ya da söz olarak çok vurucu değil, hatta belki de bazıları için fazla sıradan ama ben Gore’un sesini çok seviyorum. Stadyumdaki coşku tavan yapmışken, bir anda sahnenin ortasına gelip bütün sakinliğiyle “The Child Inside”ı söylediği anı da hayal edebiliyorum. Bu da tam onu temsil eden an.

Albümün genelinde her zamanki gibi karanlık zeminlerde geziyor Depeche Mode. Martin Gore, Paris’te yaptığımız röportajda kendisinin kaleminden akan mürekkebin siyah olduğunu söylediğimde gülmüş ve “Buna katılırım ama karanlıktan daha iyi bir sözcük olarak, kalemden akan gerilimi tercih ederim. Ancak şarkının sonuna gelene kadar bir yerde insanı canlandıran bir mesaj vardır,” demişti. Karanlık derken zaten olumsuz bir mesaj verdiği iddiasında değilim ben de, fakat synth-pop’a yakışan karakter bu; günah işleme, kurtuluş, iç hesaplaşma her zaman Martin Gore’un favori konuları oldu. Gore, Austin SXSW’daki söyleşide aynı temalar etrafında dönüşünü espriyle yanıtlarken, Dave Gahan’ın aslında kendisinin hep aynı şarkıyı yazıp durduğunu söylediğini hatırlatmıştı. Aşk, ölüm, din, seks... Şarkıları konularına göre ayırma gibi bir işe kalkışsak, herhalde dört ana başlık bunlar olur. Yine aynı yoldan giderek bilinen temaslar etrafında dönmüş DM. Gore’un şarkılarında çizdiği bu karakteri benimseyip mükemmel taşıyansa, Dave Gahan’ın bariton sesi oldu uzun yıllardır. O şarkılardaki kimliği üzerine giyerek aslında içinde kendisiyle diyalog kurup kendini tanıdığını söylüyor Gahan. O nedenle vokali çok güçlü. Sahnedeki başarısının ardındaki en temel neden de bu. Kendi yazdığı şarkılarda da aynı çabayı devam ettiriyor.

“Delta Machine”, 33 yıl sonra artık Depeche Mode’un endişeleri bir yana bırakıp rahatladığı bir albüm. Hem Paris’te hem de Teksas’ta onları izlerken artık kendilerini bir aile gibi gören DM üçlüsünün sorunların önemli bir kısmını geride bıraktığı izlenimini edindim. Dave uyuşturucudan, Martin alkolizmden kurtuldu. Artık 33 yıl sonra kim müziğimizi beğenir, o ne der, bu ne düşünür diye endişelenmiyorlar. Haklılar. Bugün kurulup 2 yıl sonra ortadan yok olan onca grup varken, onların yaşadığı bu büyük maceraya saygı duymak lazım. Delta Machine, DM’un geçmişte yaptıklarını aynen izleyen bir devam albümü olarak yorumlanamaz ama kariyerinde çok keskin bir dönüşü de temsil etmiyor. Şarkıların bir an vokalsiz olduğunu düşünelim, Dave Gahan’ın sesini duymasam da bu DM derdim. Elbette “Delta Machine” bir “Violator” ya da “Ultra” gibi bir başyapıt da değil; albümde bana pek dokunmayan şarkılar da var ama grubun 2000’lerde yaptığı en iyi albüm bu.

Bu arada albümün sonuna “Goodbye” adlı bir şarkı koyulmasına anlam yükleyenler var ama ben katılmıyorum o yorumlara. Martin Gore bir röportajda, “Biz kötümseriz. Bir albüm yayınladıktan sonra ne olacağından asla emin olmadık. 1986’da ‘Black Celebration’ çıktığından bu yana bir sonraki albümü garantileyemeyeceğimizi söylüyoruz. İletişim konusunda pek iyi değiliz. Hala işlemeyen bazı şeyler var ama belki de yola devam etmemizi sağlayan şey budur” demişti. Yaşayıp göreceğiz birlikte ama şunu söylemek yanlış olmaz: Aşkın yarattığı hüsranı, tutkuyu, ilişkilerdeki çaresizliği, işlenen günahları ve karanlık ruh hallerini yansıtan şarkı sözlerinin, synth-pop'un garip ama cezbedici elektronik sesleriyle sağladığı mükemmel melodik uyum, 2013’te Depeche Mode'un müziğinde devam ediyor.



(Fotoğraflar bana aittir.)

-

26 Mart 2013 Salı

10 Yıl Sonra Aynı Kentte Sigur Ros'la İkinci Buluşma


26.3.2013

Bu akşam, konser takipçisi olarak benim kişisel tarihimde önemli. 10 yıl önce ilk kez New York'ta canlı izlediğim Sigur Ros'u bugün ikinci kez yine aynı kentte gördüm. Son 10 yılda grubun kariyerine, haziran ayında çıkacak 'Kveikur'u da katarsak, dört güzel albüm eklendi; artık tüm dünyada çok daha büyük bir grup oldular. 2003'te Radio City Hall'da ( ) albümünün turnesi sırasında izlediğim konserleri, beni son derece etkilemiş, kulaklarımın duyduğu olağanüstü güzellik karşısında mutluluktan ağlamıştım. Hep diyorum; güzelliğin o derecesi insanın içini acıtıyor, kaynağını mutluluktan alan o garip acı bir şekilde dışarı yansıyor.

Bu akşam grubu izlediğim mekan ise, 25 bin kişilik Madison Square Garden'dı. Büyük konserler için kullanılsa da aslında NBA ya da buz hokeyi maçları için uygun, dev bir kapalı spor salonu MSG. 10 yılda 4 albüm daha yaptı Sigur Ros ve bu süreçte 6 bin kişilik Radio City Hall'dan 4 katı büyüklükte bir mekanda konser verir hale geldi. Grubun hitap ettiği kitlenin nasıl genişlediğini göstermesi bakımından çarpıcı bir durum bu. Her ne kadar bir grup için MSG'da konser vermek bir prestij olsa da, açıkçası ben bu büyük mekanın ilk konserin etkisini değiştirebileceğinden endişe duymadım değil.

Bu konu Sigur Ros'un menajeri John Best ile Austin'de konuşurken de gündeme geldi. (Bu arada John Best'le tanışmam Savages grubunun röportajı sırasında oldu. Meğer onların da menajerimiş. Ben kendisiyle Savages için bir süredir temastaydım. Röportaj sırasında Sigur Ros'u izleyip izlemediğimi sordu. 2003'teki Radio City Hall konserinden söz edince, "O bizim için iyi bir şov değildi. Bazı teknik sorunlarımız olmuştu," dedi. Bunu duyduğumu çok şaşırmıştım, çünkü dinleyicilere yansıyan hiçbir sıkıntı yoktu.

Sigur Ros'un bu turne için büyük mekanları düşünerek yeni düzenlemeler yaptığını biliyordum; artık canlı performanslarında 4 değil, 11 kişiler. Benim gördüğüm kadarıyla 3 bakır üflemeli, 3 yaylı enstrüman eklenmiş kadroya, bir de elektronik sesler ve perküsyonda onlara eşlik eden bir müzisyen daha vardı sahnede. Dolayısıyla koca salonu gümbür gümbür inleten çok tatmin edici bir sound elde edilmiş. Benim endişem zaten bu konuda değildi. Daha ufak salondaki yakınlığın yok olacağını ve bu nedenle de müzisyenler ile dinleyici arasına set çekilebileceğini düşünüyordum.

Ancak korktuğum olmadı. Sigur Ros'un müziği yine çarpacağı yeri buldu, Jonsi muhteşem vokaliyle hiç anlamadığım bir dilde şarkı söylerken yine o acıtan mutluluğu hissettim. Bunu engelleyecek koşullar  da yok değildi. MSG'da ilk kez yanlardaki tribünlerde değil zeminde sandalyelerin yerleştirildiği kısımdaydım. Aman ne iyi derken, yanıldığım kısa zamanda ortaya çıktı. Çünkü daha ilk dakikalarda oturan herkes ayağa kalkınca görüş açısı birden daraldı. Hatta arkadan kısa boylu bir Asyalı Amerikalı, "Sit down assholes!" diye bağırdı ama kimse üzerine alınmadığından herkes ayakta izledi. Ayrıca tam arkamda durmuş, mısır yiyip arada bir "Shit! This is fucking awesome!" diye böğüren adamın ve sürekli konuşan iki kadının verdiği rahatsızlığı da eklemeliyim yaşadığım sıkıntılara...

Ancak Sigur Ros, her şeye karşın bütün engelleri, uzaklığı, büyüklüğü, konser dinleme adabını bilmeyenleri aşıp dinleyenin ruhuna ulaştı. Bunu yapabilen müzik güçlüdür. Aynı salonda daha önce çok konser izledim ve aralarında çok ünlü isimler de var ama hiçbirisi bu anlamda bu geceki kadar etkili olamadı.

