31 Ocak 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 4:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/31 Ocak 2010

MERCEDES SOSA-CANTORA (Sony Music)

“Sessiz yığınların sesi”, Arjantinli şarkıcı Mercedes Sosa’nın ölmeden önce tamamladığı son albüm “Cantora” Türkiye’de de yayımlandı. Geçen ekim ayında yaşamını kaybeden Sosa, sosyal ve politik içerikli şarkılarıyla, Latin Amerika’da sosyalist direnişin en ünlü seslerinden biriydi.

Askeri cunta döneminde yasaklanan sanatçı, geride çok sayıda unutulmaz albüm bıraktı. Bana göre, hepsinin içinde bu son çalışmasının ayrı bir değeri var. Çünkü Latin Amerikalı müzisyenlerle yaptığı düetlerden oluşan bu albümle, önemli bir mesaj veriyor Sosa...

Bu müzisyenlerin kimisi dünya çapında ünlü, kimisi kendi ülkelerinde çok sevilen sanatçılar. Ancak bazıları da, Sosa’nın ancak torunu olacak yaşta, yeni tanınmaya başlayan sesler. Sosa gibi efsanevi bir ses, büyük bir alçakgönüllülükle genç sanatçılarla birlikte söyleyerek, bir anlamda sahneyi onlara devrediyor...

18 şarkının yer aldığı albümde, sadece geleneksel folk şarkıları yok. Müzisyenlerin tarzına uygun olarak, bilinen şarkılarda yeni düzenlemeler yapılmış.

Örneğin, Victor Heredia’nın “Cancion para un nino en la calle” adlı şarkısında, Sosa’nın tangoya uygun dokunaklı söylemi Rene Perez’in rap tarzıyla birleşmiş. Ortaya çıkan karşıtlığın uyumunu çok ilginç ve güzel bulduğumu söyleyebilirim.

“La Maza” adlı şarkı ise, kanımca, Shakira’nın özüne dönmesi gerektiğinin son kanıtı. “Cantora, baştan sona, aralarında Lila Downs ve Daniela Mercury’nin de olduğu, çok güzel seslerle yapılan düetlerle dolu. Benim favorim, çellonun eşliğindeki enfes Sosa-Caetano Veloso düeti.

Gracias Mercedes Sosa!

24 Ocak 2010 Pazar

Vitrindeki Abümler 3:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/24 Ocak 2010

NICK CAVE & WARREN ELLIS- The Road (Mute Records)

Ana aktörler yerinde kemanla piyanonun olduğu bir öykü düşünün. Keman, baba rolünde; piyano ise oğul... Nick Cave ile Warren Ellis'in "The Road" adlı filme yaptıkları müziklerden oluşan albüm, insanda bu izlenimi yaratıyor.

Gizemli bir felaketin yerle bir ettiği, çorak Amerika topraklarında hayatta kalan bir baba ile oğlunun denize doğru yaptığı dramatik yolculuk, Cormac McCarthy’nin 2007’de Pulitzer ödülü kazanan “The Road” adlı romanının konusu.

John Hillcoat’un sinemaya uyarladığı filmin orijinal müziği, çoğunlukla keman ve piyano diyaloğu halinde gelişiyor. Tamamen enstrümantal albümde, yaşanan gergin anlara eşlik edecek şekilde, kimi zaman yoğun perküsyon ve elektronik öğelere yer verilmiş.

Daha önce “The Proposition” ve “The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford” filmlerine yaptıkları müziklerle dikkati çeken Cave ve Ellis’in bu son albümü, bir üçlemenin son ayağı gibi de görülebilir. Hepsinde de zor kararlar vermek durumunda kalan insanların yaşadığı trajik olaylar anlatılıyor.

18 parçanın yer aldığı 50 dakikalık bu çalışmanın özelliği, filmden bağımsız olarak da kendi kimliğini oluşturması. Çoğu filmde, belli bir sahneyi ön plana çıkarmak için 15-20 saniyelik spot müzikler kullanılır. Cave ve Ellis, bunu yapmıyor; 18 parçanın her birisi ayrı bir öykü anlatıyor. Sarsıcı, ürkütücü, dokunaklı ya da yeşeren umudun habercisi öyküler...

