röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2016 Çarşamba

ALESSANDRO CORTINI: “VINTAGE SYNTH'LERİN KARAKTERİ YENİLERDE YOK"


8.6.2016

İtalyan müzisyen Alessandro Cortini’yi pek çok kişi endüstriyel rock grubu Nine Inch Nails’e turnelerde eşlik eden klavyeci olarak tanıdı. Rock grubu The Mayfield Four’un tur gitaristi, alternatif/elektronik müzik grubu Modwheelmood’un da kurucu üyesi olan Cortini, kullandığı enstrümanlardaki çeşitliliği müziğine yansıtan bir sanatçı. Birçok gruplarla yaptığı işbirliklerinin dışında, SONOIO ve blindoldfreak adını verdiği solo projeleri de yürütüyor. 2013 yılından bu yana da, kendi adı ile yayınladığı albümleriyle deneysel müzik dünyasında adından çok söz ettiriyor. Cortini’yi analog ve modüler synthesizer’lar ile yaptığı solo kayıtlarıyla keşfedenler ise, onun aynı zamanda yetkin bir elektronik müzik bestecisi olduğunu da biliyor.

Bugüne kadar yaptığı bütün bu çalışmaların içinde, özellikle son birkaç yıldır yarattığı o özel sounda hayranlık duyanlardan biriyim. ‘2015’in En İyi Albümleri’ listemin de bir numarasına yerleşen ‘Risveglio’ onun imzasını taşıyordu. Geçen yıl Berlin Atonal’de canlı dinledikten sonra tekrar o tok, güçlü soundu duyacağım günü iple çekiyorum. Beklediğim fırsatı, nihayet 19-22 Mayıs arasında North Carolina’da gerçekleşecek Moogfest’te yakalayacağım ve kendisini hem solo performansında hem de Morton Subotnik, Sarah Davachi, Suzanne Ciani ve Richard Smith ile birlikte Buchla syhthesizer’larının yaratıcısı efsane Don Buchla’nın onuruna verilecek konserde dinleme olanağı bulacağım. Festivalden önce merak ettiklerimi kendisine sordum.

Geçen yıl Berlin Atonal’de hem solo hem de Lawrence English ile birlikte çaldığınız performansları izleme şansına sahip oldum. Benim için her ikisi de olağanüstüydü! Büyüleyici Krafwerk binasında çalmak sizin için nasıl bir histi?

Çok teşekkür ederim. Berlin Atonal’de ve Kraftwerk binasında harika vakit geçirdim. Daha mükemmel bir atmosfer, etkinlik ve kitle düşünemiyorum.

Performanslarınız için daha uygun olduğunu düşündüğünüz mekanlar var mı? Büyük binalar ya da daha ufak konser salonları gibi...

Barlar ve rock mekanları dışında karakteri olan herhangi bir yer olabilir. Benim müziğim gürültülü barlarda pek iyi sonuç vermiyor.



“MÜZİK-GÖRSEL İLİŞKİSİ: ÖZEL BİR YEMEĞİ UYGUN BİR TABAKTA SUNMAK GİBİ" 

Atonal’de çok etkileyici görseller kullandınız. Sizce canlı performanslarda görsellerin nasıl bir rolü var? Müzik ve imajlar arasındaki ilişkiyi “simbiyoz” diye niteler miydiniz?

Sonno/Risveglio performanslarımdaki görselleri Sean Curtis Patrick yaratıp kurguladı. (http://theattemptedtheftofmillions.com) Sean, albümleri dinleme olanağına sahipti; benden çalışmanın yansıttığı his, renk ve diğer hususlar konusunda bazı fikirler aldı ve sonra da kayıtların görsel versiyonlarını çok başarılı bir şekilde yarattı. Benim performanslarımda görseller müzik kadar önemli; çünkü sesle ortaya konulan içeriğin daha uygun bir şekilde içselleştirilmesini sağladıklarını düşünüyorum. Görseller, dinleyicinin beynini algılayıcı konumuna sokuyor; ekranda formatlanan haliyle işitsel ve görsel arasında bağ kurarak analiz yapmasına olanak sağlıyor. Bunu bir analoji ile anlatmak istersek, özel bir yemeği uygun bir tabakta sunmak gibi.

Son birkaç yıldır bende bağımlılık yaratan bir müzik yapıyorsunuz. İlk “Forse” albümünden “Sonno”ya ve “Risveglio”ya kadar yayınladığınız her albümde, beni anında yakalayan o tok sound var. Solo albümlerinizde yarattığınız bu soundun estetiğini siz nasıl tanımlarsınız?

Tekrar teşekkür ederim. İnsanların müziğime benimle aynı şekilde tepki vermesi, bende her zaman çok güçlü duygular uyandırıyor. Genellikle sadece kendim için müzik yaptığımdan, bu plansız oluyor. Yaşlı, bıkkın ve huysuz ruhumda derinlere inip iz bırakacak şeyler kaydediyorum. Bu nedenle başkalarının da o müziklerden aynı duyguları hissetmesi çok şaşırtıcı. Bunun dışında nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyorum.


“ESKİ ENSTRÜMANLAR İDEAL BİR GRUP ARKADAŞI

Birçok enstrüman çalıyorsunuz ama sizi özel olarak analog synthesizer’lara çeken ne?

İnsani bir şey yaratmak için dışarıdan yapılan insani etkiden bağımsız olmaları; özellikle üzerinde çalışma zevkini yaşadığım bazı eski enstrümanlar için durum böyle. Modern analog enstrümanlarla çalışmak benim için çok zor. Çünkü vintage makinelerin sahip olduğu karakteri ve belirsizliği onlarda aynı ölçüde bulamıyorum. Eskilerde zamanla ortaya çıkan bozulmalar, farklı bir karakter yaratıyor. O enstrümanlar kusursuz değil. Bazıları tümüyle çalışıyor durumda olmayabiliyor; hatta tasarımları sorunlu oluyor. Ama limitleri de aldatıcı; bu da benim onlara vereceğim tepkileri kışkırtıyor. İdeal birer grup arkadaşı gibi bu enstrümanlar. Bazı durumlarda onlardan daha genç olsam da, sonuçta ben de yaşlıyım. Onların da benim gibi sağlık sorunları var ve bazen de garip kokuyorlar!

“Forse” serisinin tümünü dünyada sadece 13 adet kalan eski bir Buchla synthesizer ile kaydettiniz. Onu özel olarak tercih etmenizin nedeni neydi?

Görünüşü, hakkında duyduklarım ve çok ender bulunuyor olması diyebilirim. O aleti bulmak için sekiz yıl uğraştım. Sonunda Don Buchla’nın prototip olarak ilk yaptığı aleti buldum. Modern versiyonundan farklı bir sese sahip. Onun önüne oturduğumda beni nereye doğru çekeceğini bilmiyorum, sanki bir satranç oyunu oynar gibi hissediyorum. Bucha en başından beri bana hitap etti. Çünkü klavye çalanlar için yapılmamıştı, bana bir oyuncak gibi geldi.

Bob Moog bir keresinde, “Önceden ayarlanmış efektleri olan ya da önceden kaydedilmiş sample’ları çalan herhangi bir enstrüman, synthesizer değildir,” demişti. Hemfikir misiniz?

Bence kategorizasyon çağı çoktan sona erdi.

Analog synthesizer’lar ve modüler sistemler son yıllarda oldukça popüler. Bütün o büyük yazılım devriminden sonra donanıma bu ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Yazılım gibi donanıma da ilgi hep var olacak!

Ama aynı zamanda bazı müzisyenler analog synth’lerin fazla abartıldığını söylüyor. Sanırım analog mu dijital mi tartışması hiç bitmeyecek.

Ben o tartışmaları umursamıyorum. Yaratıcı olmak için ihtiyacınız neyse onu kullanırsınız...

Şu anda kullandığınız ekipman nasıl? Favori enstrüman ve yazılımlarınız var mı?

Artık favorilerimi çalmıyorum çünkü sadece belli bir süre için favorim oluyor, sonra değişiyor. Aslında içimdeki çocuğu canlı tutmaya çalışıyorum; bu nedenle de kendimi eğlendirmek için bir enstrümandan diğerine sıçrayıp duruyorum. Birkaç tanesi dışında diğerlerinin hepsi eski döneme ait. Çünkü eskilerin sesi daha farklı.


"TEK BİR ENSTRÜMANA YOĞUNLAŞMAK KENDİ LİMİTLERİMİ ZORLAMAK İÇİN İYİ"

Eski aletleri kullanan ve aynı zamanda da teknolojiyi izleyen bir müzisyen olarak bu çalışma yönteminin yaratabileceği olasılıklar nedeniyle şaşkınlık yaşadığınız oluyor mu?

Daima oluyor. Bunu hissetmeden çalışmayı öğreniyorum ama benim kuvvetli yanım kesinlikle söyleyeceklerimi sınırlı araçlarla söylemekten geliyor. Her şeyden bir parça olsun istemiyorum. Bu nedenle tek bir enstrüman alıp onun limitlerinin sonuna kadar gitmeyi seviyorum. Tek bir enstrümana yoğunlaşıp ona bağlı kaldığımda, kendi limitlerimi zorladığımı fark ettim. Bu şekilde daha yaratıcı olduğumu düşünüyorum.

Synthesizer enstrümanının yansıtma/dışavurum etkisini nasıl görüyorsunuz? Terry Riley, synthesizer’ları bu açıdan çok etkin görmediğini söylemişti.

Hepimiz farklıyız. Dışavurum bir işlev olarak sadece kullanılan enstrümanla ilgili değil, kullanıcının onunla neler yapabileceği de önemli. Bugün Eurorack sistemlerini kullanan insan güruhunu bir düşünün. Gözlerinizi kapayın ve dinleyin. Duyuyor musunuz? Hayır mı? Demek istediğim bu işte... Daha çok insanın enstrümana yaklaşımıyla ilgili bir durum bu. Yaptığım müziklerde ortak payda benim, enstrüman bir renk. Bir kitabı farklı dillere çevirebilirsiniz ama mesaj aynıdır. Ben de enstrümanları böyle görüyorum.

“İnsanlar: Karşılıklı tepki, zorlanma, etkileşim ve iletişim
Makineler: Bir ayna gibi ama sinir bozucu da olabilir”

Bob Moog’a synthesizer’lar insanların yerini almasından endişe edip etmediği sorulduğunda, “Bundan hiç endişe duymadım. Öncelikle bir synthesizer ile müzik yapabilmek için müzisyen olmanız gerek,” demiş. Siz ise bir röportajınızda, “Synthesizer’ın kendisini bir grup üyesi olarak görüyorum,” demiştiniz. Daha önce birçok grupta yer almış bir müzisyen olarak sizden gerçek insanlar ve synthesizer’ları grup üyeliği açısından karşılaştırmanızı istesem ne dersiniz? 

İnsanlar: Karşılıklı tepki, zorlanma, etkileşim ve iletişim. Birlikteliğin tek tek bireylerden daha iyi olma fikri. Makineler: Size kendinizi gösteren bir ayna olabilir, ama aynı zamanda sinir bozucu da olabilir. Çalışmadığında sizi kızdırıyor ama size yanıt vermiyor.

İstediğiniz bir özelliği synthesizer’lara ekleme olanağınız olsa, neyi eklerdiniz?

Çocukken müzik yapmaya aşık olmamı sağlayan aynı sesleri çalmasını isterdim.

Bu ay Moogfest’teki performanslarınız için çok heyecanlıyım. Don Buchla’ya adanan konserde ne çalacaksınız?

“Forse” albümlerimden parçalar çalacağım. Sahneyi Richard, Sarah ve Suzanne ile paylaşıp Don’a saygı duruşunda bulunacağımız için çok heyecan duyuyorum. Hepimiz Don’ı çok seviyoruz.

Sabırsızlıkla bekliyorum!

Teşekkür ederim!


(Bu röportaj ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlandı. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331795080828/zulal-kalkandelen-alessandro-cortini-roportaj)

(Fotoğraf bana aittir.) 


“TEKNOLOJI VE SANATSAL DIŞAVURUM BİRBİRİNE BAĞLI GÜÇLER"


8.6.2016

Günümüzde elektro-rock’ın öncüsü olarak değerlendirilen Silver Apples ile bir gün röportaj yapacaksın denilse inanmazdım ama Moogfest sayesinde bu olanağı yakaladım. Kapağında gümüş rengi iki elma resminin yer aldığı 1968 tarihli Silver Apples plağı, koleksiyonumdaki en değerli plaklardan birisi. 48 yıl önce kaydedilen o plaktaki müziğin ufuk açıcı deneysel karakteri bugün dahi birçok müzisyeni etkilemeyi sürdürüyor.