Bu turnede sadece sahnedeki müzisyenlerin sayısını artırmakla kalmamış, kullandığı görselleri de geliştirmiş grup. 2003'te de görseller vardı ama bu boyutta değildi, daha çok ışık yardımıyla gizemli bir atmosfer yaratılmıştı. Bu kez sahneye ilk çıktıklarında trasparan bir perdenin arkasından çaldılar. Bu bana 2002'de bir konserde, elektronik bir perdenin arkasında çalan ama perdeye karikatürleri yansıyan Gorillaz grubunu hatırlattı. Sigur Ros konserinde ise, ışık arada bir izin verdiği ölçüde müzisyenleri görüyorduk ama zaman zaman perdeye gölgeleri düşüyordu. 10. dakikada perde birden indiğinde sahnedeki müzisyenleri net olarak görür hale geldik.

O ana kadar perde bir video ekranı görevi görürken, yok olunca, sahnede müzisyenlerin arkasında beliren ekrana yansıtıldı görüntüler. Sigur Ros'un müziğinde vokalleri anlamadığımız için ne hakkında olduklarını tam olarak bilemedik hiçbir zaman. Ancak grup üyelerinin röportajlarda verdikleri yanıtlardan çıkarsama yaptık. Çünkü onların müziğinin dinleyenin içselleştirerek yorumlayacağı bir niteliği var; ruhunuza ulaşan sesler mutlaka yankısını buluyor. Böyle bir grubun konser sırasında kullandığı görsellerin hikayeleri doğrudan anlatması, müziklerinin özüne aykırı olurdu. Onlar da bu işi çok akıllıca tasarlamışlar. Dağların tepelerindeki sis, gökyüzü, kayalık, su, hava, toprak, köpüren deniz gibi çeşitli doğa manzaralarını bir ışık cümbüşü içinde adeta bir rüya alemi yarataracak şekilde kurgulamışlar. Arada bir insan göründüğü de oluyor ama ya gözleri gözüküyor ya ayakları, belirgin olmayan kısa kesitler halinde veriliyor hepsi. Hazır algı yaratan tek görüntü, bir çiftin birkaç saniye süren öpüşmesiydi. Bir de "Sæglópur"(lost at sea) sırasında suyun derinliklerinde debelenen kadın görüntüleri bir fikir verebilirdi belki. Bunların dışındaki her şey muğlak ve öznel yorumlara açık.

Lazer ışıkları, mumu andıran ve sahnenin her yerine yerleştirilen ufak ışıklar, müzikle büyük bir uyum içinde masalsı bir atmosfer yaratıyor. Henüz adını bilmediğim yeni şarkılarından birinde anlık görüntülerle koşan bir at beliriyor. Şarkının temposuna ve taşıdığı karaktere öylesine uygun bir görsel tasarım yapılmış ki insan hayranlıkla izliyor. Adını bilmediğim ama bana 'I Feel You'yu çok anımsatan bu şarkıyı Depeche Mode duysa çok etkilenebilirdi. Elbette Jonsi'nin vokali ile Dave Gahan'ın ses rengi çok farklı ama şarkının altyapısı gerçekten benziyor. Sigur Ros'un yeni albümünde öncekilere göre rock soundu daha güçlü; çaldıkları yeni şarkılar da bu nedenle MSG'da büyük coşkuyla karşılandı.

İki saat süren konserde sadece "Geldiğiniz için teşekkür ederim" demekle yetindi Jonsi ve iletişimi tamamen müzikle kurmayı tercih etti. Yine yayıyla gitarını çalıp tüm salonu ayağa kaldırdı. Seçilen şarkı listesi, ilk albümleri "Von" hariç diğer bütün albümlerini kapsıyordu. Ágætis byrjun'den "Ny batteri" ve "Olsen Olsen",( )'dan "Vaka", "E-bow" ve Popplagið", Takk...'dan "Glosoli", "Hoppipola", Með blóðnasir", Með suð í eyrum við spilum endalaust'tan "Festival", Valtari'den Varúð" ve yeni albüm Kveikur'dan Brennisteinn","Hrafntinna", Yfirborð", Kveikur" olmak üzere toplam 16 şarkı çaldılar.

John Best, eşi doğum yapacağı için bu konserde olamayacağını söylemişti. görse ne derdi merak ediyorum ama bana sorarsanız, MSG'da bugüne kadar izlediğim en iyi üç konserden biriydi. Teknik arıza olmuşsa da bana hiçbir olumsuzluk yansımadı. Unutulmayacak, kusursuz bir performanstı.

Aynısının 2 Temmuz'da İstanbul'da yaşanacak olması nedeniyle çok mutluyum. Sadece organizatörlerden bir ricamız olabilir mi diye düşünüyorum. Sigur Ros konseri, New York'taki gibi patlamış mısır ya da kokusu ortalığa yayılacak köftelerin yeneceği bir konser olmasın. Sabun köpüğü pop müzik yapmıyor bu grup, eğlence ya da dans değil amaçları; kalbini açan dinleyiciyle çok özel bir bağ kuruyorlar. Patlamış mısır, ızgara kokuları müziklerinin ruhuna o kadar aykırı ki...  Sahne ile dinleyici arasında kurulacak etkileşimi olumsuz yönde etkileyecek bir unsur olmaması için özen göstermeli.

Tabii dinleyicinin payına düşenler de var. Sosyalleşmek için değil, belki de hayatınızda bir kere yaşayacağınız bir deneyim için gidin o konsere. İki saat konuşmadan müziğin size hissettireceklerinin peşine düşün, inanın konser bittiğinde ruhen çok zenginleşmiş olacaksınız. Her yıl Sigur Ros konseri olmuyor İstanbul'da. Gelin, bu konseri tarihe geçirelim.

(Bir kere MSG'da fotoğraf makinesi yüzünden sorun yaşadığım için bu akşam yanıma almadım. O nedenle bu yazıdaki fotoğrafı internetten buldum.)

Setlist: Benim takip edebildiğim kadarıyla şöyleydi.
Yfirborð -Ny Batteri - Vaka - Hrafntinna - Sæglópur - Fljotavik -E-bow - Varúð - Með blóðnasir - Olsen Olsen - Festival - Brennisteinn // Glosoli - Popplagið

-

27 Ekim 2012 Cumartesi

Depeche Mode: "Harika Bir Rüya Gerçekleşti"



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 27 Ekim 2012


PARİS- Bu hafta Paris’te synthpop’un en büyüklerinden Depeche Mode ile bir araya geldik. Düzenledikleri basın toplantısında medyanın sorularını yanıtlayan grup, 2013’te yayınlanacak yeni stüdyo albümünün ardından çıkacağı dünya turnesini duyurdu. 17 Mayıs’ta Purple Concerts organizasyonuyla Küçükçiftlik Park’ta bir kez daha canlı dinleyeceğimiz Depeche Mode, 2009'da İstanbul konserini vokalist Dave Gahan'ın rahatsızlığı nedeniyle iptal etmişti.

Grubun iki üyesi Martin Gore (MG) ve Andy Fletcher ile (AF) basın toplantısının ertesi günü bir yuvarlak masa röportajı yapma olanağımız oldu.  Martin Gore, her zamanki gibi kibar, sakin ve biraz da çekingendi; Andy Fletcher ise sert görünümü, daha kalın ve yüksek tonda çıkan sesine karşın belli ki espri yapmayı seviyor. Gore'un "hayattaki en iyi arkadaşım" dediği Fletcher ile arasındaki uyum da gözden kaçacak gibi değil. (Basın toplantısında bazı önemli gördüğüm sorulara verdikleri yanıtları da bu röportajın arkasına ekleyeceğim.)

Ne yazık ki yuvarlak masa röportajı olduğundan her istediğimi soramadım. Bir otel odasında gerçekleşen konuşmamız kısa ama bol kahkahalıydı. Çıkışta Purple Concerts'tan Nadir Duman, "O kahkalar sizden mi geliyordu?" diye soruyordu.


-32 yıldır müzik yapıyorsunuz ve sürekli üretiyorsunuz. Eski şarkıların melodisini tekrarlamamayı nasıl başarıyorsunuz?

MG: Bazen bunu başaramazsınız. Yeni şarkıyı duydunuz. Onun da belli bir melodisi var. Yıllar geçtikçe yeni şeyler üretmek giderek daha zorlaşıyor. Bir aşamada kendinizi tekrarlamaya başlayacağınıza hiç inanmazsınız. Ama önemli olan, yaptığınız işte çok fazla miktarda öykünme (pastiş) olmaması.

-Yeni albümün kayıt aşamasında karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

MG: Tek isteğimiz, bizi mutlu eden şeyi üretmeye çalışmak. Her projede yenilikler deniyoruz. Bu kez daha önce olmadığı kadar synthesizer kullandık. Stüdyoda her yerde devasa synthler vardı. Albümdeki seslerin büyük bir kısmı onlarla yaratıldı. Bu bizim için yeni bir süreç. Her şey bir anlamda kendiliğinden gelişiyordu.

-Çok uzun zamandır aynı grupta birliktesiniz. Kariyerinizde istediğiniz her şeyi gerçekleştirdiğinizi düşünüyor musunuz?

