Wild Beasts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wild Beasts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2014 Pazar

100 % FEST İZLENİMLERİ


08.06.2014
Babylon Soundgarden ile başlayan açıkhava müzik festivalleri serisi, bu hafta sonu yeni bir festival olarak İstanbul kültür etkinliklerine dahil olan 100 % Fest ile devam etti. Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik koşullarda uluslararası alanda tanınan büyük grupları ülkeye getirip kazasız belasız festival yapmanın ne denli zor olduğunu çok iyi biliyorum. Kültür etkinliklerinde uygulanan vergiden, grupların turne programlarını denk getirmeye; son bir yıldır polis saldırısı altında savaş alanına dönen kent merkezinden, giderek artan bilet fiyatlarının çoğu kişi için aşırı olmasına kadar birçok sorun var. Yine de birileri taşın altına elini sokuyor, müzikseverler müziğin peşinden gitmeyi bırakmıyor ve çoğu şey olması gerektiği gibi olmasa da sonunda müzik insanları buluşturuyor.

Cuma ve cumartesi günleri Küçükçiftlik Park'ta dinleme olanağı bulduğumuz gruplara geçmeden önce festivalin genel ortamına dair dikkatimi çeken bazı noktaları belirtmek isterim. Öncelikle festivali düzenleyen Esen Entertainment'ın yönetiminden kaynaklanmadığı ama Küçükçiftlik Park'ın uygulamalarından doğduğu söylenen bazı sorunlar vardı. Örneğin, kapıda giriş yaparken güvenlik görevlisi size şunu söylüyor: "Şimdi giriş yapıyorsunuz, dışarı çıkarsınız biletiniz olsa da geri giremeyeceksiniz." Nedenini soruyorsunuz, yanıt şu: "Uygulama böyle." Sabah saat 11'de başlayıp gece yarısına kadar devam eden bir etkinlikte bunun mantıklı bir açıklaması olabilir mi? Üstelik giriş yapana bileklik de takılıyor. Diyelim ki, iki günlük kombine bilet sahibi bir katılımcının sabah 11'de dinlemek istediği bir grup var ve daha sonra çıkıp akşama doğru geri dönecek ve diğer istediği grupları izleyecek. Bunu engellemenin gerekçesi nedir? Bileti ve bilekliği başkasına verip onun alana girmesini sağlayacağından çekiniliyorsa, o zaman bileklikleri bilekten çıkmayacak şekilde yapın. Şehir merkezinde her yere yakın festival yapılıyor dienilerek bu bir avantaj olarak sunuluyorsa, onun doğal sonucu olarak insanlar belli bir saatte çıkıp başka bir işini yapıp geri dönebilir. 12 saat boyunca alandan hiç çıkılmadan kalınmasını beklemek yanlıştır. Nitekim bir arkadaşım, cumartesi akşamı bir iş toplantısına katılmak için çıkıp, Massive Attack için festivale geri dönmek istedi. Fakat kapıdaki görevlilere durum anlatılamayınca festival ekibi ile temas kurduk. Onların yardımıyla biz sorunumuzu halletik ama herkes o görevlilere ulaşamayabilir. Bu konunun üzerinde durmamın nedeni, aynı mekandaki diğer etkinliklerde de aynı sorunun yaşanması. Küçükçiftlik Park umarım bu mantıksız uygulamanın yarattığı soruna bir çözüm getirir.

