Yine yılın en sevdiğim dönemi geldi. Hem kar yağma olasılığı olduğu için hem de yıl sonunda 12 ayda olan biteni gözden geçirdiğimiz için seviyorum kış mevsimini. Adet olduğu üzere, bu yıl da en çok beğendiğim albümleri sıraladım. Bazılarını hiç sevmeyenler ya da başka albümlerin de listede olması gerektiğini düşünenler çıkacaktır mutlaka. Bu listeler, bir müzik yazarı tarafından yapılmış olsa da sonuçta kişisel beğenileri yansıtır; ama elbette yıl içinde çıkan yüzlerce albüm arasında müzik değeri açısından yapılan eleme sonucunda geriye kalan albümler arasında bir sıralamadır.
Ülkede yaşanan bütün sıkıntılara, her şeye karşın 2012'yi benim için daha çekilebilir kılan, mutlu ya da hüzünlü anlarımda bana eşlik eden albümleri paylaşırken, diğer müzik yazarlarının listelerini de merakla bekliyorum. Yıl içinde gözden kaçırdıklarım varsa bu sayede haberdar olma şansım da olabilir. Listedeki albümleri burada uzun uzun anlatma gereği duymadım; çünkü zaten yıl boyunca büyük bir bölümünü ayrıntılı olarak yazdım. Birer cümle ile benim açımdan en iyiler listesine girmelerinin temel nedenini belirttim. (Tüm albümlerden birer şarkı seçip videosunu koymayı düşündüm ama sayfanın açılmasını çok yavaşlatabileceğinden sadece ilk 10 albümden birer şarkıya yer verdim.)
30-Hillary Hahn & Hauschka - Silfra: Piyano ile kemanın bu yaratıcı buluşması, deneysellik sınırlarına girip şaşırtıcı ufuklar açmasa da, albümde soyut ve minimal ses öbeklerinin kayıtsız kalınamayacak saf güzelliği var.
29-Dark Dark Dark - Who Needs Who: Nona Marie Levine'in kusursuz vokalinin, bir ayrılık sonrasının duygularını anlatan çarpıcı şarkı sözleriyle buluşması, dinleyenin içine işlerken, barındırdığı doğal hassasiyet sizi en zayıf yerinizden yakalıyor.
28-Piano Magic - Life Has Not Finished with Me Yet: Grubun efektleri azaltıp, vokalleri daha güçlü ve net şekilde öne çıkararak, bir önceki albümü "Ovations"ın gitar ağırlıklı soundundan sakin sulara dönüş yaptığı, melankolik ve romantik havayı yeniden filtresiz solurken yine insanoğlunun doğasına ve bu dünyadaki varlığının yarattığı sorunlara ayna tuttuğu, gözlem gücü yüksek bir albüm.
27-TSU!- TSU!: Listeme giren tek yerli albüm James Hakan Dedeoğlu'nun solo projesi. Kırılgan ama başı dik, hüzünlü ama iyimser, içe dönük ama herkesi yakalayabilecek kadar içten, saf akustik enstrümantal yatak odası kayıtları, gitar tınılarının yalınlığıyla çarptı beni.
26-Antony and the Johnsons - Cut the World: Bireyin kendi öz cinsiyet kimliği, toplumsal cinsiyet rolleri ve ataerkil hükümetlerden anaerkil sistemlere geçiş temalarına odaklanan, duru ve pürüzsüz prodüksiyonuyla ancak Antony Hegarty duyarlılığıyla yapılacak kadar özel bir albüm.
25-Efterklang - Piramida: Grubun terk edilmiş, eski bir kentin karakterini müziğine zengin bir enstrümantasyonla etkileyici bir şekilde işlediği albüm, boş ve kocaman bir yerde yalnız olduğunuz duygusunu verse de, sıcaklığından hiçbir şey yitirmeyen şarkılarla dolu bir macera.
24-Patti Smith - Banga: Patti Smith'in bildiğimiz rotasına bir yenilik getirmese de, ozan sanatçının yine aklını meşgul eden konuları, her satırı bir şair duyarlılığıyla kaleme aldığı sözlerle ve country, rock, blues, pop, R & B gibi farklı türlerle sound açısından renkli bir şekilde aktardığı albüm, yere çok sağlam basıyor.
