8 Aralık 2007 Cumartesi

Fahir Atakoğlu Grammy Yarışında




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/8 Aralık 2007

Son olarak 2005 yılında “If” adlı albümünü yayımlayan piyanist-besteci Fahir Atakoğlu, iki yıllık aradan sonra “Istanbul In Blue” adını verdiği yeni bir albümle döndü. Kendi plak şirketi “Far & Here”den yayınlanan bu albümde sanatçıya dünyaca ünlü Kübalı ve Amerikalı müzisyenler eşlik ediyor: Davulda Horacio El Negro Hernandez, basta Anthony Jackson, gitarda Mike Stern ve Wayne Krantz, saksafonda ise Bob Franceschini. Atakoğlu, şubat ayında Amerika’da da çıkacak olan albümüyle, “Enstrümantal Çağdaş Caz Albümü”, “Yılın Albümü” ve “Enstrümantal Beste” kategorilerinde 51. Grammy’ye aday olmayı planlıyor. Yaşamını Amerika’da sürdüren Fahir Atakoğlu ile İstanbul Moda Deniz Kulübü’nde buluşup albümle ilgili ayrıntıları konuştuk.

Albümde rock ile caz müzik formlarını Türk müziğine özgü öğelerle bir araya getiriyorsunuz. Bazı şarkılarda Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasına yayılan birçok kültürden esinlenmeler var. Küresel caz yaptığınız yorumlarına ne diyorsunuz?

Hesapsız, kendiliğinden ortaya çıkmış bir durum bu. Küresel caz nedir? “World music” diye bir şey çıkıyor. Yani biz Mars’a mı müzik yapıyoruz? Bunlar müzik endüstrisinin koyduğu adlar. Ben içimden geleni yapıyorum. Küresel caz nedir bilmiyorum. Bütün dünyadaki müzisyenler zaten birbirleriyle çalmak ister. Şimdi de iletişim daha fazla ve kolay olduğu için dünya müzisyenleri daha çok bir araya gelebiliyor. Bu nedenle bütün yapılan müzik türleri de küresel oluyor.

Sizce müzikte “modern füzyon” denilen kavramın algılanışında bir değişim oldu mu? 70’lerde daha çok rock yapan caz müzisyenleri için kullanılan bu ifade, artık bütün müzikal elementlerin içinde olabileceği bir tür olarak düşünülüyor.

Aslında tekrar geliyor yani bir canlanma söz konusu. Hafif bir farklılaşma var ama o sound ya da teknolojiden dolayı oluyor. Müzikler daha alenen birleştirildiği için oluyor belki. Diğer yapılan müzikleri düşünecek olursak, benim müziğimde büyük bir fark yok. Sadece Türkiye’de doğup büyüdüğüm için ister istemez zaten içimde var olan şeyleri katıyorum.

Bestelerinizi yorumlarken birlikte çalıştığınız müzisyenleri özgür bıraktığınızı söylüyorsunuz. Stüdyoda kayda girerken ne istediğinize ilişkin kesin bir fikriniz oluyor mu, yoksa kayıt sırasında sizi de şaşırtan açılımlar söz konusu mu?

İkisi de oluyor. Ben besteyi yaptıktan sonra kendim onu stüdyomda elektronik aletlerimle çalıyorum. Daha sonra örneğin Negro’ya hem kendi çaldığımı, hem de bütün vurmalı çalgıları çıkardığım ayrı bir versiyonu gönderiyorum. Bu benim düşündüğüm ama sen ne istiyorsan onu geliştir diyorum. Yoksa ben de biliyorum bas gitarı, ama önemli olan farklı yorumları, renkleri ortaya çıkarmak. Biz bu şekilde üç gün prova yaptık. Zaten çalıştığımız stüdyonun üstünde yatılı da kalınabiliyordu. Kayıt sırasında sürekli birlikte olabildik böylece. Üç gün de kayıt sürdü. Bu süre içerisinde herkesten ufak ufak fikirler geldi, hepsi müziği benimsedi. En çok hoşuma giden herkesin kendinden bir şey katması oldu. Tam bir ortak çalışma çıktı ortaya.

GALATA KÖPRÜSÜ’NÜN HALA SÜREN ETKİSİ

“Connection” adlı şarkıyı yazarken Galata Köprüsü’nden etkilenmişsiniz. Çok sakin bir melodisi var. Aslında her zaman kalabalık ve kendine özgü bir telaş içindedir orası ama sizin o köprüyle ilgili farklı anılarınız olsa gerek.

