11 Kasım 2007 Pazar

Doğanın ve Şarkıların Ülkesi: Letonya



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Kasım 2007

Sessizliğin sesini dinlemek ister misiniz? Hayır, Simon and Garfunkel’ın ünlü şarkısı “The Sound of Silence”dan söz etmiyorum. Dolayısıyla, anlatmak istediğim, toplumsal duyarsızlığı işaret eden çağrışımlar değil. Gerçek anlamdaki sessizliği; büyük kentlerde yaşayanların arayıp da bulamadıkları sessizliği kastediyorum. Eğer böyle bir arayış içindeyseniz, onu bulabileceğiniz bir yer var: Letonya’nın başkenti Riga. Şimdiye kadar gördüğüm en yeşil ve en sakin başkent. Toplam 2 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Letonya, bir taraftan Baltık Denizi’yle çevrili, diğer tarafta ise Estonya, Litvanya, Rusya ve Belarus’la sınırdaş. Aynı zamanda Baltık ülkelerinin en büyük kenti olan 800 bin nüfuslu Riga ise, özellikle Art Nouveau, Gotik, Barok ve Klasik dönem mimarilerini buluşturan çarpıcı güzellikte bir kent.

Letonya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin davetlisi olarak bulunduğum bu kentte görüştüğüm birçok kişiye, yaşadıkları kent için bir reklam sloganı belirleyecek olsalar ne diyeceklerini sordum. “Kuzeyin Paris’i” ya da “Baltıklar’ın Kalbi” diyenler çoğunluktaydı. Şu anda Letonya Parlamentosu’nda Dış İlişkiler Komisyon Başkanlığı görevini yürüten, eski Başbakan Andris Berzins’in yanıtı, “farklı etnik kökenlerin buluştuğu çok kültürlü kent” oldu. Ülkenin toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 59’unu Letonyalılar, yüzde 29’unu ise Ruslar oluşturuyor; bunun yanı sıra sayıları az olmakla birlikte Beyaz Ruslar, Ukraynalılar, Polonya ve Litvanya kökenliler de var.

Letonya’ya ayak basar basmaz, daha havaalanında hemen fark ediyorsunuz ki, halkın geniş bir kesimi, ülkenin Sovyetler Birliği ve Almanya işgalinde geçen günlerini acıyla hatırlıyor. Havaalanındaki bekleme salonlarına yerleştirilen televizyonlarda, o dönemleri yaşayanların anılarını aktardıkları belgeseller gösteriliyor. 1991 yılında Sovyetler Bloğu’ndan ayrılıp bağımsızlığını ilan eden ülkenin, 2004 yılında NATO ve Avrupa Birliği’ne girişi bir dönüm noktası olmuş. Sovyet işgalini en başından beri kınayan ve kapitalizme geçiş döneminde kendilerine destek veren Amerika’ya ve Avrupa Birliği’ne karşı Letonya’da belirgin bir sempati söz konusu. “Tarihçiler 2050 yılında Avrupa Birliği hakkında ne yazacaklar?” diye sorduğum her yetkili, büyük bir iyimserlikle, o tarihe kadar var olan sorunların aşılacağını ve birliğin güçlenerek ilerleyeceğini söyledi. Letonyalılar için Avrupa Birliği “güvenlik” anlamına geliyor. Ama “Birlik, tek kutuplu dünyada Amerika’nın gücünü dengeleyici bir unsur olmalı mı?” diye sorduğumda, “Buna gerek yok ki, birlikte çalışırız,” diyorlar.

Ülkede en çok dikkati çeken şeylerden birisi, hem kamu sektöründe hem de özel sektörde en yetkili konumda bulunan görevlilerin çok genç olması. Nereye gitseniz, karşınıza daha 30’lu yaşlarında, çok iyi eğitim almış, yabancı dil konuşabilen, dinamik gençler çıkıyor. Türkiye’nin Riga Büyükelçisi Duray Polat’ın da belirttiği gibi, Letonya halkının eski dönemde kazandığı çok önemli iki şey var: Birincisi, iyi eğitim ve geniş bir kültür. İkincisi ise, sağlam bir altyapı. O döneme duyulan tepki nedeniyle kimi Letonyalılar her ne kadar bunu pek fazla dile getirmeseler de, bu kesin bir gerçek. Sanatın ve özellikle müziğin son derece gelişmiş olduğu bir ülke Letonya. Geleneksel Ulusal Şarkı ve Dans Festivali’nin yüzyıllardır birlik sembolü olarak kutlanması da bunun göstergesi.

