İlk gençlik yıllarını 1990’larda yaşayanların hayatında unutulmaz yeri olan gruplardan Suede’i dinledik hafta sonunda. Eksen on Fair’in kapanışını yine mükemmel bir performansla yaptı grup. Uzun bir aradan sonra bu yıl yayımladıkları yeni albümleri “Bloodsports” turnesinde onları yeniden canlı izleyebilmek, benim için önemliydi. Çünkü şarkılarında kendimden çok şey bulduğum, bana dokunan gruplardan birisi Suede. Yıllar içinde geçirdikleri dönüşümler, İngiltere’de bir işçi sınıfı ailesinin sınırlı olanakları içinde yetişen Brett Anderson’ın kendisine çıkış yolu olarak müziği seçiş hikayesi hep ilgimi çekti. Britpop sahnesindeki patlayışlarını, herhangi bir plak şirketiyle anlaşmaları olmasa da Melody Maker’ın kapağında yer alışlarını, The Smiths sonrası hiçbir grubun yaratamadığı kadar heyecan yaratmalarını, kendileri gibi olan gruplara yol açmalarını, Brett Anderson’ın aşk acılarını, dayatılan toplumsal kurallara karşı çıkışını ve çoklu ilişkileri anlatan şarkı sözlerini, eşcinsellik üzerine söylediği cesaretli sözler aracılığıyla medyayı çok iyi yönlendirmesini hayranlıkla takip ettim. Üniversitede mimarlık okurken müzik sayesinde kendine farklı bir dünya kurmuştu Brett Anderson ve belli ki Suede onun için her şeydi, gerçek kimliğini o grupta bulmuştu. Mat Osman ile çok genç yaşlarda buluşmaları bir şanstı. Hala grubu sürdürmeleri ise bizim için şans.
Park Orman’daki performanslarını en önden izledim ve büyük keyif aldım. Bret Anderson’ın şarkı söylerken geçirdiği dönüşüme bir kez daha tanık oldum. Konserden önce kaldıkları otelde röportaj yaparken konuştuğum müzisyen, klasik İngiliz kibarlığı ve uzaklığı içindeydi. İşçi sınıfı kökeninden, varoşlardan gelse de, doğal olarak sahip olduğu aristokrat bir görüntüsü var duruşunda. Konuşurken çok kontrollü bir insan; Mat Osman ise, daha rahat ve sıcak görünüyor. Ancak sahnedeki Brett Anderson, günlük hayatındaki sınırları kaldırıyor; dinleyicilerle göz teması kurmak için çabalayan, hissettiklerini aktarmak için kendini tam anlamıyla ortaya koyan birisi. Yine karizmatik ama sahnede uzak değil; şarkılarda söylediklerini kendinize yakın hissettiğinizden mesafeler yok oluyor; farklı bir Brett Anderson çıkıyor ortaya. Hatta bir ara sahne önüne inip insanların elini sıkarken, beni tanıyıp göz kırpınca bir an inanamadım. Otelde koltukta karşımda oturup sohbet ederken çok daha ciddiydi. Bazı müzisyenler vardır; sahne için özel bir kimlik yaratıp onun arkasına geçerler. Bence Brett Anderson'da tersi oluyor; sahnedeki müzisyen sahte değil gerçek; en içten duygularını haykırırken sakladığı hiçbir şey yok, kontrol yok.
Eksen on Fair'de The Hives'ın konseri sonrasında alandan epey insan ayrılmış. Ben, en önde olduğumdam hiç fark etmedim. Dolayısıyla Suede'i dinleyenler de sayıca daha az olmuş. Ama tek kişi bile kalsam, umurumda olmazdı; Brett Anderson'ın ifadesiyle Suede'in "küçük, nahoş ve ateşli dünyasını" seviyorum ben; şarkıları dinlerken eski günlere döndüm, anılarım canlandı. Benim açımdan özel ve güzel bir performanstı. Konserde çalınan 19 şarkı içinden ağırlık yeni albüm “Bloodsports” (5) ve 1996 albümü “Coming Up”taydı (5). Diğer albümlerden sevilen şarkıları da ihmal etmediler ama en zayıf albümleri olarak gördükleri “A New Morning”i hiç anmadılar. “Trash”, “Animal Nitrate”, “The Wild Ones” gibi hitleri dinledik ama “The Asphalt World”ü çalmadılar; bis niyetine “Beautiful Ones”ı çaldılar (aslında bis olup olmadığı da belli olmadı. Çok kısa bir ara olduğundan son şarkı mı yoksa bis mi olduğu anlaşılamadı) ve tüm ısrarlara karşın geri gelmediler.
Konser boyunca sahneye dev boyutta albüm görselleri yansıtıldı. Seksi anneleri, güzel kadınları, “We are the Pigs” single’ının kapağındaki yüzü maskeli insanları, takım elbiseli domuzları gördük. Bas gitarda Mat Osman, davulda Simon Gilbert, gitarda Richard Oakes ve klavyede Neil Codling’in birbirleriyle uyumlu ustalıkları, Brett Anderson’ın bitmeyen tutkusuyla buluşunca, yine çok güzel bir performans çıktı ortaya. Suede’i yeniden görene kadar özleyeceğim.
