İçinde yaşadığımız dijital çağın müzik açısından en iyi özelliği, müzik üretiminde ve paylaşımında sağladığı olanakların çeşitliliği. 2000’li yıllarla ilgili pek çok şikayetim olsa da, şükran duyduğum yanlarından biri bu. Bunu bir kez daha duyumsadığım güzel bir etkileşim oldu geçen haftalarda. Rick Holland, sosyal medya aracılığıyla beni buldu, yeni albümü hakkında bilgi verdi ve dinlemem için albümü gönderdi.
Holland, çalışmalarını izlediğim İngiliz bir şair. İlgiyle takip ediyorum yazdıklarını; çünkü sözcük kullanımını, yazım tarzını seviyorum. Elbette Brian Eno ile yaptıkları 2011 tarihli “Drums Between the Bells” adlı albüm de, müzikle kurduğu ilişkiyi çok daha belirgin bir hale getirdi. Bir röportajda, sözcüklerin kendisinin ritmi dikte ettiğini, yazdığı şiirlerde müzik ve ritimle kurduğu içgüdüsel ilişkinin büyük rol oynadığını söylemiş, şiir ve müzik arasında kurduğu bağlantıyı Rakim’in söylediği şu sözü alıntılayarak anlatmıştı: “John Coltrane’in saksofon çalışına benzer bir şekilde kafiye yaratmaya çalışıyorum.”
Rick Holland sayesinde haberdar olduğum “The King Krill”, Old Man Diode (OMD) adlı İngiliz prodüktör ile birlikte kaydettikleri bir albüm. Holland’ın yazdığı sözleri OMD’nin müziğiyle buluşturan şarkıların karanlık ve türler arasında geçişler yapan deneysel bir soundu var. Albüm, sadece Rick Holland ile OMD’nin yaratıcı güçlerini buluşturmakla kalmamış, aynı zamanda şarkıların birçok vokalistle kaydedilmesi de sounda çok farklı renkler katmış. Ozan şarkıcı Beth Rowley, Stateless grubundan Chris James, Roni Size’ın drum and bass kolektifi Reprazent ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız Onallee, multienstrümantalist, caz bestecisi Andrew Plummer ve dans müziğinin yeni kraliçelerinden I am FYA, birlikte çalıştıkları vokalistler. Şarkıların ortaya çıkış süreci, müziğin ardındaki ruhu da ortaya koyması bakımından ilginç. Holland’ın söylediğine göre iki türlü yöntem izlenmiş kayıt sürecinde. Birinde, Diode’nin yarattığı ritim ve vuruşlara yanıt olarak Holland’ın yazdığı sözler vokalistler tarafından yeniden yorumlanmış ya da stüdyoda aralarında yaptıkları konuşmalar sonucunda vokalistle birlikte yazılmış. Bu şekilde üç başlı bir süreçten süzülenler albüme girmiş. Rick Holland, “Ne zaman yazdığınız bir şiiri bir başkası okusa, o şiirin taşıdığı anlam yazardan bağımsızlaşıp başka bir yere varır,” diyor. Yazdığı şiirlerin vokalistler tarafından yorumlanarak dönüşmesini gözlemlemek, onun açısında da heyecan verici bir deneyim. Sonuçta albüm, Rick Holland-Diode işbirliğini de aşan üçlü bir katmanı temsil ediyor. Farklı etkilerin yansımasının sonucu olarak da sound, dans müziği, caz, drum and bass ve elektronikanın ağırlıkta olduğu bir tür karışımı.
Şarkılara karakterini veren vokalistlerin seçimindeki başarıya özellikle dikkat çekmek isterim. Albümdeki favori şarkım, ikinci single “Still Silver”da Chris James’in parlatılmamış, içten ve hüzünlü yorumunu olağanüstü güzel buldum ama diğer şarkılardaki vokaller de çok etkileyici. “Stink”te Andrew Plummer’ın güçlü baritonu, “Rise Again”de Beth Rowley’in pürüzsüz sesi, insanı şarkıların tam ortasına çekiyor. Geçen hafta Atoms for Peace albümü hakkında yazdığım yazıda, grubun insan sesi ile makinelerin çıkardığı seslerin nerede işin içine girip nerede devre dışı kaldığının tam olarak alaşılmadığı bir sound yaratmayı amaçladığını belirtmiştim. OMD ile Rick Holland’ın müziğinde o tür bir belirsizlik yok; insanla makinelerin mükemmel bir birlikteliği bu ama neyin nerede durduğu sisler arasında kalmamış.
