dubstep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dubstep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2012 Salı

Radiohead'in En İyisi



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 9 Ekim 2012


MANCHESTER- Bir grubun beşinci kez konserine gitmek için ya müziklerini çok sevmeli ya da o grubun gerçekten çok etkileyici bir canlı performansı olmalı. Konu Radiohead olunca benim açımdan her iki madde de sağlanmış durumda. Bu nedenle onları her turnede izlemek istiyorum.

Şubat 2012‘den bu yana geçen yıl yayımladıkları “The Kings of Limbs” albümünün dünya turnesini sürdürüyor Radiohead. Grubu özellikle Manchester’da izlemek farklı bir deneyim; çünkü hemen herkesin şarkı sözlerini ezbere bilip iştirak ettiği, çok coşkulu bir izleyici kitlesi var bu kentte. 

Avrupa’nın en büyük kapalı salonu MEN Arena’da yaklaşık 25 bin kişinin katıldığı konser, bugüne kadar izlediğim Radiohead konserlerinin içinde hem ses, sahne tasarımı gibi özellikler hem de grubun performansı açısından en iyisiydi.

Sahnenin her iki yanına büyük ekranlar koymak yerine, daha önce grubun video kliplerinde de gördüğümüz bir tekniği kullanmışlar; mikrofonlara yerleştirilen kameralar doğrudan sahnenin çeşitli yerlerinde asılı duran küçük ekranlara yansıtılmış. Böylece grup elemanlarının yakın görüntüleri salonun her yerinden görünmüş oluyor. Renkten renge giren farklı boyutta paneller aracılığıyla da müziğin karışık yapısına uygun olarak çok göz alıcı bir dekor tasarlanmış. 


Kanadalı müzisyen Caribou’nun yarım saatlik mükemmel setiyle açılan gecede, daha sonra sahnenin hazırlanması için 45 dakika ara verildi. Dikkatimi çeken nokta, o sırada çalınan müziklerin Thom Yorke’un son dönemde DJ setlerinde çaldığı dubstep ağırlıklı şarkılardan oluşmasıydı. Radiohead’in müziğine elektronik unsurları katması kimilerince hep eleştirildi ama bence bugün hâlâ bu kadar çok seviliyorlarsa, bu, müziği statik bir olgu olarak görmemelerinin bir sonucu. 

Grubun sahneye çıkış anının, geçen yılın en iyi elektronik albümlerinden birini kaydeden Zomby’nin “Mozaik” adlı şarkısından Radiohead’in “Lotus Flower”ına geçişle yapılması da, müziğe yaklaşımlarına dair önemli bir işaretti. Rock, caz ve elektronika unsurlarının oluşturduğu bir mozaik içinde, çok sağlam bir altyapıyla müzik yapıyor Radiohead ve bunu büyük ölçüde “Kid A” albümünde girdiği maceraya borçlu. Müzikte daima risk alan, vizyonu geniş ve öncü bir anlayışın temsilcisi onlar.

Yaklaşık iki buçuk saat süren konser, “The King of Limbs” turnesi kapsamında gerçekleşti ama şarkı seçimlerine bakarsak, bir anlamda Radiohead’in en iyilerinden bir seçim yaptığı ortada. Ancak en iyiler derken hit şarkıları kastetmiyorum. Seçilenler genel olarak düşünülen klasik “best of” anlamının dışındaydı. Birçokları için "Myxomatosis" ya da "Planet Telex"in çalınması beklenmedik bir durumdu ama Radiohead alışılmıştan farklı bir şarkı listesi yapmış. Bu liste benim en iyi tanımıma çok uyduğu için ayrıca memnun oldum.


Manchester'da sadece ilk albümleri “Pablo Honey” dışında, yayımladıkları diğer yedi albümden de çaldılar. 8‘i biste olmak üzere konserde dinlediğimiz toplam 24 şarkının içinde “These Are My Twisted Words”, “Full Stop”, “The Daily Mail” ve “Staircase” gibi herhangi bir albümde yer almayan, single olarak yayımlanan ve yeni kaydedilenler de vardı. 

Setlist'e dair beklentiler bazılarını hayal kırıklığına uğratsa da, sonuçta konserin bütünü düşünüldüğünde salondaki enerji seviyesi hiç düşmedi. Her biri ayrı güzel olan şarkılar arasında favori seçmek zor ama  bir punk konseri havası yaratanlar  “The National Anthem”, “Myxomatosis” ve “Paranoid Android” oldu. 