Konser öncesinde Mat Osman ve Brett Anderson ile konuşmak, benim için çok zevkliydi. Röportaj bitince, Brett Anderson’ın elimi sıkıp, “It was really enjoyable. Thank you,” demesine sevindim; çünkü bu konularda biraz huysuz olduğunu biliyorum. Soracak daha çok sorum vardı ama sadece 15 dakika içinde bunları konuşabildik.
11 yıllık aradan sonra bu yıl yeni bir albümle döndünüz. Bu sizin için nasıl bir duygu? Uzun bir aranın ardından rahatlama mı, yoksa yeniden yapılması gereken zorunlukları da yanında getirdiği için bir tür gerilim mi?
Mat Osman (MO): Bu çok kapsamlı bir soru. Benim özlediğim en temel şeyler, yaşanan anlar yani sahnede olmak, yazdığınız bir şarkıyı tamamladığınızda oturup onu ilk dinlemek. Geri kalanlar, sanki başka bir işi yapmak gibi, biraz sahte bir zevk var orada, içinde yaşarken o anlardan fazla heyecan duymayabiliyorsunuz aslında. Albümü yapmış olmak ve onu canlı çalmak çok zevkli ama o aşamalardan geçerken yaşadıklarınız pek değil. En son aşamada “Pek de keyifli değildi,” diye itiraf edersiniz kendinize. Çünkü bir şekilde albümü tamamlamak için baskı hissediyorsunuz.
(Brett Anderson, bu yanıta çok güldü.)
MO: Sürekli dünyanın en ilkeli insanı havasında gezen biri için bunları duymak hoş değil mi?
Brett Anderson (BA): Sadece tembelsin.
Sizin kuşağınızdan grupların çoğu, 20 yıldır aynı şarkıları aynı şekilde söyleyip konserler veriyorlar. Siz bu albümle hem eski Suede’i canlandırdınız hem de yeni bir şey ürettiniz. Bunu yapabilmek için grubun çalışma metotlarında yıllar içinde değişiklik oldu mu?
BA: Bu soruyu sormanız çok yerinde. Çünkü “Bloodsports” ile ilgili en önemli konu bu. Teknoloji değiştikçe biz de değişmek durumundayız ama şarkı yazma açısından karşılaştığımız zorluklar aynı. Dürüst olmak gerekirse, giderek zorlaşıyor.
MO: Eğer 10 yıllık bir ara vermeseydik, grubun soundu hala taze kalabilir miydi emin değilim.
BA: Gerçekten de öyle. Bu, bizim için çok önemli bir adımdı. Son albümün sanatsal açıdan başarısızlığı söz konusuydu. Bugün geriye baktığımızda çok zayıf bir albümdü o. Ondan sonra bazı şeyleri yeniden canlandırmak için harekete geçmemiz, kendimizi epey zorlamamız gerekti.
MO: Gruba dışardan durup baktığımızda, aslında biz şarkı yazmaya çalışmaktan başka bir şey yapmadık. Okul, üniversite ve sonra da bu grup vardı hayatımızda. Bunun ne kadar olağanüstü bir deneyim olduğunu geriye dönüp baktığınızda anlıyorsunuz, hayatınızın bir noktasında kendinizi böyle bir grubun içinde buluyorsunuz. Çoğu insanın bu şansı yok, mağazalarda, ofislerde çalışıyorlar. Belki ilk anları yaşarken değil ama sonradan grupla birlikte tekrar çalışmaya başlayıp albüm yaptığınızda, ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.
BA: Ben durup düşündüğümde çok gurur duyuyorum. Günümüzde birçok grup bunu yapmadan devam ediyor. Yeni albüm yayınlamıyorlar. Zor bir durum tabii. Eskiden sahip olduğunuz enerjiniz olmayabilir. Hayatınız değişiyor, siz de değişiyorsunuz. Eskisi kadar dayanıklı, sabırlı olmayabiliyorsunuz. “Bloodsports”u yaparken bunun bizi bir araya getirip getirmeyeceğini de bilmiyorduk. Ekipmanı tamamlayıp kendimizi zorlamamız gerekti. Bizim için kolay olmayan bir süreçti. Hem yeni hem de eskisinden çok da farklı olmayan bir soundu yaratabilmek, inanılmaz derecede alengirli bir iş. Eskiye öykünme (pastiş) gibi bir şey değil bu. O nedenle çoğu müzisyen bundan uzak duruyor.
Bir keresinde Suede’in Brit-pop sahnesine ait olmadığını ve o terimden nefret ettiğinizi söylemiştiniz ama yine de siz de o dönemde ortaya çıktınız. O günlerden bu yana müzik yapan mesela Blur, Pulp ve Suede, sizce neden hala bugünkü gençlerin de ilgi alanında?
BA: Evet, biz de Britpop döneminde başladık. Bunu yadsımıyorum. İlk albümümüz de Britpop’u başlatan albüm diye anılıyor zaten.