Festivalde dikkatimi çeken bir diğer nokta, diğer etkinliklerde de artık sürekli karşımıza çıkan sahne önünün boş kalması sorunu… Bu kez Diamond ayakta, Diamond Teras VIP, Golden ayakta, Normal ayakta gibi kategoriler halinde farklı fiyatlardan bilet satılmıştı. Festivallerde bu tip kategorilerin yaratılması ve en öndeki bölümün davetlilere ayrılması nedeniyle şöyle bir sorun ortaya çıkıyor: Bu kısımdaki grup, genellikle sadece headliner'ları dinlemek için mekana gelmeye eğilimli olduğundan, son bir iki büyük performansa kadar sahne önündeki alan boş kalıyor ve bu da daha önceki saatlerde çalan gruplar açısından büyük bir dezavantaj yaratıyor. Arada demir engeller olduğundan, müzisyenler çağrı yapıp, salon konserlerinde olduğu gibi, "gelin öne hepiniz!" de diyemiyor. "Normal ayakta" kategorisindeki hayranlarla müzisyenlerin arasında paranın yarattığı bir boşluk oluşuyor ve inanın bu  performanslara yansıyor. Hep söylüyorum, yazıyorum; sahne önü hayranlara aittir. Kim sahnedeki grup için heyecan duyuyorsa, o önce gelip yer tutma zahmetine katlanmalıdır. Sahne önünde böyle bir hayran kitlesi olduğunda, konser çok daha coşkulu olur. Bu yazdıklarım bütün organizatörler için geçerli. Konuya bir de böyle bakın diyorum onlara…

Festivaldeki yeme içme konusunda da bazı düzeltmeler yapılabileceği kanısındayım. Bir ara içecek bir şey alayım dedim; sadece bira, Coca Cola ve Red Bull var dediler. İki gün boyunca günde 12 saat süre bir festivalde bu yeterli midir? Coca Cola içmediğim için bira aldım ama onu da içmeyen ne yapacak? Ayrıca fiyatlar da ucuz olmadığından, herkes bira içemeyebilir. Küçükçiftlik Park'ın dışında sürekli köfte, sucuk, kokoreç satan tezgahlardan yayılan et kokusuna ek olarak, alanda da et ağırlıklı bir menü vardı. Neyse ki, kumpir ve kuruyemiş seçeneği de sunularak vejetaryen ve veganların açlıktan bayılması önlenmiş. Bu nedenle organizatörlere teşekkür ederim. 

Festivaldeki ses sistemi konusunda bir ara birkaç tanıdıkla konuştuk. Ben ön kısımlarda bir yetersizlik hissetmedim ama ses yüksekliğinin arka bölgelerde duranlar için yeterli olmadığını söyleyenler vardı. Bunun nedeninin, kent merkezi içindeki ses kısıtlamasıyla bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum.

Bu öneri ve eleştirilerle birlikte, 100 % Fest'in her yıl daha iyiye doğru gelişerek devam etmesini diliyorum. Yolu açık olsun!

BİRİNCİ GÜN: ENERJİK KAISER CHIEFS, GÜÇLÜ SOUNDGARDEN

Fiziksel koşullar ile ilgili bu tespitlerden sonra, izlediğim gruplara dair izlenimlere geçebilirim. 100 % Fest'in programı duyurulduğunda özellikle görmek istediğim üç grup vardı. Massive Attack, Soundgarden ve Trentemoller. Massive Attack'i daha önce birçok kez canlı dinledim ama onlarca defa daha görsem fark etmez, o kadar iyiler ki konserleri her defasında bende heyecan yaratıyor. Chris Cornell'i de Rock'n Coke'ta canlı dinlemiştim ama Soundgarden'ı ilk kez sahnede gördüm. Trentemoller'i de aynı şekilde ilk kez canlı dinleme olanağı buldum.



Birinci gün Kaiser Chiefs'in performansı beklediğim gibi yine enerji doluydu. 20
12'de Santralistanbul'da yapılan Efes One Love'daki gibi neredeyse festival alanının her yanına gitti vokalist Ricky Wilson. 2012'de içki yasağı yüzünden çok tatsız olaylara sahne olan Efes One Love'da bira ile sahneye çıkıp onu izleyicilere vermişti. İki yıl sonra geldiği ülkemizde hiçbir şey daha iyi değil. 100 % Fest'te alkollü içecek satışı yasak değildi ama Türkiye'nin son bir yılda yaşadıklarını duymayan herhalde az kalmıştır dünyada. Wilson bir ara sahnede, "Biz buraya gelmeye devam edeceğiz. Hükümet için değil, sizin için buradayız," dedi. Bu noktayı herkesin görmesi önemli; çünkü bireyler, destek vermedikleri bir hükümetin yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmamalı.

