27 Şubat 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 59:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Şubat 2011

MARIANNE FAITHFULL- Horses and High Heels (Dramatico)

Marianne Faithfull’un yıllar geçtikçe iyice çatallaşan sesi kimisine göre eski zevki vermiyor; hatta artık şarkı söylemeyediğini düşünen de var. Ben tersini düşünenlerdenim; onun o pürüzlü sesini dinlemeyi seviyorum. 2008’de Babylon’da verdiği konseri de bana göre çok keyifliydi.

60’ların ikonu, yeni albümünün turnesi kapsamında mayıs ayında yine geliyor İstanbul’a; bu defa İstanbul Modern'de konser verecek. (Konserin önce Aya İrini'de yapılacağı duyurulmuştu; ancak sonradan Twitter'da @burutay'dan öğrendiğime göre İstanbul Modern'e alınmış.)

Yeni diyoruz ama aslında 13 şarkının yer aldığı albümde sadece 4 yeni şarkı var; diğerleri cover.

Cover’lara baktığımızda çok sayıda tanıdık isim ve şarkı var. Albümü, The Gutter Twins’in muhteşem yorumuyla hafızalara kazınan “The Stations”la açıyor Faithfull. Elektro gitarın öfkeli tonundan arındırıp yaylıları öne çıkarınca, daha melankolik bir ruh sinmiş şarkıya.

Bir diğer tanıdık şarkı, Carol King ve Gerry Goffin bestesi “Goin’ Back”. Bu şarkıyı Dusty Springfield’in ipeksi sesinden, sonra da The Byrds’den dinleyip sevmiştik; Faithfull versiyonu da güzel ama tercih yapacaksam Dusty’ninkini tercih ederim.

Allen Toussaint imzalı “Back in baby’s arms” albüme groove havası taşırken, Jackie Lomax şarkısı “No Reason” 60’lardan rock esintisi yaratmış.

Marianne Faithfull ile gitarist Doug Pettibone’un birlikte yazdıkları yeni şarkı “Eternity”de, sürpriz bir şekilde Brian Jones’un 1971’de Fas’taki Joujouka kayıtlarından bir sample kullanılmış.

60’ların pop grubu The Shangria-Las’ın “Past, Present and Future” adlı şarkısının sözlerini söylemekten ziyade okur gibi seslendirmiş Faithfull. 13 şarkının içinde onun ses tonuna en çok yakışan da bu olmuş.(Gerçi burada "Şarkı söylememiş, sözleri okumuş" diyenleri duyar gibi oluyorum; çok da haksız değiller ama o sözleri Marianne Faithfull'un sesinden dinlemek bana çok hoş geldi.)

New Orleans’ın Fransız Mahallesi’nde kaydedilen albümde belirgin şekilde o bölgenin havası hissediliyor. Faithfull’a esas olarak yerel müzisyenler eşlik etmiş; fakat Lou Reed, George Porter Jr. MC5’dan Wayne Kramer gibi adı anılmadan geçilmeyecek bazı efsane isimler de albüme katkıda bulunmuş.

Büyük çoğunluğu cover’lardan oluşsa da, özellikle 60-70’lerin folk rock müziğini sevenler için öneriyorum bu albümü.

Albüm için hazırlanan tanıtım filmi:

Marianne Faithfull - Horses and High Heels - EPK
Yükleyen naivepromo. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

"Horses and High Heels":


"The Stations" (The Gutter Twins cover)

19 Şubat 2011 Cumartesi

Vitrindeki Albümler 58:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Şubat 2011

PJ HARVEY- Let England Shake (Vagrant Records)

Politik şarkı yazmak sanıldığı kadar kolay bir iş değil; çünkü hem mesajınızı yeterince iyi anlatamama hem de hayranlarınızın bir bölümünü uzaklaştırma riski var. Rock müzisyeni Polly Jean Harvey, yeni albümünde bu zor işe girişmiş. Her zaman sosyal ve siyasi konularla ilgiliydi ama bu kadar doğrudan tavır aldığı bir çalışması olmamıştı.

Albümün en önemli özelliği, Harvey’in savaş karşısındaki tavrı ve bir insanın ülkesine karşı beslediği olumlu ve olumsuz duyguları, utancı, gururu, en belirgin şekliyle ortaya koyması.