MO: Birçok yetenekli insana seslerini duyurmaları için bir kapı araladık sanırım. Eğer büyük bir plak şirketine bağlı bir gitar grubuysanız, yüzlerce grup arasında kaybolup gitme riski de var. Çok sayıda ilginç grup var ama asla radyoda duymuyorsunuz, televizyonlarda görmüyorsunuz. Biz de yıllar önce çıkış yapan The Stone Roses gibi ortaya çıktığımızda aniden birçok grup dinlenmeye başladı, radyolarda çalındı. Britpop’tan önce de yıllarca aynı müziği yapan insanlara, o aşamadan sonra o ilginç gruplara seslerini duyurmaları için bir fırsat doğdu.
BA: 1990’ların başlarında Suede’den önce durum farklıydı, 1994’teki gibi değildi. Gitar gruplarının pek şansı yoktu ama Mat’in dediği gibi Suede o kapıyı araladı ve oyunun kurallarını değiştiren önemli bir adımdı o. Bundan çok gurur duyuyorum.
MO: Nirvana da bir gitar grubu olarak bizden kısa bir süre önce aynısını yapmıştı. Aniden Amerikan radyolarında o tuhaf albümleri duyar olmuştuk. O noktadan sonra herkes, “Ben de bir grupta yer almak istiyorum, ben de başarılı olabilirim,” diyordu.
Sizi birçok kez sahnede izledim, gördüğüm en tutkulu canlı performans gruplarından birisiniz. Bu heyecanı kaybedenler de var. Sizin onu içinizde ilk günkü şekliyle barındırmanızı sağlayan temel etken ne?
BA: Şarkıların kendisi. Yanıt bu kadar basit benim için. Şarkıların sahip olduğu büyüleyici güç, onları söylerken sizin ruhunuzu yüceltiyor. Eğer söylendiği gibi sadece uyuşturucu ile ilgili olsaydı, sahneye çıkıp şarkılara o enerjiyi veremezdiniz. Ne durumda olursanız olun, sahneye çıkıp şarkıyı söylemeye başladığınız anda her şey değişir. Herhangi bir iyi şarkı bu etkiyi yaratır, size adeta sahnede bir rüya yaşatır.
MO: Dinleyici kitlesi de önemli.
BA: Elbette, o da bu işin çok büyük bir parçası.
MO: Ben canlı performansları interaktif bir etkileşim olarak görüyorum. Kitlenin size verdiği enerji ile ilgisi yok bunun, provalarda onlar ama yok ama enerjimiz yine var. Daha çok kitle ile etkileşimi doğru kurmakla ilgili ince bir nokta var. Bunu sağlayamazsak performans bizim için çok zorlaşır.
İki yıl önce solo albümünüz “Black Rainbows”un turnesi sırasında İstanbul’da konser verdiğinizde, sahnenin önünde duran insanlar size dokunuyordu. Öyle anlarda ne hissediyorsunuz? (Söz ettiğim konserin videosu yukarda.)
MO: Dokunuyor muydu? (Mat Osman, güldü bu konuya.)
Evet, kaydetmiştim o anları.
BA: Hoş bir şey. O da bir tepki. İnsanların hislerini açığa vurmak konusunda inisiyatif alması harika. Ben öyle görüyorum.
“Black Rainbows”u kaydederken grupla yaptığınız albümlere göre daha deneysel bir bakış açınız oldu mu?
BA: Elbette. O neredeyse tamamen kişisel bir deneyimdi, sözler de öyleydi, müzik de. Çok keyif aldım onu yaparken ama çok farklıydı.
Hangi açıdan farklıydı?
BA: Grupla olduğunda yetersizlik sorununuz olmuyor, istediğinizi herhangi bir gerekçe olmadan yapabiliyorsunuz. Grubun momentumuyla ilgili bu, grupla çaldığınızda daha büyük kitlelere hitap ediyorsunuz. O nedenle daha güçlü ve heyecan verici. Solo konser, asla grupla çaldığınızda ortaya çıkan enerjiyi yaratmıyor, o noktaya varmıyor. Bu, büyük bir fark.
Eski şarkılarınızı söylediğinizde, sözleri farklı yorumladığınız oluyor mu? Yoksa o şarkılar sizi sürekli eski dönemlere mi götürüyor?
BA: Ne kastettiğinizi anlıyorum. Bir anlamda değişiyorlar. Şarkıları hayatınızın değişik dönemlerindeki olaylara ve duygularınıza dayanarak yazıyorsunuz. Aynı şarkıyı farklı dönemlerde farklı ruh halleriyle söyleyebilirsiniz. 20 yıl önce yazdığım şarkılarla ilgili bunu hissediyorum. “Bloodsports”taki bazı şarkılar için bile bu söz konusu. O anda ne hissetmişsem sadece onu yazıyorum, ilerde ne hissedeceğimi hesap etmeden... Bazen sonraki yıllarda bir şarkıya geri döndüğünüzde içinde size de doğru gelmeyen şeyler olabiliyor. Bence bu çok etkileyici bir süreç. Şarkı sözlerinin yazar için yıllar içinde geçirdiği bu evrimi çok seviyorum. O sözlerde değişmeyen, mutlak bir anlam yok bu açıdan.
Peki sizce şarkının asıl anlamını veren ne? Bazıları da şarkıya anlamını veren sözlerdir diyor. Bazı insanlar da şarkı sözlerini hiç hatırlamasalar da şarkıyı seviyor. Bir de düşünecek olursanız, enstrümantal şarkılar da var.
