29 Kasım 2009 Pazar

Elektronik Müzikten Seçmeler


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/28 Kasım 2009

Bugün elektronik müzik dünyasına dalacağım.

Kim ne derse desin, bu türde birbirinden ilginç çalışmalar yapılıyor. Nedense Türkiye’de elektronik müziğe karşı küçümseyici bir yaklaşım söz konusudur. Rock müziğe olan sevgisini elektronik müziğe duyduğu nefretle açıklamayı tercih eden çok insan tanıyorum...

Oysa bana göre, iyi müzik akustik de olabilir elektronik de... Yapılış yöntemine değil, kulaklarınızın duyduğuna ve ruhunuzun hissettiğinize odaklanırsanız, hangi türde olursa olsun iyi müzik dinlemenin önünde bir engel yoktur...

MODERAT-MODERAT

2009’un en iyi elektronik müzik albümlerinden birini Moderat yaptı. Berlinli ikili Modeselektor ile Apparat diye bilinen Sascha Ring’in birleşmesinden oluşan bu üçlü, aslında 7 yıl kadar önce bir albüm denemesinde bulunmuş ama ortaya çıkan sonuç pek tatmin edici olmamıştı.

Çünkü Modeselektor’un müziğinde, IDM, hip-hop ve yoğun bas kullanımı dikkat çekiyor. Apparat ise, son yıllarda daha beat ağırlıklı müziğe yönelmesine karşın, duygu yüklü elektro pop ve ambient tarzının ustası.

Moderat üçlüsü bir şekilde bu yıl tekrar bir araya geldi ve yeni bir albüm ortaya çıktı. Bana göre, albümdeki “Rusty Nails”, yılın en iyi elektronik müzik parçası. Apparat’ın “Walls” adlı albümündeki şarkılara benziyor; ama bu şarkının farklılığı, Sascha Ring’in Thom Yorke’vari vokalini dubstep ritimleriyle mükemmel bir uyumla buluşturması.





TWINKRANES-SPEKTRUMTHEATRESNAKES

Dublin'de yaşayan üç müzisyenin kurduğu Twinkranes, son dönemde beni en çok heyecanlandıran gruplardan birisi. Dans müziğini enstrümanlarla canlı çalıp, işin içine dinamik rock soundunu da katan gruplardan hoşlanıyorsanız, Twinkranes'in bu garip isimli albümünü mutlaka dinleyin.

Grup elemanları, yaptıkları müzik üzerinde etkili olan isimleri Happy Mondays, Roxy Music, Brian Eno ve Cluster olarak sıralıyor. Bu bile onlara kayıtsız kalmamak için başlı başına bir neden...

Krautrock, psychedelic rock ve etkili bir synth kullanımını birleştirerek, Holy Fuck'ı anımsatan müthiş bir sound yaratmış Twinkranes. Myspace'e girip şarkılarını dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.



DEADMAU5-FOR LACK OF A BETTER NAME

Son dönemde elektronik müziğin en parlak isimlerinden birisi Deadmau5. Asıl adı Joel Zimmerman olan bu Kanadalı genç DJ/prodüktör, yeni albümü "For Lack of a Better Name"i kısa bir süre önce yayınladı.

Armin Van Buuren, Tiesto, Pete Tong gibi önemli DJ ve prodüktörlerin beğeniyle söz ettiği Deadmau5, bu yıl da, İngiliz müzik dergisi DJ'in okuyucuları tarafından "En İyi 100 DJ" anketinde 6. seçildi.

Deadmau5’un çok iyi bir albüm yapacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu. Ama bu ikinci albüm beklentilerin de üzerine çıktı.

"For Lack of a Better Name", özellikle gotik elektro, drum & bass ve minimal trance türüne getirdiği yaratıcılıkla dikkat çekiyor. Uzun zamandır bu türde dinlediğim en iyi çalışma olduğunu söyleyebilirim. Fikir edinmek isterseniz, www.myspace.com/Deadmau5 adresine girip şarkılardan bazılarını dinleyebilirsiniz. Benim favorim “The 16th Hour”.






KRAFTWERK-THE MIX

Elektronik müziğin en büyük, en saygın gruplarından Kraftwerk’ün “The Mix” adlı albümü yeniden düzenlenmiş haliyle yayımladı.