Ancak bunu yaparken, hiçbir agresiflik içermiyor. Beni en çok etkileyen tarafı da bu oldu. Sözler ne kadar insanın yüzüne tokat gibi çarpsa da, ses tonuyla onun yaptığı yıkıcı etkiyi dengeliyor.

Albümde savaş dönemlerinde yaşananları gözlemleyen bir anlatıcı rolüne girmiş PJ Harvey. Bağırmadan, öfke krizlerine tutulmadan, sanki bir filmde arka plandaki anlatıcı gibi söylüyor şarkıları. Hatta bazen, örneğin albüme adını veren parçada Björk benzeri bir saflığa ulaştığını söylemek de abartılı olmaz.

Albümün bir diğer dikkat çekici özelliği, PJ Harvey’in daha önceki albümlerinde kullanmadığı enstrümanların bu kayıtta yer alması. Autoharp ve saksofon ikilisi, bilinen PJ Harvey soundunu farklı bir yöne çekmiş; bu kez daha yalın folk melodileri var altyapıda. Bu nedenle, eski albümlere benzer bir sound bekleyenler biraz şaşırabilir.

Beni şaşırtan tek şey ise, Harvey’in böyle muhteşem bir albüm yapıp ülkesinin Irak savaşındaki etkisine değinmemesi oldu. Daha çok eskilere, I. Dünya Savaşı’na bakıp bugün için çıkarsama yapın diyor sanki... Oysa yakın tarihe, Irak Savaşı’na odaklanıp, hayatını yitiren onca insan için Tony Blair ve Gordon Brown'ı sorumlu tutsa İngiltere’yi iyiden iyiye sallardı...


Let England Shake” adlı şarkıyı Andrew Marr’ın televizyon şovunda stüdyoda Gordon Brown kendisini izlerken söyledi PJ. O sırada Gordon Brown, İngiltere Başbakanı’ydı. Ona bakıp, “Let England shake, weighted down with silent dead. England’s dancing days are done” demiş.

Sarsılmıştır Brown; ama o şarkı, İngiliz hükümetinin son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan savaşlardaki rolünü anlatsaydı nasıl olurdu? O zaman Brown o stüdyoya gelir miydi?

Buna karşın kanımca, “Let England Shake”, Polly’nin kariyerinin en önemli albümlerinden birisi. Sanatçının şarkı yazımında, şarkıcılıkta, müzik hayatında tam bir olgunluğa eriştiği bir dönemde yaptığı bu çalışma, benim de artık en favori PJ Harvey albümüm.

PJ Harvey, büyük emek verdiği albümü kendi doğum yeri Dorset’te deniz kenarındaki bir kayalığın üzerinde yer alan, 19. yüzyıldan kalma bir kilisede kaydetmiş. Yapımcılığı, uzun zamandır işbirliği yaptığı John Parish, Avustralyalı müzisyen/prodüktör Mick Harvey ve Flood olarak bilinen İngiliz prodüktör Mark Ellis’le birlikte üstlenmiş.

İki yıl sadece sözleri yazmak için harcamış. Sonra da uzun zaman o ağır sözleri yorumlayacak uygun ses tonunu bulmaya çalışmış. Her bakımdan üzerinde çok çalışılmış, yaratıcı konseptiyle karşısında şapka çıkarılacak bu albüm, PJ Harvey’in müzik dünyasındaki yerini bir singer-songwriter olarak daha da sağlamlaştırıyor.

_

Benim albümde en sevdiğim şarkı "The Glorious Land" oldu. Hem "Şanlı ülkelerimize ne ekilir? Topraklarımızın şanlı meyvesi nedir? Buğday ve mısır değil. Deforme edilmiş, hasarlı, öksüz çocuklar" diyerek dünyanın emperyal güçleri Amerika ve İngiltere'ye meydan okuyor; hem de böyle ağır temalı bir şarkıda bile insanda tempo tutup dans etme isteği yaratıyor.


"Let England Shake" adlı şarkının resmi videosu:


"The Words That Maketh Murder"

16 Şubat 2011 Çarşamba

Macy Gray'den Çığlıklı Konser


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 16 Şubat 2011

Macy Gray’in konseri aylar öncesinden basına duyurulurken “İstanbul’da bir diva” başlığı seçilmişti. 43 yaşındaki Amerikalı sanatçı, kendine özgü sesi ve yorumuyla, gerçekten de R & B ve soul müziğin en yetenekli isimlerinden.