23-Leonard Cohen - Old Ideas: Cohen 77 yaşın verdiği bilgelikle, aşk, sevgi, günlük hayatın işleyişi ve insanoğlunun zihnini meşgul eden endişeler üzerine düşüncelerini, içindeki sevinci ve hüznü, bu defa blues formunda şarkılara da yer verdiği albümünde yine çok zarif, esprili ve olgun bir şekilde anlatmış.
22-Dan Deacon - America: Amerika'ya dair olumlu ve olumsuz düşüncelerini elektro-akustik, yarı pop yarı klasik bir sound ile sunan Deacon, şarkılarında zaman zaman minimalist yaklaşımı zaman zaman da Fuck Buttons'ı hatırlatan bir kargaşayı sergilemekte çok yetkin.
21-Grizzly Bear - Shields: Prodüksiyon ve şarkı yazımı konusunda albümlerindeki kaliteyi sürekli yükselten grup, bu kez daha ilk dinleyişte fark edilen melodilerle bezediği şarkılarıyla ciddi bir aşama kaydetti.
20-Ricardo Donoso - Assimilating the Shadow: Yabancılaşma duygusunu atmosferik bir soundla başarıyla buluşturan bu deneysel albüm, düşük tempolu teknonun tekrarlara dayanan ritmik yapısıyla bir yandan dansa yöneltirken, bir yandan da drone, ambient tınılarının yardımıyla insana farklı öyküler düşündüren sinemasal yapısıyla elektronik müziğin gücünü ortaya koyuyor.
19-Johann Johannsson - Copenhagen Dreams: İzlandalı müzisyen Johannsson'ın, Danimarkalı yönetmen Max Kestner'in Kopenhag için çektiği kent belgeseline eşlik eden müziklerden oluşan albüm, modern klasik türünün en iyilerinden birisi.
18-Crystal Castles - III: Kanadalı deneysel elektronik müzik ikilisi Crystal Castles, synthesizer’ın yönlerdirdiği karanlık ve agresif soundunu Alice Glass’ın vahşi vokalleriyle çarpıcı bir uyum içinde kurgulayarak, egemenlerin zayıfı ezmesi temasına odaklanmış.
17-Richard Hawley - Standing at the Sky's Edge: Hawley, kalp kırıklıklarını usulca anlattığı baladlar yerine, bu defa içinden çıktığı Sheffield kentinde serserilerin, evsizlerin, umudunu kaybedenlerin, itilenlerin toplumsal sorunlarını her zamankinden daha karanlık ve agresif bir şekilde yansıtıp, 70'lerin progresif soundunu kucaklamış.
16-John Talabot - fIN: Karanlık ve güneşli anları, hüzünlü ve iyimser ruh hallerini, elektronik müziğin zengin ses paletinde ustalıkla dokuyup, hem dans sahnesi hem de yalnız anlar için albüm haline getirmeyi herkes başaramaz, yapmayı denese de bu kadar iyi olmaz.
15-Fennesz- Aun: Deneysel elektronik müziğin takdirle izlediğim isimlerinden Fennesz'in solo kariyerine eklenen bu yeni halka, baştan sona ağır ağır seyreden, bazen dehşeti, bazen hüznü, bazen de gizemi duyumsatan uğultulu ses öbeklerini ustalıkla çerçeveliyor.
14-The Maccabees- Given to the Wild: Altyapısı ufak ama önemli ayrıntılarla bezenmiş, derin bir duygusallığı yansıtan sözleri ve akılda kalıcı gitar riffleriyle grubun kendisini hem sound hem de tema olarak daha olgunlaştırdığı, çok özenli bir albüm.
13-Patrick Watson - Adventures in Your Own Backyard: Multienstrümantalist, vokalist, ozan şarkıcı Watson'ın neredeyse tümünü Montreal'de kendi dairesinde kaydettiği albüm, gitar, keman, perküsyon ve piyano etrafında gelişen melankolik melodileriyle bu yılki alternatif pop'un en güzel kayıtlarından birisi.
12-Cloud Nothings - Attack on Memory: Gitar müziğinin bu yılki en iyi örneklerinden; dinlerken içinize bir yandan punk enerjisini dolduruyor, aynı anda da karamsarlığı olgun bir şekilde yansıtma başarısını gösteriyor.