Kaiser Chiefs'in "Everyday I Love You Less and Less" ile açtığı konserinde Rick Wilson, az önce sözünü ettiğim gibi sahne önündeki boş alanı görünce, "Niye herkes arkada?" diye sorup, mikrofonu kaptığı gibi demir engellerin üzerinden atlayarak "normal ayakta" kategorisinde duran esas hayranlarının yanına gitti ve uzun süre orada kaldı. Sonra da bira satış standının üzerine çıkıp, "Never Miss a Beat"i seslendirdi. Ancak Wilson'ın bütün çabalarına rağmen, kalabalık One Love'daki kadar coşkulu değildi; hafif espriye vursa da o da bu konuda yakınmadan edemedi. Yine de festival sahneleri için çok iyi bir tercih Kaiser Chiefs: Şarkılarını çok iyi bilip hayranı olmasanız bile, sahne performanslarının başarısını takdir etmemeniz olanaksız.

Seattle grunge sahnesinin önde gelen gruplarından Soundgarden, bu yıl, büyük çıkış yapmalarını sağlayan "Superunknown"un 20. yılını kutluyor. O nedenle ilk kez çaldıkları Türkiye'de bu albümden de şarkıları dinleyeceğimizi düşünüyordum. 15 şarkılık albümden, "My Wave", "Like Suicide", "Superunknown", "Spoonman", "The Day I Tried To Leave", "Fell on Black Days" ve alandaki çoğu kişinin gençlik yıllarının soundtrack şarkılarından "Black Hole Sun"ı çaldılar. Bunların dışında şarkı listesi, 1988 tarihli ilk albümleri "Ultramega Ok"den "Flower" ve "Beyond the Wheel, 1991 albümleri "Badmotorfinger"dan "Outshined", "Jesus Christ Pose" ve "Searching with My Good Eye Closed", 1996 albümleri "Down on the Upside"dan "Blow Up the Outside World" ve "Burden in My Hand", 2012 albümleri "King Animal"dan "Been Away Too Long"dan oluştu. Heavy metal'e daha yakın duran 1989 tarihli "Louder Than Love"a ise hiç dokunmadılar.



Chris Cornell'in sesi, bunca yıl sonra hala ilk duyduğumuz günkü kadar güçlü. Ben kişisel olarak grunge türüne pek yakın olmadım ama Soundgarden'ın kariyeri boyunca soundunu geliştirmek için attığı adımları ve yayınladıkları albümlerdeki kaliteyi hep takdirle izledim. Onları dinlerken Stephen Thomas Erlewine'in onlar için söylediği şu söz aklıma geldi: "Alternatif rock'ta heavy metal'e yer açtılar." Zaman zaman heavy metal ile kesişen yolda öylesine sağlam bir temelde duruyorlar ki, bana kalırsa eskimeyecek, klasik bir sound yarattılar. Grubu daha önce canlı dinlememiş olduğum için 1998-2009 arasındaki ayrılığın performanslarına yaptığı etkiyi değerlendiremiyorum, ancak benim cuma akşamı izlediğim taş gibi sağlam müzik yapan bir gruptu. 

İKİNCİ GÜN: WILD BEASTS, CEZA, TRENTEMOLLER VE MASSIVE ATTACK

Festivali ikinci gün Wild Beasts ile açtım. Grubu en son kısa bir süre önce, 7 Aralık 2013'te İstanbul'da yapılan Red Bull Music Academy Radio Festival kapsamında canlı dinlemiştim ve o konser sırasında henüz çıkmamış olan yeni albümleri "Present Tense"de yer alan şarkılardan bazılarını da çalmışlardı. O zaman yaptığım yorumda daha karanlık ama yine çok sıcak, sarsıcı bir albüm geliyor demiştim. Tahminim doğru çıktı; yılın en güzel albümlerinden biri "Present Tense". Wild Beasts gibi çok iyi iki sese sahip bir grubun, son birkaç yılda geçirdiği evrim ve bugün vardığı nokta hayranlık uyandırıcı. Şarkı yazımında kendilerine özgü bir sound yaratmayı başardıkları gibi, her geçen albümde çıtayı yükseltmeyi bildiler. 100 % Fest'te akşamüstü 18.00'da sahneye çıktıkları için, henüz sahne boştu ve ne yazık ki belki de İstanbul'a daha önce birçok kez gelmelerinden dolayı, performansları hak ettiği ilgiyi göremedi. Oysa onlar Twitter'da "Istanbul. The love  affair continues," yazmışlardı. O sevgi gösterisine karşılık verenlerin büyük kısmı arkalardaydı… 45 dakika ayrılmıştı gruba, o kadar sürede ağırlığı yeni albüme veren bir şarkı listesi tercih etmişlerdi. Ama bana yetmedi, çok kısa geldi Wild Beasts'in konseri. 