AF: İlk birkaç albümümüzden sonra kariyerimizde her şeyi gerçekleştirdiğimizi hissetmiştik. 30 yıl sonra hâlâ başarılı görülerek, burada oturup dünya turnemizi duyuracağımızı düşünmemiştik. Bu bizim için harika bir rüyanın gerçekleşmesi.

-Depeche Mode karanlık ama insanı kendine çeken şarkıları, büyük mekanlarla uyumlu bir soundla birleştirmeyi bilen bir grup. Konserleriniz her zaman çok enerjik. Sizce fark yaratan şey, mekanların boyutu mu, yoksa konser atmosferinde yaratılan hissin boyutu mu?

AF: Biliyorsunuz bugüne kadar oturma odalarında, barlarda, daha büyük barlarda, farklı büyüklükte salonlarda, stadyumlarda çaldık. Mekanın boyutunun çok fark yarattığını düşünmüyoruz.

MG: Bugüne kadar dinleyicilerimiz tarafından hep çok iyi karşılandık. Mekanın pek önemi olmadı.

-O zaman ben sizi daha ufak bir salonda görmeyi isterim. (Bu dileğim gülüşmelere yol açtı.

MG: Hayranlarımız kendilerini bütünüyle konsere kaptırıyor. Bunun en büyük nedeni Dave tabii. Dinleyici kitlesinin tümüyle bağlantı kuruyor. Konserlerde herkesin birlikte ellerini havaya kaldırıp salladığı anlar büyüleyici.

AF: Kariyerimizin ilk başlarında daha ufak salonlarda çaldık ama siz kaçırdınız. O günlerde her şey olağanüstüydü. Farklı ülkelere gidip, toplam 100 ya da 200 kişiden oluşan bir kitleye çalardık. Gençtik, çok heyecanlıydık...

-Eski hayranlarınız yaşlanırken yeni hayranlarınız oluşuyor. Yeni şarkıları yaparken bugünkü kuşağın beğenilerini göz önünde tutuyor musunuz? Çünkü bugünkü müzik 80’lerden farklı.

MG: Biz sadece hoşlandığımız müziği yapıyoruz. Bugünün müziğine uymaya çalışsak, işe nereden başlardık bilmiyorum.

AF: Günümüzde bir çok grup 80’lerin tarzını kullanıyor, soundlarını, görünüşlerini o dönemdekilere benzetmeye çalışıyor.

MG: Geçenlerde bana komik gelen bir yorum okudum. 80’lerin dirilişi, 80’lerden daha uzun sürdü diyordu. (Martin, bunu söyleyince büyük bir kahkaha koptu otel odasında.)

-Yeni albümün kaydı sırasında şarkı yazma tekniğinizde meydana gelen en olumlu değişiklik ne oldu? 

MG: Bu zor bir soru. Uzun bir zamandır şarkılarımın pozitif olduğunu söylüyorum.

-Ama karanlık bir yönü var. 

MG: Bu hep söyleniyor ama bence olumlu yönleri çok. Son albümü daha öncekilerle ilişkilendirmek istersem, oldukça farklı geliyor ama bazı şarkılarda Violator hissi, bazılarında ise Songs of Faith and Devotion hissi var. Bu sorunuzu yanıtlar mı bilmiyorum ama yeni albüm bu ikisinin bir karışımı.

-Bana göre karanlık her zaman olumsuz bir anlam içermek zorunda değil, olumlu bir karanlık da olabilir. Ben her zaman sizin kaleminizdeki mürekkebin siyah olduğunu düşündüm. Buna katılır mısınız? (Bu sorum Martin’i güldürdü.)

MG: Evet, katılırım. Karanlıktan daha iyi bir sözcük olarak, kalemden akan bir gerilim diyebilirim. Ancak şarkının sonuna gelene kadar bir yerde insanı canlandıran bir mesaj vardır.


*** BASIN TOPLANTISINDAN NOTLAR ***



İstanbul'dan kalkan Paris uçağı Charles de Gaulle Havaalanı'ndaki grev yüzünden gecikmeli hareket edince,  basın toplansıtına otele uğramadan bavullarla gitmek zorunda kaldık. Paris'te 150 yıllık La Gaite Lyrique adlı tarihi bir binada düzenlenen toplantıya ilgi büyüktü. Girişte bir grup DM hayranının nöbet tutmasına şaşırmadım; çünkü müzik dünyasında en sadık hayran kitlesine sahip gruplardan birisi DM.

Binaya adım atar atmaz grubun fotoğraf çekimi için birkaç dakika sonra basının karşısına çıkacağı anons edildi. Kalabalığın içinde kendime bir yer bulup bir iki kare çekmeyi başardım ve hemen toplantının yapılacağı salona girdim. Paris'e beraber gittiğimiz gazeteci arkadaşları kaybetmiştim, 3. sırada bir yer bulup oturdum.

Soru-cevap kısmına geçmeden önce Depeche Mode'un yeni albümünde yer alan bir şarkı eşliğinde çekilen siyah beyaz bir video izletildi. Grubun albümü kaydederken stüdyoda geçirdiği zaman hakkında bir fikir de veriyordu video. Benim anladığım kadarıyla, çok keyifli bir kayıt süreci yaşanmış. Şarkı hakkında ilk izlenimime göre, syhthesizer soundu kulağa çok güçlü geliyordu. Beni duyar duymaz çarpmadı ama dinledikçe daha çok oturan şarkılardan diyebilirim.




Bir kısmı Fransız basınından olmak üzere, Avrupa'nın farklı ülkelerinden gazeteciler gelmişti. Ama DM, hayranlarını da ihmal etmemiş, basın toplantısına hayranları temsilen katılımcılar da alınmıştı ve onlar da soru yöneltebildi. Türkiye'den de Depeche Mode Fan Kulüp adına Ozan Kaçar bir soru sordu. Onca insan içinde soru yöneltmeyi başarmaları, ayrıca üç üyelerinin masraflarını kendilerinin karşılayarak toplantıya gelmesi, grubun müziğine karşı duydukları heyecanı hiç kaybetmemeleri takdire layık. 2000 yılında Urcun Bolkan'ın inisiyatifiyle başlayan Depeche Mode Türkiye Fan Kulübü'nü buradan tebrik ederim.

Yarım saat süren basın toplantısında grup üyeleri çok rahatlamış ve neşeli görünüyordu. Konuşurken aralarındaki diyalog, grup içinde işlerin oldukça iyi olduğunu düşündürdü bana. Belli ki albümden de gayet memnunlar. Mayıs ayında her şey yolunda giderse güzel bir konser bizi bekliyor.

Basın toplantısı sırasında sorulan sorulardan önemli bulduklarımı aşağıya aldım.

32 yıldır aynı grupta birliktesiniz. Zaman içinde grup üyeleri arasındaki ilişkinin değişimi ve bunun müziğinize ve özellikle bu albüme etkileri nasıl gelişti?

Andy: Bu tür zor sorular yönetilmemesi gerekiyordu.

Dave: Bu çok karışık bir konu. Basit bir yanıtı yok.

Andy: En favori rengim mavi.

Martin: Hiç değişmedi. Açık ki artık daha yaşlıyız. Kimse gülmedi buna. (Not: Martin Gore bunu deyince herkes güldü.) Birbirimizin zayıflıklarını daha iyi tanıyoruz ve çok daha iyi anlaşıyoruz. Dave geçen albüm için birkaç şarkı yazmıştı. Bu defa daha fazla katkıda bulundu. 5 şarkının ve 1’inin yarısının sözlerini yazdı.

Dave: Yıllar içinde inişler ve çıkışlar çok oldu, hepsi belgelenmiş durumda zaten. Herhangi biriyle 32 yıl boyunca herhangi bir ilişki sürdürdüğünüzde bunlar olur. Ama gücümüzü her zaman müzikten, performanslardan, müziğimizi dinleyip bizimle büyüyen hayranlardan aldık. Hayatımızın yarısından uzun bir zamandır bir arada kalıp hala müzik yapabilmek gerçekten muhteşem. Bundan daha fazla ne istenebilir. Martin 40 yıldır şarkı yazıyor, bazıları kaydedilmedi bile. 

Dave Gahan, şarkıları söylerken yansıttığınız enerji, duygu çok etkileyici. Bunu konserlerde yapmak belki biraz daha kolay. Çünkü önünüzde size heyecan veren dev bir kitle oluyor ama aynısını stüdyoda nasıl başarıyorsunuz? 

Dave: Güzel bir soru bu. İkisi çok farklı ama yıllar geçtikçe stüdyodayken kendimi bir şekilde sahnedeki yerime koymayı başardım.

Martin: Biz tezahürat yapıyoruz.

Dave: Evet, bazen konserlerden bile daha çok ses çıkıyor. Bu bana cesaret veriyor ve stüdyoda kendimi rahat hissediyorum. Canlı performanslarda şarkı söylemeyi çok seviyorum. Stüdyoda bütün o büyüleyici konserleri hayal edip kendimi orada düşünmek benim için kolay oluyor.