Orijinali 1991’de çıkan The Mix, elektronik müzik dinleyicileri için paha biçilmez bir albümdü. Çünkü içinde Kraftwerk’ün o güne kadar yaptığı albümlerinde (74 tarihli Auobahn ile 86 tarihli Electric Cafe arasındaki dönem) yer alan en sevilen şarkıları vardı. Bu parçalar, grup, stüdyosunda analog teknolojiden dijitale geçtiği sırada yeniden kayıt edilmişti.

The Mix 2009’un farkı ise, orijinal albümdeki şarkıların 2000’lerin teknolojisiyle dijital olarak yeniden düzenlenmiş versiyonlarını içermesi. Kanımca, albüm Kraftwerk tarafından yeniden remikslenip yayımlansaydı çok daha ilginç olabilirdi...

Yine de bu yeni versiyon, orijinaline sahip olmayanlar için çok iyi bir fırsat. Dinledikçe hayranlığı daha da artıyor insanın; 1970’lerde zamanın çok ötesine geçen böyle bir müziği nasıl yapabilmiş Kraftwerk?

22 Kasım 2009 Pazar

Spotify, müzik endüstrisini kurtarır mı?


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Kasım 2009

İnternet çağında MP3 dönemi yaşıyoruz. Ben, hâlâ CD’lere fiziksel olarak sahip olup arşivlemeyi sevsem de, şu bir gerçek ki, CD formatı öldü.

Artık insanlar albüm değil, tek tek şarkı alıyor; daha da kötüsü, almıyor yasadışı sitelerden indiriyor... Bu durumda Radiohead, Rush gibi kimi gruplar da bir daha albüm yapmayacaklarını, sadece şarkı yayınlayacaklarını açıklıyor...

Yasadışı paylaşım sitelerinden yediği darbeyle çöküşün eşiğine gelen müzik endüstrisini ne kurtatır? Bizde bu soruna çare olabilecek etkili bir yöntem henüz bulunamadı, ama dünya bugünlerde Spotify’ı konuşuyor.

iTunes’un kullanıma sunulduğu 2003’ten bu yana gündeme gelen en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify, geçen yıl Martin Lorentzon ve Daniel Ek adlı iki İsveçli tarafından başlatıldı.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?

Bilgisayar ve mobil cihazlarda müzik dinlenmesine olanak sağlayan sistem kısaca şöyle çalışıyor: İnternetten bedava Spotify uygulamasını bilgisayarınıza yüklüyorsunuz. İki tür üyelik var ve ikisi de sadece yüklenen uygulama ile birlikte çalışıyor:

1-Sistemi bilgisayarınızda kullanacaksanız stream (Wi-Fi ya da 3G üzerinden internet yayını) ücretsiz ve sınırsız. Ancak şarkı aralarına reklam alınıyor.

2-Eğer Spotify’ı cep telefonunuzda (3G'li olması gerek) kullanmak istiyorsanız, ayda yaklaşık 10 euro verip Premium uygulamasına abone oluyorsunuz. Üyelik ücretini ödemeyi keserseniz, sistem kullanılamıyor; ama tekrar ödemeye başlarsanız, şarkılar aynen telefonunuza geri geliyor.

Ayrıca, Premium üyeliğe geçenler, Spotify'ı internete bağlanmadan da bilgisayarda ve cep telefonunda kullanabiliyor. Offline mode denilen bu durumda, 3333 şarkı reklam yayını olmadan dinlenilebiliyor.

NEDEN TUTTU?

Bu sistemin arkasındaki düşünce şu: 20. yüzyıl satış mantığı değişti. Artık insanların önce parasını alıp sonra satış yapamazsınız. Çünkü ilk önce aldıkları hizmeti ya da ürünü denemeleri gerek. Bu nedenle, müziği internette stream formatında bedava dinlemelerine olanak sağlanmalı.

Bu stratejinin Spotify modelinde başarıyla uygulandığı görülüyor. Yapılan bir araştırmaya göre, bu sistemi kullanananların yüzde 80’i mobil modele yöneliyor. Artık hemen herkesin cep telefonu var ve çoğu kişi, ücretli de olsa, Spotify'ı cep telefonunda kullanmayı tercih ediyor.

Tüketicinin bu eğilimini iyi saptayan Spotify, sadece iPhone için değil, Android ve BlackBerry için de uygulamalar geliştirmiş. Yani tek bir yere bağlanmadan, herkesle çalışıyorlar.