Thom Yorke’un kendine özgü çılgın danslarıyla renklendirdiği sahnede diğer grup üyeleri de her zamanki gibi büyük bir uyumla çaldı. Geçen yıldan beri Clive Deamer’ın gruba ikinci baterist olarak katılması, kuşkusuz grubun soundunu daha da güçlendirdi. 2011'de ilk kez Glastonbury'de altı üyeli Radiohead'i dinlemiş ve farkı görmüştüm; zaman içinde Deamer'ın gruba tam olarak enjekte olduğunu gözlemledim. Konserde fazla göze batmasa da asıl kahramanlardan birisi ise, yine gitar, elektronik sesler, perküsyon ve tuşlu çalgılarda oradan oraya koşuşan Jonny Greenwood’du. 

“Merhaba, Adım Lady Gaga” diyerek konsere espriyle başlayan Thom Yorke'un 44. yaşgününü dinleyicilerin hep bir ağızdan söylediği ünlü “Mutlu Yıllar Sana” şarkısıyla sahnede kutlayışı ilginç bir andı. Gülümseyerek teşekkür ederken bu sürprize çok sevindiği belliydi. 

Gece “Kid A” albümünden “Idioteque”te Thom Yorke'un kendini kaybettiği dansla sona erdi. O anlara büyük bir keyifle tanıklık ederken, Radiohead’in 27 yıldır yalnızca dünya alternatif rock sahnesinin en başarılı gruplarından birisi değil, aynı zamanda günümüzün en iyi grubu olduğunu da düşünüyordum.



(Videolar bana aittir.)


Setlist-





17 Şubat 2008 Pazar

Dubstep'in Yeni Kahramanı Burial




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/16 Şubat 2008

Son iki yıldır underground müzik çevrelerinde ismi efsane gibi dolaşan birisi var: Burial.

2006 yılında kendi ismiyle ilk albümünü yayımlayan bir müzisyenin bu kadar kısa sürede böylesine dikkat çekmesinin üç önemli nedeni var. Birincisi, dubstep adı verilen elektronik müzik türüne yeni bir açılım getirerek daha geniş kitlelere yayması. İkincisi, müziğinin gece karanlığındaki kentli yalnızların atmosferini büyük bir başarıyla yansıtması. Üçüncüsü, gerçek kimliğini gizlemesi.

Burial, çok ender olarak verdiği röportajlardan birisinde, ailesi dışında yalnızca beş kişinin kendisinin “Burial” adıyla albüm yayınladığından haberdar olduğunu söyledi. Önceleri kadın mı erkek mi onu bile bilmiyorduk, sonraları Londra’nın güneyinde yaşayan 20’li yaşlarında bir erkek olduğunu öğrendik. Uzaktan çekilen ve sadece belli belirsiz gölgesini gösteren birkaç imaj dışında hiçbir fotoğrafı yok. İyi müzik yapmasa, bu gizliliğin dikkat çekmeye yönelik bir yöntem olarak uygulandığını düşünebilirsiniz.
Fakat durum öyle değil; 2007’nin son aylarında çıkan albümü “Untrue”, önde gelen birçok müzik dergisi ve internet sitesinde yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Öyleyse, böyle başarılı bir müzisyen neden kimliğini gizler? Burial, melodiler ile tanınmak istediğini ve eğer kimliği ile ortaya çıkmazsa insanların daha çok müziğine yöneleceklerine inandığını söylüyor. Bu nedenle de, canlı performans yapmıyor, radyo/tv programlarına çıkmıyor ve fotoğraf çektirmiyor. Bana göre, insanların kendileriyle ilgili her türlü gereksiz ayrıntıyı medya aracılığıyla ortaya döktüğü bir çağda, bir sanatçının bu tuhaf ortamın dayattığı kurallara karşı çıkmasına ancak saygı duyulur. Bir müzisyen için önemli olan insanların hayatında müziğiyle yer almaksa, cafcaflı fotoğraflara ve skandallara gerek yok, bırakın şarkılar konuşsun.