Sorum Dave Gahan'a. Yeni albümde yazdığınız şarkı var mı? Bu yöndeki katkınız hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Dave: Evet, katkım oldu. Martin bu albüm için çok sayıda şarkı yazdı. 20 kadarını albüm için kaydettik. Elimizde demo şarkılar olduğunda bunların gelişimi bir süreç, stüdyoda yapımcı, ses mühendisi de o sürece dahil oluyor. Bu defa Christopher Berg yapımcı olarak stüdyoda bize katıldı. Bu süreç sonunda şarkılar gerçekten değişebiliyor. Bunu seviyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey Depeche Mode şarkısı oluyor.  

Toplantının başında izlediğimiz video için tebrikler. Çok eğlenceli ve heyecanlı görünüyor. Stüdyoda geçirdiğiniz zamanla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Martin: Kayıt yapmak her zaman büyük bir zevk. Bizim için hep böyle oldu. Özellikle son 2 ya da 3 albümün turnesi sırasında çok eğlendik. Ben Hillier ve onun ekibi ile çalışmak çok güzel bir atmosfer yaratıyor. Sevdiğimiz bir işi yapıyoruz. Hala müzik yapabilmek bir mucize. Bundan dolayı müteşekkirim.

Metallica’nın yaptığı gibi orkestra eşliğinde klasik şarkılarınızı çalmayı düşünür müsünüz?

Martin: Bunu yapmak tabii kesinlikle olanaklı ama biz muhtemelen yapmayız.

Günümüzde müzik sektörü birçok değişikliğe uğradı. Kendinizi bu sektörde nerede görüyorsunuz? 

Martin: Şanslıyız ki, biz asla hiçbir yere uymuyoruz. Çok sadık bir hayran kitlesine sahip olduğumuz için de talihliyiz. Çünkü müzik sektörü genel anlamda bir devlet gibi. Yaptığımız işe hala büyük ilgi gösterildiği için çok mutluyuz. 

Bugüne kadar hayal ettiğiniz şarkıyı yazabildiniz mi?

Martin: Yıllardır çok sayıda şarkı kaydettik. Bunların arasından yazmayı başardığım nihai şarkıyı seçebilir miyim bilmiyorum ama yeni albümden çok memnunum. 3-4 tanesi bugüne kadar yaptıklarımızın en iyilerinden.

Dave: Yeni albümde Martin’in yazdığı birkaç şarkı da benim söylemekten dolayı en heyecan duyduklarım arasında.

Bunca yıl sonra sahnede iyi bir konser gerçekleştirmek için düşünceleriniz neler ya da yıllar sonra hala performans sırasında aynı şeyleri yapmaktan mı hoşlanıyorsunuz?

Martin: Kişisel olarak benim için çok şey değişti. Çünkü eskiden sürekli sarhoştum. Son 2 turnede çok zevk aldım ve gerçekten sahnede olmanın ne demek olduğunu hissettim.

Dave: Benim için de aynı. Değişti. Benim de Martin gibi benzer deneyimlerim oldu. Performans sırasında her şeyinizi ortaya koyuyorsunuz. Dinleyiciler ile kurulan ilişki gerçekten tamamen saf. Turnenin sonunda bir anlamda hoşça kalın demenin ne kadar zor olduğunu söylerim. Canlı performans çok duygusal bir şey.

Christian Eigner ve Peter Gordeno yine bu turnede de sizinle olacak mı? 
Sahnede nasıl bir düzenleme olacak?

Andy: Christian and Peter turnede bizimle olacak. Yine fantastik bir sahne tasarımı için çalışmalar devam ediyor.

Dave: Anton Corbijn bu konuyla ilgileniyor.

Bunca yıl sonra şarkılar için ilhamı nereden buluyorsunuz? 

Martin: Bu çok garip bir süreç. Bazen bir hippie gibi oluyor, bazen de evrensel bir adam rolünden faydalanıyorsunuz. 

Albümün adı belli değil dediniz ama yayınlanacağı tarih ve plak şirketi belli mi?

Andy: Hayır. 

Dave: Daniel Miller aramızda. O hala bizimle ve biz de kendisine hala çok güveniyoruz.


(Not: Röportajın sonunda birlikte fotoğraf çektirdikten sonra İstanbul'da Kontra Records'tan aldığım "Music for the Masses" plağımı da imzalattım. Hayranlar ve imzaları merak edenler için fotoğrafı buraya koyuyorum. )



(Fotoğraflar bana aittir.)

http://cumhuriyet.com.tr/?hn=374346
-

18 Ocak 2010 Pazartesi

Ne eskiyor, ne de yaşlanıyor


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/17 Ocak 2010

New Wave’in efsane grubu Depeche Mode (DM), 30. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2010 yılında ilk konserini Berlin’de verdi. Geçen hafta sonu O2 Arena’da gerçekleşen muhteşem konseri ben de yerinde izledim. Yetkililerden öğrendiğime göre, tamamen dolu olan salonda, o akşam 18 bin kişi vardı.

Grubu daha önce Amerika’da ve İstanbul’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Ancak bu son konserden sonra şunu söylemeliyim ki, Depeche Mode’u Berlin’de görmek, kesinlikle bambaşka bir deneyim!

Son teknolojiyle donatılan O2 Arena’nın büyüklüğü değildi bu farkı yaratan; çünkü daha önce New York’ta da Madison Square Garden konserine gitmiştim. Berlin’in farkı, dinleyicinin konsere katılımdaki coşkusuydu.

O çoşku, konseri, 18 bin kişinin her şarkıya hep beraber eşlik ettiği dev bir partiye dönüştürdü. Herhalde ömürlerinin 30 yılını sahnede geçiren müzisyenler için bundan daha güzel bir kutlama olamazdı.

SADIK HAYRANLAR

-5 derecedeki dondurucu soğukta evlerinden çıkıp konsere gelenler, yalnızca Almanlar değildi. Berlin, geçen hafta sonu, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen DM hayranlarıyla doluydu.

Bilenler bilir; çok sadık bir hayran kitlesi vardır Depeche Mode’un. Konserden önceki gün, fan kulüplerinin Fritz Club’da düzenlediği partiye katıldığımda, buna bir kez daha tanık oldum.

Özellikle Dave Gahan’ı hem görüntüsüyle hem de sahnedeki danslarıyla taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. Hep birlikte şarkılar söylendi, duvardaki dev ekrandan grubun videoları izlendi, dans edildi. Artık herkes asıl şova hazırdı!

KONSER ÖNCESİNDE GRUP ÜYELERİYLE BULUŞMA

Ertesi akşam, konserden önce grup üyeleriyle tanışma amacıyla yapılacak kısa buluşmaya davetliydik. EMI Music Türkiye Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’le birlikte katıldığımız bu davette şunu bir kez daha fark ettim: Bizde de örnekleri görülen bu tür organizasyonlar, diğer ülkelerde tam amacına yönelik bir şekilde uygulanıyor.

Türkiye’de, “meet and greet” denilen bu davetlere, nedense magazinel bir yaklaşımla, konuyla ilgisiz birtakım ünlüler çağrılır. Oysa DM için yapılan ve 18 kişinin katıldığı buluşmada, radyo programcıları, müzik yazarları ve sektörün temsilcileri vardı.

Dave Gahan, Martin Gore ve Andrew Fletcher, sahne arkasına birlikte geldiler, herkese tek tek merhaba deyip el sıkıştılar. Anı fotoğrafları çekildi ve sonra konsere geçildi.

30 YILDIR AYNI CANLILIK

Biz sahne arkasındayken konserin açılışını yapan Nitzer Ebb performansına başlamıştı. İngiliz endüstriyel dans grubunu ilk kez konserde izledim. Çok başarılı bir performans gerçekleştirdiler.

Depeche Mode’un ise, dünyanın en iyi konser gruplarından biri olduğuna hiç kuşku yok. Berlin konseri de, grubun 30 yıl önceki kadar canlı ve güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı. İnanılmaz ama, ne Martin Gore’un yazdığı şarkılar eskiyor, ne de Dave’in o müthiş sesi yaşlanıyor...

Grup, “Sounds of the Universe” adlı 12. stüdyo çalışması için çıktığı turneyi sürdürdüğü için, şarkı listesini de bu albümle eskilerin bir karmasını yaparak oluşturmuş. Berlin konserinin açılışını yapan şarkı, son albümden “In Chains”di. Arkasından yine aynı albümden “Wrong” ve “Hole to Feed” geldi.

Walking in My Shoes”, “It’s No Good”, “Policy of Truth”, “World in My Eyes”, “Stripped”, “In Your Room”, “Personal Jesus” elbette çalındı.

Konserin en heyecanlı dakikaları ise, her zamanki gibi “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down”da yaşandı. Binlerce kişinin kollarını havaya kaldırıp Dave’e eşlik ettiği anlar, sanırım salondaki herkesin hayatının en unutulmaz anları arasındaki yerini aldı.

KONSER SONRASINDAKİ PARTİ VE PARLAYAN MARTİN

Beni en mutlu eden şarkılardan biriyse, Martin’in söylediği “Home” oldu. Belki Martin’in sesini de sevdiğim için, belki konsere ayrı bir hava getirdiği için,,,

Konserden sonra O2 Arena’daki Blue Room’da düzenlenen partide Martin’in kendisine de söyledim bunu. Sahneye çıkarken yüzüne ve boynuna sürdüğü pırıltılara atıf yapıp, her zaman parladığını söyledim. Güldü. Elbette pırıltı, olağanüstü performansı için bir metafordu...