11-Scott Walker - Bish Bosch: Sadece seslerle tiyatro yapıp, onu aklımızda canlandırmayı ancak onunki kadar güçlü bir ses başarabilir. Popüler müziğin tüm kalıplarını, kurallarını tutkuyla altüst eden, anlamlandırması zor ama aynı zamanda içerdiği gizem ve dehayı fark edenler için çok çekici bir ses bütünü. 10-Chromatics - Kill for Love: Grubun kaotik post-punk soundundan romantik Italo disco’ya şaşırtıcı şekilde başarıyla geçtiği, aşk, ölüm, hayal kırıklığı, yalnızlık ve umut gibi hayata dair başlıca temaların cesaretle yorumlandığı, sıradan bir synthpop albümü olmanın ötesinde ince işlenmiş bir çalışma.
9-Bobby Womack - The Bravest Man in the Universe: Damon Albarn ve Richard Russell, Bobby Womack’in kaynağını gospel ve soul müziğinden alan dokunaklı şarkı söyleme tarzını elektronik seslerle bir araya getirip, dinleyiciyi anında yakalayan melodilerle çok uyumlu bir şekilde bütünleştirmiş.
8-Portico Quartet - Portico Quartet: Free jazz akımından esinlenerek hem doğaçlamalar sayesinde bir nehir gibi akan, hem de melodilerin çevresinde kurgulanmış, farklı türlerin kesişme noktasında üst düzey bir yaratıcılık içeren şaşırtıcı bir albüm. 7-Liars -WIXIW: Yaratıcılıklarını kendi elleriyle sınırlamayan, farklı rotalara girip alnının akıyla çıkan Liars’dan yine akıl karıştıran, yoğun ve soğuk soundu cezbedici bir şekilde sunan çok başarılı bir albüm. 6-Tindersticks - The Something Rain: Tindersticks’in derin müziğini deneysel bir bakış açısıyla ve zengin bir enstrümantasyonla kaydederek, son 10 yılda aştığı en yüksek eşik; müzikle öykü anlatma sanatının en güzel örneklerinden. 5-Brian Eno - Lux: Minimalizmin yarattığı boşlukları benim doldurmamı sağlayarak hayal gücümü en çok harekete geçiren, dinginliğin tanımını yapan albüm, yine ambient’ın en güzel örneklerinden birini veren avangart dahi Eno’dan geldi. 4-Godspeed You! Black Emperor - Allelujah! Don't Bend! Ascend!: “Boyun eğme, ayağa kalk” mesajını tek kelime etmeden, sadece enstrümanları konuşturarak ama ödünsüz ve çok güzel aktaran bir albüm.
3-Swans - The Seer: 21. yüzyılda modern toplumun delirme anını çok iyi yorumlayan, heavy metalden country’ye, drone’dan post-rock’a, black metal’den ambient’a farklı etkileri kaynaştıran sarsıcı bir ses deneyimi.
2-Dead Can Dance - Anastasis: Brendan Perry ve Lisa Gerrard, farklı kültürleri buluşturma ustalıklarını bir kez daha sergileyip, iç seslerini dinleyerek, kendilerine ait özel soundu yine çok etkileyici bir şekilde anlatmışlar.
1-The Twilight Sad - No One Can Ever Know: 2012’de içindeki isyanı, özlemi post-punk ve shoegaze’in karanlık sokaklarından geçerek bundan daha tutkulu, daha içten haykıran bir ses duymadım.
Öncelikle kendilerini memnun etmek için müzik yapanlara özel bir sempatim var. Popüler müzik piyasasında albüm kaydederken, satış rakamlarını, listeleri ve radyoda çalınabilir şarkı yapmayı gözetip, birilerini memnun etmeye çalışanlar çoktur. Müziklerini çoğunluğun beğenilerine göre manipüle etmeyenleri, sisteme karşı durdukları ve istediklerini yaptıkları için her zaman takdir ediyorum. Bunların arasında deneysel elektronik müzik ikilisi Crystal Castles da var. 2006’da yayınladıkları ilk single “Alice Practice”den bu yana üç stüdyo albümü kaydettiler, dünyanın en ünlü festivallerinde sahneye çıktılar, kaotik canlı performanslarıyla tanındılar ve hala istedikleri müziği yapıyorlar.