Türkiye-Letonya İlişkileri

Riga’da yetkililerin verdikleri bilgilere göre, Letonyalıların tatil için en çok tercih ettikleri ülke Türkiye. Oysa buna karşılık, Türklerin Letonya’yı ziyaret etmediğini söylüyorlar. Bunu küçük bir ülke oldukları için yeterince tanınmamalarına ve hala Rusya’nın bir parçası gibi görülmelerine bağlıyorlar. Bu imajı değiştirmek için de, ciddi bir atak yapmaları gerektiğinin bilincindeler. Benim yetkililere bu konudaki önerim, sahip oldukları eşsiz doğal güzelliğe ve sessizliğe odaklanmaları oldu. Ülkedeki dingin ortam öylesine çekici ki, birkaç gün için kafanızı dinlemek isterseniz, Riga gerçekten iyi bir seçenek olabilir. Seyahat acentalarının programlarına bu kenti de katmalarıyla daha ucuz tatil olanağı sağlanırsa, eminim ilgi çekecektir. Doğu Avrupa kentlerine özgü etkileyici mimarisiyle, temiz havasıyla ve parklarıyla Türk insanı için oldukça farklı bir kent burası. Üstelik insanları, diğer Kuzey ülkelerinde pek de rastlanmayacak kadar yardımsever ve cana yakın. Arnavut kaldırımlı güzelim sokaklarda dolaşırken kaybolsanız da, büyük çoğunluğu İngilizce konuşan insanlar her zaman yardıma hazır.

Ayrıca, kimi Avrupa ülkelerinde Türklere karşı beslenen olumsuz duygulardan bu ülkede eser yok. Bunda her iki ülkenin büyükelçiliklerinin karşılıklı çabaları kadar, kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla faaliyetlerde bulunan TELLFA’nın (Türkiye Estonya Letonya Litvanya Dostluk Derneği) da payı var. A. Galip İlter’in başkanlığında çalışmalarını sürdüren dernek, daha bir yıl önce kurulmuş ama kısa zamanda çok yol almışlar ve bu yıl ilk kez T.C. Riga Büyükelçiliği ile birlikte Letonya’da Türk Günleri’ni düzenlemişler. Çeşitli sergilerin açıldığı, konserlerin verildiği, Türk yemeklerinin tanıtıldığı etkinlikler, ülkede büyük ilgiyle karşılanmış. Riga’da olduğumuz süre içinde, piyanist Fazıl Say’ın 29 Ekim gecesi verdiği kapanış konserini de izleme olanağı bulduk. Dinlediğimiz muhteşem performans, Cumhuriyet Bayramı’nda o salonda bulunan bütün Türklerin gurur duymasını sağladı. Fazıl Say, ilk kez konser verdiği Riga’da herkesi tam anlamıyla büyüledi. Letonya Enstitüsü Başkanı Ojars Kalnins’e konserle ilgili izlenimini sorduğumda şu yanıtı aldım: “Fazıl Say’ın kendisine de söyledim; Jimi Hendrix’in gitar çalışı gibi piyano çalıyor!”

Letonya’da yapılan Türk Günleri’nin benzeri olarak bir süredir Türkiye’de de Letonya Kültür Günleri yapılıyor. Bu kapsamda, Letonya’nın gençlik korosu “Kamer…” 19 Kasım’da Ankara’da ve 20 Kasım’da İstanbul’da iki konser verecek. Koronun kurucusu ve baş koro şefi Maris Sirmais, Riga’da yaptığımız söyleşide, ülkedeki koro geleneğinden ve müziğe verilen önemden söz etti. Letonyalıların müzikten böylesine heyecan duymaları gerçekten etkileyici. Letonya belki ekonomik anlamda çok büyük ilişkiler içinde olduğumuz bir ülke değil, ama kültür ve sanatın iki ülke arasında çok sağlam bir köprü kurabileceği kesin.