Martin’e şubat ayından sonra turneye devam edip etmeyeceklerini de sordum. Aslında amacım, Dave’in sağlık sorunları yüzünden iptal edilen İstanbul konseri için ufak da olsa bir şans var mı, onu anlamaktı. Türk hayranları üzülecek ama, turnenin devamı için “Sanmıyorum,” dedi; zaten çok uzun zamandır sürdüğünü söyledi...

O akşamki partiye Dave katılmadı, Andrew Fletcher da kendisini pek iyi hissetmediği için gelemedi. Sonuçta, bütün gece herkesle konuşup tanışma görevini Martin üstlendi.

İki saatlik konserin ardından yeniden sokağın ayazına çıkan müzikseverler, sanki daha az üşüyor gibiydi. Depeche Mode’un sahnedeki yüksek enerjisi herkesin içini ısıtmıştı.

Ama grubu ayakta tutan da hayranların coşkusuydu. Geçirdiği onca kaos dolu yıla, bütün çekişmelere, krizlere, Dave’in sağlık sorunlarına karşı, 30 başarılı yılı geride bıraktı Depeche Mode. Nice yıllara diyoruz!

3 Ocak 2010 Pazar

2010'da Bu İsimlere Dikkat


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Alternatif rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE'A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later... With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox'un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

3 Mayıs 2009 Pazar

Konser Öncesi Yeni Depeche Mode


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 2 Mayıs 2009

İstanbul’da yazlık konser mevsimi, 14 Mayıs’ta Binboamania ile başlıyor. Üstelik açılışı yapan da, new wave akımının en başarılı grubu Depeche Mode!

Birçok müziksever, aylardır santralistanbul’daki konseri sabırsızlıkla bekliyor. Bu heyecanlı bekleyiş sürerken, geçen hafta Depeche Mode’un yeni albümü “Sounds of the Universe” yayımlandı.

Kısa bir süre sonra 30. yılını kutlayacak bir new wave grubu için büyük bir başarı grafiği izliyor Depeche Mode. 1980 yılının mayıs ayında ilk kez bir okul etkinliğinde Depeche Mode olarak sahneye çıktılar. O günden beri, birçok diğer grup gibi zor günler geçirdiler, zaman zaman dağılmanın eşiğine geldiler...

Beraber yola çıktıkları şarkı yazarı/klavyeci Vince Clarke, 1981’de ilk albümün yayınlanmasından hemen sonra gruptan ayrıldı. Ertesi yıl onun yerine Alan Wilder gruba dahil oldu.

Vokalist Dave Gahan, uyuşturucu yüzünden ölmek üzereyken, grubun da sonunun geldiğini düşündü herkes. Fakat Dave tedavi olup hayata dönünce, Depeche Mode yeniden doğdu. Grubun daimi şarkı yazarı Martin Gore ile Dave'in ego savaşı ise hiç bitmedi...

Bütün bu güçlükleri zaman içinde aşsalar da, bana göre, bir şeyi pek atlatamadılar... Klavyeci/prodüktör Alan Wilder’ın 1995’te ayrılışı, Depeche Mode’un müziğini ciddi şekilde etkiledi. Bazı Depeche Mode hayranlarını kızdıracağımı biliyorum; ama Wilder’ın yerinin doldurulabildiğini düşünmüyorum...

BİR OLGUNLUK DÖNEMİ ALBÜMÜ

Hatırlayanlar vardır; Depeche Mode'un daha önceki albümü piyasaya çıkmadan önce internete düşmüş ve plak şirketi zor durumda kalmıştı. Bu defa böyle bir durum yaşanmaması için çeşitli gizlilik önlemleri aldılar.

Örneğin, önceden gazetecilere dağıtılan kopyaların başkalarının eline geçip internete sızdırılmasını önlemek için, grubun adının yerine başka bir kod adı kullandılar: “Tea and Biscuits”; yani “Çay ve Bisküvi”...

Bu ismin özel bir mesajı olmasa da, Dave'in bir röportajda buradan hareketle verdiği bir yanıt ilginç: "Bu albümün yapım aşamasında işin içine bir miktar çay ve bisküvi karıştı gerçekten! Muhtemelen yaptığımız en disiplinli çalışmaydı. Her gün stüdyoda buluşup sabahtan akşama kadar çalıştık, herkes işini ciddiyetle yaptı.

Martin Gore ise, alkol bağımlılığı ile mücadelesini kazandı ve üç yıldır içkiden uzak duruyor. Dave, bu arada iki solo albüm yaparak kendisini şarkı yazarlığında da kanıtlamış olmanın rahatlığı içinde... Sonuçta, grup içinde Martin ile Dave arasındaki çekişmenin dozu epeyce düşmüş gözüküyor.

Bir önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de üç şarkısı var Dave’in: “Hole To Feed”, “Come Back” ve “Miles Away/The Truth Is”. Kendi solo albümlerinde de çalıştığı ekiple birlikte yazmış bu şarkıları. Üçü de, gitarın öne çıktığı, psychedelic etkinin hissedildiği şarkılar.

“ESKİNİN GELECEĞİ”Nİ DİNLEYİN

Yeni albümün, Depeche Mode’un 1990’daki “Violator” günlerine dönüşünü temsil ettiğini söyleyenler var. Grubun yaptığı en başarılı albümdü “Violator”; “Sounds of the Universe”i onunla ayrı yere koyamasak da, son iki albümden farklılaşma olduğu açık...

Bunun nedeni de büyük ölçüde, alkolü bırakan Martin Gore’un bu arada geliştirdiği başka bir bağımlılık: Son yıllarda, eBay’de bulduğu eski analog synthesiser ve perküsyon aletlerine merak sarmış Martin. Bu sağlıklı bağımlılık, albümdeki ses değişikliğini de beraberinde getirmiş.

Fakat ben bu değişikliği, müzik basınında yaygın olarak kullanıldığı gibi “retro” olarak tanımlamaktan yana değilim. “Sounds of the Universe”, bu analog aletleri yeni teknoloji ile buluşturduğu için, belki bir “retro-fütüristik” bileşimden söz edebiliriz. Ya da en doğrusu, Martin’in yaptığı “eskinin geleceği” tanımını benimseyebiliriz...

Son haftalarda televizyonlarda yayınlanan videosuyla çok konuşulan “Wrong”, albümde öne çıkan şarkılardan birisi. Depeche Mode’un stadyum konserlerinde akıldan çıkmayacak dakikalar, bu elektro-rock tarzındaki şarkıyla yaşanacak kuşkusuz.

Yeni albümün temaları da, bildiğimiz Depeche Mode tarzıyla aynı... Yine erişilemeyen sevgili, yine ayrılıklar, yine kırık kalpler, yine pişmanlıklar... Bunların arasında, bu defa yok olup giden dünyaya yazılmış bir ağıt gibi duran “Fragile Tension” da var.

Adını anmak istediğim bir şarkı da, Martin ile Dave’in adeta bir düeti andırır şekilde birlikte söyledikleri “Peace”. Martin, bu şarkının en sevdiği şarkılarından birisi olduğunu söylüyor. Kim bilir; belki de 80’lerdeki synthpop tarzını en çok andıran parça olduğu içindir...

23 Aralık 2007 Pazar

Dave Gahan: "Bu Albüm Zincirlerimi Kırdı."




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Aralık 2007

New Wave’in en ünlü grubu Depeche Mode’un (DM) solisti Dave Gahan’la özel bir telefon röportajı yapabileceğimi bildirdiklerinde, 27 yıldır onun muhteşem sesinden dinlediğimiz şarkıları hatırladım. Öyle çok ki… Bugüne kadar dünyada 91 milyonu aşkın albümü satılan efsanevi grubun karizmatik solisti o. 1995 yılında intihara teşebbüs eden, ertesi yıl aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle kalbi duran ama hayata geri dönen 45 yaşındaki sanatçı, bugün üçüncü eşi ve üç çocuğu ile daha sakin bir hayat yaşıyor. Kendisini New York’ta bulup konuştuğumuzda ise, “ruha yolculuk” olarak nitelediği son albümü “Hourglass” nedeniyle ayrı bir heyecan içindeydi.

İkinci solo albümünüz yeni yayımlandı. Nasıl hissediyorsunuz?

“Gerçekten çok iyi hissediyorum. Kendim için bir şey yapıp ortaya koyabilme duygusunu yaşıyorum. Albüm yayımlanalı birkaç ay oldu ve çok iyi tepkiler aldı. Ortaya çıkan işten memnunum.”

Solo albüm yapmak ile bir DM albümü yapmak arasında ne fark var?