Silver Apples gibi deneysel bir gurubun 1960‘ların New York müzik sahnesinde yer alan klasik rock grubu Overland Stage Electric Band’in içinden çıkmış olması gerçekten ilginç. Vokalist Simeon Coxe, o dönemde 1940‘ların osilatörlerini performanslarda kullanınca grubun diğer üyeleri bundan çok rahatsız olmuş ve sonunda Simeon ile davulcu Danny Taylor ayrılıp Silver Apples adında yeni bir grup kurmuş. Willam Butler Yeats’in “The Song of the Wandering Aengus” adlı şiirinden esinlenip isimlerini Silver Apples olarak seçmiş ikili. Café Wha? başta olmak üzere New York’un önde gelen alternatif müzik mekanlarında ve herkese açık, ücretsiz festivallerde o yıllar için oldukça şaşırtıcı bir sound geliştirmişler. Simeon, eski osilatörleri kontraplak ve kablolarla birbirine bağlayıp wah-wah pedalları ve telgraf tuşlarıyla donatarak kendi enstrümanını yaratmış. Sonuçta çoğu hafta sonu kentin parklarında yaklaşık 30 bin kişinin önünde çalar hale gelmişler.

Geceleri New York’ta Record Plant’te yaptıkları kayıtlar sırasında çoğu kez Jimi Hendrix ikiliye eşlik etmiş. “Silver Apples” (1968) ve “Contact” (1969) olmak üzere iki albümü bağımsız plak şirketi Kapp Records etiketiyle yayınlayan grup, bu şirket MCA Records bünyesine girince kaydettiği üçüncü albümü 1970‘den sonra yayınlayamadı ve bunun sonucunda da 1970’de dağıldı. 1994’te Alman plak şirketi TLC her iki albümün de bootleg CD’lerini yayınlayınca yeniden Silver Apples’a yeniden bir ilgi başladı ve Simeon 1996’da grubu Xian Hawkins ve Michael Lerner ile yeniden kurdu. O yıllarda Simeon, Danny Taylor’ın izini kaybettiği için katıldığı radyo programlarında “Danny’nin yerini bilen varsa söylesin” diye duyurular yapardı. Sonunda Danny Taylor da bulundu ve çok sayıda yeniden birleşme konserleri verildi.

Taylor’ın elindeki gün yüzüne çıkmamış Silver Apples albümünün kayıt bantları ortaya çıkınca, üçüncü albüm “The Garden”, 1998’de yayınlandı. Aynı yıl Simeon, turne otobüsünde geçirdiği kaza sonrası boynunu kırınca, grubun bir sonraki albüm için planları ertelendi. Onun ertesinde de Silver Apples’ın faaliyetleri bir kez daha kesildi. Danny Taylor, 2005’te yaşama veda edince, Simeon 2007’de tek başına Silver Apples olarak turneye çıktı. O günden bu yana da yılda bir ya da iki festivalde çalıyor. Bu yıl ben de North Carolina’nın Durham kentinde 19-22 Mayıs tarihleri arasında yapılacak Moogfest’te ilk kez kendisini canlı dinleme şansına sahip olacağım.

Festivalden önce müzik tarihini etkileyen 78 yaşındaki bu efsane müzisyenle söyleşme fırsatı buldum.


KLASİK ROCK ŞARKICILIĞINDAN ELEKTRONİK MÜZİK ÖNCÜLÜĞÜNE

Bir röportajınızda, “Rock ‘n’ Roll’a sadece bir şarkıcı olarak katıldım. Tek yaptığım sahnede öne çıkıp şarkı söylemek ve biraz hareket etmekti,” demiştiniz. Klasik rock yapan bir grubun vokalisi olarak elektronik müziğin öncülerinden biri haline nasıl geldiniz?

Klasik müzik yapan bir arkadaşımın 1940‘lardan kalma bir osilatörü vardı. Klasik müzik plakları dinlerken onu da çalardı. Bir gece ben de aynı şeyi bir rock müzik plağı ile denedim. Hangi plak olduğunu unuttum, o dönemde çok dinlenenlerden biriydi ama bunu dener denemez takılıp kaldım. Sonra aleti o sırada çaldığım gruba götürdüm. Onlar uzun gitar emprovizasyonlarına dalmışken bir seferinde ben de osilatör ile eşlik ettim. Ben ortaya çıkan sounda bayıldım, dinleyiciler çok sevdi, çaldığımız kulübün işletmecisi çok sevdi ama gruptaki gitaristler nefret etti. Sonunda hepsi bu yüzden grubu bıraktı. Müziğe çok geleneksel bir yaklaşımları vardı; ben onlara bu atonal sesleri dinletince ne yapacaklarını bilemediler. “Bu ilginç!” diyeceklerine onu reddettiler.

Sizin saykedelik rock ile basit eski osilatörleri bir araya getirme kararınızı ne tetikledi?

O gece olanlar ve şans eseri davulcu Danny Taylor’un da bu yeni deneyimden hoşlanması etkiledi. Böylece ikimiz bir arkadaşımızın mekanında deneysel soundu geliştirmek için çalışmaya başladık.

“Klavyeci olsaydım Silver Apples muhtemelen hiç ortaya çıkmazdı,” demiştiniz. Bunun nedeninden söz eder misiniz?

Eğer bir enstrümanı iyi çalmayı biliyor olsaydım, osilatörü keşfetmeye çalışmazdım. Diğerleri enstrümantal doğaçlamalar geliştirirken ben hiçbir şey yapmadan duruyordum ve bundan sıkılıyordum. Sadece tef ve biraz da marakas çalabiliyordum ama bunların rock grubunda yeri olmadığından hiç kullanamadım. Bir şeyler yapmak için osilatörü denedim.

Saykedelik rock’tan önce ne tür müziklere ilgi duyuyordunuz?

R&B, Broadway müzikalleri, klasik müzik... Hemen her şeyi dinlerdim, hâlâ öyle.


“DİNLEYİCİLER İLK 10 DAKİKA BOYUNCA BİZE BAKAKALIRDI!"

Silver Apples’ı ilk kurduğunuzda synthesizer ya da elekronik klavyeniz yoktu, sadece New York’taki askeri malzeme satan dükkanlardan topladığınız, İkinci Dünya Savaşı dönemine ait aletlerle geliştirdiğiniz kendi enstrümanınız vardı ve Danny Taylor davul çalıyordu. Kendi enstrümanınızı yapma düşüncesi nasıl gelişti?

Eğer bir synth almaya paramız yetseydi bile onu nasıl çalacağımı bilemezdim. Ama kendi osilatörümü yapmayı öğreniyordum. Ekipman yokluğu ve bir enstrümanı tam olarak çalma yeteneğimin olmayışı beni daha yaratıcı deneyler yapmaya itti.

60‘ların rock gruplarında elektronik alet kullanan kimse yoktu. Bunu canlı performanslarda yapan ilk siz oldunuz. Dinleyicilerden nasıl tepki aldınız?

İnsanlar ilk 10 dakika kadar bize sadece öyle bakakalırdı. Ama ne zaman ki Danny’nin benim  loop’a alınmış ritimlerime eşlik eden tekrarlara dayalı tribal davul vuruşlarına eşlik ederler, o zaman elektronik soundun garipliğine kapılır ve dans etmeye başlayıp heyecanlanırlardı. Böylece hepimiz gerçekten eğlenirdik.

Silver Apples’ın tribal ritimleri büyüleyici melodilerle buluşturarak yarattığı basit sentezler gerçekten hipnotik. “Oscillations” adlı şarkıyı 1968’de yayınladığınızda zamanının çok ötesindeydi.

Onu Kapp Records’ın ufak bir yatak odası büyüklüğündeki kendi stüdyosunda, daha önce piyano dışında hiçbir şey kaydetmemiş olan bir ses mühendisinin kullandığı 4 kanallı deck üzerinde kaydettik. Esasen canlı bir kayıttı.

Silver Apples, 60‘larda New York’un Aşağı Manhattan bölgesindeki sanat çevresinde gelişti. Greenwich Village’deki ünlü Café Wha? gibi mekanlarda ve ücretsiz festivallerde çalıyordunuz. O dönemden anılarınızı düşününce aklınıza ne geliyor?

Max’s Kansas City’de happy hour sırasında ücretsiz dağıtılan tavuk kanatlarını ve orada takılan insanları hatırlıyorum. Orada bir yıl boyunca üst katta çalmasına izin verilen tek grup bizdik. Orada kurduğumuz bağları anımsıyorum.


“JIMI HENDRIX KADAR ÇILGIN OLMAYA ÇALIŞIRDIM"

John Lennon ve Jimi Hendrix, ilk hayranlarınızdandı. Hatta Jimi Hendrix’in sık sık sizinle jam session’lara katıldığını biliyorum. Onunla geçirdiğiniz döneme dair neler hatırlıyorsunuz?
Tatlı dilli, her tür müziği seven, kibar ve çok parlak bir insandı. Gitarıyla olabildiğince ahenksiz sesler çıkarır, beni de osilatörle bunu yapmaya teşvik ederdi. Onun kadar çılgın olmaya çalışırdım.

Günümüzde birçok grup Silver Apples’a saygı duruşunda bulunuyor. Ne hissediyorsunuz?

Onur duyuyorum!

Elektronik müziğin önde gelen prodüktörlerinden Moby bir keresinde, “Silver Apples, 1968‘de bugün bildiğimiz elekronik müziği icat etti,” demişti. Bu konudaki görüşünüz ne?

Moby ile Londra’da iTunes Festival’da çaldık. Bunu orada dinleyicilere söyledi. Onun ve diğer müzisyenlerin böyle düşünmesi beni onurlandırıyor.


“MÜZİĞE EN ÇOK ÖDÜL TÖRENLERİ ZARAR VERİYOR"

Müzik yaptığınız bunca zaman içinde teknoloji çok değişti ve bunun müzik yapımı ve müziğin algılanışı üzerinde doğrudan etkileri oldu. Bu teknolojik gelişmeleri kendi ekipmanınıza yansıtabildiniz mi?

Evet. Teknoloji ve sanatsal dışavurum giderek birbirine bağlı güçler haline geldi. Birisi bir adım atıyor, diğeri ondan etkileniyor ve böyle devam ediyor. Ben hâlâ osilatörleri sahnede canlı çalıyorum ama 16 tanesini yanımda götürmüyorum. Çok külfetli bir iş bu!  Ritimler ve Danny’nin çaldığı davul kısımlarının örneklemeleri için kullandıklarımı yanımda taşıyorum.

Bu ay Moogfest’e hazırlanırken aklınızda nasıl bir performans var?

Erken dönem şarkıları bu yaz yeni yayınlanacak yeni materyallerle bir araya getirecek bir set düşünüyorum.

Son olarak sizce günümüzde modern müziğe en yıkıcı etkiyi ne yapıyor?

Ödül törenleri.

Teşekkür ederim! Moogfest’te sizi dinlemek için sabırsızlanıyorum!

(Bu röportaj, ilk olarak Red Bull Müzik'te yayınlandı. http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331793244407/silver-apples-simeon-coxe-roportaji)

(Fotoğraflar bana aittir.)


GÜNEŞ VE UZAKLIK; KARANLIK VE YAKINLIK; HUZUR VE GÜVENSİZLİK EKSENİNDE “APHELION”


8.6.2016

İlk albümü “Aphelion”u geçen ay yayınlayan İpek Görgün, ilk gençlik yıllarında Ankara’nın yeraltı müzik sahnesinde yer alan gruplarda başlayan serüvenini 2000’lerde İstanbul’a taşıdı. Sürekli evrilen müziğini zaman içinde çok boyutlu derin bir elektronik yapıya kavuştururken; ses, sessizlik ve gürültü üzerine akademik çalışmalara başladı. Bilkent Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi okuduktan sonra, Galatasaray Üniversitesi’nde Felsefe dalında yüksek lisansını aldı ve bugün de İTÜ MİAM’da Sessel Sanatlar doktorasını sürdürüyor. Müziğin yanı sıra, şiir ve fotoğraf alanında da çalışmalar yapan İpek Görgün ile disiplinlerarası sanatı; ses ve sessizliği; gürültünün cazibesini ve yeni albümü “Aphelion”u konuştuk.


Özgeçmişinize baktığımda Ankara’nın Aşağı Ayrancı semtinde büyüdüğünüzü öğrendim. Hemşehri olmamızın yanı sıra, aynı mahalleden olduğumuz anlaşılıyor. Sakin ve samimi bir atmosferi vardı o mahallenin. SSK İşhanı’nın içindeki Baraka adlı bara sık gider, yerel grupları dinlerdim. Siz de orada 17 yaşındayken Four Handle One Scandal adında bir ska-punk grubunda davul çalarak ilk konserinizi vermişsiniz. 17 yaşına gelene kadar müziğe ilginizi yönlendiren temel etkenler nelerdi?

Evet, hemşehriyiz ve aynı mahalledeniz! Hoşdere Caddesi'ndeki parkın karşısında oturuyorduk biz de, sonradan Çankaya'ya taşındık; ama çocukluğumda Ayrancı'nın apayrı bir yeri var. Hâlâ Hoşdere'deki son duraktan geçerken duygulanırım. Baraka da çok güzeldi; gittiğim ve hatta çaldığım zamanlarda 18'imi doldurmamıştım. Hanın karşı tarafındaki Limon'u da sayarsak, öğrenci pasosu ile girebildiğim iki yerden biriydi.

Başlangıçta ailem, okuduklarım ve arkadaşlarım, müzik ilgimin şekillenmesinde önemli rol oynadı. Evde ağırlıklı olarak Türkçe ve yabancı pop, TSM, Halk Müziği ve Klasik Batı Müziği dinlenirdi. Benim favorilerimse Nilüfer, Seyyal Taner, Coşkun Sabah, Michael Jackson ve Elvis Presley idi. 12 yaşındayken kuzenim beni grunge ile tanıştırdı. 1997 civarında Shades ve Hayri Müzik'e gitmeye başladım, oradan Stüdyo İmge kitapları, fanzinler, demolar derken rock müzikle daha içli dışlı hale geldim.