MO: Eski yüzyıllarda tüm müzikler öyleydi ama insanlar dinlerken etkilenir, hüzünlenir ya da neşelenirdi. Ancak bence sözlerin müzikle kurduğu etkileşim de çok ilginç.
BA: Kesinlikle öyle. Şarkı yazarlığında sanatın gücü o aşamada ortaya çıkıyor.
MO: Bazen söz ile müziğin insanı farklı yönlere çekmesi de çok güzel oluyor ama bizim yeni Suede albümünde sözler ile müziğin uyumu önemli. Şarkıda neler olduğunu önce müzikle hissediyorsunuz, İngilizce bilmiyorsanız bile anlatılanı doğrudan duyumsayabilirsiniz. Eğer sözleri duyduğunuzda anlıyorsanız da aynı hisler devam ediyor.
BA: Bu olağanüstü bir şey. Birçok müzik beni söz yazmaya teşvik edebiliyor.
Bir keresinde şarkı sözü yazmak, şiir yazmak gibi değil demiştiniz.
BA: Karışık bir konu bu. İkisi farklı şeyler. Şarkı sözü yazarken şiirde olduğu kadar özgür değilsiniz. Melodiye uyum sağlamanız gerekiyor, şiir çok daha özgür. Elbette benzer yönler çok; sözcükleri kullanıp, kafiyeler yaratarak duyguları en etkili ve öz şekilde anlatmaya çalışıyorsunuz. Ama benim için, hiç sözü olmayan bir şarkıyı dinleyip onun hayatın acılarıyla ilgili olduğunu hissetmek çok çarpıcı.
“Bloodsports”da ana tema modern hayattaki ilişkiler. Bu ilişkilerin size en ilginç gelen yönü ne?
BA: Bir insanı hiçbir zaman tam olarak tanıyamayacak olmak ilginç. İlişkileri sürdürmek için uğraşmak, nefes almaya devam etmek ve hayatta kalmak önemli. Genellikle bir tembellik hakim oluyor insanlarda. Onu aşmak lazım.
Suede olarak kurmak istediğiniz kendinize ait dünyayı yaratmak konusunda başarılı oldunuz mu?
BA: Küçük, nahoş ve ateşli bir dünya...
MO: Grupların albüm kapaklarını tasarlarken de dikkat ettikleri bir konu bu, grupla ilişkilendirilebilecek şeyleri orada da görebilirsiniz. Bence şarkıcıların ve grupların yaptığı aslında dinleyiciye hayata dair bir bakış açısı kazandırmak. “Hayat böyle olmalı”, “Hayatımı öyle yaşamak istemiyorum” şeklinde popüler bir fikir başlatabilirsiniz. Kendinize bir dünya yaratırsınız ama o muhtemelen gerçek bir dünya değildir.
BA: The Smiths plaklarını dinleyerek ve onların albüm kapakları üzerinden verdikleri mesajlara hayran olarak büyüdüm ben. Onların yarattığı dünyadan etkilendim. Biz de Suede dünyası kurduk, belki de daha önce hiçbir yere ait hissetmediğim için bunu yapmak istedim. Uzun süre kendimi sadece oraya ait hissettim.
Artık bir çocuk sahibisiniz. Dünyaya bakışınız değişti mi?
BA: Hayır, değiştirmedi ama gelecek albümüm oğlumla ilgili olacak. Aileme dikkat etmek zorundayım. Pop yıldızlarının yaşadığı çalkantılı hayat bana çekici gelmiyor. Evlenmek ve çocuk sahibi olmakla, hayata bakışım değişmedi ama günlük hayatımı etkilediği için artık ben de eskisi gibi değilim.
Konserde çalınan şarkı listesi:
The Next Life - Barriers - It Starts and Ends With You - Trash - Animal Nitrate - Can't Get Enough - By the Sea - Snowblind - She - Killing of a Flash boy - Sometimes I Feel I'll Float Away - Why Are You Not Telling Me? - Everything Will Flow - So Young - Metal Mickey - The Wild Ones - Filmstar - New Generation // Beautiful Ones
Geçen hafta SXSW sırasında binlerce grup arasında en çok röportaj yapmayı istediğim isimdi Savages. Post-punk’ın tam hakkını veren soundları, 2011‘de kurulduklarından bu yana dikkatimi çekmişti. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz adlı mekanda ilk kez canlı izledikten sonra ilgim daha çok arttı. Yayınladıkları ilk EP’de yer alan “Flying to Berlin” ve “Husbands” adlı şarkılarını severek dinliyordum ama o konserde müziklerini son derece etkili bir şekilde icra ettiklerine tanık oldum. Vokalist Jehnny Beth’in sesine ve beden diline yansıyan öfkesi, bas gitarist Ayse Hassan ve gitarist Gemma Thompson’ın kulağı derhal yakalayan tınıları ve davulcu Fay Milton’ın cüretkar vuruşları, onları kısa sürede Londra’nın canlı performansı en iyi olan yeni grubu haline getirdi.