“Bazı açılardan pek farklılık yok ama şarkı yazma bakımından oldukça farklı. Çünkü son birkaç yıldır, Christian Eigner (DM’un tur davulcusu) ve Andrew Phillpott (grubun tuşlu çalgılar programlayıcısı) ile birlikte çalışıyoruz, zaman zaman benim New York’taki stüdyomda buluşup fikirlerimizi tartışıyoruz. Bu albümdeki fark, ortaya atılan fikirlerin hızlı bir şekilde şarkıya dönüşmesiydi. Normalde önce şarkılar yazılır, sonra demo kaydedilir, prodüktöre gönderilir ve kayıt için plak şirketi ile konuşulur. Bu albümde böyle olmadı, hepsi aynı anda gerçekleşti. Herşeyi işbirliğiyle kendimiz yaptık ve prodüktörlüğü de üstlendik.”

DM ile yaptığınız albümlere kıyasla bu albümde daha deneysel bir çalışma yapma şansınız oldu mu?

“Kesinlikle! Aslında en büyük farkı, şarkılarla ilgili fikirler açısından çok daha fazla deneyselliğe açık olmasıydı. Normalde diğer insanlarla çalışırken kendinize sınırlamalar getirirsiniz. Oysa Andrew, Christian ve ben yeni bir şey başlattık. Kimin bir sonra hangi fikri ortaya atabileceğini bilmemenin yarattığı bir heyecan var. Yıllardır DM ile olanda ise, şarkılar yazılıp demolar kaydedildikten sonra prodüktörle stüdyoya girdiğimizde, hangi şarkıların albümde olacağı zaten bellidir ve onlar stüdyoya girmeden önce bitmiş olur. Fakat bu albümde, bizim bu konularda önceden belirlenmiş bir fikrimiz yoktu.”

“Hourglass” sound olarak daha elektronik, eklektik bir rock ve synth karışımı. Albümle ilgili olarak beklentilerinizi tümüyle gerçekleştirdiniz mi?

“Evet, yarattığımız atmosferin sınırlayıcı olmaması gerçekten önemliydi. Elektronik sesleri bazen kullanırsınız, bazen de kullanmaz ve gerçekleştirmek istediğiniz fikrin önceliğine göre davranırsınız. Bu albümde bütün boşlukları önceden doldurmamak konusunda çok dikkatliydik, prodüksiyonu abartmamaya çalıştık, bu kendiliğinden gelişen bir süreç şeklinde ortaya çıktı.”

“ARADIĞIM ŞEY HUZUR”

Şarkılarınız çoğunlukla geçmiş ve gelecek korkusu, biten aşkların yarattığı üzüntü, huzur arayışı gibi temalara değiniyor. Bunların daha çok sizin hayat deneyimlerinize dayandığını söyleyebilir miyiz?

“Sonuçta hepsi içinde bulunduğum ruhsal durumu yansıtıyor. Müzik yapmak bana göre insanın gerçek kimliğini ortaya koyma yolu. Bu albümü yapmak, kendime koyduğum bütün sınırlamaları teşhis etmemi sağladı, gerçekten aradığım şeyin huzur olduğunu ve dışarıda bulamadığım o huzuru aslında kendi içimde aramam gerektiğini gösterdi.”

Bulabildiniz mi o huzuru?

“Bu bir süreç. Bu albümü yapmak sanki zincirlerimi kırıp serbest kalmamı sağladı. Omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibi hissettim. Aslında bunu ilk solo albümüm “Paper Monsters”ı yaptığımda da hissetmiştim ama bu albüm çok daha doyurucu oldu.”

Sizi daha çok insan doğasının karanlık yönleri mi esinlendiriyor?

“Kesinlikle melankolik biriyim. Sık sık kendimi o melankolinin içinde buluyorum. Bir yandan da şükran duyacağım çok şey olduğunu görüyorum. İyi bir yaşantım var, ama bazen melankoli içinde yine o huzur bozucu noktaya geri dönebiliyorum. Fakat asıl esinlendiğim şey üzüntü değil. Bazen duygulardan kaçmak yerine onlara sahip çıkmak en zor şeydir. Benim için önemli olan, böyle bir durumdan yaratıcı bir şekilde çıkış yolu bulmak.”

“Deeper & Deeper” adlı şarkının müziği de, sizin oradaki hırçın ses tonunuz da çok etkileyici. Kendinizi bu şarkıyı konserlerde söylerken hayal ettiniz mi hiç?

“Birkaç kere New York’ta çaldık aslında. AOL, iTunes ve Sirius adlı radyo için performanslar kaydettik. Bunlar yakında internet üzerinde olacak. Kayıtlar için bir grup oluşturduk. Çok eğlenceliydi.”

Seyirciler arasındaki bayanlar, siz “İstediğim zaman sana sahip olacağım,” deyince deliye dönmediler mi?

“Bazıları döndü! O şarkı müstehcen gerçekten.”

Kadınlar ve hatta bazen de erkekler tarafından böylesine çekici bulunmak nasıl bir his?

“Çok güzel. Benim bir özelliğim bu. O şarkıyı yazdığımda dinleyicilerin onu benimle ilişkilendireceklerini düşünmüştüm. Seksapeli oldukça yüksek bir insan olduğumun farkındayım ve bunun performanslar sırasında ortaya çıkmasına her zaman izin vermek istedim.”

HEM SOLO KARİYER HEM DEPECHE MODE

2003 yılında, DM’un “Playing the Angel” adlı albümünde ilk kez sizin besteleriniz de yer aldı ve ilk kez o yılki turnede bu şarkıları da söylediniz. Herhalde müthiş bir tatmin duygusu yaratmıştır sizde...

“Harika bir histi! Hep olmasını istediğim şeydi ama nasıl hayata geçirebileceğimden emin değildim. Sanırım olması gerektiği anda da oldu. Zamanı gelmişti.”

Geçmişte madde ve alkol bağımlılığı nedeniyle ciddi sorunlar yaşadınız ama sonuçta bunların üstesinden gelmeyi başardınız. Bugünlerde hayatınız nasıl?

“Şu anda çok normal bir yaşantım var ve bundan çok mutluyum. Bir ailem var, eş ve baba olmayı seviyorum. Artık bir şekilde yapmayı sevdiğim işi evdeki hayatımdan ayırabilir duruma geldim. Evdeki yaşantım benim için çok değerli, o olmadan diğerini de sürdüremem. Bu hale gelmesi zaman aldı. 1990’larda kendi hayatımdan kaçarak çok zaman harcadım ve bunun nedenini hala bilmiyorum. Fakat artık anladım ki, yaşadığınız hayat, bulunduğunuz noktada olabilmek için mücadele ettiğiniz en büyük zorlukların bir parçası ve o hayat her zaman istediğiniz gibi olmayabilir.”

Bundan sonraki müzikal kariyerinize yine DM ile devam edip bir yandan da solo albümler yapmayı sürdürecek misiniz?

“Evet. Artık birlikte çalışmak için diğer müzisyenlerden daha çok öneri alıyorum. Yaptığım işlerde çok seçiciyim, ama kesinlikle herşey her zaman önce DM’la başlar. Muhtemelen bundan sonraki çalışmam da onunla ilgili olacak.”

Geçmişte DM’un artık devam edemeyeceğini düşündüğünüz anlar çok oldu mu?

“Grup elemanları olarak artık birlikte yapacağımız başka bir şey kalmadığını hissettiğimiz birçok durum söz konusu oldu. Ama bu gelip geçen bir şey. Aynı insanlarla benim çalıştığım kadar uzun bir süredir çalışıyor olsaydınız, inanın bunu normal bulmazdınız.”

Grupta şu anda durum nasıl?

“Herşey iyi. Martin yeni şarkılar yazıyor. Diğer yandan Andrew, Christian ve ben ocak ayında yeni şarkılar yazmak için bir araya gelmek üzere hazırlanıyoruz. Bir noktada Martin ile benim yeni albüm konusunda konuşacağımızı düşünüyorum.”

“Keşke ben yazmış olsaydım,” dediğiniz bir DM şarkısı var mı?

“ ‘Condemnation’, ‘In Your Room’… ‘Enjoy The Silence’, hala en sevdiklerimden birisi. ‘Somebody’ çok güzel bir şarkı. Epey var aslında…”

25 Kasım 2007 Pazar

80’lerin ve 90’ların Müziği


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

17 Kasım 2007 Cumartesi

Dave Gahan’dan İkinci Solo Albüm




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Kasım 2007

New Wave’in en başarılı temsilcilerinden Depeche Mode grubunun solisti Dave Gahan’ın ikinci solo albümü “Hourglass” sonunda yayımlandı. Gahan’ın 2003 tarihli ilk solo çalışması “Paper Monsters”dan çok fazla etkilenmemiş ve onun çok daha iyisini yapabileceğini düşünmüştüm. Çünkü bana göre, Paper Monsters’daki şarkılar Depeche Mode şarkılarındaki tutkuyu yansıtamamıştı. Oysa ses aynı sesti; müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük seslerinden birisi; Dave Gahan’ın o duyunca bir daha unutamayacağınız kadar belirgin ve güçlü bariton sesi. Kimileri o zaman, Gahan’ın grubun şarkı yazarı Martin Gore olmadan fazla bir şey yapamayacağını söylüyorlardı. Ben Martin Gore’un olağanüstü yeteneğini en çok takdir edenlerden biri olsam da onlarla hemfikir değildim. Çünkü bu görüşün, hep tartışılan Martin-Dave çekişmesinden kaynaklandığını biliyordum. Dave Gahan’ın gruptan ayrı olarak çalışma yapıp içinden geleni ortaya koymak istemesi ise, heyecanla karşılanması gereken bir durumdu.