Wild Beasts'in arkasından sahneyi Ceza ve ona eşlik eden müzisyenler aldı. Grunge gibi hip-hop hayranı da değilim ama Ceza'nın 100 % Fest'teki performansı kanımca etkileyiciydi. Bu kez Cenk Turanlı (bas), Mehmet Demirdelen (davul), Emre Kula (gitar) ve Barış Çakmakçı'dan (klavye) oluşan bir ekip eşlik etti Ceza'ya. Son derece akıcı ve vurucu bir teknikle icra ettiği rap sanatını enstrümanlarına hakim iyi bir grupla destekleyince müzikalite açısından çok tatmin edici bir sound çıkmış ortaya. Rap ile rock bütünleşmesi her zaman iyi sonuç vermeyebiliyor ama Ceza'nın dünkü seti alkışı hak ediyordu. Ceza'nın politik eleştiri ve toplumsal tespitlerle bezeli sözlerine çok yakışmıştı bu sürpriz kurgu. Bundan sonra da böyle devam etmesini dilerim. Kimileri Wild Beasts'ten sonra Ceza'nın sahneye çıkmasını tür farkı açısından yorumlayıp garipsedi ama bence bunda eleştirilecek bir taraf yok. Birbirinden çok farklı müzik türlerine yer verilen bir festivaldi ve Türkiye'den başarılı isimlere ana sahnede yer verilmesi, bence hem gerekli hem de güzel bir uygulama.



Nitekim Ceza'dan önce sahneye birden Danimarka'dan şişe müziği ustaları "Bottle Boys" çıktı. Programda isimleri yoktu ama yaklaşık yarım saat aralarında Michael Jackson'dan "Billie Jean", Tarkan'dan "Şıkıdım" ve Barış Manço'dan "Arkadaşım Eşek" gibi hitlerin de olduğu şarkıları yorumladılar. Şişe ve damacanayla yaptıkları müzik, ilk anda herkesi şaşırtsa da bir süre sonra tanıdık melodileri duyunca bir de baktım dans edenler çoğalmış. Dört müzisyenin Gangnam dansıyla biten şovu, beklenmedik bir gösteriydi ama epey ilgi topladı ve bence festivale renk kattı.


Cumartesi gününün en merakla beklenen isimlerinden birisi Trentemoller, umduğumdan da başarılı bir performans gösterdi. Danimarkalı multi-enstrümantalist, elektronik müzik prodüktörü Andres Trentemoller, 90'larda elektronik müziğe geçiş yapmadan önce indie rock gruplarında yer almış bir müzisyen. Bu yönüyle öne çıkmasa da yaptığı müzikleri incelerseniz, hamurunda bunun yer ettiği açık. Daha çok remiksleri ile tanınıyor ama 2006'dan bu yana kendi müziklerini de yayınlıyor. Özellikle geçen yıl çıkardığı "Lost" adlı albümüyle oldukça dikkat çekti. Minimal techno, IDM gibi türlerle flörtünü sürdürse de albümde birçok şarkıda konuk vokal kullanarak, indie rock alanında da var olmaya istekli olduğunun işaretini de vermişti. Bu nedenle nasıl bir sahne performansı izleyeceğimizi tam olarak kestiremiyordum açıkçacı. 