4 Kasım 2007 Pazar

Sarah Chang’den “Dört Mevsim”




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Kasım 2007

Sarah Chang, Kore asıllı Amerikalı bir keman virtüözü. Henüz 27 yaşında ama kısa kariyerine büyük başarılar sığdıran bir harika çocuk. 4 yaşında keman çalmaya başlayan sanatçı, 8 yaşındayken dünyanın en ünlü orkestra şeflerinden Ricardo Muti ve Zubin Mehta’nın önünde başarılı performanslar gösterdi. O tarihten bu yana da, aralarında Philadelphia Orkestrası ve New York Filarmoni olmak üzere dünyanın önemli orkestralarıyla çalışmaya başladı. 1992 yılında prestijli Avery Fisher Ödülü’ne layık görülen Chang, EMI etiketiyle yayımlanan Vivaldi: The Four Seasons adlı yeni albümüyle yine dikkatleri çekti. Bu ölümsüz eseri Grammy ödüllü Orpheus Oda Orkestrası ile yorumlayan Chang, bir kentten diğer kente sürekli seyahat ettiği yoğun programı içinde sorularımızı yanıtlamayı ihmal etmedi.

Önceki albüm kayıtlarınıza baktığımızda daha az bilinen bazı eserleri tercih ettiğinizi görüyoruz. Fakat şimdi klasik müziğin en popüler eserlerinden birini kaydederek dinleyicilerinizi bir anlamda şaşırttınız.

Son yaptığım kayıtlar, Shostakovich ve Prokofiev konçertolarıydı. Bunlar olağanüstü dramatik ve çok duygusal müzikler. Onları Sir Simon Rattle şefliğinde Berlin Filarmoni’yle yorumlamıştık. Büyük orkestra, büyük şef ve büyük eserler… Bu defa buna karşıt bir şey yapmak istedim. The Four Seasons’ı kaydetmek oldukça uzun bir süredir aklımdaydı. Vivaldi’nin müziği öylesine güzel, saf ve kadınsı ki!

Vivaldi’nin müziğine özel bir düşkünlüğünüz var mı?

Kesinlikle var. Vivaldi’nin saflığını ve basitliğini seviyorum. Ana hatları çizdikten sonra yorumcuların The Four Seasons’a kendi damgalarını vurmalarını sağlayacak bir özgürlüğü yaşamalarına olanak vermesine hayranım.

Ünlü kemancı Gidon Kremer bir keresinde, “başka hiç kimsenin The Four Seasons gibi 20. yüzyılı yansıtan bir eser yazma cüretini gösteremediğini” söylemişti. Aynı fikirde misiniz?

Gidon Kremer büyüleyici bir müzisyen! Benim kendime ait düşüncelerim var ama asla Gidon Kremer’le tartışmaya girmem.

Bu eseri telefonda bekletme müziği olarak ya da restoranlarda ve asansörlerde duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?

Dehşete kapılıyorum. Bu asansör müziği değil, öyle olmamalı. Eğer bir restoranda bu müzik çalıyorsa orada yemek yiyemem. Popüler olduğu için mutluyum; bu harika, ama bu bir sanat eseri!

Orpheus Oda Orkestrası ile kayıt yapmak nasıl bir duyguydu? Üstelik, bu orkestranın en büyük özelliği şefsiz çalışması.

Hem zorlayıcı hem de eğlenceliydi. İlk kez şefsiz bir oda orkestrası ile çalmaktan dolayı büyük heyecan duydum ve bunun yarattığı sınırları zorlayıcı etkiden hoşlandım. Çok daha fazla sorumluluk gerektiriyordu ama bu tür çalışmanın getirdiği özgürlüğü de sevdim. Ayrıca hoşuma giden bir diğer şey de, orkestradakilerin göz kontağı kurup daha dikkatli dinleyerek birbirlerinin daha çok farkına varmaları ve böylece gerçek bir oda müziği icra etmeleri oldu.

Kemanla olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Yalnızca büyük bir sevgi mi var, yoksa bir tür sevgi ve bağımlılık karışımı mı söz konusu? Bazı müzisyenler çalmadıkları zaman boşluk hissettiklerini söylüyorlar. Siz de böyle hissediyor musunuz?