Synthesizer’ın yönlerdirdiği karanlık, agresif ve soğuk bir soundları var. Vokalist Alice Glass’ın sesi, synth ve elekronik davullardan çıkan gürültünün gerisinde kimi zaman derinden gelen boğuk bir uluma kimi zaman da çığlık şeklinde duyuluyor ve çoğunlukla ne dediği anlaşılmıyor. Önceki albümlerde de var olan soundu, bu kez tamamen bilgisayar kullanımını ortadan kaldırarak, 1950’lerden kalan ekipmanla geliştirmişler. Kayıt aşamasındaki bir diğer yenilik de, mutlaka her şarkının stüdyoda çalınan ilk kaydını albüme almaları olmuş, kendilerine bu konuda katı bir sınırlama getirmişler; çünkü ilk kaydın her zaman en yalın ve hakiki sound olduğuna inanıyorlar.
Ethan Kath’ın enstrümanlar ve prodüksiyon konusundaki deneysel yaklaşımı, Alice Glass’ın düşüncelerini vokalde aktarış tarzı ile bire bir uyum içinde. Sentetik vuruşların vahşi vokal ile buluşması bazen mesela “Insulin”de olduğu gibi kulakları rahatsız edecek ölçüde güçlü titreşimler yaratsa da, bu Crystal Castles’ın yöntemi. Aynı yöntem, sahne performanslarında hatta Alice Glass’ın kalabalığın içinden insanlara mikrofonuyla vurup ortalığı yıktığı görüntülerle de uyumlu.
Albüm kaydını Varşova’da yapmalarının nedeni, kentte konuşulan dili bilmediklerinden tamamen izole olmayı sağlaması. Ama bu izolasyon, dünyanın sorunlarından uzaklaşmak için değil, aksine o sorunların içlerinde kopardığı fırtınayı hiçbir etki altında kalmadan olduğu gibi aktarmak için. Nitekim albümün tümüne hakim olan tema, baskı altında kalma; bir toplumda farklı ya da zayıf olana uygulanan baskı, egemen güçlerin zayıfı ezmesi. Albümün kapağında yer alan İspanyol sanatçı Samuel Aranda’nın çektiği fotoğraf, zaten tema hakkında daha ilk görüşte bir fikir veriyor. Arap Baharı sırasında Yemen’de biber gazı yiyerek yaralanan oğluna sarılmış bir anneyi gösteren o fotoğraf, 2012 Dünya Basın Fotoğrafı Ödülü’nün de sahibi olmuştu.
Bu albümde, yaşanan savaşları gözlemleyip, kendisini dünyaya adalet getirmek isteyen bir kurtarıcı gibi hayal etmiş Alice Glass. Vokalinin en anlaşılabilir olduğu “Kerotene” adlı şarkıda, “Seni gördüğüm her şeyden koruyacağım / Yaralarına tuz basacağım” diyor. İtilip kakılan, bastırılan, hor görülen ve ezilenlerin sesi olmayı amaçladığı açık.
Transgender, din, saflık, çocuk istismarı gibi Amerika’nın gündemini 21. yüzyılda yoğun olarak işgal edilen konular var şarkılarda. Glass’ın sesindeki öfkenin kaynağı da bu bir türlü çözülemeyen sorunlar. Grubun synthpop camiası içinde pek görülmedik şekilde vahşi bir sound ortaya koymasının nedeni de o. Her ne kadar melodik synthpop’tan uzaklaşmasalar da, yaptıkları müzik bu haliyle punk’a daha çok yaklaştığı için bence synthpunk diye tanımlamak daha doğru.
Toplam 40 dakikayı bulmayan 12 şarkı, Crystal Castles’ın büyük yenilikler getirmese de bütünlüklü, sağlam bir albüm yapabildiğini, dans ettirirken düşündürebildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Üstelik bunu sadece kendilerini memnun ederek yapıyorlar. Bize de bravo demek düşüyor.
Babylon sahnesi, dün gece Kanadalı hardcore punk grubu Fucked Up'ı ağırladı. Açıkçası ben, geçen yıl yayımladıkları "David Comes to Life" adlı üçüncü albümlerinde soundlarını daha melodik bir hale getirip indie dünyasının da kalbini kazandıkları için, ilginin fazla olacağını düşünmüştüm ama umduğumdan daha az kişi gelmişti konsere. Belki de bu nedenle 21.30'da başlayacağı duyurulan konser 22:10'da başladı.