İlk L7 dinlediğimde ise 13-14 yaşlarındaydım. Sonrasında Hole ve 7 Year Bitch geldi. Böylece punk rock'a kadınlar üzerinden geçiş yapmış oldum; devamında İngiliz, Amerikan ve Alman punk gruplarının albümlerini toplamaya başladım. Çiğ ve düşük kaliteli seslere olan sevgimse beni nihayetinde İsveç crust'ına ve eski usül hardcore'a getirdi. Çok yakın bir arkadaşımın black metal ve grindcore tutkusu da müzikal anlamda çok şey kazandırdı. Siz de bilirsiniz; o zamanlar Ankara'da sokakta ve parklarda sosyalleşilirdi. O yüzden buralarda tanıştığım arkadaşlarımın da bana çok şey öğrettiğini düşünüyorum.



DİSİPLİNLERARASI ÇALIŞMANIN ÇOK BOYUTLU SONUÇLARI

Siyaset bilimi eğitimi, felsefe yüksek lisansı ve şimdi de Sessel Sanatlar doktorası... Yine kendime bir yakınlık hissettim. Ben gazetecilik okuyup, siyaset bilimi yüksek lisansı yaptım; bunu müzik yazarlığı ile buluşturup iyi bir denge sağladığımı düşünürdüm hep. Elbette müzik yapmak çok daha farklı bir durum ama şunu merak ediyorum: Siyaset ve felsefe eğitiminin bugün yaptığınız müzik üzerinde dolaylı ya da doğrudan etkileri oldu mu?

Öncelikle disiplinlerarası çalışmak hakikaten zormuş. 16 akademik yılın sonunda ancak bunu söyleyebilirim -ki öğrenim geçmişinizden dolayı derdimi anlıyorsunuzdur.
Siyaset biliminden sonra felsefe, devamında sessel sanatlar okumak başta biraz alakasız duruyor; ama sessel sanatlar çalışırken bir anda teknoloji tarihini araştırabiliyorsunuz, bu da sizi siyaset tarihi, felsefe ve bilim tarihine yöneltebiliyor. İki örnek vereyim:

Endüstri devriminin üzerinden insanların dinleme biçimlerine bakarken fabrikalardaki gürültü oranları ve yeni teknolojilerin yarattığı gürültüler devreye giriyor. Tarih okuması yaparken insanların seslerle ilişkisi siyasi bir bağlama oturmaya başlıyor: makinelerin, trenlerin, radyoların sesleri ve çalışanların ürettiği sesler... Bu seslerin iletilme biçimlerini tartışmaya başlıyoruz; böylece yeniden üretim ve temsil gibi konular, işin felsefi boyutta da tartışılmasına alan açıyor.

Başka bir örnek de ses algısı üzerinden verilebilir; beyinde seslerin nasıl algılandığını araştırmak için yola çıkarken konunun teorik boyutu da konuşuluyor; zaman-mekan algısı, hafıza ve içerik problemleri başlıyor -ki bunları hem felsefe hem de psikoloji üzerinden incelemek mümkün. İşin içine bir de deneyim ve bedensellik aşamaları eklendiği takdirde maruz kalan/maruz eden tartışması karşımıza çıkabiliyor; bu da tercihe göre bizi siyasete ve felsefeye götürebilir.

2000’lerde Ankara’da kurduğunuz avangart rock grubu Bedroomdrunk’ta yaklaşık 11 yıl boyunca vokalist ve bas gitarist olarak yer aldınız. O dönemde yaptığınız müziği dinlediğimde köklerini punk, doğaçlama ve saykedelik rock’tan alan sert ve güçlü bir sound çıkıyor karşıma. O noktadan bugünkü solo elektro-akustik kayıtlara geçişiniz nasıl oldu ve o dönem size neler kazandırdı?


Saykedelik rock'tan ziyade, punk/post-punk ve Seattle rock'ının etkisi sanki daha fazlaydı bizde. Öte yandan, enstrümanlarımıza tam anlamıyla hakim değildik. Parçaları yazarken, sahneye çıkarken hep sıfırdan başlıyorduk ve bu heyecan bizim müziğimize yansıyordu; çünkü sürekli bir şeyler keşfedip hızla paylaşıyorduk.

Elektronik müziği üniversiteden itibaren dinlemeye başlamıştım ve bilgisayarın deneysel müziğe ciddi anlamda dahil olduğunu görmüştüm; ama kafamda net bir fikir yoktu. Bir süre Bedroomdrunk'tan İlker Cece ile Coquelicot'da çaldık ve ikimiz de Fruityloops ve Cubase ile haşır neşir olduk. O sıralar Mehmet Kemaloğlu ile Slowcore Sunset'i de devam ettirdik, bu defa da işin içine Logic girdi. Sonrasında Osman Kaytazoğlu ve Erdem Dicle ile Oliva Gray Away/Vector Hugo projeleri başladı. Ben hâlâ bas gitarın tını açısından olanaklarını araştırırken, 2009 yılı itibariyle Osman da algoritma kavramını hayatıma komple sokmuş ve böylece başımı yakmış oldu!
 
Bedroomdrunk ise bana icracı ve besteci olarak çok şey kazandırdı. Şu an malzeme ve katmanlar üzerine daha fazla düşünsem de, sıfırdan başlama duygusunu hiç bırakmadım. O dönemlerde edindiğim doğaçlama pratiği sayesinde sesle uğraşırken net bir plan yerine içgüdülerimle ilerleme imkanım oluyor. Ayrıca hatalardan yeni malzemeler ve fikirler çıkarmayı öğrendim; zira hâlâ bir sürü hata yapıyorum ve çalışırken tıkandığımda bunlar yolumu açabiliyor.



SONIC YOUTH İLE GÜRÜLTÜYÜ KEŞİF

Gürültünün de güzel olabileceğinin farkına ilk ne zaman vardınız?

Lisedeyken istemsiz bir şekilde hep daha gürültülü parçalara yöneliyordum; ama bunun tam anlamıyla farkına varmam ve adını koymam, Sonic Youth'un 16 yaşındayken dinlediğim 'Sister' albümü ile oldu.

İlk albümünüz “Aphelion” standart dışı kullanılan sesler ve ritim bozuklukları ile dokunan bir tür ambient noise. Tam olarak içine girebilmek için ya yalnız olmayı gerektiriyor ya da birden fazla kişi varsa birbirlerinden soyutlanmaları için sesin yüksek olduğu karanlık bir mekanda bulunmayı talep ediyor. Bunu fark ettiğimde yüksek lisans tezinizin konusu ile bir bağlantı kurdum ister istemez. “Heidegger'in Varlık ve Zaman'ında Beraber ve Yalnız Olmanın Sessizliği” üzerine çalışmışsınız. Aphelion’u dinleme deneyimimden yola çıkarak onu bu çerçevede değerlendirebilir miyiz?


Tezim Heidegger'in beraber ve yalnız olan/olmak kavramlarında sessizliğin yeri üzerineydi.  Heidegger için sessizlik, durmak bilmeyen gündelik sohbette de bizi yakalayabilir; bazen bir insan saatlerce konuşur ama aslında hiçbir şey söylemez. Bir yandan da sessizlik, hiçlikle ilişkilidir ve varlığın gündelik yaşamdan, genel-geçer kimliklerden ve tanımlardan farklı olan otantik varoluşunun çağrısını duyabilmesi için gereklidir.

Benim sorguladığım şey ise, gündelik yaşantıda sessizliğin ani müdahaleleriydi. Sohbet esnasında 'öteki' ile beraberken yaşanan garip sessizlikler, varoluşun (Heidegger için) en kritik anlarında geride kalanların birbiriyle kurduğu iletişimdeki sessizlik gibi. Günlük, genel-geçer olma haline rağmen bu tarz sessizliklerin de aslında kökenini hiçlikten aldığını, bu  'garip' sessizliklerin günlük varoluşu bir anda kesintiye uğrattığını ve bizi ansızın boşlukla yüz yüze bıraktığını düşünüyorum.

Bunu albümüme bağlamam ise haddimi aşmak olur. Müzikal deneyimin duygusal bağlamda son derece kişisel olduğuna inanıyorum. Bu konuda kendimce söyleyebileceğim tek şey, beste yaparken her bir sessizlik anı için düşündüğüm ve sessizliğin bazen birçok sesin içinde de bulunduğunu hissettiğim yönünde olabilir.

Ses, sessizlik ve gürültü ekseninde gelişen bir müzik yapıyorsunuz. Ses ve gürültünün dışında bir müzisyen olarak sessizliğe merakınız nereden kaynaklanıyor? Sylvain Chauveau ile kısa bir süre önce yaptığım röportajda bu soruma, “Sessizliğin içinde yanlış bir ses yok. Belki de bir mükemmellik formu ya da onun illüzyonu veya meditasyon şekli,” diye yanıt verdi. Sizinkini merak ediyorum.


Burada ben de bir alıntı eklemek isterim; John Cage'in dediği gibi, mutlak sessizlik diye bir şey yok; her şey sussa kalp atışımız, kulak çınlamalarımız var. Peki sessizlik sürekli form değiştirebiliyorsa, bir an görüntünün tamamı, bir an negatif alan ya da bütün varlıkların var olmasını sağlayan sonsuz bir yokluk haline gelebiliyorsa, onu nasıl tanımlayabiliriz?

Sessizlik, koşullara bağlı olarak kabul veya ret anlamlarını taşıyabiliyor. Yaratıma imkan veriyor; ama bizi yıkma gücüne de sahip. Tam yakaladığımızı sandığımız anda ise sessizliği kaçırıyoruz. Onu bir şekilde hissedebiliyoruz, hakkında konuşabiliyoruz; ama net bir şekilde tanımlayamıyoruz, çünkü sürekli fonksiyon ve biçim değiştiriyor. Bu meditasyonda da yaşanan bir durum aslında, içinde bulunduğumuz anı tanımlamaya başlar başlamaz onu yitiriyoruz. Sanırım sessizlikle ilgili beni cezbeden şeylerin başında bu geliyor.

Bir de canlı çalarken özellikle kontrol etmesi zor olan, çok yüksek volümlere geldiğinizde ses etrafınızı kuşatmaya başlıyor ve duyduklarınız kulaklarınızı öylesine dolduruyor ki kendi içinizde çok sessiz olduğunuz anları yakalamaya başlıyorsunuz. Bu durumda maruz kaldığınız gürültü bile olsa, sonunda sizi sessizliğe sürükleyebiliyor.


SESSİZ OLAN FOTOĞRAF MIDIR, FOTOĞRAFA BAKAN MI YOKSA ONU ÇEKEN Mİ?

Brian Eno ise, “Müzikte sessizliğe yer vermemek, bir resimde hiç siyah ya da beyaz renk olmaması gibi,” diyor. Aynı zamanda fotoğraf da çektiğiniz için, müziğinizi bu şekilde renk skalasında görsel olarak hayal ettiniz mi hiç? Prodüktörlerin sesle ürettiğini görsel sanatçı olarak ürettiği materyalle buluşturması son derece ilginç geliyor bana. Bu teknolojik transformasyona bakışınız nasıl?

Yaklaşık 10 yıldır fotoğraf çekiyorum ve bununla ilgili çok fazla sorum var. Asla geri dönemeyeceğimiz, tekrarı olmayan ve belki de detaylarını yavaş yavaş unutacağımız bir anı çerçeveye alıp sabitliyoruz; ama çoktan yazılmış bir metinde olduğu gibi, fotoğraf da kendisini yeniden üretiyor. Bizse ona yeni anlamlar atfediyoruz, yeni açıklamalar getiriyoruz. Fotoğrafın geçtiği teknik aşamalardan ve içeriğinden bahsetmiyorum bile; öznelerimiz var, 'buraya bak' diyoruz. Bu aşamada sessizliğin hangi durumundan bahsedebiliriz? Sadece bakmadığımız anlarda mı fotoğraf sessizdir, yoksa bu durum kendini yeniden doğurma sürecinde de devam eder mi? Peki sessiz olan fotoğraf mıdır, fotoğrafa bakan mıdır, yoksa fotoğrafı çeken midir?

Ses ve görsel birleşimini ise çok sevsem dahi, uygulamada şüpheyle yaklaşanlardanım. Ses ile tam anlamıyla iç içe geçmediği takdirde deneyimin görsel ağırlıklı olma ihtimali var. Tersi durumda da sesin görsel üzerinde hakimiyeti gerçekleşebilir. Dengeyi tutturmak zor olabiliyor.




GÜNEŞTEN EN UZAK NOKTADA YARATILAN ALBÜM

“Aphelion”un soyut bir soundu var; denizin derinliği ya da sonu olmayan bir boşluk duygusu yaratıyor bende. Canlı çalarsanız performansınıza görsel eşlik edecek mi? Edecekse ekranda ne yer alır, ne yer alamaz?

Başka sanatçılarla çalıştığım sesli-görsel projeler, film müzikleri vs. hariç; solo konserlerimde görsel kullanmıyorum. Halihazırda göz odaklı bir dünyada yaşıyoruz, iletişimimiz, kullandığımız günlük teknoloji, hepsi gözü merkez haline getirmiş durumda. Sürekli bakıyoruz ve seyrediyoruz.