Albüm çalışmalarını yakından izlememe karşın, kendisini sahnede ilk kez canlı dinledim ve diyorum ki; Babylon’da bugüne kadar gördüğüm en güzel konserlerden biriydi.

Macy Gray ve beş kişilik ekibi, o akşam “İyi bir sahne performansı nasıl olur?” sorusunun yanıtını verdi. Önce davulcu, klavyeci ve gitaristler çıktı sahneye.

Sonra oldukça kilolu, kısa boylu ve afro saçlı siyahi bir kadın vokal belirdi. Anonslarıyla kalabalığı öyle bir coşturdu ki, Macy Gray göründüğünde ortalık yıkıldı adeta.

Konser boyunca şunu gözlemledim: Macy Gray, bir yandan diva tanımlamasına yakışacak bir görüntü içindeyken, bir yandan da dinleyiciye yakın olmasını biliyor. İki saatlik konser boyunca dört kıyafet değiştirip boynunda kocaman tüylerle dolaşsa da, esprileriyle dinleyicilere kahkahalar attırıyor. Hem bir "star", hem de herkes kadar doğal...

Sevgililer Günü’ne denk gelen ilk geceki konserde, önce İstanbul’a neden geldiklerini bir tür Google falına bağladı. Bas gitarist, Google’a “İstanbul’a neden gitmeliyiz?” yazmış, yanıt şu çıkmış: "Erkekleri ve kadınları çok seksi, akıllı ve güzeldir; harika çığlık atar, eğlenmeyi severler."

Bunları anlatıp “Siz ne kadar güçlü çığlık atarsanız, sesimiz o kadar iyi çıkar” deyince, elbette salonda toplu bir çığlık koptu.

Macy Gray, kendi boğuk sesini hiç beğenmediği halde tesadüfen şarkıcı olmuş. Oysa groove, funk, soul, R & B, rock, reggae esintili şarkıları yetkinlikle yorumlayabildiği sıra dışı bir sese sahip. Konserde bunu bir kez daha kanıtladı.

Sürpriz yaparak Radiohead’in unutulmaz şarkısı “Creep”i seslendirdi. Bugüne kadar çok sayıda müzisyen tarafından cover’landı bu şarkı. Macy Gray’inki de farklıydı ama ayrı bir güzeldi.

Konserde iki ilginç cover daha vardı. Birisini güçlü sesi ve danslarıyla herkesin ilgi odağı olan vokalist Shemika Secrestseslendirdi. Metallica’nın büyük hiti “Nothing Else Matters”ın neo soul versiyonunu dinledik. (Shemika'nın çok güzel bir sesi olmasına karşın bu cover'ı beğenmediğimi belirtmeliyim. Çünkü şarkının dokusunu bozup bambaşka bir karaktere büründürdü ve o karakter bana yakın değildi. Elbette tartışmalı bir konudur bu...)

O arada kıyafet değiştirip tekrar sahneye geldi Macy Gray. Bir kez daha “Çığlıklar atılsın!” dedi. Ortalık karıştı.

When I See You Again”, “Sweet Baby”, “Demons” ve “Sexual Revolution” gibi en sevilen şarkılarını arka arkaya seslendirince, bir ara baktım ki istisnasız herkes dans ediyor.

Sıra elbette kendisine 2001’de En İyi Kadın Pop Vokal Performansı dalında Grammy kazandıran “I Cry”a da geldi. Ama asıl şov, “Oblivion”da gerçekleşti. Vokalistle birlikte elinde kartonlar olan bir adam belirdi sahnede. Macy Gray şarkı söylerken, onlar üzerinde şarkının sözleri yazan kartonları dinleyicilere attılar. Kaotik ama eğlenceli bir görüntüydü.

Gecenin son cover’ı Queen’den “We Are the Champions” oldu. Gitar solonun ardından salondaki herkes Macy Gray’le birlikte söyledi şarkıyı.

Konserin kapanışı için son albümünden oldukça neşeli bir şarkı olan “Beauty in the World”ü seçmiş Gray. Ancak bis için geri geldiğinde melankolik “Slowly”i söyleyince müthiş bir kapanış oldu.