Babam tüccardı. Ben küçükken Sultanahmet’teki iş yerine götürürdü beni. Vapura binerdik ve hep oradan yürürdük. Şarkıda duyulan melodi aklıma geldiğinde o anıları çağrıştırdı. Konuşsak çok daha derin yönleri var ama ona girmek istemem…

Neden? Nasıl bir felsefe var arkasında?

Babam her sabah o köprüden beni geçirirdi ve benim de kendisi gibi tüccar olmamı isterdi. Ben aslında köprünün diğer tarafında olmayı pek istemiyordum ama bir şekilde gidiyordum tabii. Hala Galata Köprüsü’nü her görüşümde bunu hatırlarım.

Bu durumda parçanın o kadar sakin olması ilginç aslında.

Evet, dingin bir müzik. Aslında köprüden ister istemez geçiyordum, fakat köprünün diğer tarafında yapacağım pek bir şey yoktu. O “connection”, yani bizi bir yerden bir başka yere bağlayan köprü, beni karşı tarafa götürmedi ama bu müziğe getirdi.

Albümde sizi esinlendiren başka temalar da var. İstanbul’daki çingeneler mesela…

Biliyorsunuz Ağır Roman’ın (dans tiyatrosu) müziklerini ben yaptım. Aysun Aslan’la birlikte yürüttüğümüz çok güzel bir deneyimdi. Senelerce çingene müzisyeni dediğimiz müthiş müzisyenlerle çalıştık. Amerikalıların nasıl soul, R&B müziklerini yaratan müzisyenleri varsa, bizim de müziğimizde böyle bir güç var. Ağır Roman’da yer alan iki temayı alıp burada biraz daha geliştirdim.

AŞK, ÖZLEM VE İSTANBUL

Albüme adını veren “Istanbul In Blue” adlı parçanın temeli Nihat Durak’ın “İlk Aşk” adlı filmi için yaptığınız müzik. Oldukça nostaljik bir parça. Buradaki nostaljiyi yaratan filmdeki aşk teması mı, İstanbul’un kendisi mi, yoksa ikisi de mi?

Aşk... Özlem de var, İstanbul da var. Filmin İstanbul’la bir ilgisi yok. Bir sandal sahnesi var. Birlikte bindikleri eski bir sandalı görüyorlar ve anıları canlanıyor. Orada bir melodi var, onun bir bölümünü aldım ama gerisini kullanmadım. Parçayı tamamlamam yine İstanbul’da oldu. Eşimi, oğlumu görmeyeli 10 gün olmuştu, çok özlemiştim. Hatta Sezen Aksu’nun Kanlıca’daki evindeydim. Denize sıfırdır onun evi, müthiş bir manzarası vardır. Orada onları düşünürken aklıma geldi. İstanbul’dayken onlara duyduğum özlemi yansıttım sanıyorum. Yoksa İstanbul’u mavi renge atfedilen hüzünle özdeşleştirdiğim için değil.

İstanbul rengarenk zaten. Gökkuşağı gibi.

Aynen öyle. Gökkuşağının bütün renklerini bir arada barındırıyor. Böyle bir şehir yok zaten. Düşünsenize, içinden deniz geçiyor!

Bir süredir Amerika’da yaşıyorsunuz. Müzikal anlamda besleniyor musunuz oradan?

Amerika’nın göçmen ülkesi olması cazip. Farklılıkların bir araya gelişi, bir sanatçı için yaratıcı anlamda kışkırtıcı. Aslında kendimi biraz da buradan uzaklaştırmak istedim. Kendi başıma kalayım, daha az tüketileyim diye. Seneler evvel bir röportajda, “İnsanın kanını emiyorlar” demiştim. Onu da manşete çıkarıp çok yanlış yorumladılar. Demek istediğim, burada kalınca, film müziğiydi, o proje bu proje derken, işin içine para da girince iki senede bitersin. O nedenle bir ayağımın biraz uzakta olması daha iyi.

Albümün kapağında Ara Güler fotoğrafları var. Bunun özel bir nedeni var mı?

Kapağa İstanbul fotoğrafları koymak istedim. Bence en güzel İstanbul fotoğrafları Ara Güler’e ait. İnsanla manzarayı çok muhteşem bir kompozisyon içinde ortaya çıkardığı için onları tercih ettim.

2 Aralık 2007 Pazar

Bu Filmin Müziklerine Dikkat


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu /1 Aralık 2007

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford” (Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti) ülkemizde geçen hafta gösterime giren filmlerden biri. Yeni Zelanda doğumlu Andrew Dominik’in yönettiği film, Amerika’nın en ünlü kanun kaçağının ve onu silahla vurarak öldüren 19 yaşındaki hayranının yaşamlarını konu alıyor.