Burada yeri gelmişken bir üzüntümü belirtmek istiyorum. Zaman zaman "Hep aynı isimleri getiriyorlar!" diyerek organizatörlere kızılıyor. Ama İstanbul'a daha önce gelmemiş grupların konseri olduğunda da bazen yeterli ilgi gösterilmiyor. Dünya müzik sahnesinde başarı kazanan grupları keşfetme amacı taşıyan müziksever sayısı ne yazık ki fazla değil. Oysa yeni müzikleri merak ettikçe keşif yapar insan. Aynı akşam Gaz Coombes konserinin olması da dinleyiciyi böldü desek, Salon'a gidenlerden duyduğuma göre, gereken ilgi ona da gösterilmemiş. Demek ki, "Neden sürekli Oi Va Voi geliyor?!" diye yakınmadan önce bunun en önemli nedeninin dinleyicilerin eğilimi olduğunu da hesaba katmak gerek.
Gelelim Fucked Up konserine. Grup üyesi 4 gitarist ve 1 davulcuyla birlikte sahneye çıkan Damian Abraham yani Mr. Damian, tahmin ettiğim gibi salonu daha ilk dakikadan büyük bir enerjiyle doldurdu. Böğürürcesine söylediği şarkıların sözleri çoğunlukla anlaşılmasa da grubun polis devletine, faşist müdahalelere, müzik endüstrisine karşı çıkışlarını bilenler için bu çok da sorun değildi; ne anlattığını, derdinin ne olduğunu biliyordu herkes.
Kısa bir süre sahne önünde pogo dansı başladı, Damian Abraham üzerindeki montu ve tişörtü çıkarıp attı, artık kıllı bedeni ve sallanan göbeğiyle olduğu gibi karşımızdaydı. Sonra sık sık sahneden aşağıya indi, önüne gelene sarıldı, yerlere yuvarlandı, uzatılan bardaklardan bira içti, mikrofonun kordonunu boynuna doladı, sırtına binenleri taşıdı, coştukça coşturdu.
Bunlar bir punk konserinde görülebilen sahneler. Asıl meselesi gerçekleri dünyanın yüzüne tokat gibi vurmak olan bir müzik türünü icra edenlerin, dinleyici ile müzisyen arasındaki perdeyi ortadan kaldırması da beklenen bir durum. Fucked Up konseri bu açıdan oldukça başarılıydı. Ancak Damian Abraham dışındaki üyelerin neredeyse bir shoegaze grubunu andıracak kadar kendi içlerine dönük oluşu dikkat çekiciydi. Dinleyiciyle bütünleşen sadece Mr. Damian'dı. Onun bütünleşmesi ise, bir aşamadan sonra fazla teatral bir hal aldı. Herkesle fotoğraf çektirmesi, plastik bardakları eğip bükerek memelerine ve göbeğine yapıştırmaya çalışması, bir süre sonra işin şov kısmını öne çıkardı. O noktada artık ben salonda her şeyin yeterince saf ya da çiğ olmadığı izlenimine kapıldım. Konser sırasında fark etmemiştim ama sonrasında duyduğuma göre alt katta biralar dökülüp zemin ıslanır ıslanmaz paspaslanmış. Bu bile işin doğallığını bozmaya yeter.
Damian Abraham bana her haliyle, fiziksel görünüşü ve sahnedeki tavırlarıyla, Les Savy Fav'in vokalisti Tim Harrington'ı hatırlattı. Brooklyn'de izlediğim bir konserlerinde o da Abraham ile aynı tavırları sergilemiş, hatta üzerinde bir tek külot kalacak şekilde soyunmuştu. O grupta da diğer üyeler sakin sakin enstrümanlarını çalarken Harrington adeta delirmişti. Dün gece konser sırasında, hardcore punk ile art rock karışımı müzik yapan bu gruplardaki benzerliği düşündüm. Müziğin yaydığı enerjinin dinleyiciye aynen geçmesi ve kalabalığın da şovun bir parçası olması, hem sahnedekiler hem de salondakiler için keyif verici bir durum.