Karanlık minimalist müzikten hoşlanıyorsanız ve kemanla piyanonun birbirlerine ne anlattıklarını merak ediyorsanız, bu albümü dinlemenizi öneririm.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Ne eskiyor, ne de yaşlanıyor


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/17 Ocak 2010

New Wave’in efsane grubu Depeche Mode (DM), 30. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2010 yılında ilk konserini Berlin’de verdi. Geçen hafta sonu O2 Arena’da gerçekleşen muhteşem konseri ben de yerinde izledim. Yetkililerden öğrendiğime göre, tamamen dolu olan salonda, o akşam 18 bin kişi vardı.

Grubu daha önce Amerika’da ve İstanbul’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Ancak bu son konserden sonra şunu söylemeliyim ki, Depeche Mode’u Berlin’de görmek, kesinlikle bambaşka bir deneyim!

Son teknolojiyle donatılan O2 Arena’nın büyüklüğü değildi bu farkı yaratan; çünkü daha önce New York’ta da Madison Square Garden konserine gitmiştim. Berlin’in farkı, dinleyicinin konsere katılımdaki coşkusuydu.

O çoşku, konseri, 18 bin kişinin her şarkıya hep beraber eşlik ettiği dev bir partiye dönüştürdü. Herhalde ömürlerinin 30 yılını sahnede geçiren müzisyenler için bundan daha güzel bir kutlama olamazdı.

SADIK HAYRANLAR

-5 derecedeki dondurucu soğukta evlerinden çıkıp konsere gelenler, yalnızca Almanlar değildi. Berlin, geçen hafta sonu, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen DM hayranlarıyla doluydu.

Bilenler bilir; çok sadık bir hayran kitlesi vardır Depeche Mode’un. Konserden önceki gün, fan kulüplerinin Fritz Club’da düzenlediği partiye katıldığımda, buna bir kez daha tanık oldum.

Özellikle Dave Gahan’ı hem görüntüsüyle hem de sahnedeki danslarıyla taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. Hep birlikte şarkılar söylendi, duvardaki dev ekrandan grubun videoları izlendi, dans edildi. Artık herkes asıl şova hazırdı!

KONSER ÖNCESİNDE GRUP ÜYELERİYLE BULUŞMA

Ertesi akşam, konserden önce grup üyeleriyle tanışma amacıyla yapılacak kısa buluşmaya davetliydik. EMI Music Türkiye Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’le birlikte katıldığımız bu davette şunu bir kez daha fark ettim: Bizde de örnekleri görülen bu tür organizasyonlar, diğer ülkelerde tam amacına yönelik bir şekilde uygulanıyor.

Türkiye’de, “meet and greet” denilen bu davetlere, nedense magazinel bir yaklaşımla, konuyla ilgisiz birtakım ünlüler çağrılır. Oysa DM için yapılan ve 18 kişinin katıldığı buluşmada, radyo programcıları, müzik yazarları ve sektörün temsilcileri vardı.

Dave Gahan, Martin Gore ve Andrew Fletcher, sahne arkasına birlikte geldiler, herkese tek tek merhaba deyip el sıkıştılar. Anı fotoğrafları çekildi ve sonra konsere geçildi.

30 YILDIR AYNI CANLILIK

Biz sahne arkasındayken konserin açılışını yapan Nitzer Ebb performansına başlamıştı. İngiliz endüstriyel dans grubunu ilk kez konserde izledim. Çok başarılı bir performans gerçekleştirdiler.

Depeche Mode’un ise, dünyanın en iyi konser gruplarından biri olduğuna hiç kuşku yok. Berlin konseri de, grubun 30 yıl önceki kadar canlı ve güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı. İnanılmaz ama, ne Martin Gore’un yazdığı şarkılar eskiyor, ne de Dave’in o müthiş sesi yaşlanıyor...