Spotify'ın Avrupa'da başarılı olmasını sağlayan en önemli neden, plak şirketleri ile yayın hakları konusunda anlaşma sağlanması. Büyük plak şirketlerinin bu sistemden hoşlanmasının nedeni ise, Spotify hisselerinin yüzde 18’ini daha önceden satın almış olmaları...

Ancak Spotify'ın iki modeli de (bedava ve ücretli) şu anda İngiltere ve Kuzey Avrupa'da erişilebilir durumda olmasına karşın, henüz telif hakları sorunu çözülemediğinden Amerika'da görüşmeler sürüyor.

SPOTIFY, iTUNES'U ÖLDÜRÜR MÜ?

"Yasal Napster” olarak tanımlanan Spotify, yayın hakları konusundaki engelleri aşarsa, iTunes’un sonunu getirecek gibi gözüküyor. Çünkü iTunes’da CD fiyatına alıyorsunuz müziği. Oysa milyonlarca şarkının yer aldığı Spotify, ayda bir CD fiyatına binlerce şarkı dinleme olanağı sunuyor.

Sistemde parçaların kopyalanmasını ve paylaşımını engelleyen özellikler var; ancak kullanıcının istediğinde istediği şarkıya yüksek bit oranlarında ulaşabilmesi çok önemli. Böylece, cihazların belleğinde şarkı taşınmasına ve yasadışı MP3 indirilmesine de gerek kalmıyor.

Ülkemizde de bugüne kadar aylık üyelik üzerinden çalışan müzik siteleri denendi ama pek başarılı olmadı. Spotify ise, kullanıcılara mobil kullanımda kolaylıklar sunduğu için tercih ediliyor.

Sistemin şu anda Avrupa’da 8 milyon abonesinin bulunduğu bildiriliyor. 3G uygulamasının başlamasıyla, Spotify, gerçekten korsana karşı bir çare olabilir...

Ama şunu da belirtmek gerekir ki; bu sistemde bağımsızlara ve büyük plak şirketlerine farklı muamele söz konusu. Bağımsızlara ön ödeme yapılmıyor, stream başına sabit bir ödeme belirlenmiyor, sadece belli bir reklam geliri söz konusu oluyor. Ayrıca herhangi bir plak şirketiyle anlaşması olmayanlara sistemde yer verilmiyor. Dinleyici açısından en kötü yanı bu kanımca...

Sonuç olarak, bütün bu yenilikler, müziğin geleceğini çok etkileyecek. Çünkü eskiden, bir albüm satıldıktan sonra dinlenmese bile, bu plak şirketlerini ilgilendirmiyordu. Oysa Spotify gibi bir sistemde artık önemli olan, şarkının ne kadar dinlendiği... Asıl rekabet şimdi başlıyor!

15 Kasım 2009 Pazar

Kitapseverler İçin Müzik


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Kasım 2009

Yazının başlığını radyo NPR'dan ödünç aldım. Fanfarlo adlı grubu çok iyi anlattığı için hoşuma gitti. Grubun ilk stüdyo albümünden söz etmeden önce bu tanımın nedenini açıklayayım...

Fanfarlo adını iki yıl önce tesadüfen duyduğumda, elbette aklıma hemen Baudelaire gelmişti. 19. yüzyılın ünlü Fransız şairi, “Les Fleurs du Mal”in yazarı, modernist estetiğin ve avangard sanatın öncüsü, asi ve kışkırtıcı yazılarıyla bir dönemin sembolü Baudelaire... Rimbaud’nun “Şairlerin Tanrısı”, Yahya Kemal’in “gelmiş geçmiş en büyük şair” diye tanımladığı Charles Baudelaire...

“La Fanfarlo”, şairin 1877’de yazdığı bir romanın adı. Sevgilisi Jeanne Duval ile yaşadığı aşkı anlattığı bu kitap, Baudelaire’in kaleme aldığı tek kısa roman.

Fanfarlo üyesi İsveçli Simon Balthazar, grubu kurduğu sırada rastlamış bu kitaba. Romanın yazıldığı dönemden ve mekandan çok etkilendiği için de, gruba Fanfarlo adını vermiş.

1 DOLARA ALBÜM!

Londra’da yaşayan beş müzisyenden oluşan grubun ilk albümü “Reservoir”, birkaç ay önce yayımlandı. Çıktıktan hemen sonra da, albümün bir süre için 1 dolara indirilebileceği bildirildi. Öğrendiğime göre, ilk haftada 10 bin kişi indirmiş albümü. Ben de o şanslılardan biriyim!

