3 Ocak 2010 Pazar

2010'da Bu İsimlere Dikkat


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Alternatif rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE'A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later... With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox'un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

26 Aralık 2009 Cumartesi

2009 onlarsız olmazdı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Aralık 2009

Bu yıl bitmeden özellikle iki gruptan söz etmek istiyorum. Birisi Patrick Watson, diğeri The Pains of Being Pure at Heart. İkisi de birkaç hafta önce 2009’un en iyilerini sıraladığım listede yer alıyordu; ama yaptıkları müziği bugüne kadar ayrıntılı bir şekilde tanıtma fırsatı bulamadım.

Bugünkü yazımı, bu çok başarılı iki gruba ayırdığım için mutluyum. 2009’u onları yazmadan kapatsaydım, görevimi tam yapmadığım düşüncesiyle suçluluk duyardım...

PATRICK WATSON-WOODEN ARMS

Yılın en parlak gruplarından Patrick Watson, vokalde gruba adını veren Patrick Watson, perküsyonda Robbie Kuster, basta Mishka Stein ve gitarda Simon Angell’den oluşuyor.

Kanadalı grup bu yıl 3. albümü “Wooden Arms” ile tüm dünyada büyük başarı kazandı. Ancak benim hayatıma 2006’da “Drifters” adlı olağanüstü güzel bir şarkıyla girmişlerdi.

O günden bu yana sürekli ilgiyle izledim onları. Çünkü bu sıra dışı dörtlü, benim müzikteki bir hayalimi gerçekleştiriyor: Farklı ses arayışıyla deneysel çalışmalar yapıp, türler arasında mükemmel bir kombinasyon yaratıyorlar.

Aynen laboratuvarda araştırma yapan çılgın bir kimya profesörü gibi, onlar da stüdyoda değişik sesler bulma çabasına girişiyor ve o sesleri, çevrelerindeki çeşitli objeleri kullanarak kendileri yaratıp canlı kaydediyorlar.

Örneğin, “Beijing” adlı şarkıdaki bisiklet sesini elde etmek için stüdyoya bisiklet getirmişler. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran şarkıyı seçmem gerekse, bu şarkının adını veririm.

Grubun sitesine girip (www.patrickwatson.net) konser videolarını seyrederseniz, grup elemanlarının bu şarkıdaki olağanüstü performanslarını görebilirsiniz. Robbie Kuster’ın ters çevrilmiş farklı boyuttaki tencerelerden elde ettiği sesler de harika, Patrick Watson’ın müthiş falsettosu da...

Sadece vokale eşlik eden gitarla kaydedilen “Man Like You” ise, müzikal açıdan bir diğer ilginç parça. Nick Drake’i andıran yumuşacık bir vokalle şekillenen, country pop tarzında bir şarkı bu. O kırılganlığa uyacak titrek tınılar yaratmak için, şarkının girişinde akustik gitarı kaşıkla çalmışlar. Radiohead’i andıran enstrümantal “Down at the Beach” ise, bağımlılık yaratacak kadar güzel.

Uzun zamandır klasik müzikle cazı, ambient müzikle kabare-pop’u, alternatif rock’la deneysel müziği böylesine güzel bir şekilde buluşturan bir albüm dinlememiştim. Müziğin yansıttığı sinemasal etkiden mi, duyduğum seslerin çarpıcılığından mı bilmiyorum, çok etkilendim bu albümden.

Türkiye’deki konser organizatörlerine sesleniyorum: Acaba Patrick Watson’ı Türkiye’ye getirmek olanaklı mı?

THE PAINS OF BEING PURE AT HEART-THE PAINS OF BEING PURE AT HEART

Son yıllarda New York’un Brooklyn bölgesi, adeta bir müzik laboratuvarı işlevi görüyor. Yeni gruplar orada kuruluyor, müzik trendleri orada şekilleniyor... Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık tipik bir Brooklyn soundu bile var. The Pains of Being Pure at Heart da, Brooklyn’in müzik dünyasına kazandırdığı yeni gruplardan.