Yine de konseri izlerken aklıma yıllar önce CBGB'de gördüğüm Amerikalı punk grubu Agnostic Front geldi. O konserde hınca hınç dolu ortamda zorunlu olarak fiziksel anlamda sarsılmıştım ama asıl sarsıntıyı müziğin kalabalık üzerindeki etkisi yapmıştı. Dinleyiciler ile müzisyenler stage dive sırasındaki yakın temas dışında sarılıp fotoğraf çektirmediler, konseri herkes yüzünde bir gülümseme ile izlemedi; orada salona hakim olan halis bir başkaldırıydı.
Toplam 70 dakika süren Fucked Up konseri, sonuçta eğlenceli ve müzik performansı olarak başarılıydı. Damian Abraham, neyi varsa ortaya koyan vokalistlerden birisi; artık kafasına mikrofonla vura vura başını kanatmıyor ama konser bitiminde tam anlamıyla kan ter içinde kaldı. Kuşkusuz Babylon'da izlediğim olumlu anlamda en azgın konserlerden biriydi ama benim punk'ım bu değil. Ben bir punk konserinde fiziksel olduğu kadar ruhen de sarsılmayı bekliyorum; işin teatral kısmı bu kadar öne çıkınca da punk'ın isyanının geri plana düşmesi endişesi kaplıyor içimi.
Konserde çektiğim video aşağıda. (Videodaki seste hafif bir patlama olmuş ama konser sırasında salondaki seste bir sıkıntı yoktu.)
Aylardır merakla beklediğim konserlerden birisi dün gece gerçekleşti. Üç ayrı ülkede doğup büyüyen üç piyanisti, Amerika'dan Dustin O'Halloran, İzlanda'dan Johann Johannsson ve Almanya'dan Hauschka'yı, aynı gece aynı mekanda buluşturan konser, yılın en güzel müzik etkinliklerinden biriydi. Üç saat boyunca müzisyenlerin bir enstrümana nasıl farklı karakterler verebileceğinin mükemmel bir örneğini Salon'da görmüş olduk. Bu yazıda konseri özellikle o açıdan değerlendireceğim.
Konserin ilk kısmında, sahneye önce geçen ay A Winged Victory for the Sullen ile birlikte yine Salon'da dinlediğimiz Dustin O'Halloran geldi. Kendisine iki keman, bir viyola ve bir çello ile eşlik eden dörtlü ile birlikte çalmaya başladıklarında, benim açımdan mekanı çevreleyen duygu hüzündü. Bunda gün boyu beni üzen bir haberin etkisi altında olmamın payı da vardı belki. Yeteneğine hayran olduğum ve saygı duyduğum bir müzisyenin, Vini Reilly'nin sağlık ve geçim sorunlarıyla mücadele ettiğini söyledi yeğeni. Manchester'daki evinin 1200 pound'luk kirasını ödeyebilmek için Grado kulaklıklarını satıyor Vini... Son 2 yıl içinde 3 kere kalp kirizi geçirdikten sonra eline felç geldiği için artık gitarı çalmakta zorlanıyor. O ki bu dünyada gitarı en duygusal çalan ve o sayede nefes alan müzisyen... O kadar ağırıma gitti ki bu durum, popüler kültüre, çivisi çıkmış dünyaya öfkelenip saatlerce yürüdüm; onca yeteneksiz bu kadar rahat hayatlar sürerken çok güzel müzik yapan bir insanın kenara itilmesine isyan ettim. Bu ruh haliyle gitmiştim konsere. Dustin O'Halloran'ın piyanoyla kurduğu ilişkide nahif bir hüzün vardı. Büyükannesine adadığı şarkıyı çalarken de, "Lumiere" başta olmak üzere solo albümlerinden şarkıları yorumlarken de bana düşündürdüğü sahnelerde hep soğuk bir kış gününde yolda yavaşça ilerleyen arabanın arka koltuğunda tek başıma oturmuş etrafa bakıyor ama kimseyi göremiyordum. Yalnızlık vardı müzikte. Ama yanlış anlaşılmasın; ben yalnız kalmayı ve soğuğu seven bir insanım. Hüznün bunlarla ilgisi yoktu; piyanonun yaylılarla girdiği diyaloglarda belirgin bir kırılganlık vardı, onun yansıttığı sinemasal etkiydi kaynağı. O'Halloran'ın piyanonun tuşlarına ipeksi dokunuşları, aldığı kötü haberle kırılan kalbimle aynı dili konuşuyordu. Vini Reilly için hep iyilik diledim konser boyunca...