İki yıl sonra, 2005’te Depeche Mode’un “Playing The Angel” adlı albümü çıktığında haksız olmadığımı gördüm. O albümde ilk kez olarak Dave Gahan’ın çok güzel üç bestesi de yer almıştı. Bazıları alkışlarken bazıları yine burun kıvırdı, ama Dave yoluna devam etti. Aradan iki yıl daha geçti ve şimdi çok daha sağlam bir altyapısı olan Hourglass yayımlandı. Albümde Dave Gahan’a, Depeche Mode’un turlarında davulda yer alan Christian Eigner ve yine turlarda programcı olarak görev alan Andrew Phillpott eşlik ediyor. Bu üçlünün birlikte kaydedip prodüktörlüğü de üstlendikleri Hourglass’ta elektronik öğeler çok daha belirgin bir şekilde kullanılmış. Tüm albümün miksleri ise, Beck, The Kooks ve Air gibi isimlerle çalışan Tony Hoffer tarafından yapılmış.

ŞARKILARLA “RUHA YOLCULUK”

Dave Gahan, bu albümün, içindeki yaratıcı gücü ortaya çıkarmak için büyük bir fırsat sunduğunu ve artık gerçekten kendisine ait bir sesi olduğunu hissettiğini söylüyor. Albüm yaratma sürecini ise, kendi kimliğini tam anlamıyla bulup onunla rahat olmayı öğrendiği bir dönem olarak tanımlıyor. Bu nedenle de albümü, bir tür “ruha yolculuk” olarak niteliyor. Milyonlarca insanın hayran olduğu bir müzisyen olarak tanıdığımız Gahan’ın, korkularıyla ve hatalarıyla kendi kendisini kabul etmesi kolay olmadı. İntihara teşebbüs etti, çocukluğunda yaşadığı ailevi sorunların da etkisiyle bazı psikolojik rahatsızlıklar geçirdi ve 1996 yılında Los Angeles’ta aşırı dozdan hastaneye kaldırılırken ambulansta iki dakika boyunca kalbi durdu. Tıbben ölmüştü ama mucizevi bir şekilde tekrar yaşama döndü. Tedaviye başladığı o tarihten bu yana kendini toparlaması uzun zaman aldı. Belki de bu nedenle yeni albümündeki “Miracles” adlı şarkısında, “Mucizelere inanmıyorum ama her gün mucizeler oluyor. İsa’ya inanmıyorum ama yine de her gün dua ediyorum” diyor.

Tüm albüm aslında, Dave Gahan’ın genel olarak insanlarla ve kendisiyle hesaplaşmasına dayanıyor. Yüksek temposuyla dikkat çeken “Use You” adlı şarkı, insanın kendisine ve çevresindekilere zarar vererek hayattan kaçışını anlatıyor. Benim favorim ise, mükemmel bir konser açılış şarkısı olabilecek nitelikteki “Deeper & Deeper”. Gahan’ın agresif vokaliyle birleşen endüstriyel sound, bu şarkıda olağanüstü güzel bir karışım yaratıyor. Dave Gahan’ı sahnede izleyenler, onun kitleleri nasıl etkilediğini çok iyi bilir. Seksapeli çok yüksek vokalistlerden biridir ve bunu büyük bir başarıyla kullanır. Onu sahnede bu şarkıyı söylerken, “İstediğim zaman sana sahip olacağım” diyerek konser alanını inletirken hayal etmek güç değil. Ortalığın birbirine gireceğini, birçok hayranının, özellikle genç bayanların kendinden geçeceğini tahmin edebiliyorum.

Üzerinde durulması gereken bir diğer şarkı, ilk single olarak yayımlanan ve son günlerde müzik kanallarında videosu sık sık görülen “Kingdom”. Şarkı, daha iyi bir yer varsa da bunun bulutların ötesinde değil, içinde yaşadığımız dünyada olduğu düşüncesine dayanıyor. Akılda kalıcı dinamik melodisiyle iyi bir single seçimi gerçekten.

“Hourglass”ı tümüyle dinledikten sonra, içinizde büyük olasılıkla Depeche Mode albümlerinin bıraktığı o bağımlılık yaratan melankolik etkiyi hissedeceksiniz. Özellikle kapanışı yapan “Down” adlı şarkı, bunu iyice pekiştirecek. Bunun temel nedeni, Dave Gahan’ın sesiyle özdeşleşen ve hafızalarımıza kazınan eski şarkılar mı, yoksa Gahan yine yaptı mı yapacağını?

8 Temmuz 2007 Pazar

Recoil'in Muhteşem Dönüşü


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Temmuz 2007



Alan Wilder’ın yeni albümü “subHuman” (insanlık dışı) sonunda yayımlandı! Depeche Mode’un eski üyelerinden Wilder’ın gruptan ayrılmadan önce1986 yılında solo proje olarak başlattığı Recoil’den yedi yıldır ses çıkmıyordu. Fakat onca bekleyişe değdi. Electro-blues, rock, ambient ve jaz esintileri taşıyan subHuman, özellikle düzenlemelerdeki farklılığıyla dikkat çeken muhteşem bir albüm.

Recoil’in bu beşinci stüdyo albümünde vokalistliği iki güçlü ses, Lousianalı blues sanatçısı Joe Richardson ve İngiliz şarkıcı Carla Trevaskis üstleniyor. Aynı zamanda gitar ve armonika çalan Joe Richardson, kendi adını taşıyan üçlü grubuyla albümün tümünde varlığını hissettiriyor. Recoil’in şarkılarını ticari radyolarda duymayabilir, albümlerini her yerde bulamayabilirsiniz. Arayıp sormanız, bulmak için çaba harcamanız gerekebilir. Ama bu albümü dinlediğinizde, kuşkusuz Alan Wilder’ın yaratıcı dehasına bir kez daha hayran kalacaksınız. Seslerle takıntılı bir ilişkisi var Wilder’ın; onlarla oynayarak deneysel ve zor albümler yapmayı seviyor. Yazının devamında Alan Wilder’la yaptığım röportaj yer alıyor. Umarım subHuman hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verebilir.

Birkaç yıl sessiz kaldıktan sonra çok etkileyici bir albümle geri döndünüz. Yine o bilinen rutine girmekten, örneğin röportajlar yapmaktan memnun musunuz?

Evet, bir albümü bitirmek her zaman çok mutlu eder. Projeye başladığınız andan yayımlanana kadar geçen zaman da müthiş heyecan verici. Sonunda albüm dinleyicilere ulaştığında ise büyük bir rahatlık hissediyorsunuz. Ben 18 aydır subHuman’la yaşıyorum ve artık onu bir daha hiç duymadan kaldığım yerden devam etmeye hazırım!

Albümü yapmak için stüdyoda geçirdiğiniz o uzun dönemi nasıl tanımlarsınız? Ne kadar yıpratıcı ve aynı zamanda ne kadar zevkli olabileceğini hayal edebiliyorum.

Albümün son hali hakkında önceden kafamda bir plan olmadığından, ilk birkaç ayı gerçekten karanlıkta avlanmakla geçirdim diyebilirim. Sadece yeni teknolojilere alışmaya değil, aynı zamanda kafamda yeni gelişen bazı fikirleri nasıl kullanacağım konusunda da ilerleme kaydetmeye çalışıyordum. Sanırım en heyecanlı dönem, 2006 yılının Mayıs ayında Teksas’ta Joe Richardson ile eski ve yeni teknolojileri buluşturduğumuz kayıtlardı. Joe’nun grubu yalnızca 60’lardan kalma eski aletlerle, Dolby sistem olmadan kayıt yaptı. ProTools (digital ses kayıt programı), yalnızca en son aşamada devreye girdi ve böylece bir hafta boyunca yaptığımız bütün kayıtları avuç içi büyüklüğünde bir sabit diske aktararak İngiltere’ye götürme olanağı buldum.

Bir mükemmeliyetçi olarak, belli sesleri ve birlikte çalıştığınız vokalistleri nasıl seçtiniz?

Genellikle gerekli olan vokali müziğin kendisi belirler ve ben de doğru olan kişiyi aramaya başlarım. Vokalistlerde öncelikle ses kalitesine, sonrasında ise şarkı sözleri konusundaki potansiyeline bakarım. Şarkının bütünü üzerinde karar verilip kayıt yapıldıktan sonraki aşama benim için çok heyecan vericidir. Bütün sahnelerin çekimini tamamlayıp kurguya hazır olan bir film yönetmeni gibi hissederim. Bu noktada artık görevim, albümde bir bütünlük sağlamaktır. Kısaca söylersem, çok karışık bir yapboz oyununun parçalarını bir araya getirmeye çalışmak gibi zaman alan bir süreçtir.

Albümde öne çıkan ana temalar, acı, ölüm, mücadele ve hayal kırıklığı. Çok dramatik ve belirgin bir öfkeyi yansıtıyor. Neye ya da kimlere karşı? Albümü yaparken bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi ortam, savaşlar, dini çatışmalar sizi etkiledi mi?