Tabii bu durum, albüm, grup üyeleri tarafından bağımsız olarak yayımlandığı için mümkün olabildi. Çünkü hiçbir büyük plak şirketi yayımladığı bir albümü 1 dolara satmaz. İşin ilginci, Fanfarlo eğer büyük bir plak şirketine bağlı olsaydı, albüm başına kazanacağı para da bu kadar olurdu...

Fanfarlo’nun adına ikinci kez, David Bowie’nin The Sunday Times için yazdığı bir makalede rastladım. Grubun en önemli özelliğini şöyle açıklıyordu Bowie: Enfes bir melankoliyle bezeli ama aynı zamanda canlı ve neşeli bir müzik yaratabilme yeteneği...

Fanfarlo'nun bu becerisinin dayanakları belli: Baudelaire’in 19. yüzyıl Avrupası’nda, romantizm, sembolizm, gerçeküstücülük ve varoluşçuluk akımlarının başını çektiği dönem, grubun müziğinde bulmuş yansımasını...

EDEBİ REFERANSLAR SUNAN MİZAH

Ancak Fanfarlo’nun müziğinden yansıyan his, asla Karanlıklar Prensi denilen Baudelaire’in şiirleri kadar trajik değil; romantizmin getirdiği naif bir melankoli var olsa olsa... Hatta videolarına bakarsak, edebi referanslar sunan duyarlı bir mizahın izlerini sürmek de olanaklı.

Örneğin “You Are One of the Few Outsiders Who Really Understand Us” adlı ikinci single için çektikleri video, bir evin içinde oyuncak treni yakalamaya çalışan robotun hikayesini anlatıyor. Sonuçta tren camdan uçup giderken, robot arkasından bakakalıyor...

Kanımca, gerçeküstücü akımdan aldıkları ilham, Fanfarlo’nun müziğini ilginç yapan en önemli etkenlerden biri. Bunun en iyi örneği, 1950’lerde UFO hikayeleri ve kayıp uygarlıklarla ilgili kitaplarıyla ünlenen İngiliz araştırmacı yazar Harold T. Wilkins hakkındaki şarkı.

Bir diğeri ise, Finlandiya’daki bir göl çevresinde yaşayanların anlattığı hayalet hikayelerini konu alan “Ghosts”...

Fanfarlo'nun müziğini tanımlamak için, Arcade Fire’ın art-rock soundu ile Beirut’un pastoral folk müziğinin karışımı denilebilir. Müzikteki orkestrasyon ve adeta bir bando takımını andıran canlılık nedeniyle yerinde bir benzetme...

Ama bu bando havası, Fanfarlo’da onlar kadar ağır basmıyor. Belki bir istisna, Reservoir’ın açılış şarkısı “I’m a Pilot” olabilir. Bu parçadaki zil gibi çalan gitar soundunu elde etmek için, bulabildikleri bütün gitarları almışlar ve bir o kadar da müzisyeni bulup aynı anda aynı notaları çaldırmışlar.

Yazının sonunda diyeceğim şu: Fanfarlo, son yılların en iyi müzik yapan gruplarından birisi; onlara kulak verin. Üstelik, saygın müzik ve sanat dergisi The Ouietus, Fanfarlo’nun, gelecek birkaç yılı çok daha çekilir kılabileceği görüşünde... Benden söylemesi...

ROLL'A VEDA NOTU:
Roll dergisi bu kez gerçekten kapandı... Benim de zaman zaman katkıda bulunma zevkini yaşadığım çok iyi bir müzik dergisiydi. Bir avuç idealist müzik tutkunu, 13 yıl boyunca bağımsız bir yayıncılık örneği verdi. Bu ülkede güzel şeylerin de olabileceğine dair sembollerden biriydi benim için... Roll ekibine içten teşekkürler...

9 Kasım 2009 Pazartesi

Notalara Kişilik Veren Piyanist


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Kasım 2009

Türkiye’nin önde gelen kültür platformlarından İş Sanat, 10. yıldönümünü görkemli bir programla kutluyor. 8 Kasım’da başlayan 2009-2010 sezonu, birçok önemli müzisyeni canlı dinleme olanağı sunuyor.