Aynı diğer insanlarla olan ilişkilere benziyor. Çoğunlukla sevgi var. Ama bazen de onu o kadar çok sevmiyorsunuz ve pek iyi anlaşamıyorsunuz. Fakat kemanım benim hayatımın çok büyük bir parçası ve sahnedeki sesim. Bu nedenle ona nazik davranmaya çalışıyorum! Partilere gidip alışveriş yapmak istediğim günler de oluyor. O zaman biraz ayrı kalabiliriz ama sonuçta ondan uzun süre ayrı kalamam.

8 yaşında bir harika çocuk olarak keşfedildiğinizden beri sürekli olarak çalışıp konser vermeye devam ediyorsunuz. Bugün klasik müziğin en yetenekli genç sanatçılarından birisiniz ve kendi kuşağınız için bir esin kaynağısınız. Bir müzisyen olarak başarmak istediğiniz başka bir hedef var mı?

Bugün yaptığım şeyi sürdürebilmeyi isterim. Konser vermeyi ve albüm yapmayı çok seviyorum. Bunun için kendimi çok talihli olarak görüyorum. Parmaklarım ve kalbim izin veridiği sürece bunu yapmayı istiyorum.

28 Ekim 2007 Pazar

Pink Floyd’un İlk Albümünün 40. Yılı




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Ekim 2007

Bir müzik yazarının karşılaştığı en büyük zorluklardan birisi nedir biliyor musunuz? Sürekli yeni gruplar kurulup yeni albümler çıkarken, yazılarında bunlardan bir kısmına yer verememek ve tercih yapmak zorunda kalmak. Ama ben bu haftaki tercihimi, çok eski bir grubun ilk albümünden yana kullanıyorum: Pink Floyd’un bu yıl 40. yıldönümü kutlanan ünlü albümü “The Piper at the Gates of Dawn”. Geçen ay çok şık özel bir paketle (mono ve stereo cd’ler halinde) yeniden piyasaya sürülen albümde bazı şarkıların daha önce yayımlanmamış versiyonları da bulunuyor.

The Piper at the Gates of Dawn, Pink Floyd’un orijinal kadrosunun (Syd Barrett, Nick Mason, Roger Waters ve Richard Wright) birlikte kaydettiği ilk albüm olma özelliğini taşıyor. Fakat tek özelliği bu değil. Tamamen Syd Barrett’ın etkisinde yapılan ilk ve tek çalışma bu. Pink Floyd’un ilk dönemlerinde grubun solistliğinin ve gitaristliğinin yanı sıra şarkı yazarlığını da üstlenen Barrett’ın, bu albümden sonra giderek artan uyuşturucu sorunu, grupla yollarının ayrılmasına neden oldu. Albümün şarkı sözlerinde dikkat çeken psychedelic etki, acid gitar soundu ve mizah tümüyle onun yaratıcılığını yansıtıyor. Tüm zamanların en etkili albümlerinden birisi olarak görülmesinin nedeni ise, psychedelic rock ve space rock gibi müzik türleri üzerindeki etkisi.

ALBÜMÜN ADI NEREDEN GELİYOR?

Pink Floyd’un albüme neden böyle garip bir isim verdiğini merak ediyorsanız haklısınız. Hiç de akılda kalıcı bir isim değil ama ilginç olduğu kesin. İngiliz yazar Kenneth Grahame’in 1908 tarihli kitabı “The Wind in the Willows”un (Söğütlükte Rüzgar) 7. bölümünün başlığı albüme isim kaynağı olmuş. Bugün çocuk edebiyatının klasikleri arasında sayılan kitap, hayvan karakterleriyle eğitici bir macerayı konu ediniyor. Yedinci bölümün başlığında yer alan “The Piper”, Yunan mitolojisinde çoban ve sürülerinin, ormanların ve ovaların tanrısına atıf yapıyor. “See Emily Play” adlı şarkıyı biliyorsanız şimdi biraz kafa yorma zamanı: Bu şarkı, Barrett’in halüsinojenik bir ilacın etkisiyle ormanda uyuyup kalışını ve sonra birden uyandığında karşısında gördüğünü söylediği Emily adlı kızı mı anlatıyordu gerçekten? Barrett, daha sonraları bunun yalnızca reklam için söylendiğini belirtmişti. Öyleyse şarkıdaki Emily, 60’larda Londra’da adı öne çıkan İngiliz heykeltraş Emily Young mıydı? Bu soruları yanıtlayabilecek tek kişi herhalde Syd Barrett’ın kendisiydi ve ne yazık ki, geçen yıl yaşama veda etti.