Brad Pitt, Sam Shepard, Casey Affleck gibi ünlü oyuncuların başrolleri paylaştığı filmi beğenen de var beğenmeyen de. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim şey, filmin albüm olarak da yayımlanan muhteşem müzikleri.

Böylesine etkileyici bir çalışmanın yaratıcıları ise, olağanüstü yetenekli iki müzisyen: Nick Cave ve Warren Ellis. Daha önce yönetmen John Hillcoat’un “The Proposition” adlı filminin müziklerini de birlikte yapan ikilinin bu yeni eseri, adından çok söz ettirecek.

Keman, buzuki, keyboard, gitar ve mandolin gibi birçok enstrüman çalan, 42 yaşındaki Avustralyalı besteci Warren Ellis, Nick Cave’in önderliğindeki The Bad Seeds ve Grinderman adlı gruplarla uzun süredir çalışıyor. Ellis’e modern zamanın en önemli şairlerinden biri olarak tanımlanan Nick Cave ve film müzikleri hakkında sorularımı yönelttim.

Jesse James suikastini konu alan filme yaptığınız müziklerde yaylılar ve piyano mükemmel bir uyum içinde. İnsana çok dokunan, yoğun bir duygusallık var. Sanki iki sevgili konuşuyor gibi…

Böyle düşünmeniz çok hoş. Evet, çeşitli enstrümanları kullanarak, birbiriyle bütünleşen ve uyum sağlayan melodiler elde etmeye çalıştık. Müziğin öne çıkıp dikkat dağıtmasını istemedik ve filmdeki görselliği desteklemesi için uğraştık. Yaptığımız müziğin başka insanlara dokunduğunu hissetmek çok güzel.

Bu filmin müzikleri için yine Nick Cave'le bir araya geldiniz? Nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

İkimiz de iş yapıp bitirmeyi seviyoruz. Çok fazla konuşmayız ama her zaman verimli bir atmosfer yaratabiliyoruz. Bu film için önce dört gün boyunca stüdyoda saatlerce fikirlerimizi ortaya koyduk, sonra filmden bazı sahneler izledik ve sonra da yaptıklarımız hakkında yönetmenden görüş aldık. Böylece ne yapmamız gerektiğine karar verdik. Ana temaları öğrendiğimizde yaylıları devreye soktuk. Bütün bu süreç uzun zaman aldı, çünkü yapımcılar filmin son kurgusu üzerinde anlaşmakta bazı sorunlar yaşıyorlardı.

Yani filmin son kurgusunu görmeden müziği düşünmeye başladınız. Bu durumda yönetmenin isteklerini karşılayacak müzikleri nasıl besteliyorsunuz?

Andrew Dominik'in nasıl bir müzik istediğine ilişkin tam bir fikri vardı. Bize düşüncelerini anlattı, biz de onları gerçekleştirmeye çalıştık. Stüdyo aşamasındayken Nick onunla sık sık görüşürdü, müzik editörümüz Gerard McCann de kendisiyle sürekli iletişim halindeydi. Aslında filmin kurgulanmış son halinin üzerinden çalışmamamız garipti. Sonunda yönetmenin yaptığımız müzikten hoşnut kalmadığı noktalarda stüdyoya dönüp tekrar çalıştık. Üç defa oldu bu.

Çalışmanız toplam ne kadar zaman aldı?

Haftanın beş günü, üç ayrı kayıt seansı yaparak altı ay geçirdik. Ayrıca bu seanslar arasında iki tiyatro yapımı ve Grinderman grubunun albümü için de kayıtları tamamladık. Kurgudan kaynaklanan etkenler nedeniyle yavaş bir süreçti.

Sizce soundtrack albümündeki parçalar canlı performans için uyarlanabilir mi?

Elbette. Filme eşlik ederek değil ama kendi başlarına ayrıca yorumlanabilir. Nick'le yaptığım soundtrack çalışmaları filmden bağımsız olarak dinlenildiğinde kendine ait ayrı bir karakter yansıtıyor. Filmdeki ses efektlerini bire bir yansıtmak zorunda değil hiçbiri. Öyle olsa yayınlamazdık bu albümleri.

Beste yaparken müziği film mantığı içinde mi, yoksa bir albüm olarak mı düşünürsünüz ya da ikisi birden mi etkili olur?