İtiraf edeyim, benim bu grupla tanışmam, garip isimleri nedeniyle oldu. Geçen yıl bir müzik blogunda rastladım onlara. Türkçe’de “Kalben saf olmanın acıları” adlı bir grup düşünün; müziklerini dinlemeden geçebilir misiniz? Ben de geçemedim ve internette yeni grup keşfine çıkmış bir müziksever olarak hemen araştırdım.

Grubun vokalisti Kip Berman’ın bir arkadaşının yazdığı, henüz yayımlanmamış bir çocuk öyküsünün adıymış gruba esin kaynağı olan. Dahice değil ama ilgi çekici olduğu kesin.

Önceleri kendi halinde bir arkadaş grubu olarak başlayan bu dörtlünün yıldızı 2009’da çok parladı. Bu yıl çıkan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerinde 80’lerin İngiliz popundan esintiler var; new wave, shoegaze pop ve dance-punk karışımı bir tür indie pop yapıyorlar.

Şarkılarını dinledikçe ders çalışmaktan başka derdinizin olmadığı lise yıllarına dönesiniz geliyor. Geçmişe özlem var ama geleceğin heyecanı da yok olmamış. Beni en çok çeken şey de bu oldu.

Kip Berman, “Hayatımızı sadece bisiklete binip pasta yiyerek geçiremeyiz. Kötü şeyler de oluyor dünyada. Ama biz öfkeden kudurup, bileğimizi kesecek tipler de değiliz. İkisinin arasında bir yer bulmak mümkün,” diyor.

Sonuçta albümden yansıyan hava, insana daha çok hayatın olumlu yönlerini düşündürüyor. Şarkıları, romantik, melankolik ama aynı zamanda taze umutlar da içeren hoş melodiler vaat ediyor. Onlara kulak verin.
www.myspace.com/thepainsofbeingpureatheart

-

21 Aralık 2009 Pazartesi

2009'da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor...

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi...

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı...

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi" ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

20 Aralık 2009 Pazar

İki Dönüş İki Albüm


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/19 Aralık 2009

2009’da müzikte çok sayıda geri dönüş yaşandı. Bunların arasında en önemlileri, Eminem, Alice in Chains, Blink 182, Whitney Houston, Blur, The Cranberries, Creed, Faith No More, Limp Bizkit, Phish, Public Image Ltd. ve Skunk Anansie idi.

Müzikten tamamen kopmasalar da yıllardır yeni albüm yayınlamayanlar da vardı. Bugün bunlardan ikisini ele alacağım. Birisi,1970’li yılların en popüler hard rock/ heavy metal gruplarından Kiss. Diğeri ise, bir terapi sürecinin ardından yeniden sahneye dönen pop yıldızı Robbie Williams.

KISS- SONIC BOOM

Kiss’in 11 yıl aradan sonra yayımladığı “Sonic Boom”, 3’lü bir set olarak dünyanın en büyük perakende şirketi Wal-Mart aracılığıyla satışa sunuldu. Yeni şarkılardan oluşan albümle birlikte, Buenos Aires’te verilen bir konserin DVD’si ve en sevilen şarkıların yeniden kaydedildiği bir diğer CD’nin de yer aldığı bu set, Amerika'da Wal-Mart mağazalarında sadece 12 dolara satılıyor...

Kiss, elbette sendika karşıtı Wal-Mart ile anlaştığı için Bruce Springsteen gibi pişman olup özür dilemedi... Aksine grubun solisti Gene Simmons, “Wal-Mart’ın daha fazla kasiyeri var,” diyerek kendileri için önemli olanın aldıkları para olduğunu vurguladı.

Kiss’i tanıyanlar için şaşırtıcı değildi bu. 35 yıl önce ilk kurulduklarında da, bütün stratejileri büyüklük, çok satma ve stadyumları coşturma üzerineydi. Grupla özdeşleşen abartılı yüz makyajları, parlak dar kıyafetler, Gene Simmons’un ateş yutma numaraları, duman saçan gitarlar ve lisanslanan Kiss kıyafetlerinden action figürlerine kadar, her şey bunun gereğiydi.