Bir yıl boyunca verdikleri konserlerle adları iyice yayıldı. New York’ta CMJ müzik maratonundaki performansları çok beğenilince, Savages Amerika’yı da ele geçirmeye başladı. Geçen yılın sonunda ise, BBC Sound of 2013 adayları arasında gösterildiler. Bu yıl ilk kez katıldıkları SXSW kapsamında üç konser verdiler. Ben Brooklyn Vegan’ın şovundaki konserlerini dinledim ve onun ertesinde grupla bir otelde buluştum. Röportaj sırasında dört üye de vardı ama en çok konuşan Jehnny Beth oldu, Gemma Thompson, sessiz duruyor ama içlerinde en entelektüel olanı o. Sahnede de Jehnny kalabalığı bakışları ve karizmasıyla etkisi altına alırken, o başı önünde sakince gitarını çalıyor.
Ayse Hassan, röportaja başlamadan önce sadece 14 yaşındayken İstanbul’a geldiğini, bakıcısının Türk olduğunu söyledi, onun dışında röportaj sırasında sözü diğerlerine bıraktı. Her grupta öne çıkanlar oluyor; onlar Savages için Jehnny Beth ve ne kadar sessiz kalsa da Gemma Thompson.
Sahnede uzak ve çok ciddi görünüyorlar ama konuşurken hepsi çok rahat insanlar. Otel lobisinde röportajı yaparken bir görevli gelip benim ve Jehnny Beth’in oturduğu sandalyelerin restorana ait olduğunu, dolayısıyla onları alması gerektiğini söyleyince ikimiz de halının üzerine oturduk, söyleşimiz o şekilde devam etti.
Aşağıda okuyacağınız röportajdan sonra bu kez New York’un ünlü konser mekanlarından Bowery Ballroom’da gördüm grubu. Tamamen doluydu salon. Belli ki grubun New York’taki dinleyici kitlesi genişlemiş. Yeni albümlerinden şarkıları da çaldıkları konser toplam bir saat sürdü ve ısrarlı alkışlara rağmen bis yapmadılar.
Şu anda benim en sevdiğim yeni grupsunuz. Geçen yıl Londra’da Electrowerkz’de ilk kez canlı dinledim sizi. Muhteşem bir performanstı. İki gün önce de burada Austin”de ikinci kez izledim. Bu defa açık havada ve öğleden sonra aydınlıkta çaldınız. Müziğinizin karakteri kapalı ve karanlık ortamlara uygun ama yine çok iyi bir konserdi. Canlı performanslarınızın etkisi çok yüksek. Bunun sırrı ne? Sizi sahnede ateşleyen temel etken ne?
Jehnny Beth (JB): Konsere hazırlanma tutkusu. Mesela Austin bizim için çok yıpratıcı oldu. Çünkü biz her zaman konserlerin iyi olması için çalışıyoruz. Electrowerkz’deki konseri izlemişsiniz. Orada yaşadığınız deneyimin iyi olması için başından sonuna kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündük, üzerinde çalıştık. Çıkacağımız sahneyi tanımak, ona göre hazırlığımızı yapmamız gerekli. Bütün bunları düşünüp sindirmek için zamana ihtiyacımız oluyor, uygulamada birçok ayrıntının üzerinde kafa yoruyoruz. Konsere kaç kişi geliyor, kim geliyor her konserde sorarız. Bu yolla canlı performanslardan sıkılmaktan da kurtuluyoruz. Son anda bize gösterilen bir sahneye çıkıp sarhoş bir halde müziğimizi çalıp gitmek yerine bu yöntemi tercih ediyoruz. Ayrıca çok açık ki punk etkisi var müziğimizde. Yaptığımız her şey kendi kontrolümüz altında olsun istiyoruz.
Fay Milton (FM): Bence her dinleyici iyi bir konseri hak eder. Yüzde yüz enerjimizi yansıtmalıyız her şov için. Herkes o kadar çok saçmalığa maruz kalıyor ki, biz onlardan uzak olmayı istiyoruz. İnsanların hiç ilginç olmayan, müzisyenin hiçbir çaba göstermediği sıradan şeylere ihtiyacı yok.
Müzikle ilgili sizi etkileyen ilk isimleri, olayları merak ediyorum. Geçmişe baktığınızda bugün bu açıdan ilk aklınıza ne geliyor?
JB: Nina Simone’un benim üzerimde etkisi büyüktür. Onun tarzıyla, söylediği şarkılarla bugün de yakın bir bağ kurabiliyorum.
Gemma Thompson (GT): Benimki Sergei Prokofiev’in “Peter and the Wolf” adlı bestesi ve muftakta dinlediğimiz John Peel şovları.
JB: Mutfaktaki John Peel! Bu iyiydi.
Birlikte müzik yapmaya nasıl başladınız? Grubu kurmadan Gemma ve Jehnny sizlerin tanıştığınızı, Jehnny’nin çaldığı bir gruba zaman zaman Gemma’nın eşlik ettiğini okumuştum bir yerde. Her şey nasıl gelişti?
JB: Gemma bir gün benim evime geldi ve Ayse Hassan’la başlatmayı düşündüğü bir projeden söz etti. Bu, grup kurulmadan 1 yıl kadar önceydi. Sonra Gemma bir gün bu proje için isim önerdi, muhafazakarlara uyabilecek türden bir isimdi bu ama ilginç olan şu ki, müzikten daha çok edebiyattan esinleniyor.