Öncelikle film gelir. Siz bestenizi çok beğenseniz bile, eğer filmde işe yaramıyorsa olmaz. Bu da kendi albümlerinizi yaparken işleyen süreçten çok farklıdır. Onları sadece kendiniz için yaparsınız ve sadece sizin için iyi olması yeterlidir. Oysa soundtrack söz konusu olduğunda, uygunluğu belirleyecek olan şey filmin kendisidir. Aslında garip bir şekilde özgürleştirici bir deneyim bu. Çünkü normalde kendi albümünüzü yaparken hemen vazgeçemeyeceğiniz şeyleri burada hemen bir kenara itebiliyorsunuz.

Besteci Hans Zimmer'e göre, bir film yönetmeninin en çok istediği şey, filmin müziklerini yapan bestecinin başarılı olması. Çünkü besteci başarısız olursa, film de başarısız olur diyor. Siz de aynı görüşte misiniz?

Müzik, bir filmde çok kötü bir etki yaratabilir gerçekten. Kullanılan müziğin filmi destekleyici olması, bir bütün oluşturmaya yardım etmesi gerekir. Nasıl bir müzik kullanılması gerektiğini filmin kendisi gösterir zaten. Yönetmenin anlatmak istediğini ortaya çıkarmasında yardımcı bir unsur olmalıdır müzik.

Filmi izlediğinizde ne hissettiniz? İlk izleniminiz neydi?

Geçenlerde Paris'te gördüm filmi. Hoşuma gitti. Aşağı yukarı tahmin ettiğim gibiydi. İnsanın üzerinde önemli etki bırakan bir film. Casey Affleck de müthişti.

Bana göre bu en unutulmaz soundtrack albümlerden biri olacak. Yayımlanan binlerce soundtrack albüm arasında sizin favoriniz hangisi?

Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz? Umarım insanlar onu keşfeder. Ben Pat Garrett ve Billy the Kid soundtrack'lerini severim. Kubrick'in müziği kullanışına bayılırım. Kurosawa filmlerindeki müziği ve tabii Morricone'yi severim. Kendi başına karakteri olan soundtrack'leri beğeniyorum. Görüntüyü destekleyen ama onu manipüle edip başka yöne çekmeyen müzikleri tercih ederim. Aslında çoğunlukla müzik kullanılmayan filmleri daha çok seviyorum. Çünkü kulaklarım daima müziğe takılıyor ve bu imajları bastırıyor. Filmin farklı bölümlerinden kısım kısım alınmış gibi hissettiren müzik parçalarının bir CD'ye kopyalandığı izlenimini veren soundtrack'lerden hiç hoşlanmıyorum. Film olmadan da kendi başına bir bütün olarak tekrar tekrar dinlenebilen müzikleri seviyorum.

Nick Cave'le çalışmak nasıl bir duygu?

Onunla stüdyoda kayıt yapmaktan ve birlikte konser vermekten her zaman hoşlandım. Giderek daha verimli bir işbirliği geliştirdik. Bazı tiyatro prodüksiyonlarında, Grinderman albümlerinde birlikte çalıştık. Yakında yeni The Bad Sees albümü çıkacak. Ayrıca bir İngiliz beyin cerrahı hakkındaki bir belgesel için de üçüncü soundtrack çalışmamızı yeni tamamladık.

-

25 Kasım 2007 Pazar

80’lerin ve 90’ların Müziği


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

17 Kasım 2007 Cumartesi

Dave Gahan’dan İkinci Solo Albüm




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Kasım 2007

New Wave’in en başarılı temsilcilerinden Depeche Mode grubunun solisti Dave Gahan’ın ikinci solo albümü “Hourglass” sonunda yayımlandı. Gahan’ın 2003 tarihli ilk solo çalışması “Paper Monsters”dan çok fazla etkilenmemiş ve onun çok daha iyisini yapabileceğini düşünmüştüm. Çünkü bana göre, Paper Monsters’daki şarkılar Depeche Mode şarkılarındaki tutkuyu yansıtamamıştı. Oysa ses aynı sesti; müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük seslerinden birisi; Dave Gahan’ın o duyunca bir daha unutamayacağınız kadar belirgin ve güçlü bariton sesi. Kimileri o zaman, Gahan’ın grubun şarkı yazarı Martin Gore olmadan fazla bir şey yapamayacağını söylüyorlardı. Ben Martin Gore’un olağanüstü yeteneğini en çok takdir edenlerden biri olsam da onlarla hemfikir değildim. Çünkü bu görüşün, hep tartışılan Martin-Dave çekişmesinden kaynaklandığını biliyordum. Dave Gahan’ın gruptan ayrı olarak çalışma yapıp içinden geleni ortaya koymak istemesi ise, heyecanla karşılanması gereken bir durumdu.