Şarkılardaki yoğun karanlık, vokalistleri hep yalnız hayal etmeme neden oluyor. Makinelerin yarattığı atmosferde yalnız olsalar da, sesleri güçlü çıkıyor. Albümün kapanışını yapan “Clearing Song”, daha önceki şarkılarda duyduğumuz vokal kesitlerini bir potada eriten, kapkaranlık bir sound. Bu yıl şu ana kadar duyduklarımın en iyilerinden birisi. İçime ürperti veriyor; insan sesleri ne diyor tam olarak anlayamıyorum ama duyuyorum onları. Aynı kapak görselindeki gibi, onları sanki bir jaluzi perdenin aralıklarından belli belirsiz görsem de var oldukları kesin; şarkının sonunda bir an müzik susuyor, bitiş noktasını kadın vokalistin sesi koyuyor.
“Still Siver”a çekilen klipteki görüntülerle bu bitiş arasında bir çeşit paralellik de kurdum. Karanlık bir dans pistinin ortasında duran, sargı bezleriyle birbirine bağlanıp, gözleri kapanmış bir çiftin yaşadığı izolasyon, yalnızlaşma duygusu hakim şarkılarda. Yalnızlaştıkça zorunlu bir yakınlaşma da söz konusu olabilir. Korunmaya çalıştıkları modern dünyanın makineleşmiş atmosferinde verdikleri sesler, belki de o nedenle çok dokunuyor insana. Olan biten sen ve benim hakkımda diyen ses bunu anlatıyor olmalı.
Rick Holland ve Diode, albümdeki şarkılardan birine yapılan remiksi blogumda yayınlamam için bana ilettiler. "Still Silver" Beasley remiksi paylaşıyorum.
Radiohead gibi tüm dünyada hayranları olan büyük bir rock grubunun 28 yıldır vokalisti ve beyni olmak, o müzisyene mutlaka bizim tahmin edebileceğimizden çok daha fazla sorumluluk yükler. O pozisyondaki müzisyenlerle empati kurmaya çalıştığımda hep şunu düşünürüm: Sürekli beklentileri karşılamaya odaklanırsanız, yaratıcılığı sınırlarsınız. Müzisyen özgür olmalı, bazen sadık hayranları yabancılaştırmak pahasına yeni yollara girmeli. Thom Yorke, bunu yapabilen müzisyenlerden birisi; Radiohead ile “Kid A” albümünde aldıkları risk, onları bugüne kadar taşıdı. O zaman grubun birçok hayranı “Grup nereye gidiyor?!” diye tepki göstermişti. Oysa bence Radiohead’in kariyerinin en iyi albümüdür o. Grubun elektronik müzikle olan yakınlığı beni o zaman çok heyecanlandırmış ve ortaya çıkan yaratıcı soundu çok beğenmiştim. Tabii bu sadece gitar odaklı müzik dinleyip, gerisini “çöplük” diye niteleyenlere yönelik bir sound değildi.
Grubun yıllar içinde geçirdiği evrim, sonraki albümlere de yansıdı; her daim kendini yenilemeyi başardı Radiohead. Ancak yine de Thom Yorke’un müzikal serüveni “The Eraser” gibi bir albümün ortaya çıkmasını gerekli kıldı. Yorke gibi elektronik seslere yakınlık duyan bir müzisyenin, teknolojinin sağladığı olanakları kullanarak yeni seslerin peşine düşmemesi beklenemezdi. Açıkçası Yorke, 2006’da “The Eraser”ı yayınlamasa ben çok şaşırırdım. Turnede otel odalarında yalnız geçirdiği anlarda bilgisayarı ile müzik yapacak bir rock müzisyeni varsa, o Thom Yorke’du. Yalnızlaşma duygusunu yansıtan sentetik seslerle dolu bir tek adam çalışmasıydı “The Eraser” (Nigel Goldrich'in prodüktörlük katkısını unutmadım; gruptan bağımsız olması nedeniyle tek adam çalışması dedim.) Bana göre, Thom Yorke’un bugüne kadar yaptığı en iyi işler arasındadır o albüm.
Ancak “The Eraser”ı yayınlamak yetmedi Thom Yorke’a; o albümdeki şarkıları canlı çalmak istedi. Bu durumda yapılacak şey, bir grup kurup soundu ona uygun hale getirmekti. Radiohead'in prodüktörü Nigel Goldrich’e ek olarak Red Hot Chili Peppers basçısı Flea, Beck ve REM ile çalışmış davulcu Joey Waronker ve Brezilyalı perküsyonist Mauro Refosco’yu da yanına alınca ekip tamamlandı. Bu süper grup haberi ilk duyulduğunda, ortaya çıkacak yeni albümün nasıl olabileceği hakkında ben de epey kafa yordum. Konserlerde çalınan materyaller Youtube’a düştükçe anlaşıldı ki, “The Eraser”dan daha zenginleşmiş bir sound söz konusu ama rota yine onun yönünde.