GARAJLARDA DOĞUP GELİŞEN MÜZİK

Gelelim Burial’in yaptığı müziğe… “Dubstep” denilen bu tür, yaygın olarak bilinmediğinden, önce bu konuda kısa bir açıklama yapmak gerek. Dubstep, ilk olarak 1990’lı yıllarda, İngiliz garaj müziği prodüktörlerinin, dub, reggae, house, two-step ve elektronik müziğin farklı sesleri ile oluşturdukları drum’n’bass adı verilen türü geliştirmesiyle ortaya çıktı. Sürekli değişen sert ritim örgüsü, ön plandaki basları, karanlık havası ve barındırdığı geniş prodüksiyon olanaklarıyla şaşırtıcı bir tür bu. Öyle ki, müziği yapan prodüktörlerin önceliklerine göre kimi zaman daha tempolu, kimi zaman daha yavaş olabiliyor; bazen insan sesleri kullanılırken bazen vuruşlar öne çıkabiliyor, altyapısı sürekli gelişip değişiyor. Önceleri Londra’nın arka sokaklarındaki garajlarda üretilen bu prodüksiyonlar, yeraltı müzik çevresindeki partilerde çalınırken, 2000’li yıllara gelindiğinde, giderek daha geniş bir kitleye hitap etmeye başladı. Bunda Hyperdub Records’un bu türdeki çalışmalara öncülük etmesinin büyük bir etkisi oldu.

Burial’ın sırrı ise, dubstep’in karanlık ve çoğu zaman da soğuk tonlamalarının içine günlük yaşamdan izleri ve duyguları sokmaktaki başarısında yatıyor. “Untrue” adlı albümü, kentlerdeki, özellikle Londra sokaklarındaki yalnızlığı yansıtıyor. Sirenler ve konuşma sesleri, uğultular, yağmur ve çakmak sesi, dış dünyaya ait anlık kıpırtılar… Bozularak farklılaştırılan ve cinsiyetini bile tahmin edemediğiniz insan sesleri, nereden geldiği belli olmayan ve eski plak kayıtlarını andıran çıtırtılar; gerçek hayatla hayalleri harmanlayan sınırsız bir ses manipülasyonu… Burada albüme, “Untrue” (Doğru olmayan) adının koyulmasında ironik bir yaklaşım olduğunu belirtmek gerek. Duyduklarınızın hangisinin ne olduğu, biraz da dinleyenin hayal gücüne kalıyor. Karışık bir iş; insanların çoğunun oldukları gibi davranmadıkları hayatta neyin gerçek olduğunu anlamak gibi…

Burial’in müziğinin etkileyiciliği, dinlerken adeta insanı çevreleyen bir atmosfer yaratmasından geliyor. Çünkü yaşanan anın müziğini yapıyor Burial. Garip bir melankoli var şarkılarında, fakat ritimler daha çok bundan kurtulma çabasını sezdiriyor. “In McDonalds” adlı şarkıyı ilk dinlediğimde, adında “McDonalds” geçen bir şarkı nasıl bu kadar melankolik olur diye merak etmiştim. Yanıtımı, İngiliz müzik dergisi “The Wire”da Burial ile yapılan bir söyleşide buldum: “Benim müziğim, genç yaşta hayatın zorluklarıyla mücadele ederken, sizinle ilgilenecek bir meleği düşlediğiniz anlarla ilgili. Gidecek hiçbir yeriniz olmadığında, yapabileceğiniz tek şeyin gece geç bir saatte McDonalds’da oturmak olduğu anlarla ilgili.” Albümün en güzel şarkısı “Archangel” ise, Burial’in köpeği öldüğünde üzüntüsünü aşmak için bestelediği bir şarkı.

“Untrue”, son aylarda dinlediğim en ilginç ve heyecan verici albüm. Buna karşın, herkesin bu görüşte olmadığını da tahmin ediyorum. Düşük tempolu olduğundan, özellikle dans pistlerine uygun değil. Burial’ın kendi anlatımıyla, “Uzaktan duyduğunuz ama kendinize yakın hissettiğiniz bir ses gibi. Yağmurun sesini ya da balinaların şarkılarını duymak gibi, karanlıkta uzaktan bir yerlerden gelen sesler gibi.” “Untrue”, dinlerken düşündürüyor, aklınıza takılıp kalıyor ve sizi hiç yalnız bırakmıyor…

Translate