Sahnede de genellikle büyük ifadeler veya hareketler kullanmadığım için aslında icracı olarak devamlı izlenecek bir görsellik sunmuyorum. O an ben de bir dinleyiciyim ve oradaki dinleyiciden tek farkım, sisteme giden sesleri mekan akustiği izin verdiği müddetçe kendi ekipmanım üzerinden biçimlendirebiliyor olmam.

Albüme verdiğiniz isim “Aphelion”, gökbilimde güneş çevresindeki eliptik bir yörünge üzerinde güneşten en uzak nokta. Şarkılarınızdan “Kairos”, Yunan mitolojisinde Fırsat Tanrısı. “Fata Morgana”, serap ya da optik yanılgı. “Lethe”, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasında akan nehirlerden biri. “Martyr”, inancı ya da davası için ölen kimse. “Dendrite”, taş üstünde bulunan ağaç şekli...  Bütün bu isimleri gördükten sonra albümün felsefi temelini düşünüyorum. Sonuçta vokalsiz, enstrümantal bir kayıt; elbette herkesin kendine göre bir yorumu olabilir ama sizin çıkış noktanızı duymak isterim.


İçerik konusu hakkında uzun süredir düşünüyorum. Özellikle şarkı sözüne veya sesin kaynağına aşinalığımız olmadığında parçalar bize muazzam bir alan yaratıyor: Ne dinliyorum, duyduğum sesin kaynağı ve anlamı nedir? Bu esnada deneyimimizi yorumlamak için bestecinin sunduklarından daha öteye geçmemiz, seslerle daha kişisel bir ilişki kurmamız gerekebiliyor. O zaman ya seslerle onlara hiçbir anlam atfetmeden, dolayımsız bir ilişki kuracağız ya da geçmiş tecrübelerimiz ve ses hafızamız harekete geçecek; biz de duyduklarımızı çağrışımlar üzerinden yorumlayacağız.

Bu açıdan bakınca besteci ile dinleyici arasında da tatlı bir gerilim ortaya çıkıyor. Parçaların hepsinin bir başlığı var; ama bu başlıkların benim dünyamdaki açıklaması, dinleyicinin yorumlarından daha farklı olabilir. Mesela Lethe'nin çıkış noktası Yunan mitolojisi olsa dahi sonunda vardığım yer, unutma kavramı ve duygusu idi -ki Baudelaire'in aynı isimli şiiri ve Dante'nin İlahi Komedya'sı da buna eklenebilir; ama Lethe'nin dinleyicideki karşılığı bambaşka anlam, hikaye veya anılara tekabül edebilir. Hatta dinleyici, başlığa aldırış tamamen seslere odaklanıp hiçbir yorum eklemeden müziği deneyimleyebilir.

Albümdeki parçaların sessel dünyası birbirini tamamlıyor. Böyle süreçlerde gayri ihtiyari ortaya çıkıyor bu; ama seslerin işlenme biçimi, içerik ve yapı açısından pek alakaları yok. Onları bir arada tutan ise aynı dönemde bestelenmiş olmaları. Önceden tamamlamış olduğum Bloodbenders ve Kairos'u saymazsak, materyali toplamam 3.5 yıl sürdü ve düzenleme/miks sürecinde yaklaşık 4 ay boyunca zaruri ihtiyaçlar dışında dışarı çıkmadım; bir yandan da doktora eğitimim devam ettiği için sürekli çalıştım, sosyal bağlarım da neredeyse sıfırlandı. Gece çalışma, gündüz uyku düzenine geçtiğim için bu dönemde güneşten en uzak olduğum noktayı ilk defa tecrübe ettim. Aphelion başlığı da bu tecrübeden çıkmış oldu.




MÜZİĞİN İÇİNDE YENİ YAPILARA DÖNÜŞEBİLEN SESLER

Soundcloud sayfanızda dinlediğim “Antilop” adlı şarkınızda ormana dalıp hayvanları katleden avcılar ve kurban edilen hayvanların acılarına dair insan sesi örnekleri var, önceki yıllarda da var bu tür kayıtlarınız var ama Aphelion’da yok. Acaba albüm yeryüzünü değil de yeraltını ya da uzay boşluğunu hissettirdiği için mi diye düşündüm. Bir nedeni var mı bu tercihin?

Aphelion, bende daha çok güneş ve uzaklık temalarını çağrıştırıyor. Güneşin nesneleri ve kişileri birbirinden ayıran, analitik bir karakteri var; ama karanlık başladığında insanlar, hayvanlar, yerşekilleri ve doğanın birbirine karıştığını, yaklaştığını düşünüyorum. Ayrıca karanlık bastırınca güvenlik duygumuz zayıflayabilir; buna karşın güneşe olan mesafemiz bize alışılmadık biçimde huzur verebilir.

Besteleri yaparken kullandığım tek canlı sesi, Nightingale'deki boşboğaz kuşunun kayıtlarına aitti; fakat onun da karakterinden uzaklaşmasını ve diğer seslere karışmasını istedim. Aşina olduğumuz bazı gösterge sesler duyulduğunda, kulağımız önceliği onlara veriyor ve bütün deneyim bu algının üzerine kuruluyor – ki bu da seslerin birbirine karışmasını zorlaştıran bir durum. Dolayısıyla bireysel karakterine rağmen müziğin içinde katmanlara karışan ve yeni yapılara dönüşebilen sesleri kullanmayı tercih ettim.
Antilop'ta ise belgesel ve haber bülteni kayıtlarını kullanmıştım. Parçadaki anlatıcı, avcı konumundaki bir aslanın antilop sürüsüne saldırısını aktarıyor. Ortaya çıkan manzara bir katliamı anlatsa da dinlerken ilk dikkati çeken ritmik yapı, belirgin ses iniş-çıkışları, insan ve hayvan sesleri oluyor. Yani hayvan sesini silah sesiyle veya insan sesini davul sesiyle karıştırmıyoruz; çünkü sesin kaynağından büyük ihtimalle eminiz ve içeriği bunlar üzerine kurguluyoruz. Peki bu katliam sahnesi bize ne anlatıyor kısmında ise, topu yine dinleyiciye atıp kenara çekilsem daha iyi olur sanki.

Müzik ve fotoğraf dışında şiir ile de yakından ilgilisiniz. Size ait en sevdiğiniz şiiri bizimle paylaşır mısınız?
Affınıza sığınarak bugün yazdığım değil, yazamadığım dizeleri paylaşmak isterim:

“İterken varlığım gövdemi ölüme,
Ölüm beni yeryüzüne iteler.” (Fazıl Hüsnü Dağlarca, Artı Güç)

Böyle dizeler üretmeyi bir gün başarırsam, o ana dek yazdığım her şeyi çöpe atacağım.

Türkiye’de deneysel, avangart müziğe ilgi oldukça sınırlı ama yaptığınız müzik bu konuda endişe duymayı bir kenara bıraktığınızı gösteriyor. Sizin gibi müzisyenleri çok takdir ediyorum. Hedeflerinizi belirlerken size yol gösteren ilkeler var mı?


Çok teşekkür ederim. Müziğe katılım artabilir, azalabilir. Bir gün doldurduğunuz salonda bir ay önce 5 kişiye çalmış olabilirsiniz. Müziğiniz sevilse bile insanlar sürekli sizi takip etmeyebilir, her konserinize gelmeyebilir. Buradaki yaşam koşullarını da düşününce, herkesin her an size ilgi göstermesini bekleyemezsiniz. 

Tabii ki yapılan müzikal tercihlerin ağır bir bedeli var. Maddi anlamda refah pek yok; sözü verilen ödemelerin geç yapıldığını, hiç yapılmadığını veya eksik yapıldığını da yıllarca gördüğüm oldu. Bu durumda eğer düzenli talep yoksa ve müzikten kazandığınıza muhtaçsanız, yedek bir planınızın olması gerekir. Şu an burslu okuduğum için bu problemleri biraz olsun öteleyebiliyorum; ama yolun sonunda beni de neyin beklediğini bilmiyorum açıkçası.

Özellikle benimsediğim bir ilke yok; ama unutmamaya çalıştığım birkaç nokta var. Dinleyici ile iletişim kurarken vıcık vıcık olmayan samimiyete özen gösteriyorum. Bazen dile getirmeseler de insanların samimiyetsizliği çok rahat hissedebildiğini düşünüyorum. Ayrıca işimi dünyanın en önemli konusu gibi görmemeye ve kişiliğimi yaptığım işin önüne geçirmemeye dikkat ediyorum. 

Güzel söyleşi için teşekkür eder, albüm için tebrik ederim.
Rica ederim, ben teşekkür ederim.

(Bu röportaj ilk olarak Bant dergisinin Nisan 2016 sayısında yayınlandı. http://bantmag.com/gunesten-en-uzakta-ipek-gorgunden-aphelion )

4 Haziran 2016 Cumartesi

THEREMİN YILDIZI DORIT CHRYSLER İLE RÖPORTAJ: KELEBEKLERİ GIDIKLAMAK YA DA HAYALETLERLE SEVİŞMEK!


3.6.2016

Geçen ay Durham, NC'da yerinde izleme fırsatı bulduğum müzik, sanat ve teknoloji festivali Moogfest kapsamında New York Theremin Derneği'nin kurucusu Dorit Chrysler ile de röportaj yapma olanağım oldu. Kendisini bu sıradışı enstrümanı çalarken izlediğimde adete karşımd bir sihirbaz varmış hissine kapıldım. Dokunmadan çalınan tek enstrüman olarak müzik dünyasında özel bir yeri bulunan theremini öyle kusursuz bir ustalıkla çalıyordu ki onu dinleyen herkesin imrendiğine eminim.

1919 yılında 23 yaşındayken St. Petersburg Fizik Mühendisliği Enstitüsü'nde yer alan elektronik osilatör laboratuvarında gazların yoğunluğunu ölçecek bir gaz sayacı üzerinde çalışan bilim adamı Leon Theremin, bu aracı raslantısal bir şekilde keşfetmiş. Ellerini sayaca yaklaştırdığında daha yoğun, uzaklaştırdığında daha zayıf sesler işittiğini fark etmiş. Aletle oynarken laboratuvardaki asistanlar ve müdürü etrafına toplanıp "Bu muhteşem!" diyerek etrafına toplanmışlar. Keşfini 1922'de Kremlin Sarayı'nda Lenin'e tanıtmış ve ürettiği ilk prototiplerden birisini ona hediye etmiş. O dönemin Sovyet Rusyası'nda fazla bir heyecan yaratmamış bu enstrüman ama Petrograd Filarmoni Orkestrası'nın konserlerinde ilk kez halk ile buluşmuş. Lenin'in Sovyet bilim insanlarının gösterdiği ilerlemeyi dünyaya duyurma isteği sonucunda Leon Theremin de 1927'de uluslararası bir tanıtım turuna davet edilmiş. Berlin, Paris ve Londra'da verdiği derslerden birinde Albert Einstein da theremin ile tanışınca, bu keşfi "ilkel insanın yayla ilk kez ses çıkarması kadar önemli bir adım" olarak tanımlamış. Enstrüman, 1928'de Amerika'da ilk kez denenmiş. Carnegie Hall ve Metropolitan Opera gibi prestijli salonlarda çalındığında insanlar gördükleri performans karşısında epey afallamış; "Theremin 500 yıl önce yaşayıp bunu yapsaydı, büyücü olduğu düşünülerek yakılabilirdi," diyen eleştirmenler olmuş. Gerçekte o dönemde bir KGB ajanı olduğunu bilselerdi başı yine belaya girebilirdi şüphesiz.

1960'larda Captain Beefheart gibi grupların kullanmasıyla gündeme gelen theremini kendin-yap tarzı bir setle evinin garajında üretip ilk çıkışını yapansa Moogfest'e adını veren Robert Moog'dan başkası değildi. Bugün Moog fabrikasının en çok satılan ürünü de bu özel thereminler.



İki anten etrafındaki elektromanyetik alanda ellerinizi oynatarak farklı sesler çıkarmayı sağlayan thereminin ilk dönem elektronik enstrüman olarak ortaya çıkış hikayesi kısaca böyle. O günden bugüne elbette bu uzaylı aletin büyüsüne kapılan birçok kişi oldu ama bugün bile ana akımda bilinen bir enstrüman değil. Bunun nedenlerini ve thereminin sırlarını röportaj sayesinde Dorit Chrysler'a sorma olanağı buldum. Bu ismi henüz duymadıysanız ama deneysel seslere meraklıysanız çalışmalarını bulup dinlemenizi öneririm. Kendisi fantastik bir theremin yıldızı! Paper Magazine Chrysler'ı tarif etmek için, "Marianne Faithfull ve Nikola Tesla'nın aşk birlikteliğinden doğan bir çocuğu hayal edin, dadı rolünde Jane Birkin, şımarık Girl Scout lideri olarak Björk'ü düşleyin," diye tarif ediyor. 7 yaşında Avusturya Opera House Graz'da ilk profesyonel vokalist deneyimini yaşamış, 13 yaşında kendi rock grubunu kurmuş, 18 yaşında müzik üzerine yüksek lisans eğitimi almaya başlamış bir dehadan söz ediyoruz!