Kuşkusuz bunların en başında da, “Bad Henry” lakaplı caz piyanisti ve besteci Hank Jones var. 9 Kasım akşamı İş Sanat Kültür Merkezi’nin konuğu Hank Jones Trio!

Bu yıl 91 yaşına basan ünlü piyanist, yaklaşık 78 yıldır sahnede; hâlâ NYU ve Harvard gibi üniversitelerde caz dersleri veriyor. Geleneksel caz metotlarını "Bebop" ile buluşturan özgün çalış tarzı ve sofistike bir lirizm içeren besteleriyle, caz müziğinin yol göstericilerinden birisi Hank Jones.

Birçok müzisyenin cazdaki yeni akımları denemekten çekindiği bir dönemde, o, bunları kendi tarzını yaratmak için bir fırsat olarak gördü. Hiç yılmadan yıllarca çalıştı; emprovizasyon yeteneğini geliştirirken geleneksel cazın içinde kalmayı başardı.

Mississipi’de müziğin çok önemsendiği 10 çocuklu bir evde yetişmiş Hank Jones. Kilisede ilahiler okuyan babası, cazın kilisede icra edilmesine karşı olsa da, çocuklarına küçük yaşlarda piyano dersleri aldırmış. Sonuçta o evden Hank Jones’la birlikte iki büyük müzisyen daha çıkmış: John Coltrane ile yaptığı çalışmalarla tarihe geçen caz davulcusu Elvin Jones ve usta trompetçi Thad Jones.

13 yaşından itibaren yerel gruplarla birlikte sahneye çıkan Hank Jones, o günden bu yana, gelmiş geçmiş en büyük caz efsaneleriyle çaldı. Hemen akla gelenler, Louis Armstrong, Charlie Parker, Ella Fitzgerald, Miles Davis, Charlie Haden ve Coleman Hawkins...

Jones, hepsinden bir şeyler öğrenmiş, ama en çok “Bird” (Charlie Parker) ile çalmaktan heyecan duyduğunu da saklamıyor. Şarkıcılar içindeyse, “Ella en iyisiydi,” diyerek onu diğerlerinden ayırıyor.

Hank Jones’u diğerlerinden ayıransa, müziğe adadığı onca yılın ardından yitirmediği öğrenme isteği. Öğrenmenin sonu olmadığını, en iyi performansını henüz ortaya koymadığını söylüyor.

“Duyduğum en iyi performans, Art Tatum’a aitti,” diyor ve en iyi olabilmek için insanın büyük bir ciddiyetle çalışması gerektiğini vurguluyor. Kendisi bugüne kadar yaptığı çalışmalardan mutlak bir tatmin duymasa da, başkalarını memnun etmek onu mutlu ediyor. Her gün yeniden aynı istekle piyanosunun başına geçmesini buna bağlıyor.

Yaşam Boyu Başarı dalında Grammy ile ödüllendirilen bir müzisyenin sözleri bunlar. Sanatı “dokunaklı, şiirsel ve kusursuz” sıfatları ile tanımlanan bir müzisyen böylesine alçakgönüllü olabiliyor.

Başkası olsa, “Marilyn Monroe J. F. Kennedy için ‘Happy Birthday Mr. President’ı söylerken ona eşlik ettim”, “Kariyerimde almadığım ödül kalmadı” ya da “The Ed Sullivan Show’da Frank Sinatra’ya eşlik ettim” diyerek kasılabilirdi. Oysa o, kendisini “Ben yaşadığım müzikal deneyimlerin bir sonucuyum sadece” diyerek tanımlıyor.

Caz tarihine altın harflerle yazılan sayısız albüm kaydeden bu kibar müzisyenin hayatında çarpıcı bir yan daha var: Hiçbir zaman bir “star” statüsünde ticari başarı kazanmadı Hank Jones. Alçakgönüllü ve dikkat çekmekten hoşlanmayan kişiliği nedendi belki de.

Ama yeteneği ve azmi sayesinde sanatında öyle bir noktaya geldi ki, yaptığı müziğin duyarlı kulakların dikkatini çekmemesi olanaklı değildi. “Bir piyanisti dinlediğinizde, her bir notanın kişiliği ve ruhu olmalı” diyor Hank Jones. Onun piyanosundan çıkan notalardaki ruh ve kişiliklerle yüz yüze tanışmak için belki de son şansımız bu konser...

Translate