İki yıl sonra, 2005’te Depeche Mode’un “Playing The Angel” adlı albümü çıktığında haksız olmadığımı gördüm. O albümde ilk kez olarak Dave Gahan’ın çok güzel üç bestesi de yer almıştı. Bazıları alkışlarken bazıları yine burun kıvırdı, ama Dave yoluna devam etti. Aradan iki yıl daha geçti ve şimdi çok daha sağlam bir altyapısı olan Hourglass yayımlandı. Albümde Dave Gahan’a, Depeche Mode’un turlarında davulda yer alan Christian Eigner ve yine turlarda programcı olarak görev alan Andrew Phillpott eşlik ediyor. Bu üçlünün birlikte kaydedip prodüktörlüğü de üstlendikleri Hourglass’ta elektronik öğeler çok daha belirgin bir şekilde kullanılmış. Tüm albümün miksleri ise, Beck, The Kooks ve Air gibi isimlerle çalışan Tony Hoffer tarafından yapılmış.

ŞARKILARLA “RUHA YOLCULUK”

Dave Gahan, bu albümün, içindeki yaratıcı gücü ortaya çıkarmak için büyük bir fırsat sunduğunu ve artık gerçekten kendisine ait bir sesi olduğunu hissettiğini söylüyor. Albüm yaratma sürecini ise, kendi kimliğini tam anlamıyla bulup onunla rahat olmayı öğrendiği bir dönem olarak tanımlıyor. Bu nedenle de albümü, bir tür “ruha yolculuk” olarak niteliyor. Milyonlarca insanın hayran olduğu bir müzisyen olarak tanıdığımız Gahan’ın, korkularıyla ve hatalarıyla kendi kendisini kabul etmesi kolay olmadı. İntihara teşebbüs etti, çocukluğunda yaşadığı ailevi sorunların da etkisiyle bazı psikolojik rahatsızlıklar geçirdi ve 1996 yılında Los Angeles’ta aşırı dozdan hastaneye kaldırılırken ambulansta iki dakika boyunca kalbi durdu. Tıbben ölmüştü ama mucizevi bir şekilde tekrar yaşama döndü. Tedaviye başladığı o tarihten bu yana kendini toparlaması uzun zaman aldı. Belki de bu nedenle yeni albümündeki “Miracles” adlı şarkısında, “Mucizelere inanmıyorum ama her gün mucizeler oluyor. İsa’ya inanmıyorum ama yine de her gün dua ediyorum” diyor.

Tüm albüm aslında, Dave Gahan’ın genel olarak insanlarla ve kendisiyle hesaplaşmasına dayanıyor. Yüksek temposuyla dikkat çeken “Use You” adlı şarkı, insanın kendisine ve çevresindekilere zarar vererek hayattan kaçışını anlatıyor. Benim favorim ise, mükemmel bir konser açılış şarkısı olabilecek nitelikteki “Deeper & Deeper”. Gahan’ın agresif vokaliyle birleşen endüstriyel sound, bu şarkıda olağanüstü güzel bir karışım yaratıyor. Dave Gahan’ı sahnede izleyenler, onun kitleleri nasıl etkilediğini çok iyi bilir. Seksapeli çok yüksek vokalistlerden biridir ve bunu büyük bir başarıyla kullanır. Onu sahnede bu şarkıyı söylerken, “İstediğim zaman sana sahip olacağım” diyerek konser alanını inletirken hayal etmek güç değil. Ortalığın birbirine gireceğini, birçok hayranının, özellikle genç bayanların kendinden geçeceğini tahmin edebiliyorum.

Üzerinde durulması gereken bir diğer şarkı, ilk single olarak yayımlanan ve son günlerde müzik kanallarında videosu sık sık görülen “Kingdom”. Şarkı, daha iyi bir yer varsa da bunun bulutların ötesinde değil, içinde yaşadığımız dünyada olduğu düşüncesine dayanıyor. Akılda kalıcı dinamik melodisiyle iyi bir single seçimi gerçekten.

“Hourglass”ı tümüyle dinledikten sonra, içinizde büyük olasılıkla Depeche Mode albümlerinin bıraktığı o bağımlılık yaratan melankolik etkiyi hissedeceksiniz. Özellikle kapanışı yapan “Down” adlı şarkı, bunu iyice pekiştirecek. Bunun temel nedeni, Dave Gahan’ın sesiyle özdeşleşen ve hafızalarımıza kazınan eski şarkılar mı, yoksa Gahan yine yaptı mı yapacağını?

Translate