Son albümümü yayınladığım zamandan bu yana, 11 Eylül’ü yaşadık, Irak ve Afganistan’da savaşlar, Londra ve Madrid’de bombalama olayları oldu, Filistin sorunu derinleşti ve diğer pek çok çatışma yaşandı. Bunların çoğu da din adına ve saptırılmış ideolojiler kullanılarak yapıldı. Modern teknolojinin sağladığı olağanüstü olanaklara karşın, sözüm ona uygar dünyada kültürel ayrışmalar her zamankinden daha kötü bir hal aldı ve birçok insan gibi bundan ben de etkileniyorum. Albümü yaptığımız sırada özel olarak bunlara yoğunlaşmamıştım belki ama son aşamada, “insanlıktan uzaklaşma düşüncesi”, albümün tümünü simgeleyecek anlamlı bir ana tema olarak ortaya çıktı. Ama bu özel olarak bir belli gruba yöneltilmiş değil; burada hedeflenen, ırkçılık, eşcinsel düşmanlığı, sınıflar ya da politika gibi konularda karşılığını bulabilir. Aslında bu yeni bir fikir değil ve temel nokta da tam burada. Çünkü tekrar tekrar ortaya çıkan bir insan davranışına dikkat çekiyor. İnsanlar sürekli birbirlerini ezmeye, diğerlerinin üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyorlar; bu çoğunlukla trajik sonuçlar verse ve kimileri bu uğurda harcanıp gitse bile…

Sizce albümdeki şarkılar konserde çalınsa müthiş olmaz mı? Aslında sormaya çalıştığım, yakınlarda canlı performansınızı görmeyi umabilir miyiz?

Hayır. Canlı bir Recoil performansı olacağını düşünmüyorum. Konser vermeye karşı pek istekli değilim. Ama Joe ve grubunun konserlerinde bu şarkıları çaldıklarını görebilirsiniz.

Günümüzde daha fazla grup olmasına ve internet sayesinde müziğe daha kolay ulaşılabiliyor olmasına karşın, müzik sanki artık insanların hayatında eskiden olduğu kadar büyük rol oynamıyor. Ticari hırsların yönettiği klişeler dünyasında yaşamanın bir sonucu dersiniz?

Zamanla eğilimler değişiyor ve bunu kabul etmek zorundayız. Fakat acı gerçek şu ki, her şeyin çok çabuk tüketildiği, basitliğe ve sıradanlığa giderek daha fazla değer verilen bir toplumda yaşıyoruz. İnsanların ticari radyolarda ve MTV’de yayınlanan çoğu döküntüye karşı bir seçenek oluşturabilecek başka müziklerin de olduğunun farkına varmaları için Recoil’in internet üzerindeki varlığını geliştirmeye çalışıyorum. Gerçek zanaatkarlığa önem verilmesini arzulayan çok sayıda insan olduğuna inanıyorum.

16 Temmuz 2006 Pazar

Depeche Mode'un İstanbul Seferi


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Temmuz 2006



1980'lerde başlayan elektronik new wave akımının en başarılı grup larından Depeche Mode 'un İstanbul'daki ikinci randevusuna çok az kaldı. Kuruçeşme Arena 30 Temmuz'da bu yılki en önemli konuklarından birini ağırlayacak. Ben 2001 yılındaki ilk randevuyu o dönemde yurtdışında olduğum için kaçırdım. Fakat aynı yılın haziran ayında grubu New York'un ünlü konser mekânlarından Madison Square Garden'da izleme fırsatı bulmuştum. O günkü heyecanımı bugün aynen hissediyorum.

MÜTHİŞ ŞARKILAR, KARİZMA VE...

Uluslararası üne sahip müzisyenlerin ya da grupların Atina'ya kadar gelip İstanbul'a uğramadan dünya turnelerini tamamladıkları yıllarda, birçok kişi gibi ben de bu duruma üzülür, hatta kimi zaman öfkelenirdim. Bu nedenle Depeche Mode'un Abdi İpekçi Spor Salonu'nda verdiği konserde bulunamadığıma ayrıca üzülmüştüm. Sonradan arkadaşlarımdan duyduğuma göre konser muhteşemmiş.

Kimi grup vardır, albümleri çok iyidir ama sahnede aynı başarıyı gösteremez. Depeche Mode ise, albümlerindeki başarıyı canlı performanslarına aynen taşıyan ender gruplardan biri. Kanımca bu başarıda üç temel unsur rol oynuyor: Martin Gore 'un yazdığı ve her biri ezbere söylenen artık klasikleşmiş şarkılar, solist Dave Gahan 'ın güçlü sesine sahnede eşlik eden müthiş karizması ve grup elemanlarının performansları sırasında sergiledikleri profesyonellik.

1980 yılında İngiltere'de kurulan ve 25 yıldır müzik dünyasında kalmayı başaran Depeche Mode'un bugüne kadar dünya çapında 72 milyon albüm sattığı belirtiliyor. Grubun bu büyük başarısının ardında yatan bir diğer önemli etken de, son derece sadık ve kemikleşmiş bir hayran kitlesine sahip olmaları. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, grubun hayranları tarafından kurulan fan kulüpler ve hemen her dilde internet siteleri bulunuyor; Depeche Mode nerede konser verirse versin biletler derhal tükeniyor; grubun müziğine bir tutulan bir daha bırakamıyor. ''Violator'' albümü çıktıktan sonra grup elemanlarının Los Angeles'ta bir mağazada imza günü yapacaklarının duyurulmasıyla, mağazaya 17 bin kişinin akın etmesi ise, müzik tarihinin unutulmaz olaylarındandır.

HER ZAMAN UMUT

Bütün bunlardan sonra, ''Peki nedir bu Depeche Mode tutkusunu yaratan?'' diye sorulabilir. Yanıt cümlem biraz uzun olacak: Aşkın yarattığı hüsranı, ilişkilerdeki çaresizliği ve karanlık ruh hallerini yansıtan depresif şarkı sözlerinin, synth-pop'un elektronik sesleriyle sağladığı mükemmel ritmik ve melodik birliktelik.

Şarkı sözleri ve yakışıklı solist Dave Gahan 'a duyulan hayranlık nedeniyle Depeche Mode'u ''kız grubu'' olarak değerlendirenler vardır. New York'taki konserde de yakından gözlemlediğim kadarıyla Dave'in kadın hayranları azımsanacak gibi değil, ama benim gözüm hep o olağanüstü şarkıları yazan Martin Gore 'da. Üstelik, grubun müziği hüzünlü olarak algılansa da, Martin Gore'un söylediği gibi, aslında her zaman bir umut ve dinamizme de sahip. Bunun en güzel örneği, 1989 tarihli hit şarkıları ''Personal Jesus'' . Elvis Presley 'in eşi Priscilla Presley 'in yazdığı ''Elvis and Me'' adlı kitaptan esinlenen şarkı, bir ilişkide sürekli karşısındakini düşünüp onu mutlu etmeye çalışan, o kişi için adeta peygamber gibi davranan insanı anlatır.

Depeche Mode'un 25 yıllık tarihi boyunca elde ettiği bunca başarıya karşın, grup içinde her şey her zaman yolunda gitmedi. 1995 yılından sonra grup elemanlarından Alan Wilder ile Andrew Fletcher arasındaki sorunlar nedeniyle Wilder'ın gruptan ayrılması, kazanılan uluslararası başarıdan sonra grup içinde beliren görüş ayrılıkları, Dave ile Martin arasındaki gerginlik, Dave'in uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle ölümden dönmesi, hem Martin'in hem de Dave'in solo çalışmalara yönelmesi gibi birçok olumsuzluk yaşandı. Fakat Depeche Mode yılmadı, Dave tedavi olup hayata döndü ve grup hala yoluna devam ediyor.

Müzik çevrelerinde, Depeche Mode'un her yaptığını 1980'de yayımlanan ''Violator'' adlı albümle kıyaslama eğilimi vardır. Çünkü bu albüm, çıtayı grup için o kadar yükseltti ki, sonradan ne yaparlarsa yapsınlar hep o nokta referans gösterildi. 2001 tarihli albümleri ''Exciter'' fazla iyi eleştiriler almadı. Fakat geçen yıl yayımlanan 11. albümler i ''Playing The Angel'' , grubun daha sert ve gitar ağırlıklı müzikal formuna dönüşü olarak yorumlanabilir.

Bu albümde, 21 yıl sonra ilk kez Dave Gahan'ın yazdığı oldukça başarılı üç şarkı da yer alıyor. İstanbul konserinde Depeche Mode'un kitleleri ayağa kaldıran hitlerinin yanı sıra, mutlaka bu albümden de şarkılar çalınacak. Benim gibi yılmaz bir Depeche Mode hayranı değilseniz bile, onların şarkıları hiçbir zaman sizin en yakın dostlarınızdan biri olmadıysa da, olanağınız varsa müzik dünyasının bu en uzun soluklu gruplarından birini sahnede izleme fırsatını kaçırmayın. Onlar bir efsane.

Translate