Andres Trentemoller, kendisi synth ve elektronik seslerle meşgul olurken, davul, bas, klavye, gitar ve vokalde ona eşlik eden tam bir konser ekibi ile vardı sahnede. Mikael Simpson (bas), Lisbet Fritze (gitar), Henrik Vibskov'un (davul) yanı sıra, özellikle bazı şarkılarda vokali de üstlenen gitarist Marie Fisker olağanüstüydü. Lisbet Fritze ile yaptıkları şahane robot dansı da cabasıydı! Trentemoller'in Küçükçiftlik Park'ı dev bir dans pistine çeviren seti, Massive Attack'ten önce ortamı hazırlaması açısından son derece uygun bir seçimdi. Kırmızı ışık altında "Silver Surfer, Ghost Rider Go!!!" adlı şarkıyı çalarlarken belki şarkının videosundaki kadar mükemmel değilse de yine müthiş etkileyici bir atmosfer yaratmayı başardılar. Çok dinamik bir performanstı.

GEZİ VE SOMA UNUTULMADI!

Festivalin kapanışını yapacak olan Massive Attack, programda konser saati 22.30 yazmasına karşın, 22.25'te karşımızdaydı. (Bu arada herhangi bir aksaklık olmadığı sürece dinleyicilerini bekletmeyen gruplara selam olsun!) Konserin açılışını yapan şarkı, Robert Del Naja'nın (3D) geçen yıl yayınladığı "Battle Box" oldu. Massive Attack'in gizemli karanlık dünyasına dalmak için kusursuz bir ses girizgahıydı bu. Arkasından "Risingson"ın ilk notalarını duyunca ruhumun giderek yükseldiğini duyumsadım. Konserden önce şarkı listesi hakkında düşünürken, "Heligoland" albümünün ağırlıklı olacağını tahmin etmiştim, öyle de oldu. Konserde beş şarkıyla anılan "Heligoland"den "Paradise Circus"un vokali Martina Topley-Bird'e emanet edilmişti. Her zamanki sakin uzaklığı ile sahnede bir anıt gibiydi Bird.

"Teardrop" ve "Psyche" adlı şarkıları da Martina Topley-Bird'den dinledik ama "Teardrop"un orijinalindeki Elizabeth Fraser vokalinin yerini alamıyor bence. Her ikisi de meleksi bir sese sahip, fakat Fraser'ın tınılarını silemiyor kulaklarım; sanki benliğime işlemiş, o şarkıları hep o ilk günkü yorumuyla duymak istiyorum nedense… İlginçtir aynı his, "Safe From Harm" ve "Unfinished Sympathy"deki Shara Nelson vokali için söz konusu olmuyor bende. Dün gece bu iki şarkıyı Deborah Miller'ın yorumuyla dinledik. Shara Nelson'ın 23 yıl önce duyduğum sesini de çok seviyorum ama Deborah Miller'ın yorumu da çok güçlü.

Massive Attack, her zaman iyi müzik yaptı ama en önemli özelliklerinden birisi de, şarkıları için doğru vokali bulmasıydı. Horace Andy gibi bir cevherin onların müziğine sağladığı olağanüstü katkı, sadece albüm kayıtlarıyla sınırlı değil. Massive Attack konserlerini heyecanlı kılan nedenlerden birisi, onun gibi bir efsane sesi canlı dinlemek. "Everywhen"i söylemek üzere sahnede belirdiğinde seyirci üzerinde yarattığı etki öyle büyük ki! Horace Andy, grubun "Girl I Love You" ve "Angel" gibi unutulmaz şarkılarını da seslendirdi dün akşam. En favori şarkılarımdan "Angel"ı ondan daha dokunaklı, daha sarsıcı söyleyebilecek bir ses olduğunu düşünmüyorum. Sesinin tüm titreşimlerini karşısındakine geçirebilme yeteneği var onda. 