O'Halloran 45 dakika çaldıktan sonra 10 dakikalık ara verildi. Herkes tekrar yerini aldığında bu kez karşımızda yine aynı yaylı dörtlüsü ve Johann Johannsson vardı. Bilgisayarların yardımıyla sample'ların ve sahnenin üst kısmına yansıtılan siyah beyaz video görüntülerden çıkan seslerin de işin içine girmesiyle sound açısından daha zengin bir müzik yaptı İzlandalı besteci. Videoda gökyüzünde yan yana süzülen iki kuşu izlerken, artık müziğin ilk bölümdeki gibi baskın bir hüzün içermediğini, ana temanın umut olduğunu hissettim. Paylaşmanın güzelliğini duyumsatıyordu notalar. Eylem yapan gençleri gördüğümüzde sample'lar aracılığıyla perküsyonun da devreye girmesiyle, orkestra sounduna yakın, coşkulu bir karakter kazandı müzik. Karanlık içinde soyut şekiller alan beyaz görüntünün değişkenliği müziğin DNA'sında da vardı. İlk solo albümü "Englabörn"den "Odi et amo"da bilgisayardan çıkan seslerle yaylılar arasındaki tezat son derece çarpıcıydı. Şarkıya Romalı şair Catullus'un aynı adlı şiirinin ilham verdiğini ve anlamının "I Hate and I Love" (Nefret ediyorum ve Seviyorum) olduğunu düşünürsek, tema ile müziğin böyle akıllıca örtüşmesini takdir etmek gerekir. Johann Johannsson'ın müziğini dinlerken, bu kez yine karlı bir kış gününde arabanın ön koltuğundaydım, direksiyona bir ben geçiyordum bir yanımdaki.
İkinci arada biz uzun süre oturmaktan uyuşan bacaklarımızı rahatlatmaya çalışırken, Hauschka (Volker Bertelmann) hazırlık yapmak üzere sahnedeydi. Elinde bir koli bandıyla piyanonun başına geçti, piyano tellerini sanki rastgele gibi görünen ama aslında kendi kafasındaki belli bir mantığa göre bantladı, bir torbanın içinden pinpon topları çıkarıp tellerin arasına attı, ziller, ufak bir tef ve zincirleri uygun bulduğu yerlere koydu. Adeta piyanosunu gelin gibi süsledi, başına çiçekler koyup, her yerine takılar taktı. Bunların hepsi piyanodan çıkacak sesleri eğip bükmek, enstrümanına bambaşka bir kimlik vermek içindi. Hauschka'nın piyanosu, ne O'Halloran'ın piyanosu gibi nahif ya da kırılgandı, ne de Johannsson'unki gibi umut dolu; onun piyanosunu yönlendiren temel öğe tutkuydu. Yıkıcı bir tutku değildi bu, sadece ritimlere kaptırmıştı kendini. "Salon des Amateurs" albümünde örneklerini gördüğümüz gibi, tekno ritimlerini yeni bir perspektifle sunmanın peşindeydi. Sahneyi paylaştığı bir davulcunun da yardımıyla, tuşlara vurdukça rastgele hoplayıp zıplayan toplar, çınlayan zillerle bezeli çok dinamik bir müzik yaptı. Hauschka'nın şarkılarını dinlerken üstü açık bir arabada ben direksiyondaydım, şiddetli yağmur yağıyor ama kayma riskini de göze alıp virajları dönüyordum. Hiçbir şey sıradan ya da tekin değildi. Israrlı ritim tekrarlarının da ortaya koyduğu gibi, arabayı kenara çekmeyecektim. Böyle bir maceraydı Hauschka'nın seti.
Modern klasik türünün bu üç yetenekli ismini arka arkaya dinlemek, piyanoyu biraz daha yakından tanımak, onun usta eller sayesinde üstlenebileceği rolleri izlemek, klasik müzik ile elektronik seslerin deneysel buluşmasını görmek açısından ufuk açıcıydı.
Gece 00.40'ta Salon'dan çıkıp eve dönerken aklımda yine Vini Reilly vardı. O, Dustin O'Halloran'ın piyanosundaki kırılgan ruhtu...