Tabii bütün bu kafa yormalar, Syd Barrett’in şarkıları yazarken kitaptan ne ölçüde esinlendiğini belirlememizi sağlamıyor. Fakat şunu söylemek mümkün: Albüm, 1967 yılında, yani hippi akımının yayıldığı, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşıp özgür cinselliğin doruğa ulaştığı, işsizliğin ve yüksek enflasyonun egemen olduğu bir dönemde kaydedildi. Bu dönemi anlamadan albümü de tam olarak anlamak olanaklı değil. Pink Floyd, Londra’daki ünlü Abbey Road Stüdyoları’nın bir odasında bu albümü kaydederken, hemen yanlarındaki bir diğer odada The Beatles “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band” adlı albümü kaydediyordu. (Belli ki, o dönemde albümlere garip isimler vermek modaymış.) Birçok kişi tarafından gelmiş geçmiş en önemli albümlerden biri olarak görülen Sgt. Pepper’s’da da aynı dönemin etkilerini görüyoruz. Bir benzerlik de, yine kullanılan çağrışımlarda…“Lucy in the Sky with Diamonds”ı hatırlayın. Lucy, John Lennon’ın oğlu Julian Lennon’ın resmini çizdiği okul arkadaşı Lucy idi. Peki ama şarkı ne anlatıyordu?

Müzikle ilgilenen ve bugün 60’lı yaşlarında olan çoğu kişinin haberdar olduğu bu bilgiler, umarım yeni kuşaklar için de ilginçtir. (En azından kendilerine “Pink Floyd olmasaydı bugün Radiohead olur muydu?” diye soranlar için…)
The Piper at the Gates of Dawn, müzik tarihinin en ilham verici gruplarından birisi olan Pink Floyd’un efsanevi solisti Syd Barrett’ın yaratıcı dehasını tanımak için en önemli kaynak. Müthiş bir hayal gücüyle bezenmiş dolu dolu bir albüm bu. Her bir şarkısının üzerine sayfalarca yazı yazılabilir, saatlerce yorum yapılabilir. Özellikle progressive ve psychedelic rock’a meraklı olanların, EMI tarafından çıkarılan bu özel albümü kaçırmamalarını tavsiye ederim.

21 Ekim 2007 Pazar

Müzik Endüstrisinde Radiohead Devrimi




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Ekim 2007

Uzun zamandır süren bekleyiş sona erdi ve sonunda ünlü rock grubu Radiohead 'in yeni albümü "In Rainbows" a kavuştuk. Kavuştuk ama aslında ortada fiziksel olarak bir CD yok. 2003 tarihli albümleri " Hail To The Thief" den sonra plak şirketi ile sözleşmesi sona eren Radiohead'in ne yapacağı, müzik dünyasında en çok merak edilen konulardan biriydi. Her zaman ticari pazarlama yöntemlerine uzak durmayı yeğleyen grup üyeleri, sonunda plak şirketlerini aradan çıkaran doğrudan satışı seçti.

Tüm albümün grubun internet sitesi üzerinden dijital olarak müzikseverlere sunulduğu bu yöntem, müzik endüstrisi için bir devrim niteliğinde. Çünkü hem tüm dünyaya müziğin asıl sahibinin müzisyenler olduğunu gösteriyor, hem de müzik endüstrisinde yeni bir dönemi başlatıyor. Şarkılar dijital ortamda yayılmaya başladığından bu yana internet üzerindeki dosya paylaşımı nedeniyle ciddi şekilde sarsılan plak şirketleri neye uğradığını şaşırırken, müzikseverler bayram ediyor. Görülen o ki, Radiohead'in başlattığı bu uygulama başarılı olursa, bu durum kar odaklı büyük plak şirketlerinin işlevinin sorgulanmasına neden olacak ve büyük bir olasılıkla diğer gruplar da bu yolu deneyecek.