Chrysler, bugüne kadar Cluster, Amon Tobin, Marilyn Manson, Dinosaur Jr., Blonde Redhead, Mercury Rev, Trentemoller, Chicks on Speed, Neon Indian ve Echo and the Bunnymen'in de aralarında olduğu birçok isimle çalışmış. 2000 yılında solo kariyerine başlayıp dünya çapındaki büyük festivallerde çalmış. Bugün TV dizileri ve filmler için yaptığı soundtrack bestelerinin yanı sıra kendi deneysel kayıtlarını da sürdürüyor. Aynı zamanda New York'taki KidCoolThereminSchool'daki görevi nedeniyle yoğun bir eğitim faaliyeti içinde.

"THEREMİN ÇALMAK MÜTHİŞ FİZİKSEL KONTROL GEREKTİRİR"


Klasik piyano, klavye ve gitar çalabilen bir müzisyensiniz ve bir rock grubunda şarkı söylerken theremin çalmaya başladınız. Bu nasıl oldu? Var olan mekanik enstrümanlar sizi tatmin etmiyor muydu?

Klasik enstrümanları çalmayı seviyordum ama thereminin sağladığı ifade gücünü onlarda bulamadım. Bunun yanı sıra, kendimi zorlamayı da severim.


Bu şahane ve tuhaf enstrümana karşı ilginiz nasıl gelişti?

İlk bakışta kontrol edilemez göründü; tutubileceğim herhangi bir yeri yoktu ve alçalıp yükselen melodiler çalmak konusunda durum umutsuz gibiydi. Bu enstrümanı çalma yöntemi sıradışı ve müthiş bir fiziksel kontrol gerektiriyor ama sonuçta thereminin sahip olduğu ses çeşitliliği ve ifade gücü beni daima büyülüyor.

Bir enstrümanda sizi en çok çeken özelliğin bu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Temel olarak çıkardığı sound önemli. Daima yeni etkileyici seslerin arayışı içindeyim. Thereminde soyut bir yaratma süreci söz konusu ve içinde bulunulan duygusal atmosferi sesle çok ince bir şekilde yansıtma gücü var.

Diğer enstrümanlar için de bunu söyleyen olabilir. Thereminde var olan ama bir mekanik enstrümanda olmayan şey ne?

Hareket özgürlüğü ve bedeninizin sound yaratan en ufak hareketinin hissedilebilir etkisi. Benim için theremin bir ses gibi; çok kişisel bir rengi var. Thereminin sesini dinleyerek çalanın kim olduğunu söyleyebilirim.


"BEDENİMİ BİR ENSTRÜMAN GİBİ GÖRÜYORUM"

Theremin enstrümanını keşfeden Leon Theremin, "Orkestra şefi gibi mekanik enerji kullanmadan çeşitli sesler yaratabilecek bir enstrüman geliştirdim," demişti. Çıkardığı sesleri duyduğunuz ama ona dokunamadığınız theremini çalarken siz bir orkestra şefi gibi hissediyor musunuz?

Hayır, öyle hissetmiyorum ama bedenimi sesleri duyulabilir bir seviyede ileten bir enstrüman gibi görüyorum. KidCoolThereminSchool'da özellikle öğrencileri dinamikler konusunda alışılmışın dışındaki yollara kanalize etme işi çok hoşuma gidiyor. Çoğunlukla dizlerimin üzerinde çökmüş bir haldeyken ellerim havada hızlıca dönüyor o sırada.

Besteci/Thereminist Rob Schwimmer'ın "Theremin çalmak, havada parmak boyası yapmak ya da hayaletlerle sevişmek gibi," dediğini okumuştum. Sizin bunu anlatmak için kullanacağınız metafor ne olurdu?

Theremin pek çok metafora ilham verebilir. Birisi bir müzisyeni theremin çalarken ilk kez gördüğünde Houdini etkisinden söz ederse bu hoşuma gidiyor. Ayrıca Charlie Hobbs'un "Theremin çalmak kelebekleri gıdıklamak gibi" sözünü de seviyorum.


"BİR GÜN ANA AKIMA GİRECEK"

Böyle bir enstrüman neden bu kadar az biliniyor? Ana akımda daha çok insana hitap edemez mi?

Geleneksel ses üretim aletlerine kıyasla yeni bir enstrüman. Tam bir kapasite ile kullanılması için gelecek kuşakların daha fazla zaman harcaması gerekecek. Bu nedenle KidCoolThereminSchool ve NY Theremin Derneği'ndeki derslere ilginin fazla olması beni mutlu ediyor. Daha önce hiç bu kadar çok theremin çalan müzisyen olmamıştı. Gelişen bir akım gibi. Hiç şüphem yok ki, theremin soundu sonunda ana akıma da girecek. NY'da farklı tarzdan ve dünyadan pek çok theremin çalan insan tanıyorum. Onları bir araya getirip fikir ve ilham alışverişinde bulunmalarını sağlamak için NY Theremin Derneği'ni kurduk. Böyle bir topluluk kurulduğunda, bu bir akıma dönüşebiliyor.

1930'larda ve 40'larda theremin klasik müzik ve duygusal pop şarkılarıyla anılıyordu. Oysa günümüzde daha çok korku filmlerindeki tuhaf seslerle anılır oldu. Bunun nedeni ne? Theremin ile ürkütücü sesler çıkarmak daha kolay olduğu için mi acaba?

Theremin ile ürkütücü sesler çıkarmak hem en popüler yol hem de başarması en kolay yöntem. Bence theremini en iyi şekilde kullanma yöntemi henüz bulunmadı; bunu bulmak için birkaç bestecinin daha üzerine gitmesi gerekiyor. Bence theremin ile yaratılan armonileri 10 ya da 20 kere ahenkli bir şekilde üst üste bindirmek, başka hiçbir enstrümanla başarılamayacak kadar özgün ve nefes kesici ses manzaraları yaratıyor.

Theremin öğrencileri arasında okulu bırakma oranının yüksek olduğunu okumuştum. Gerçekten theremin çalmak zor mu? Yeni bir theremin öğrencisine neler önerirsiniz?

Theremin çalmak çok zor değil. Bu bir keman da olsa, geniş bir ses aralığı içinde çalmak istiyorsanız pratik yapmanız lazım. Gözlerinizi kapayın ve sevdiğiniz şarkının eşliğinde çalın. Kendinize zaman tanıyın. Theremin kendi tarzınızı bulmanız için size diğer enstrümanlardan daha çok olanak sunar; tekniğin yanı sıra repertuvar tercihleriyle oynayarak kulaklarınıza güvenin ve vizyonunuzu takip edin. Bazı insanlar alışılmadık tekniği dolayısıyla theremin çalmanın diğer enstrümanlardan daha kolay olduğunu sanıyor ama neden öyle olsun ki? Gitar çalmak istiyorsanız da pratik yapmak zorundasınız. Theremini loop ve efektlerle kullanmak istiyorsanız, keşif yapın, deneyin, bunda da sorun yok!


"90 YAŞIMDA DA ÇALABİLECEĞİM ENSTRÜMANI BULDUM"

Clara Rockmore, kendisini theremine adamış efsane bir müzisyendi. Üzerinizde etkisi oldu mu?

Clara Rockmore, bana göre, hayatını tek bir enstrümana adamanın tüm tarzları içeren bir repertuvara sahip olmayı sağlayabileceğini ve bunun hem zorlayıcı hem de ödüllendirici bir yol olabileceğini gösterdi. Onu ilk gördüğümde bir rock grubunda gitar çalıyordum. Sonunda doksan yaşımda da çalabileceğim bir şey bulduğumu düşünmüştüm. Yaşlandıkça bedenimde artacak titreme de daha iyi bir ses elde etmeme yarayacaktı! Clara, bu enstrümanın standartlarını çok yukarı çekti ve aynı zamanda ona thereminin çok ihtiyaç duyduğu glam etkisini de yansıttı. Şükürler olsun ki Clara gibi bir yetenek yaşadı!

Vokalist, gitarist, klavyeci, prodüktör ve ses mühendisi olarak da zengin bir kariyeriniz var. Solo çalışmalarınız elektro-pop'tan filmler için ses manzaralarına kadar uzanıyor. Böyle yoğun bir çalışma atmosferinde gelecek projeleriniz neler?

Sonbaharda New York'ta Suzanne Ciani'den esinlenen ve analog elektronik müzikteki öncü kadınların katılacağı "Dame Electric" adlı bir festivalin küratörlüğünü yürütüyorum. Bir film müziği ve kendi gelecek albümüm üzerinde çalışıyorum ama öğretmenlik ve konserler de olunca zaman yetmiyor. Bu yıl yine Japonya'ya gideceğim ve KidCoolThereminSchool'un Paris ve Detroit'te büyük projeleri olacak. Ayrıca çocukların theremin çalışmaları için müfredat programı üzerinde çalışıyorum. Bir de günümüzün theremin sanatçıları hakkında bir belgesel de hazırlık aşamasında.

Analog vs. dijital tartışmasında nerede duruyorsunuz? 

Analog! Nokta.


4 YAŞINDA KRAFTWERK PARÇASI ÇALMAK!

Bugüne kadar çok sayıda yetenekli prodüktör ve müzisyenle çalıştınız. Bir işbirliği yapmadan önce o kişi ya da grupta hangi özelliğin olmasına dikkat ediyorsunuz?

Thereminin o işbirliğinin bir parçası olup olamayacağına bakıyorum. Bazen bu çalışmalar sırasında çekinerek bilmediğim bir yere doğru gidiyorum ama sonunda kazancımız büyük oluyor; bu nedenle hepsini hevesle benimsemeye çalışıyorum. Diğer müzisyenlerden öğrenecek çok şey var.

"Bu harika bir theremin soundu; parçası olduğum için gururluyum!" dediğiniz favori albümler var mı?

Scientology hakkındaki HBO belgeseli "Going Clear" için çaldığım besteyi çok seviyorum. Şarkının adı "The Death of Ron L. Hubbard".

Son olarak Moogfest'te yapacağınız atölye çalışmaları ve performans hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

Detroit'ten çıkan elektronik ikili ADULT grubuna film gösterimi sırasında canlı soundtrack performansında eşlik etmekten dolayı çok heyecanlıyım. Ayrıca sahnede DJ Lance Rock'a katılıp theremin kompozisyonları çalmak da müthiş!

Ek olarak Moogfest'te her gün Charlie Hobbs ile birlikte KidCoolThereminSchool atölyelerinde çocuklara ve yetişkinlere yıllardır hazırladığım müfredat üzerinden eğitim vermek de heyecan verici. Moog theremini çocukların ve yetişkinlerin hızlı sonuçlar alıp, orkestral performanslara hazırlanmasını sağlıyor ki bu daha önce teknik olarak imkansızdı. 4 yaşındaki çocuklar bir theremin orkestrasında bir Kraftwerk parçasını çaldığında sevinçten kalbim duracak gibi oluyor. Çocukken bunu yapabilmeyi çok isterdim. Ama en azından şimdi yeni kuşak elektronik müzisyenlerin yetişmesine yardım ediyorum.


(Fotoğraflar ve Moogfest performans videosu bana aittir.)

10 Nisan 2016 Pazar

"TEK AMACIM ŞARKININ HAKKINI VERİP ANI YAŞAMAK!"


10.4.2016

Amerikalı besteci ve davulcu Mark Guiliana, henüz 35 yaşında ama günümüzde dünyanın en iyi 10 davulcusu arasında görülüyor. New Jersey doğumlu müzisyen, William Paterson Üniversitesi’nde caz alanında eğitim aldı. Enstrümanına hakimiyetinin yanı sıra, hard bop, caz, rock ve drum ‘n’ bass gibi farklı tarzları buluşturan yenilikçi ve ilerici yaklaşımıyla haklı bir ilginin odağı. Bugüne kadar Brad Mehldau, Gretschen Parlato, Avishai Cohen, Matisyahu, Lionel Loueke, Now vs. Now, Donny McCaslin, Dave Douglas, Bobby McFerrin, Dhafer Youssef’in de aralarında olduğu birçok isimle işbirliği yaptı ve sahibi olduğu Beat Music Productions etiketiyle albümler yayınladı ama bununla yetinmedi. Kendi grupları deneysel caz üçlüsü Heernt ve elektronik müzik projesi Beat Music’i kurdu. Son olarak David Bowie’nin veda albümü “Blackstar”ın kayıtlarında yer aldı; duyduğumuz o şahane aksak ritimli davul sesleri onun elinden çıktı.

Time Out London’ın Guiliana için yaptığı tanım, onun geniş yelpazeli yaratıcı müzik macerasını çok güzel anlatıyor: “Hard bop davul ustaları Elvin Jones ve Art Blakey’i 1980’lerin Roland 808 elektronik davulu ile buluşturduktan sonra ortaya çıkanı J Dilla’ya bölüp Squarepusher ile çarparsanız sonuç Mark Guiliana olur.” İşte bu vizyonu geniş müzisyen, 24 Mart’ta kendi adını taşıyan caz dörtlüsü ile birlikte Salon’da İstanbul dinleyicisi ile buluşacak. Konserden önce kendisiyle davul enstrümanı, caz müziği, gelişen teknoloji, Brad Mehldau ve David Bowie hakkında keyifli bir söyleşi yaptık.