Grup, “Sounds of the Universe” adlı 12. stüdyo çalışması için çıktığı turneyi sürdürdüğü için, şarkı listesini de bu albümle eskilerin bir karmasını yaparak oluşturmuş. Berlin konserinin açılışını yapan şarkı, son albümden “In Chains”di. Arkasından yine aynı albümden “Wrong” ve “Hole to Feed” geldi.

“Walking in My Shoes”, “It’s No Good”, “Policy of Truth”, “World in My Eyes”, “Stripped”, “In Your Room”, “Personal Jesus” elbette çalındı.

Konserin en heyecanlı dakikaları ise, her zamanki gibi “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down”da yaşandı. Binlerce kişinin kollarını havaya kaldırıp Dave’e eşlik ettiği anlar, sanırım salondaki herkesin hayatının en unutulmaz anları arasındaki yerini aldı.

KONSER SONRASINDAKİ PARTİ VE PARLAYAN MARTİN

Beni en mutlu eden şarkılardan biriyse, Martin’in söylediği “Home” oldu. Belki Martin’in sesini de sevdiğim için, belki konsere ayrı bir hava getirdiği için,,,

Konserden sonra O2 Arena’daki Blue Room’da düzenlenen partide Martin’in kendisine de söyledim bunu. Sahneye çıkarken yüzüne ve boynuna sürdüğü pırıltılara atıf yapıp, her zaman parladığını söyledim. Güldü. Elbette pırıltı, olağanüstü performansı için bir metafordu...

Martin’e şubat ayından sonra turneye devam edip etmeyeceklerini de sordum. Aslında amacım, Dave’in sağlık sorunları yüzünden iptal edilen İstanbul konseri için ufak da olsa bir şans var mı, onu anlamaktı. Türk hayranları üzülecek ama, turnenin devamı için “Sanmıyorum,” dedi; zaten çok uzun zamandır sürdüğünü söyledi...

O akşamki partiye Dave katılmadı, Andrew Fletcher da kendisini pek iyi hissetmediği için gelemedi. Sonuçta, bütün gece herkesle konuşup tanışma görevini Martin üstlendi.

İki saatlik konserin ardından yeniden sokağın ayazına çıkan müzikseverler, sanki daha az üşüyor gibiydi. Depeche Mode’un sahnedeki yüksek enerjisi herkesin içini ısıtmıştı.

Ama grubu ayakta tutan da hayranların coşkusuydu. Geçirdiği onca kaos dolu yıla, bütün çekişmelere, krizlere, Dave’in sağlık sorunlarına karşı, 30 başarılı yılı geride bıraktı Depeche Mode. Nice yıllara diyoruz!

17 Ocak 2010 Pazar

Pop yıldızı değil, müzik işçisiyiz!


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/16 Ocak 2010

Onların adını ilk önce Depeche Mode ve Erasure ile çıktıkları turnelerde duyduk. Sonra sahnede sürekli giydikleri İskandinav hosteslerinin üniformalarıyla tanıdık. Müzik kariyerlerini, Client A (Kate Holmes), Client B (Sarah Blackwood) gibi takma adlarla sürdüren ilginç müzisyenleri merak ettik. Albümlerini dinledikçe de sevdik grubu...

Synth-pop’un başarılı grubu Client’tan söz ediyorum tabii ki. İstanbul’da daha önceki yıllarda da konser veren grup, bu kez 16 Ocak’ta Beyoğlu’ndaki Bronx Pi Sahne’de olacak.

Client’tan 2008’deki remiks albümünden bu yana ses çıkmıyordu; ama 2009'da dördüncü albümleri yayımlandı. “Command” adını taşıyan bu çalışma, geçen yıl bu türde yapılan albümlerin en iyilerinden birisi.

Konser öncesinde sorularımı Client B’ye yönelttim; üniforma sevdasının nedenini de sordum.


Yeni albümünüz, daha az synthesizer kullandığınız “Heartland”den sonra bir tür eski rotaya geri dönüş olmuş.

Temel çıkış noktamıza dönmek istedik. Fazlalık gibi duran her şeyi bir kenara bırakıp, Client’ın özünü oluşturan unsurlara yöneldik. O nedenle, ikinci çalışmamız “City”e kıyasla, ilk albüme çok daha yakın bir sound söz konusu.