GT: Çocukken okuduğum Lord of the Flies, Catcher in the Rye gibi kitaplardan esinlenmiştim. İsimle ilgili aklıma gelen ilk imaj bir yapıydı. O yapının aniden bozulması ve yeniden inşa edilmesi ilgimi çekiyordu. Birden her şeyin başlangıç noktasına dönüp dümdüz olduğuru ve ondan tekrar yeni bir yapı yarattığınızı düşünün.
Ben de tam grubun müziğini şekillendiren toplumsal, kültürel, düşünsel etkileri soracaktım...
JB: Mesela bu grubun dışında gerçekleştirmek istediğimiz bir projemiz var ve o doğrudan Dadaistlerden etkileniyor. Gerçek bir savaşta olduğunuzda ortaya çıkan bir akım söz konusu. Gemma’nın söyledikleriyle ilgili bir düşünce var arkasında.
GT: 1. Dünya Savaşı sırasında 1916‘da İsviçre’de kurulan Cabaret Voltaire adlı bir kulüp vardı. Dada akımının ortaya çıkmasında o kulübü kuranların çok önemli katkıları oldu. Onların düşünceleri bizim bakış açımızı da ortaya koyuyor. Sorulan büyük soru şuydu: Bu noktaya gelmek için, olanı durdurmak için sanat ne yaptı? Sokakta olanı yansıtmak için ne yapılabilir? Sokaktaki insanın olan biteni daha iyi anlaması için ne yapılabilir? Bu sorular yalnızca 1916 için değil, bugün için de geçerli. Bana göre sanat bunlarla ilgili olmalı. Kendi korunaklı mekanıma çekilmeyi değil, sokaktaki şiddeti sahnede göstermek istiyorum. Çünkü zaten sokakta olan bu. Sanat, sadece eğlenmekle ilgili değildir, yaşanan sorunlarla nasıl baş edileceğini de düşünmeli.
JB: Gelecekle ilgili beklentileri aktarma konusunda sanatçının söyleyeceği şeyler olmalı. Sanatçı toplumda bu yönde bir vizyona sahiptir.
Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan çok yoğun bir etkileyiciliği var. Bu anlattığınız bakış açısından kaynaklanıyor demek yanlış olmaz kanımca.
JB: Evet, performanslarımızın güçlü ve agresif bir yönü var ama aynı zamanda bir şekilde rahatlatıcı olmasını da umuyorum. Kapayın çenenizi, müziğin keyfine varın demek istiyorum.
Konserlerde doğrudan insanların gözünün içine bakıyorsunuz. Bunu belli bir amaçla kasıtlı olarak yapıyorsunuz sanırım.
JB: Kesinlikle öyle. İşin en başından beri, grubun isminden itibaren geri kalan her şeye kadar hepsi belli bir amaç için. Londra’da grup üyeleri olarak henüz birbirimizi tanımadığımız dönemde hepimiz bir şekilde kentteki gitar müziğinin shoegaze”e yönelip aynı olmaya başlamasından bıkmıştık. Bütün My Bloody Valentine hayranları birbirini taklit ediyor, aynı tür müziği yapıyordu. Elbette bir müzik türü olarak ona saygı duyuyorum ama yeni gruplara bakıyorsunuz gitarlar ve vokallerdeki sound çok gösterişli bir hale gelse de aslında bir şey söylemiyorlar. Benim tavrım bir reaksiyondu. Bugünlerde yapılmayan bir şeyi yapalım deme yöntemiydi.
İstediğiniz müziği yaptığınızda onu dinleyicilere nasıl ulaştıracağınıza dair belli ilkeleriniz var mı?
JB: Var. Hayranlarımızı çok ciddiye alıyoruz. Müzik üretimi olsun, onu sunma süreci olsun, yolumuza çıkan her şeyi kontrolümüz altında tutuyoruz. Sadece konserlerdeki kitle ya da sahne değil kasttettiğim, müziğin, albümün yaratım süreci ve onun tanıtılması da dahil buna. Birlikte çalıştığımız her insana amacımızı tam olarak anlatabilmeliyiz ki, ortaya yanlış anlaşılmalar çıkmasın.
İlk albümünüz yakında çıkıyor. Bu albümle ilgili neler hissediyorsunuz ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?
FM: Bence albümün ana amacı, sahnede olanı her yönüyle belgelemekti. Bunu yaptık diye düşünüyorum.
Kayıt süreci nasıl gelişiyor? Birbirinizi şarkı sözleri ve sound açısından besliyor musunuz?
JB: Sözleri ben yazıyorum. Belli bir çerçevemiz yok aslında.
FM: Bir şarkı herhangi birimizin ortaya attığı bir düşünceden ya da birlikte çalarken oluşan etkileşimden doğabilir.
JB: Birlikte çalmak, ortak üretim süreci bizler için de çok ilginç. Çalışmalarımızı sürekli kaydediyoruz. Hepsi birer esin kaynağı bizim için. Geriye dönüp onlara baktığımız ve ders çıkardığımız da çok oluyor. Olanları belgelemek çok önemli. Ben odada olmadığım bir zaman diğer üç arkadaşım bir fikir de yaratabilir.
Medyada hep tamamen kadınlardan kurulu bir grup olduğunuz vurgulanıyor. Siz sadece kadın müzisyenlerden kurulu bir grup kurmayı baştan beri amaçlamış mıydınız?