HOBİDEN TUTKUYA DAVUL MACERASI

Genç yaşınızda dünyanın en aranan davulcularından birisi oldunuz. Bunu böyle bir cümlede söylemek kolay ama sizin için nasıl gerçekleşti? Öncelikle davulcu olmaya nasıl karar verdiniz?

Davul çalmaya ilk başladığımda davulcu ya da müzisyen olma amacım yoktu. Sadece çocukluğumda ilgimi çeken basit bir hobiydi ve beni oyalıyordu. 4Front davulcusu Joe Bergamini’den ilk derslerimi alana kadar bunun benim için özel bir şey olduğunun farkına varmadım.

Sizi özel olarak davul çalmaya çeken neydi? İlk etkilendiğiniz isimler kimlerdi ve üzerinizde  ne yönde etkileri oldu?

Davul çalmak eğlenceli ve zararsız bir aktiviteydi. Eğlenceden başka bir beklentim de yoktu. İlk dönemlerde beni etkileyen faktörler, radyoda ve MTV’de duyduğum müziklerdi. 1995 yılıydı. Nirvana, Red Hot Chili Peppers ve Pearl Jam’i seviyordum. O sırada favori müzik türüm oydu. Bu grupların şarkılarının çoğunu davulda çalmaya çalışırdım. Bu durum enstrümanla olan ilişkimi ve genel anlamda müzikle olan bağımı doğrudan etkiledi. O sanatçıların müziğe yansıttığı tutku ve tavrı bilirsiniz. Bu benim üzerimde çok güçlü bir iz bıraktı.

Son birkaç yıldır çok sayıda ödüle layık görüldünüz. Bu durum beş yıl öncesine göre geleceğe yönelik olarak daha çok sorumluluk yükledi mi size?

Birisi benim hakkımda güzel bir şey söylediği zaman mahçup oluyorum ve gurur duyuyorum. Gerçekten müteşekkirim. Bu bana yeni bir sorumluluk yüklemiyor. Hedefim çalışabileceğim kadar çok çalışıp, yapabileceğim en iyi müziği yapmak. O ödülleri kazanmadan önce de amacım buydu ve hâlâ aynı. Ayrıca hâlâ enstrümanımla ve birlikte çalıştığım müzisyenlerle en iyi ilişkiyi geliştirmeye, bu müziği dinlemeyi seçen insanların saygısını kazanmaya çalışıyorum. Minnettarım hepsine.

Bugüne kadar dinleyicilerin büyük beğeniyle karşıladığı albümler kaydettiniz ve kendi bestelerinizi yazdınız. Kariyerinizin bu noktasında besteciliğe yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

Besteciliğe yaklaşımım çalıştığım gruba göre değişiklik gösteriyor. Daha elektronik temelli projem Beat Music söz konusu olduğunda elektronik etkiler öne çıkıyor; daha fazla elektronik aletten, özellikle synthesizer’lardan yararlanıyorum. Ama caz dörtlüm için oldukça farklı etkiler devreye giriyor. O tür müzikte caz dünyasından esinlenmelerle birlikte  doğaçlama için daha fazla olanak var. Caz dörtlüm için yaptığım bestelerde daima grup arkadaşlarımın kendilerini özgürce ifade edebilmesi için daha geniş alan bırakmaya çalışıyorum.

Bunları yaparken sizi daha çok duygularınız mı yönlendiriyor, yoksa müzik teorisine mi bağlı kalıyorsunuz?

Duygularım yönlendiriyor demek istesem de müzik teorisine bağlıyım. Üniversitede caz eğitimi aldım. Akademik geçmişim var ama hep duygularımla hareket etmeye çalışıyorum.


AKSAK ÖLÇÜLERİN CAZİBESİ

Besteci ve davulcu olarak hem performansınızda hem de beste çalışmalarınızda dinamiklere çok duyarlı görünüyorsunuz. Bunu biraz müzikle yakından ilgilenen her kulak fark eder ama sizin için müzikteki dinamikler nasıl bir rol oynuyor duymak isterim.

Dinamikler, hem beste yaparken hem de enstrümanımı çalarken olağanüstü derecede önemli rol oynuyor. Bence dinamikler en değeri bilinmeyen araçlar. Kolaylıkla unutulabiliyor. Oysa müziğin gücü onlar sayesinde sağlanır. Bu nedenle müzik yazarken ve çalarken daima aklımda dinamikler ön plandadır.

Bir davulcu olarak en ilginç özelliklerinizden birisi, aksak ölçülerle çalmanız. Tarzınızın çok belirgin bir niteliği olarak öne çıkıyor. Bu tercihinizin ardındaki temel neden ne?

Aksak ölçülerle çalmamın nedeni özgürlüğümü kazanma çabam. Ayrıca aksak ölçüler içeren çok sayıda materyalin çalındığı gruplarda yer aldım. Bunu ilk deneyimlediğim durumlardan birisi, Avishai Cohen ile çaldığımda oldu. Onun müziğinde bolca aksak ölçü vardı ve bu benim için yeni bir şeydi. Ama besteler öyle güçlüydü ve organik olarak gelişiyordu ki benim amacım sadece şarkının gerektirdiğini en uygun şekilde yapmak oldu. Böylelikle aksak ölçülerde çalmayı öğrendim ve ardından Dhafer Youssef ve Now vs. Now ile çalışmaya devam ettim. Sonra da kendi kayıtlarıma aksak ölçüleri dahil ettim.

Efsane davulcu Billy Cobham bir keresinde tek bir müzik tarzına odaklanmayı zor bulduğunu söylemişti. Sizce füzyonun kaynaklandığı nokta bu mu?

Açıkçası bilmiyorum. Buna verecek iyi bir yanıtım yok. Farklı tarzları değil, sadece her tarzın birlikte varolduğunu düşünüyorum. Etiketler ya da kağıt üzerinde iyi duracak bir şey hakkında endişelenmemeye çalışıyorum. Hislerimi dinleyip sanatsal açıdan anlamlı işler yapmaya gayret ediyorum.

Sizi anlatan bir makalede Beat şairi gibi tanımlandığınız; çünkü kreatif anlamda elektro-akustik hattın arasında durup onu bulanık hale getirebildiğiniz yazıyordu. Ne diyorsunuz buna?

Ben bir hat görmüyorum, Esin kaynaklarımda ya da müziğimde herhangi bir sınır da görmüyorum. Benim amacım en dürüst materyali ortaya çıkarmak.


“DOĞAÇLAMA VE MAKİNELER BİRBİRİNE TEZAT”

Son 10 yıldır müziğinizi elektronik ortamda sunuyorsunuz ama “Family First” adlı albümünüzde ilk kez tamamen akustik bir set-up tercih ettiniz. Bu değişikliğin nedeni neydi?

Birçok kahramanım ve ilham kaynağım akustik müzikten. John Coltrane, Miles Davis, Art Blakey’s Big Band, Wayne Shorter ve 1950’li-60’lı yıllarda caz yapan müzisyenler, müziği sevip doğaçlamaya sevdalanma nedenim. Kendimi o akustik ortamda zorlamak istedim. Bu isteğimin ortaya koyduğu bir ürün “Family First”.

Birçok akustik davulcu, elektronik davulun müziğe getirdiği değişimden korkuyor. Sizce bu korkunun nedeni ne ve bu konudaki düşünceniz nasıl?

Elektronik davuldan duyulan korkunun nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Ben benimsiyorum. Akustik ya da elektronik enstrüman olması fark etmez, elektronik perküsyonun daima yeri vardır. Her ikisinde de müzik yaratması için sonuçta bir insana ihtiyacınız var. Bu nedenle her ikisi de müziğe katkı sağlaması için değerlidir ama en önemli şey enstrümanı kimin çaldığıdır.

Teknoloji bu kadar hızla gelişirken, bu değişimlere nasıl ayak uyduruyorsunuz?

Akustik davul ile aramda en iyi ilişkiyi kurmaya çalışıyorum. Bu enstrümanın çok sayıda olasılığı barındıran derin bir dünyası var. Gerçekten ben sadece ilk adımı attığımı düşünüyorum. Hâlâ akustik davul setini araştırmak bana müthiş ilham veriyor. Teknoloji geliştikçe onu yakalamak için elimden geleni yapıyorum ama kalbim akustik davul setinde.

Bir yerde “doğaçlama ve makineler birbirine tezat ve bu sahip olduğumuz en büyük avantaj,” dediğinizi okudum. Bunu biraz açar mısınız?

Burada yine “enstrümanın akustik ya da elektronik olması fark etmez; onu çalan önemli” noktasına dönüyoruz. Enstrümanı konuşturan araç, onu kullanan kişinin müzikal karakteridir. Bir makine, bizim gibi kendi kendine tepki veremez ya da doğaçlama yapamaz. Doğaçlama, risk alma ve anı yaşama en sevdiğim şeyler. Bunlar makinelerden üstün olan yanlarımız ve tabii avantajlarımız.

“BOWIE BİR DAHİ VE ONUNLA ÇALIŞMAK İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİREN BİR DENEYİM”

Bugüne kadar Avishai Cohen, Gretchen Parlato, Phronesis ve Meshell Ndegeocello gibi büyük isimlerle çalışıp konserler vererek imrenilecek bir başarı kazandınız... İşbirliklerine yaklaşımınız ne?

Bu saydıklarınızın hepsinin özgün bir müziği ve karakteri var. Onlarla çalıştığımda tek önemli amacım, yapabileceğimin en iyisini yapıp sanatçıyı ve şarkıyı desteklemekti. Her durumda müzik için en doğru kararı verip en iyisini gerçekleştirmek için çabalıyorum. Çünkü ancak bunu yapabildiğimde başarılı bir işbirliği olur.

David Bowie ile son albümü “Blackstar”da çalışma şansınız oldu. Kayıt seanslarına dair bazı bilgiler içeren yazılar okudum ama size onunla geçirdiğiniz günleri de sormak isterim. Nasıldı Bowie ile çalışmak?

Kesinlikle insanın hayatını değiştiren bir deneyim. Bu fırsata sahip olabildiğim için minnettarım. “Blackstar”ın bir parçası olmak onur verici. Bowie, inanılmaz derecede kibar ve müthiş ilham vericiydi. Her aşamasında birlikte çalışmak harika bir keyifti. O bir dahi ve ben onunla bu deneyimi yaşadığım için çok mutluyum.

Tony Visconti, albüm hakkında verdiği röportajlarda “Amaç birçok yönden, rock ‘n’ roll’dan uzak durmaktı,” dedi. Kayıtlar sırasında Bowie’den gelen özel talepler oldu mu?

David’den birçok konuda yönlendirme geldi. Her gün stüdyoda bizimle birlikteydi. Her sanatçı gibi tümüyle işin üzerindeydi. Gideceğimiz yönü bir ölçüde belirleyen talepleri oldu. Biz çalarken o da şarkı söylüyordu ve müthiş odaklanmış durumdaydı. Tony Visconti ile birlikte prodüktörlüğü ortak yürüttü. “Blackstar”ı onun oluşturduğu ilham verici çalışma ortamında yarattık.

2014’te “Mehliana: The Taming Dragon” albümünü kaydettiniz. Piyanist Brad Mehldau ile oluşturduğunuz ikilinin ilk kaydıydı. Nasıl bir araya geldiniz onunla?

İlk olarak 2008’de tanıştık ya da daha önce... Onunla tanışmadan çok önce de hayranıydım. Bir süre New York’ta, sonra da turnede görüştük. 2008’de buluşup beraber çalmaya karar verdik. Muhteşem bir deneyimdi. Birlikte konser vermeden önce birkaç yıl boyunca bir araya gelip zaman zaman çalıştık. İlk konserimiz 2011’deydi. Ondan sonra daha sık konser vermeye başladık ve hâlâ da veriyoruz. Mehldau, aynı zamanda benim favori müzisyenlerimden birisi. Ona gerçekten büyük saygı duyuyorum ve ondan çok şey öğreniyorum. Onunla bir ikili kurmaktan dolayı şanslıyım ve böyle bir projenin içinde olduğum için minnettarım.

Okuduğum röportajlarınızdan anladığım kadarıyla, bir başkasının liderliği üstlendiği grupta sadece üye olarak yer almaktan çok keyif alıyorsunuz ama bir noktada kendi grubunuzu da kurdunuz. Bir davulcu olarak grup liderliği konusunda deneyiminiz nasıl?

Keşke konserimize gelenler sahnede çalan grubun hangisi olduğunu bilmeseydi. Bazen arada ayağa kalkıp şarkıları tanıtmasam benim grubum olduğunu tahmin de edemezlerdi. Kendi müziğimi ya da diğer müzisyenlerin müziğini çaldığımda tek isteğim, şarkının ve yaşanan anın hakkını vermek. Birlikte çaldığım müzisyenleri elimden gelen en iyi şekilde destekliyorum, onları yüceltip en iyi şekilde çalmaları için esinlendirmeye çalışıyorum. Bunu yapabilirsem enerjinin yükseleceğini ve müziği birlikte daha yüksek seviyelere çıkarabileceğimizi biliyorum.

Enstrümanına hakim bir müzisyen olarak tavsiyede bulunursanız, sizin seviyenize ulaşmak için yapılması gereken nedir? Pratik yapma yöntemi nasıl olmalı?