Zaten bunun ilk işaretleri de “Amok” adını taşıyan albümün kapak resmiyle verilmişti. 1994’ten beri Radiohead’in albüm kapaklarını da tasarlayan Stanley Donwood, "The Eraser" gibi "Amok"ta da görsel algıya belirgin bir yön vermişti. Yine bir kabusu, yaklaşan felaketi, yangını çağrıştırıyor kapaktaki çizim. Fakat albümün genelinde analog ve dijital seslerin yarattığı his, bana “The Eraser”daki kadar hüzünlü gelmedi; bu kez de harcındaki ana unsurlar, kargaşa ve izolasyon; ana mekanı, yine dinleyeni içine çektiği yoğun ve garip bir atmosfer. “The Eraser”dan farkı, Flea’nin funk esintileri barındıran bas soundu. Ancak Flea, “Stuck Together Pieces” adlı şarkının aksine albümün tümünde çok fazla öne çıkmıyor.
“Amok” ile ilgili bir eleştiri, albümün bir grup çalışması gibi değil, daha çok sadece Thom Yorke’un solo işi gibi olması. Açık ki, “Amok”taki rifflerin ve elektronik seslerin önemli bir bölümü Thom Yorke’un bilgisayarından çıkmış, grubun diğer üyeleri de onun fikirlerini hayata geçirmiş. Bazı eleştirilerse, bunun bir Radiohead albümü de olabileceğini, “Amok”un fazla fark yaratamadığı noktasında birleşiyor. Hatta bir yerde Atoms for Peace’in başarılı bir Radiohead cover grubu olabileceğini okudum. Yani birileri "Amok", Yorke’un tek başına yaptığı “The Eraser”a benziyor derken, birileri de Radiohead’e benziyor diyor. Thom Yorke’un belirgin sesi, bu izlenimleri güçlendiriyor olabilir elbette. Ama duyduğumuz şarkılar tatmin ediciyse, bunların bir önemi var mı ya da müzisyen sırf farklı olsun diye kendini zorlamak zorunda mı? Bence müzik bu kadar iyi olduğu sürece bunların önemi yok ve müzisyen başkaları ne düşünür diye hesaplara girişmeden her zaman içinden ne geliyorsa onu yapmalı.
Thom Yorke, Rolling Stone’a verdiği röportajda, insan ile makine seslerinin nerede işe karışıp devre dışı kaldığının tam olarak belli olmadığı bir albüm yapmak istediklerini söylemiş. Albüm “Amok” adlı şarkıyla biterken Atoms for Peace’in bunu gerçekleştirdiğine tanık oluyorsunuz. Geçen hafta şubat ayının en iyilerine ayırdığım Vegan Logic adlı radyo programımda çaldığımda anonsta da anlatmıştım; bir gün Radiohead dinlerken, “Thom Yorke melek gibi şarkı söylüyor,” deyince, arkadaşım, “Hiçbir erkek melek gibi şarkı söyleyemez,” diye karşılık vermişti. Ben hala onun melek gibi şarkı söyleyebilen çok ender erkek vokalistten birisi olduğunu düşünüyorum. Albümün açılışını yapan “Before Your Very Eyes...”, bunun en yeni kanıtı.
İnsan ile makine arasında hedeflenen bu ilişkinin şarkı sözlerine de yansıyan bir yanı var. Sözleri net olarak yorumlamak zor ama kaybolsa da varlığını akılda ve kalpte sürdüren birtakım düşünceler seziliyor sürekli. "Stuck Together Pieces"da içinde bulunulan atmosfere dair biraz daha açıklık bulmak mümkün. "Güneş olabilecekken neden yağmursun? Birine bağlanmak niye? Başka bir yerde olabilecekken neden buradasın? Biliyorum ama umurumda değil. Çekip gidemezsin. Bu kadar kolay çekip gidemezsin," diyor Thom Yorke. Bu sözlerin bir makineye ait olamayacağı ortada. Sonuçta sound önemli ölçüde sentetik de olsa, Yorke'un vokalindeki saflık ve sözler, iyi bir denge kurulmasını sağlıyor. Nigel Goldrich’in düzenlemeleri ve albüme dair geri kalan her şey, bu denge gözetilerek özenle gerçekleştirilmiş. Bu açıdan önemli bir bütünlüğü de var albümün. Thom Yorke, "The Eraser"da açtığı yolu Atoms for Peace ile "Amok"ta derinleştirerek, sıradışı ses evreninde etkileyici bir maceraya dönüştürmüş.