JB: Hayır, bu başlangıçta belirlenen bir hedef değildi.
GT: İşler öyle gelişti, biz bunu planlamamıştık.
Savages ile ilgili bir diğer dikkat çekici özellik de sürekli 80‘lerin ünlü post-punk gruplarına benzetilmeniz. Joy Division ya da Siouxsie and the Banshees mesela. Bu konuda ne hissediyorsunuz?
Genel olarak benzetme yapmak kolaydır. Sorunuza yanıt vermek gerekirse, biz o benzetmeleri yapanlar gibi hissetmiyoruz.
GT: Bence bu tür karşılaştırmalarda olabilecek tek benzerlik, müzik yapma amacıyla ilgili olabilir. O dönemde var olan atmosfer ve insanları müzik yapmaya iten nedenle bugün bizimki arasında bir paralellik kurulabilir. Sosyal ve politik atmosferin sonucu olarak her kuşak için bu tür benzerlikler çıkabilir. Konuya bir performans sanatı açısından yaklaşırsak. esinlenme daima sanatın ardındakı niyetle ilgilidir. Bizi etkileyen onların mekanı, bedenlerini kullanma yöntemleri olabilir.
JB: Doğru. Bizi esinlendiren, insanların sanat ve hayatla kurduğu bağdır. Daha önce yaptığımız bir röportajda yarı şakayla da olsa bir gerçeği söylüyordum. Bazen pornografi beni müzik kadar esinlendirebilir. Çünkü insanların belli şeylere karşı bakış açısını değiştirme gücünü daha iyi aktarabilir.
Brett Anderson, NME dergisinin mart sayısında sizi övüp şu anda onu en çok heyecanlandıran grup olduğunuzu söyledi. Okudunuz mu onu?
FM: Ah evet, karanlık ve seksi demiş, yeğenim söyledi bana.
JB: Bence biraz sapıkça geliyor kulağa,
FM: Ürpertici.
JB: Pedofilideki gibi bir durum söz konusu burada. Genç, yeni, heyecan verici vs. bir şeyi alıp onu kendinize mal etme söz konusu. Brett Anderson dahil 80‘lerin diğer yıldızlarını bunu yapmamaları için sorgulamak güzel olurdu. Grupta bazılarımız Suede’in müziğini sevse de...
FM: Ben severim Suede’i.
Yeni albümünüz çok yakında çıkıyor. Adı belli mi?
Evet, Silence Yourself.
Savages gibi bir grup için ilginç bir isim. Şarkıları dinleyip anlamını bulacağız.
(Röportaj için 15 dakikalık süremiz olduğundan bu kadar konuşabildik. Umarım yakın bir gelecekte Savages’ı İstanbul’da görmek olanaklı olur.)
1990’lı yılların en başarılı alternatif rock gruplarından Suede’in vokalisti Brett Anderson, grubun 2003-2010 arasında yaşadığı 7 yıllık ayrılık dönemine üç solo albüm sığdırdı.
Geçen yıl Suede’in yeniden bir araya gelip turneye çıkması, Bret Anderson’ın solo çalışmalarının biteceği anlamına gelmiyor elbette. 2009 tarihli üçüncü albümü “Slow Attack”ı yayınladıktan kısa bir süre sonra dördüncüsü üzerinde çalışmaya başlamıştı bile. Suede turnesi biter bitmez de “Black Rainbows” adlı yeni albümüyle hayranlarını sevindirdi.
Suede gibi büyük bir grubun vokalisti olunca ne yaparsanız yapın, solo albümleriniz grubun gölgesinde kalır. Aynı durum Anderson’ın da başına geldi. Kendi adını taşıyan ilk solo çalışması beklentileri karşılamaktan çok uzaktı ancak müzik dünyasının da daha sonra albümlerine hak ettiği ilgiyi göstermediği kanısındayım.
“Black Rainbows”, Brett Anderson’ın sesinin sahip olduğu avantajı iyi kullanabildiği bir albüm. Karanlık ve dramatik ama aynı zamanda enerjik bir sound yakalamak kolay değil. Bu albüm, bu hedefe daha çok yaklaşmış.
Şarkı sözleri yine umutsuz aşk, önlenemez nefret, kıskançlık ve insan ilişkilerine dair şaşırtıcı ayrıntılarla bezenmiş. Küllük gibi gözler, sonbahar gibi saçlar, yanan döşekler, antiseptik gökyüzü gibi ilginç metaforlar kullanmış Anderson. Albümün adının "Black Rainbows" olması da, daha baştan albüme sinen ironik metaforların bir göstergesi.
Albüme glam rock dramasından esinler de yansımış, zaman zaman popvari bir sound da. Bir önceki albüm “Slow Attack”ta belirgin bir Talk Talk etkisi hissedilirken, bu defa şarkılardaki gitar soundu akla daha çok Echo and the Bunnymen’i getiriyor.
Brett Anderson’ın üçüncü albümünü de ortak yazdığı besteci / prodüktör Leo Abrahams’la ikinci çalışması bu. “Black Rainbows”da Suede hitleri “Trash” ya da “The Beautiful Ones” gibi şarkılar arıyorsanız hayal kırıklığı yaşarsınız.