Hızla akıp giden zamanda biraz yavaşlayıp bu kargaşadan uzaklaşsak güzel olmaz mı?” diyordu şarkı. Biz o akşam, dışardaki kargaşadan biraz olsun uzaklaşıp mükemmel bir konsere tanık olduk.

Macy Gray "Creep" cover'ı (Bu videoyu YouTube'a yükleyen Kemal Özleyen'e teşekkürler.)


Konserin son şarkısı "Slowly":

_

13 Şubat 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 57:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 13 Şubat 2011

JANELLE MONAE-The Archandroid (Bad Boy Records)

2009’da yapılan Rock’n Coke hakkında yazdığım yazıda “Festivalin yıldızı Janelle Monae’ydi” diye yazmıştım. Ana sahnede Kaiser Chiefs’i dinlemeye giden herkes, aynı anda alternatif sahnede çıkan Monae’yi kaçırmıştı. Tahmin ettiğimden çok daha dinamik, olağanüstü başarılı bir performanstı; kesinlikle festivalin en iyisiydi; o kadar ki “Bu Prince’in kadın versiyonu” demiştim.

O sırada sadece bir EP’si yayınlanmıştı; ama İstanbul’u da kapsayan turnesi boyunca yeni şarkılar yazmış Janelle Monae. Amerika ve Avrupa’da 2010’da çıkan bu ilk albümü, ülkemize ancak ulaştı.

Geçen yılın en iyi albümler listelerinde de adına sık rastlanan bu çalışmayla kendisinden bekleneni fazlasıyla gerçekleştirmiş Monae.

The Archandroid”, ünlü bilimkurgu filmi “Metropolis”ten esinlenen bir konsept albüm. Janelle Monae, albümde kendisine ilginç bir rol biçmiş: Yaşadığı zalim dünyada kendi insanlarını özgürleştirmeye çalışan yarı insan yarı robot şeklinde bir kurtarıcı rolünde.

Ama esin kaynakları bununla da bitmiyor; Walt Disney ve Salvador Dali işbirliğinde yapılan kısa animasyon filmi “Destino”, Andy Warhol, Jack White’ın bıyıkları, Peter Pan, Muhammed Ali’nin yumrukları, Rachmaninoff, Bonnaroo Festivali'nde gerçekleşen bir stage dive vb. birçok ilginç isim ve olay var şarkıların ardında.

Böylesine bir çeşitlilik Monae gibi bir yetenekle birleşip arkasına da OutKast’ten Big Boi, Sean “Diddy” Combs gibi büyük destekleri de alınca ortaya mükemmel bir pop albümü çıkmış.

Funk, glam, R & B, hip-hop, caz, afro-beat gibi birbirinden çok farklı türleri kaynaştıran çok güzel bir çalışma. Janelle Monae'nin yaratıcılığı ve sahne performansındaki başarısının yanı sıra, elbette en önemli özelliği, birçok türü kusursuzca yorumlamasına olanak sağlayan güçlü sesi. Kuşkusuz son yıllarda pop müzik dünyasına gelen en iyi seslerden birisi.

Pop müziğin günümüzde listelerin tepesinde gezinen yıldızları arasında yeri çok farklı Janelle Monae'nin. Çünkü cinsiyetini ve bedenini öne çıkarıp müziği ikinci plana itmiyor; aksine, giyim tarzı ve davranışlarıyla android bir görüntü veriyor. Onun videolarını kadın bedeni görmek için izlemiyorsunuz; dinleyiciyi şarkılarıyla kurduğu fantastik dünyaya konuk edip yeni hikayeler anlatıyor.

Umarım bu tavrını ve müziğe yaklaşımını hiç değiştirmez.

"The Archandroid", bir müzisyen için gerçekten çok çarpıcı bir başlangıç. Monae, bu başarısını nasıl aşacak, ikinci albümü nasıl olacak şimdiden çok merak ediyorum.





Big Boi ile birlikte yorumladığı "Tightrope"un videosuna YouTube üzerinde yer alıyor ama bloglara eklenmesi için izin verilmemiş. Bu linke tıklayarak izlemenizi öneririm.
http://www.youtube.com/watch?v=pwnefUaKCbc
_

Translate