DOĞRUDAN SATIŞ BAŞARILI OLUR MU?

Radiohead'in albümü dinleyicilere ulaştırmak için sunduğu iki seçenek var. Birincisi, dinleyicilerin ödeyecekleri parayı kendilerinin belirleyerek albümü internet üzerinden indirmeleri. Bunun karşılığında ne kadar ödemeyi uygun buluyorsanız onu ödüyorsunuz ya da hiç para ödemeden tüm albümü indirmeniz mümkün. radiohead.com adresine girip albümü almak isterseniz, ödenecek ücret kısmında karşınıza "It's up to you" (Size bağlı) yazısı çıkıyor ve miktarı kendiniz belirliyorsunuz. Sonra elektronik posta adresinize gönderilen ve yalnızca bir kez kullanılmaya kodlanmış bir link aracılığı ile albümün tümünü indiriyorsunuz. Üstelik gelen dosyalar DRM'siz, yani şarkıların paylaşımı için herhangi bir engel yok! İkinci seçenekte ise, yaklaşık 80 dolar ödeniyor, albümü yine internetten indirebiliyorsunuz ama daha sonraki aylarda elinize geçecek ek bir özel pakete sahip oluyorsunuz. Bu paketin içinde ekstra kayıtları içeren iki adet plak, albümün CD'si, albümde yer almayan 8 şarkıdan oluşan ikinci bir CD, şarkı sözlerinin toplandığı bir kitapçık bulunuyor.

Şimdi müzik dünyasında tartışılan konu şu: Hiç para ödemeden albümü indirmek olanağı varken kim para ödemeyi ister? Ben Radiohead'in bu cesur girişimini desteklemek adına, bir yabancı müzik CD'sine ne ödüyorsam, "In Rainbows"u indirmek için de yine aynı miktarı ödemeyi tercih ettim. Fakat bazılarının hiç para ödemeyeceğini düşünsek bile, grubun bu işten zararlı çıkmayacağını düşünüyorum. Albüm CD olarak yayınlansaydı, zaten anında internetteki bedava şarkı indirilen sitelere düşecekti.

Ayrıca, 2003 yılında "Hail To The Thief" piyasaya çıkmadan haftalar önce internetteki sitelere sızdırılmış, ama bu durum albümün satış listelerinde bir numaraya yerleşmesine engel olamamıştı. Albümü dijital olarak indirse de, orijinal CD formatında da sahip olmak isteyen sadık bir hayran kitlesi var Radiohead'in. Diğer yandan, plak şirketleri ile dağıtımcı payları ve prodüksiyon masrafları ayrıldıktan sonra, sanatçıların bir CD başına 80 sent ile 1.15 dolar arasında kazandığı belirtiliyor. Bu durumda albüm internetten doğrudan dijital olarak satılınca, alıcı bir dolar bile ödese yine aynı hesaba geliyor. Üstelik 80 dolar ödeyip özel paketi alanlar, diğer az ödeyenlerin yaratacağı açığı kapatabilir. Bütün bunların doğru çıkıp çıkmadığını yakında göreceğiz.

Albümün satışı ile ilgili bu değerlendirmelerden sonra içeriğinin nasıl olduğunu merak edenlere kısaca şunu söyleyebilirim: Radiohead, bu yedinci stüdyo albümüyle günümüzün en iyi ve en yaratıcı rock grubu olduğunu bir kez daha kanıtladı. "In Rainbows", gitar ağırlıklı, hızlı tempolu şarkılarla piyanonun öne çıktığı melodik baladları buluşturan 10 şarkılık enfes bir albüm. Daha çok "OK Computer" ile "Hail To The Thief" dönemlerini andıran bir sound dikkat çekiyor. "In Rainbows"u dinlerken kimi zaman sert gitarlara ve çılgın ritimlere eşlik ederek yerinizde duramayacak, kimi zaman da Thom Yorke 'un "Arkadaşın değil sevgilin olmak istiyorum/ Nasıl başlayıp nasıl bittiği önemli değil" diyen yumuşak sesiyle sıcacık bir romantizm dalgasına kapılacaksınız. Dileyene denemesi bedava!

Translate