Albümde akılda kalıcı melodileriyle “Brittle Heart”, “Unsung”, “Tin Men Dancing”, "This Must Be Where It Ends" gibi iyi şarkılar var ama bunların yanı sıra bazı zayıf yanlar da dikkatten kaçmıyor. Düzenlemeler ve enstrümantasyon açısından daha parlak bir çalışma yapılabilir ve daha zengin bir sound elde edilebilirdi.
Brett Anderson’ı yeni albüm turnesinde 14-15 Ekim tarihlerinde Salon’da dinleme olanağı bulacağız. Canlı performansı çok iyi bir müzisyen Anderson. Konseri heyecanla bekliyorum.
Efes Pilsen One Love Festival, geçtiğimiz hafta sonu 10. yılını kutladı. Santralistanbul’da gerçekleştirilen festival, bu yıl 30 bin izleyiciyle her zamankinden daha kalabalıktı.
Bu kadar çok ilgi görmesi sevinilecek bir durum. Ancak özellikle pazar günü ortam aşırı kalabalıktan yürünmez oldu. Belli ki, mekan artık festivale dar geliyor; ya etkinliği daha büyük bir yere taşımak ya da satılan bilet sayısına sınır koymak gerekebilir.
Festivalin bu kadar ilgi görmesinde önemli etkenlerden birisi de, şehir merkezine olan yakınlığı. Ayrıca Taksim’den Santralistanbul’a gün boyunca yapılan ücretsiz ring seferleri de ulaşımı kolaylaştırıyor. Festivalin artı hanesine yazılacak noktalar bunlar.
Veganlar düşünülmediğinden ben yine yiyecek bulamadım; ama Sonisphere’deki gibi herkes aç kalmayınca bu konuda şikayet olmadı. Festival organizatörlerinden ricam, dışardan yemek getirmeye izin verilmiyorsa, yiyecek alternatiflerini çoğaltsınlar.
Geçen yıllarda olduğu gibi, bu yıl da iki sahnesi vardı festivalin. Birisi, yerli müzisyenlerin çıktığı Dolu Dolu Müzik Sahnesi, diğeri Ana Sahne.
Bir kez daha Cake...
Ana Sahne’de yer alacak isimler ilk açıklandığında açıkçası ben programı çok güçlü bulmamıştım. “Yenilikçi tarzlarıyla dikkat çeken isimlerin” konuk olduğu söylenen bir festivalde, yıllardır hiçbir yenilik yapmayan ve daha önce İstanbul’da defalarca konser vermiş olan Cake vardı. Ama Cake’i dinlemeye gelen büyük kalabalığı görünce, işin organizatörler açısından farklı göründüğünü bir daha anladım.
Nijerya asıllı Nneka, hip-hop ve soul alanında ismi öne çıkan, yetenekli bir müzisyen.
Akşamüstü çoğunluğun çimenlere yayılıp sohbet etmeyi tercih ettiği bir saatte sahneye çıktı ama dikkate değer bir performans sundu.
İlk günün merakla beklenen konuğu, 80’lerdeki “Madchester” akımının öncüsü Happy Mondays’ti. Ancak son yıllarda gördüğüm en büyük hayal kırıklığı yaratan konserlerden birisiydi.
Shaun Ryder liderliğindeki ekip, sahnede öylesine sönüktü ki, “Keşke bu hallerini hiç görmeseydik” dedirtti. Adı Happy Mondays’le özdeşleşen grup üyesi Mark “Bez” Berry’nin ekipte yer almayışı da çoğu kişiyi üzdü.
Cumartesi gecesi Ana Sahne alternatif rock’ın en politik gruplarından Manic Street Preachers’ı ağırladı. “Motorcycle Emptiness”, “A Design for Life”, “Suicide is Painless” gibi beklenen hitlerini de seslendirdikleri konser, yıllar önce Rock’n Coke’ta verdikleri konserden daha coşkuluydu.
90’lar denince akla gelen en önemli gruplardan Suede, ikinci günün assolistiydi. Brett Anderson, tükenmeyen enerjisi ve güçlü sesiyle mükemmel bir grup lideri.
Dinleyicinin şarkılara eşlik etmesi için çabaladıysa da, sözleri herkes bilmediğinden pek başarılı olamadı ama alkışlar hiç eksik olmadı.
O konserde “Trash”i canlı dinlerken 96 yılına ışınlanıp hayalindeki anıları yeniden yaşamayan yoktur herhalde.
Festivalin Yıldızı Editors oldu
Ancak festivalin yıldızı, 21. yüzyılda post-punk’ın yeniden canlandırılmasında öncülük eden gruplardan Editors oldu.
Daha önce 2006’da Rock’n Coke’ta da çok güzel bir konser vermişlerdi; ama bu defaki yanına beş yıldız konulacak türden unutulmazdı.
Başlangıçta pek de müzikle ilgilenmiyor görünen kalabalığı bile kısa sürede avuçlarının içine almayı bildiler. Bir an bile heyecanın dozu düşmedi sahnede.
10 yıldır İstanbul müzik sahnesini renklendiren Efes Pilsen One Love’a nice 10 yıllar diliyor, festivalin düzenlenmesinde emeği geçenleri kutluyorum.