Şarkılarında her zaman partilerden, kadınlardan, içip dağıtmaktan söz ettiler. Bu yüzden, yaptıkları müziği seksist ve maço bulanlar oldu. “Sonic Boom”un ana teması da yine seks, kadınlar ve partiler...

Bu defa gruptan ayrılan Peter Criss ve Ace Frehley’in yerine, davulda Eric Singer, gitarda Tommy Thayer var. Gene Simmons, “Sonic Boom, Destroyer’dan bu yana kaydettiğimiz en iyi yeni albüm,” diyor ama ben bundan çok emin değilim...

Albümü dinlediğinizde hissettiğiniz ilk şey, 70’lerin klasik soundu oluyor. 35 yıl sonra aynı soundu elde etmek bir başarı mı, yoksa hiç gelişmemenin göstergesi mi? Bu tartışılır...

Albümle ilgili bu izlenimde, kaydın dijital stüdyo yerine analog ortamda yapılmasının etkisi büyük. Bu nedenle, bütün şarkılar her şeyiyle eskiyi anımsatıyor. Bu durum, nostalji yaşamak isteyenler için iyi olabilir ama açıkçası beni heyecanlandırmadı...

Çünkü müzikal anlamda bir gelişme göstermediğinizde, sürekli kendinizi tekrarlama tehlikesiyle karşılaşıyorsunuz... Yine de, 1977'ye geri ışınlanıp, bir Amerikan kasabasının barında eğlenmeyi düşleyenlere iyi gelebilir bu albüm...

ROBBIE WILLIAMS- REALITY KILLED THE VIDEO STAR

Pop müziğin en yetenekli isimlerinden Robbie Williams, yeni albümüyle yine gündemde. Yeni şarkısı “Last Days of Disco”da, “Buna geri dönüş demeyin,” diye uyarıyor bizi; ama son birkaç yıldır Robbie cephesinde olanlara bakınca ben buna başka bir şey diyemiyorum...

Çünkü 2006’da çıkan “Rudebox” adlı albümü yok farz etmek istiyorum... Listelerde 1 numaraya yükselse de, Robbie’nin bugüne kadar yaptığı en kötü albümdü bana göre. Nitekim kendisi de, daha sonra onu “kariyerinde bir intihar” olarak değerlendirmişti. Neyse ki, sonunda bu albümle asıl müzikal rotasına geri döndü...

Müziğe ara verdiği sürede kilo aldı, ilaç ve alkol bağımlılığı nedeniyle terapi gördü, sakal bırakıp Los Angeles’ta UFO arayışına girdi Robbie Williams... Son görüntülerine bakılırsa, epeyce toparlanmış ama eski süperstar havasından da uzaklaşmış sanki...

“Reality Killed the Video Star”, radyolarda çalınmaya uygun akılda kalıcı melodileriyle ortalamanın üstüne çıkan bir pop albümü. Robbie’nin X Factor adlı şovda söylediği “Bodies” ilk single olarak yayınlandı; ancak bana kalırsa, albümün en güzel şarkısı “You Know Me”.

İlginç sözlerinin yanı sıra, dinlerken bir yandan da vals yapabileceğiniz hoş bir melankolik havası var bu şarkının. John Barry’nin “Midnight Cowboy” adlı film müziğinden uyarlanan yaylılar ve piyano kullanımı dikkate değer... “Morning Sun”da ise, The Beatles’dan “I Am the Walrus”a gönderme var.

Bu albümde kendisini toplum dışına itilenlerle aynı safta görüyor Robbie. Bir pop yıldızının böyle hissetmesi oldukça şaşırtıcı... Bence bu kez içten bir karşılamayı hak ediyor Robbie. Özletmişti kendini...

Translate