Müziğiniz için “strictly dirty” şeklinde bir tanımlama kullanılıyor. Ne diyorsunuz buna?

Kesinlikle öyle! Ayrı ayrı sözcükler olarak düşünüldüklerinde karşıt anlamları var. Ama birlikte kullanıldıklarında tamamen bizi anlatıyor.

CURTIS MAYFIELD COVER'I

Elektronik müzikle duyguları aktarmanın olanaklı olmadığını düşünenlere bir yanıtınız var mı?

Elektronik müziğin bir hedonist ve direkt olma yönü var. Ancak bu şekilde düşünmek saçmalık. Ben, elektronik müziğin bazen duyguları, “four chords and the truth” denilen o standart formülden daha iyi aktardığını düşünüyorum; özellikle canlı performanslarda yükses sesle çalındığında. (Not: Müzisyen Harlan Howard’ın “Country müzik, üç akord ve gerçekten ibarettir” sözüne atıf yapıyor. ZK.)

Tangerine Dream’den “Love on a Real Train”i, William Orbit’ten “Water from a Wine Leaf”i, Depeche Mode’dan “Home”u ve “Black Celebration”ı kim unutabilir? Bu isimler, dram ve melankoliyi, hiçbir gitar grubunun hayal bile edemeyeceği ölçüde yansıtmayı başardı.

Yeni albümde Curtis Mayfield’in “Make Me Believe in You” adlı parçasını yorumladınız. İlginç bir seçim...

Öyle. Bir elektronik müzik grubundan duymayı beklemeyeceğiniz sıra dışı bir parça olsun istedik. Zor bir işti. Melodinin bir kısmını ve sözleri yeniden yapılandırmak zorunda kaldık. Çünkü ben bir soul divası değilim. Ama bu şarkı için çalışırken çok keyif aldık. Bir yandan da sanırım bu, bizim müzik zevkimizin nasıl geniş bir perspektifi olduğunu da gösteriyor. Sadece Kraftwerk ve DAF dinlemiyoruz!

"ANONİM OLMA FİKRİNİ SEVİYORUZ"

Takma isimler kullanıyorsunuz. Albüm kapaklarında hiçbir zaman yüzünüzü görmüyoruz. Yeni albümün kapağında da yine başı görünmeyen üniformalı bir kadın var. Anonimlikteki bu ısrar niye?

Pop prenseslerine benzemeyi önleyen sofistike bir hava veriyor. Grubu ilk kurduğumuzda, insanların bizi müziğimizle değerlendirmesini istedik; önemli olan cinsiyetimiz ve görüntümüz değildi. Başkalarının onlar için yazdığı şarkılardan çok, kendilerini giydiren moda tasarımcılarının ürünleriyle tanınan yıldızlardan sıkılmıştık. Biz, kendi şarkılarımızı yazıp kendi müziğimizi yapıyoruz. “Command”in kapağındaki de “Client ordumuzdan” herhangi bir müzisyen olabilir. Bizde yıldız ya da diva yok. Hepimiz aynıyız.

Konserlerde hepiniz üniforma içinde kusursuz bir görüntü sergiliyorsunuz. Müziği daha iyi yansıtmak için gizlenmek istiyorsunuz ama bu şekilde daha dikkat çekici olmuyor musunuz?

Yalan söyleyemem; sahnede ne giyeceğimizi düşünmemek çok rahatlatıcı. Sadece temiz olan üniformayı alıp düşüyoruz yola! Ama işe giderken üniforma giyme fikrini de seviyoruz. Aynen bir hemşirenin yaptığı gibi. Bu, sizi işe fikren de hazırlıyor. Biz müzik endüstrisinde birer işçiyiz sadece! Aynı zamanda bir tür “alter ego” bu. Sahneye çıkan Sarah ya da Kate değil, Client B ve Client A. Bu ayrı bir güç de veriyor.

Ayrıca resmi tavırlı kıyafetlerin elektronik müziğin beat’leriyle iyi gittiğini de düşünüyorum. O şarkıları kot pantolon ya da çiçekli elbiselerin içinde söyleyemezdim!

Translate