Pratik yapmak ve enstrümanla ilişki kurmak çok önemli. Buna karşın, diğer müzisyenlerle birlikte çalmayı öğrenmenin tek yolu, başka insanlarla bir araya gelip onlara karşı reaksiyon vermek, dinlerken onlardan birçok şey öğrenmek. Ben bugüne kadar kendi kendime çok fazla pratik yaptım ama diğer müzisyenlerle çalarak çok daha fazla yol katettim. Bugün bulunduğum yere de o sayede geldim. Herhangi bir seviyedeki müzisyene vereceğim en büyük tavsiye de budur.


(Bu röportaj, ilk olarak 12 Mart 2016 tarihinde Red Bull Müzik'te yayınlanmıştır.
http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331782171253/zulal-kalkandelen-mark-guiliana-roportaji)

(İstanbul konser videoları benim tarafımdan, diğer video ve promo görselleri Deneka Peniston tarafından çekilmiştir.)


28 Şubat 2016 Pazar

LUBOMYR MELNYK: "KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


28.2.2016



2013 yılında Salon'da besteci/piyanist Lubomyr Melnyk'i ilk kez canlı dinledikten sonra öylesine etkilenmiştim ki, yıllardır o sarsıcı deneyimi tekrar yaşayacağım günü bekliyorum. Nihayet 16 Mart akşamı yine Salon'da Ukraynalı müzisyenin piyanosuna teslim edeceğim ruhumu.

1970'lerden bu yana müzik yapan Melnyk, özel bir teknikle icra edilen "Continuous (Sürekli) Music" adlı türün öncüsü ve aynı zamanda dünyanın en hızlı piyanisti unvanına sahip. Saniyede 19.5 nota (iki eliyle de ayrı ayrı), bir başka hesapla bir saatte 93.650 nota çalabiliyor. Bu teknik bilginin konserde dinleyiciye yansımasını yazıyla tam olarak anlatmak olanaklı değil ama 2013'te yazdığım şu yazıda denemiştim: http://www.veganlogic.net/2013/01/butun-piyanolar-sevgilinizse-yalnzlk.html

67 yaşındaki Melnyk, gençliğinde Latin dili ve felsefe okumuş, klasik müzik eğitimi almış, Paris’te modern dans dersleri için müzik yaparken yaşadığı aşırı yokluk günlerinde "Continuous Music"i yaratmaya başlamış. 1979'da yayınladığı "KMH - Piano Music in the Continuous Mode" adlı ilk albümünden bugüne kadar onlarca mükemmel albüm yayınlasa da, ne yazık ki hak ettiği ilgiyi son birkaç yıla kadar görmedi Melnyk. Ne zaman ki 2013'te bağımsız plak şirketi Erased Tapes'den "Corollaries" adlı albümü çıktı, o zaman ismi daha duyulur oldu. Modern klasiğin genç yetenekleri Nils Frahm ve Peter Broderick ile yaptığı işbirlikleri, onun müziğini daha genç ve farklı bir kesime açtı. 2015'te Erased Tapes için ikinci albümü "Rivers and Streams"i yayınladığında dünyanın çeşitli kentlerinde ve festivallerinde verdiği konser sayıları arttı.

Münzevi bir hayat süren sıradışı bir piyanistin devrimci yöntemleri çok uzun zaman görmezden gelinse de, Lubomyr Melnyk'in öncüsü olduğu Sürekli Müzik, hissedip duyabilenlerin ruhunda çok önemli bir yer edindi. Çalarken kendisi de metafizik açıdan farklı bir boyuta geçen piyanistin enstrümanıyla sonsuz aşkına tanık olmak isterseniz, bu konseri kaçırmayın.


HEM "TEKNE" HEM DE "TEKNENİN KAPTANI"


Sizi ilk kez 2013'te İstanbul konserinizde canlı dinlediğimde olağanüstü derecede etkilenmiştim. "Bundan daha güçlü bir müzik olamaz. Ben bu akşam şiiri gördüm!" demiştim. Yılda 100 geceden daha fazlasını konserlerde geçiren bir müzik yazarı için sıradan bir ifade değildi. Bu nedenle şunu sormam gerekiyor: İnsanları böylesine derinden çarpan bir müziği icra ederken ve sonrasında siz nasıl hissediyorsunuz?

Ne hissediyorum? Bu, günden güne, farklı zamanlara göre değişiyor elbette. Genel olarak, eğer çaldığım parçayı çok iyi biliyorsam, yani o zamana kadar konserlerde birçok kez çalmış durumdaysam, sadece zihnimi piyanonun güzel tınılarına bırakıp onlarla farklı yerlere sürüklenmesine izin veriyorum. Böylelikle aynı anda hem "tekne" hem de "teknenin kaptanı" olmaya çalışıyorum. 

Bunu açıklamak zor; kendime bile! Ama bazen zihnim onu hızlıca devreden çıkardığımı düşlediğim hayali bir evreye giriyor; uyumak gibi sanki... Bazen çalarken uykuya daldığım oluyor; konserlerde değil elbette, evdeyken! Sonra birden uyandığımda parmaklarımı hâlâ o parçayı çalar halde buluyorum. Üstelik parçanın akış hızında da bir değişme olmuyor! Demek ki, Sürekli (Continuous) Müzik icra eden piyanistin zihni, zaman ve mekan üzerinde, varoluş evrenleri üzerinde olağanüstü bir kontrole sahip. Bunu daha iyi açıklayabilmeyi isterdim ama gerçekten zor. Çünkü koşullar değişiyor, ben değişiyorum, evren değişiyor. Sürekli Müzik çalma kabiliyeti bütün gizemi ve farklı boyutlarıyla evren ile yakından ilgili.


"KLASİK MÜZİĞİN HARİKA PİYANİSTLERİ, İYİ EĞİTİLMİŞ YARIŞ ATI GİBİ"


"Sürekli Müzik, bir kasırganın ortasında ayakta durmaktır," demiştiniz. Kendinizi buna nasıl hazırlıyorsunuz? Hayat boyu süren bir durum mu bu?

Kasırga, sürekli müzik icracısı ve piyanonun birliği aracılığıyla patlarcasına ortaya çıkan devasa ruhsal güçtür. İkisi birlikte her şeyi bastıran bir hortum yaratır. Sürekli Müzik ve öğrenmesi yıllar alan icra tekniği mucizevi bir muammadır. Çalarken benden dışarıya yansıyan gücü kimse açıklayamaz; bütün boyutları aşan bir durumdur. Ninja, Kung-Fu, Tai Chi gücüdür. Rüzgârın, kasırganın, zaman ile mekanı aşan muhteşem doğanın gücüdür ve evrenle çakışan mikrokozmozlar yaratır. İkisi buluşur ve sonuçta bedenim ile zihnimde hissetmenin harika olduğu devasa bir enerji patlaması ortaya çıkar. Sürekli Müzik çaldığım sırada, kendi bedenimle piyanonun bedeni arasında, bedenimle piyanodan çıkan sesler arasında ayrım kalmaz. 

Gerçekte çaldığım sırada ortada hiçbir beden de kalmaz. Hiçlik söz konusudur. Sadece enerji ve hayatın gücünü, ruhumuzdaki tüm insani duyguları ve sevgiyi hissederim. Onu icra etmenin yolu budur! Şahane renklerle dolu kocaman bir alandan esen rüzgâr gibi hissedersiniz. Devasa arazilerin üzerinden uçan görkemli bir kuş gibi olursunuz. Coşkuyla akıp denizlere yönelen derin bir ırmak gibisinizdir. Öylesine sert ve sağlam bir çelikten duvar vardır ki, gezegenler onunla çarpışsa da onu aşamaz; işte o çelik duvarın gücü Sürekli Müzik'tir. Yeryüzünde daha önce hiç böyle bir şey olmamıştır.

Evet, bunu öğrenmek, piyanonun gücünün farkına varmak, bir ömür alır. Gerçek bir piyanist olmayı öğrenmenin sonu yoktur. Bana göre, klasik müziğin harika piyanistleri, iyi eğitilmiş yarış atı gibi. Yarışa katılıp koşabilirler ama gerçek at değildirler; çünkü özgürce koşamazlar ve asla ayaklarının altında çimenleri hissedemezler. Ruhları, kütüphanedeki sayfalar ve kabul edilmiş kayıtlı sonatlar arasında kaybolmuştur. Gerçek at, gerçek piyanist gibi, toprağın üzerinde bir yarış atının hayal edebileceğinden daha hızlı koşar. Aslında Sürekli Müzik icracısı olana kadar zavallı yarış atının gerçek hızın ne olduğuna dair bir fikri yoktur.

"Klasik müzik dünyasında piyanist müziğin kölesidir. Oysa Sürekli Müzik'te müzik piyanistin kölesidir," diye bir ifadeniz var. Müziğiniz ve piyanoya yaklaşımınız oldukça devrimci. Sizce bu fark yüzünden mi klasik dünya sizi yıllarca kabul etmedi?

Ondan olduğunu sanmıyorum. Bana göre muhtemel neden, klasik dünyanın klasik müziğin sonsuz güzellikleriyle teması kaybetmesi. Çok hoş, şatafatlı ya da bilgece ortaya koyulmuş şeyleri duyuyorlar ama mesela çok iyi kalitede bir şarap gibi karşılıyorlar bunu. Ama bu müziğin dayanılmaz güzelliğini hissetmiyor ve duymuyorlar. Eğer klasik dünya Mozart'ın güzelliğini duyduysa, günümüz modern müziğinin güzelliğini de duyabilir. Aynı derecede muhteşem değilse bile, yaşadığımız döneme ait güzellikler de gereklidir ve biz onları görmezden gelirsek, yeryüzündeki bu dönemi yok etmiş oluruz. 


ERKEN DÖNEM MİNİMALİSTLERİN VE "RAGA"NIN ETKİSİ

Sürekli Müzik ile ilgili ilk deneyiminizin minimalizm öncüsü Terry Riley'den kaynaklandığını söylüyorsunuz. Sizin yaklaşımınızla Terry Riley, Steve Reich ve Philip Glass arasında bağ kurmak olanaklı. Fakat müziğinizin minimalist diye nitelendirilmesine karşı olduğunuzu da biliyorum; aksine yoğunluğu anlatmak için maksimalist terimini tercih ediyorsunuz. Bu durumda sizinle minimalistler arasında müzik, enerji ve ruh açısından nasıl bir bağ söz konusu?

Evet, Sürekli Müziği keşfetmemde minimalistler ile ilk karşılaşmam benim için son derece önemliydi. 1970'li yıllardaki o erken dönem besteciler olmasaydı, ben de ancak klasik müziğe öykünürdüm. Onların yarattığı dünya ruhumda bambaşka bir yeni bir evren doğurdu. Onlar olmasaydı, ben hiçbir şey olamazdım ve bu harika Sürekli Müzik dünyasını bulamazdım! Ama şu da bilinmeli ki, onlar sadece bu tohumun gelişmesi için önemli olan toprağın bir parçasıydı. Sürekli Müzik keşfimde bana yol açan çok sayıda başka etken de vardı. Şimdi artık bilgimi diğer piyanistlere aktarma zamanı! Sürekli Müzik icrası, öyle keyifli ve harika bir iş ki, ben öldükten sonra ortadan kalkmamalı. Bu mucizevi bilgi ve tekniği diğer piyanistlere aktarmak, şu anda hayatımdaki en önemli şey.

Hippi yıllarında "Raga"yı temel alan Hint Müziği'ni de ilhamlarınız arasında sayıyorsunuz. Bu tarz Doğu müziği sizi ne yönde etkiledi?

Müziğin içerdiği karışık yapıdan ve çeşitli zamanlama ile hesaplamaları takip edebilmek için icracının çok yüksek bir zihni/ruhsal kapasiteye sahip olma gereksiniminden çok etkilendim. İnsan zihninin çok daha ileri düşünce yapılarına ulaşmasını örnekliyor. Sadece zihin değil, elbette Raga yorumcusunun bedeni ve elleri de, değişen hızlara karşı hava ve su gibi fevkalade akıcı olmalı. 

İnternet sitenizde iki elin aykırı nota örgülerini çalabilen bağımsız varlıklar haline geldiği yeni ve özel bir piyano tekniği anlatılıyor. Bu durumda müziğinizde saf bir kaotik harmoniden söz edilebilir mi?

Eller arasında kesinlikle kusursuz bir koordinasyon ve olağanüstü bir eşzamanlılık var. Bu, uzmanlığın işaretlerinden biridir. İki elin içinde yüzmek için kendilerine ait dünyaları olsa da, kusursuz bir koordinasyon içinde hareket ederler.
 

"THE LORD OF THE RINGS"İN ETKİSİYLE DOĞAN MUAZZAM BİR SEVGİ

Bir keresinde yurtdışında yaşayan genç bir arkadaşım bana gece yarısı e-posta gönderip şöyle yazmıştı: "Hayatın yaşamaya değer olduğunu hissettirecek bir şarkı var mı? Şu anda ona çok ihtiyacım var!" Açık ki zor bir dönemden geçiyordu. Ona yanıt yazıp, "Lubomyr Melnyk'ten 'The Song of Galadriel'i dinle. Mutlaka iyi gelir," dedim. Daha sonra haberleştiğimizde onu dinlediğini ve sonrasında rahatlamış bir halde uykuya daldığını anlattı. O eseriniz, benim bugüne kadar dinlediğim en huzur dolu müzik. Tolkien'in "The Lord of the Rings" adlı kitabındaki gizemli dünyadan esinlendiğini biliyorum ama nasıl ortaya çıktığından söz edebilir misiniz?

Gençliğimde "The Lord of the Rings" benim üzerimde çok güçlü etki bırakan bir deneyimdi. Tolkien'in dili kullanış gücü büyüleyiciydi; ruhumda muhteşem duygular uyandırmıştı. Bugüne kadar hiçbir kitap, yazının gücünü böylesine derinliğine ortaya koymadı. Bir başyapıt yaratmıştı ve yarattığı şey iyi ile kötü, sevgi ile nefret ve yeryüzünde önemli olan her şey arasındaki temel mücadelenin tanımıydı. Galadriel'i, kraliçeyi ve tüm dünyayı müthiş güzel bir dille tanımlayışı, bana Galadriel'in şu anda üzerinde oturduğum sandalyeden daha gerçek göründüğü hayatın derin ve gizemli boyutlarını resmetti. Galadriel, benim mucize ve güzelliğe dair ebedi tasavvurumdu. O nedenle o müziği onun onuruna besteledim; sadece onun için değil, dünyanın onun şarkı söyleyişini duyması ve onun dünyasındaki huzur ve güzelliği duyması için yarattım o müziği. İyilik ve barış dünyası... "The Song of Galadriel", Tolkien'in bize armağanı olan görkemli dünyaya benim ruhumdan yansıyan muazzam bir sevginin müziğiydi. O kitap olmasaydı, dünya ışıksız, mutsuz, kahkahasız ve basit şeylerin güzelliğinden yoksun kasvetli bir yer olurdu. Cinlerin kutsal büyüsü de olmazdı!

"PİYANO ŞARKI SÖYLEYEN BİR RUHTUR!"

Ünlü piyanist Mitsuko Uchida, "Piyano insan gibidir," diyor. Siz de piyano konusunda olağanüstü derecede hassassınız. Piyanoyu canlı gibi düşünüyor musunuz ya da bu enstrümanı sizin gözünüzdeki yerini anlatmak için bir metafor kullansaydınız ne derdiniz?

Evet, piyanolar canlıdır! Onlar da insandır! Şarkı söylerler, sesleri vardır. Öylesine güzel bir ses ki adeta bir koro şarkı söylüyormuş gibi çıkar. Tahtaya, tuşlara dokunup telleri görmek, metal ve tahtanın harika kokusunu duymak, şahane titreşimlerin bedenime ve ruhuma doluşunu hissetmek... Bu, iki insan arasındaki aşk şarkısıdır. Piyanodan daha harika bir şey yoktur. Sadece Tanrı piyanodan daha büyüktür. Piyano, son 300 yılda Tanrı'nın insanlığa en büyük hediyesidir. Ve bugün aptal insanlar ne yapıyor? Çürük patates ve peynirle birlikte onları çöpe atıyorlar! Yağmur ve kar altında kalıp ölmesine izin veriyorlar. İnsanlar piyano katili oluyor! Bu korkunç bir şey. İnsanlar her şeyi öldürmeye başladı. Hatta bilgiyi bile katlediyorlar. Önce dünyadaki piyanoları yok etmeye başladılar, şimdi de var olan tüm bilgiyi siliyorlar. Artık kimse neyin nasıl yapılacağını bilmiyor. İnsanlar iPhone'larıyla yadıma muhtaç oyuncak haline geldi. Oysa piyano, size şarkı söyleyen yaşayan bir ruhtur. Hayatınıza doğan mükemmel bir ışıktır. Lütfen piyanoları öldürmeyi durdursun insanlık!


 (Lubomyr Melnyk'e ayırdığım Vegan Logic radyo kaydı:  https://mobile-iphone.mixcloud.com/VeganLogic11/vegan-logic-xiii-lubomyr-melnyk-18032013)
-

26 Şubat 2016 Cuma

REPRESENTING THE VOICES OF THE VOICELESS!


26.2.2015

“I am the voice of over 70 billion non-human animals that are tortured and murdered every year on our lands! I am running for the Office of the President of the United States of America so that I can represent the voices of the voiceless. ” — Clifton Roberts, CEO of the Humane Party.

 

The whole world is watching America’s bizarre 2016 presidential election in disbelief and wonders where the country is going. On the Democratic Party side, the race is between Bernie Sanders —a self-proclaimed “democratic socialist”, vs. Hillary Clinton —a very well-known political figure whom Sanders calls “a part of the establishment.” And on the Republican side, with the nominees like Donald Trump, Ted Cruz and Marco Rubio, it is all about the politics of crazy. In this political madness of the U.S., I caught up with Clifton Roberts, the Humane Party’s first candidate for the Office of the President of the U.S. and asked him about his future plans.

The Humane Party was established in 2009 and it is the United States’ very first political party that is committed to rights for all animals. It is also a platform for peace, nonviolence, and rights for humans. Clifton Roberts, CEO of the Humane Party, a United States citizen, was born at Yokota Air Force Base in Japan. He graduated from the University of California at Berkeley and currently resides in Sacramento, California. He has over two decades of corporate organizational experience in industries ranging from health care to financial services and currently serves as Ethics and Legal Compliance Manager for the world's largest semiconductor producer.



First of all, how do you feel as a vegan presidential candidate who defends nonviolence in this crazy political atmosphere of the U.S.?

I ‘feel’ so much. I feel honored that so many citizens have trusted me to represent their voices. I feel excited that this campaign is creating awareness at a national level. I feel hopeful that our efforts are inspiring intelligent, clever, and skilled citizens to run for federal offices in the future. I feel inspired with the hope to save our non-human friends. I feel hopeful in creating a movement for a lasting peace.  

How did you become involved in politics? Could you elaborate a bit on your experience with The Humane Party?

Dwight D. Eisenhower was quoted as saying that “Politics ought to be the part-time profession of every citizen who would protect the rights and privileges of free people and who would preserve what is good and fruitful in our national heritage.” So, as a citizen, I’ve always been very interested in politics, but never participated in the processes available to us. In May of 2015, I accepted a position with the Humane Party as its Chief Executive Officer. My commitment to Humane Party supporters was to help make politics easier to understand; to get skilled candidates into office; and to grow this party. As CEO, I also sought additional exposure on a global scale.  Ultimately, the Humane Party Board of Directors saw it fit to nominate me as its first every Presidential Candidate.  As I stated in my nomination acceptance speech, although I’ve never been a politician, I’m fully vested in the direction of this country and I own, just as much as those currently in power, the management and outcomes of our political, social, and economic discretion.
  

“EVERY ANIMAL IS AN INDIVIDUAL AND DESERVES THE RIGHT TO HAPPINESS”


I read in one of your interviews that you are a vegan of 18 years! How did you come to embrace veganism?

I chose a vegan lifestyle when my compassion for animals collided with my exposure to common sense, logic, and science. I realized that not only was my personal consumption of animals deteriorating my health but that my consumption of secretions from animals was unnatural—that consuming the milk of a cow, which is genetically designed for her own baby, was an insult to my common sense. So, at the age of 30, I made the decision to go vegan, and I’m so pleased with where my decision has led me.

To me veganism is not just a way of reducing suffering; it is a commitment to justice and and refusal to participate in animal slavery. How do you define your animal rights philosophy?

I agree. I believe that every animal is an individual and deserves the right to happiness, as does any human being. Therefore, it is my intention to seek, through legislation and the introduction of existing proposed amendments that I both sponsored and support, the end of the slaughter and mutilation of non-human animals and grant legal person-hood to all sentient beings.

How did you go from being vegan to speaking out on behalf of animals?

I’ve advocated on behalf of animals for a very long time. The difference now is that of scale. When I first developed the sense and courage to become vegan 18 years ago, I was very vocal, but my audience was limited to my immediate sphere of influence: friends, family, and the like. As I evolved as a human, I knew that with the continued murder of innocent beings, I needed a larger platform to speak on their behalf.  

The Humane Party is the United States’ very first political party that is committed to rights for all animals. Could you describe its vision?

The Humane Party has a grand vision for the future. We envision a lasting, secure peace and cooperative relationships with all other nations. The party envisions a population that is both healthy and educated; envisions a legal system where all beings are free from being exploited and abused; and envisions a government led by public servants who are moral, ethical, and represent integrity.

You say that The Humane Party recognizes that the most ethical path is also the most practical path for America. Could you explain it a bit?

This simply means that being ethical is always the most practical. For instance, avoiding the consumption of muscles and fluids of other mammals, practically speaking, will reduce the risks associated with sickness and disease.  


“ELECT SKILLED CANDIDATES INTO CONGRESS SO THAT REVOLUTIONARY BILLS AND LAWS CAN BE INTRODUCED AND VOTED ON!”


The Humane Party has some big plans for the future such as abolishing animal slavery, cruelty and killing through existing political and legal systems, as well as working to pass legislation that protects the rights of sentient beings. How are you going to manage to do it in this capitalist system that abuses animals in almost every sector?

Before the Humane Party, voices for the voiceless attacked the judicial system. This strategy definitely brought awareness to our efforts. However, the judicial branches of government, federal and local, interpret existing law. What we need to do is change laws and add constitutional amendments so that the courts can interpret these new laws.  

Our strategy is to elect skilled candidates into congress so that revolutionary bills, laws, and constitutional amendments can be introduced and voted on. You see, today, there is no lack of proposed laws and constitutional amendments. We just don’t have the friends in congress or the executive branch to introduce the bills to be voted on. We often hear stories about citizens who have written their representatives in congress, to no avail. Well, if we have Humane Party representatives in congress, in the White House, you better believe that the voices of our citizens, with the animals’ best interest at heart, will be heard.  


It really makes me happy that now there’s a vegan political party in the U.S.! Do you think Americans will trust it, considering that its citizens are far from pleased about how the government system works?

Absolutely! I’ve always said that our compassionate intelligence is a competitive advantage. The reception I’ve received from social media alone presents us with data that a citizen will trust an entity committed to non-violence and reforming campaign finance; that Americans will trust a party who is committed to demonstrating that we can significantly alter the shape of the political landscape. It will take some time, but I am confident that we can do it and continue to harvest the trust  and confidence of the American public.  

“THE MAINSTREAM MEDIA HAS IGNORED OUR EFFORTS BUT SOCIAL MEDIA HAS TREATED THIS CAMPAIGN WITH EXCITEMENT!”


I was living in NYC when Dennis Kucinich was a candidate for the Democratic nomination for President of the United States in 2004, and I remember how the media ridiculed him for just being a vegan. How has the media treated you as a presidential nominee?

The mainstream media has ignored our efforts, thus far. However, ‘social media’ has treated this campaign with excitement, enthusiasm, and vigor! I receive hundreds of messages every day, from all over the world, that share words of encouragement and support, which in turns inspires me to be courageous and be consistent in creating, welcoming, and embracing dialogue and conversation.  

When Jeremy Corbyn, the Leader of the Labour Party in the U.K. said, “I would never use nuclear weapons If I were PM,” the mainstream UK media responded with its typical furor. What kind of reaction did you get from the media and the American people when you stated, “I am the voice of over 70 billion non-human animals that are tortured and murdered every year on our lands,”?

Of course, the reactions from media and citizens in favor of animal rights were very positive. Surprisingly, a few animal rights activists wrote stories that we are simply ‘wonderful people wasting our time.’ I have also received hateful and belligerent messages and emails from carnists who looked at my statement solely from a ‘food’ perspective. These folks chose to look at my efforts to save innocent lives as one human telling another human how and what to eat. It just reminded me how hard we must all work to shift the perspectives of humans to eliminate tradition, culture, and habit from the compassion equation.  


In your opinion, what are the main political problems of the U.S.?

First, there is an overall ignorance by politicians to root cause. I’ve heard our current President say that he supports hunting. Naturally, if support of murder at this level is the example for other politicians, we have a problem that demonstrates nativity to root cause issues. Second, our democracy is tainted because of existing components like the Electoral College and Citizens United. When you have a political system that suppresses democracy in any form, it limits the voice of the people and politics becomes an arena filled with so called elite insiders. The Humane Party recognizes this, and plans to change it.  

I think animal rights is now the leading social justice issue since the abolition of human slavery in the world. But we’re still living in a society where violence has been very present at the most intimate levels. How hopeful are you that one day animal cruelty will be seen the same and given the same justice as human cruelty?

I am running for the Office of the President of the United States of America so that I can represent the voices of the voiceless. So I am extremely hopeful. I’ve built a career in enterprise as a person who manages outcomes and I have every intention of leveraging this expertise to alter the outcomes associated with violence towards animals. I plan to embody the voice of your readers and the citizens of the world to manifest our unwavering desire to change our course. It is my hope and dream to personify a shared vision of a compassionate world and to realize the whispers of a world that leverages the collective intelligence of all people and encourages our leaders to lead with intellectual power Instead of coercive strength.

https://www.facebook.com/cliftonroberts.org
https://twitter.com/cliftonroberts
https://www.instagram.com/cliftonroberts


Translate