İstanbul'a gelip de esin kaynağını bu kentten alan şarkıyı çalmadan geçmedi tabii Massive Attack. "Inertia Creeps" başlar başlamaz kalabalığın hareketlenişi görülmeye değerdi. 2010'da Kuruçeşme Arena'da verdikleri konserdeki gibi sahnedeki LED ekranda sürekli yazılar, sayılar ve sembollerle yine mesajlarını verdi Massive Attack. Uluslararası holdinglerin yönettiği dünyada insanları uyutma görevini üstlenen ana akım medyayı ifşa etmek için seçtikleri yöntem çarpıcıydı. Medyada çıkan magazin haberlerinin başlıklarını gördük önce: Saba Tümer'den kahkaha dersi! …. evleniyor, bilmem kaç milyon dolara alınan yat vs. ve sonra birden "Somadakileri Unutma" yazısı belirdi ekranda! Gezi'de katledilenlerin isimleri tek tek yazıldı, dev puntolarla Berkin Elvan adını okuduk… En sonunda da "Katilleri Hala Dışarıda" yazısı göründü. O anda suratımıza bir daha çarpan gerçek o kadar acı geldi ki… "Her Yer Taksim Her Yer Direniş!", "Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam!" sloganları atılırken 3D mikrofona yaklaşıp protesto ve demokrasi üzerine bir şey söyledi ama gürültüden tam anlayamadım. Robert del Naja ile 2008'de İstanbul'a geldiklerinde röportaj yapmıştım, o zaman bana "müzik kaçıştır" demişti, ben de öyleyse neden konserlerde sürekli hayatın gerçeklerini hatırlatıyorlar diye düşünerek buna katılmamıştım. (Söz konusu röportaj bu linkte.)Şimdi düşünüyorum da, belki de demek istediği, gerçeğin haykırılmasının engellenişinden, uyutulmaktan bir kaçıştı müzik. Böyle yorumlanırsa, o sözü hem müzikleri hem de sahne performansları açısından anlamlı oluyor. 

Daddy G'nin bu kez konserde sanki daha geri planda kaldığını gözlemledim, mikrofon önünde pek durmadı, arkada klavye ve elektronik seslerle meşgul oluyordu çoğunlukla. "Inertia Creeps"ten sonra yoğun tezahüratın arkasından bis için tekrar sahneye geldiklerinde, 3D ile birlikte yine gerideydi. "United Snakes", "Unfinished Sympathy" ve "Splitting the Atom" ile sona erdi konser. Saat gece yarısı 12'yi geçmesine karşın alandan ayrılmaya pek niyetli değildik, fakat tekrar gelmediler sahneye. 

Sokağa çıktığımızda konserde bize hatırlatılan gerçek hayat acımasızca devam ediyordu, Lice'de karakol yapımına direnen halka saldırı olmuş, bir genç öldürülmüştü… Konser yeniden başlasın, yine bağıralım bu acı gerçekleri diye geçirdim içimden. Adeta karanlık bir kapana kısılmış gibi hissediyorsanız, müzik bir umut, bir anlamda kaçış tabii; gerçeklerden değil gerçeğe doğru kaçış… 3D ile bu noktada buluştuk dün akşam.

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir. Sadece eksik olmasını istemediğim için Berkin Elvan'ın isminin ekranda göründüğü fotoğrafı internetteki haber sitelerinden aldım. O fotoğrafı çeken Nisan Ak.)

8 Aralık 2013 Pazar

İstanbul'da Yeni Bir Kış Festivali: Red Bull Music Academy Radio Festival


Kış gelince adeta eve kapanan, hatta sadece yağmur yağdığında bile sokağa çıkmaktan ürken insanların çoğunlukta olduğu bir kentte yaşıyoruz. Bunun bir nedeni, elbette böyle günlerde iyice çığırından çıkan trafik ama yine de ben İstanbul halkının kış mevsiminin keyfini hiç yaşamadığını düşünüyorum. Bırakın sıkıca giyinip karda yürümeyi, konsere giderken bile söyleniyor insanlar. Böyle bir ortamda kış festivali düzenlemek, hem kentin bu dönemde yaza göre sakinleyen kültür-eğlence hayatını canlandırmak, hem de insanları sokağa çıkmaya ikna etmek açısından önemli. İstanbul'da dün ilki gerçekleştirilen Red Bull Music Academy (RBMA) Radio Festival, dondurucu bir kış gününe renk kattı. İstanbul Modern'in bahçesinde kurulan büyük çadırı ve müzenin üst katındaki restoranın büyük bir bar ve DJ performansları için sahneye dönüştürülmesiyle elde edilen ikinci sahne, öğleden sonradan gece geç saate kadar birçok ismi ağırladı.

FESTİVALDEN İZLENİMLER

* Katılımcıların yaş ortalaması, ağırlıklı olarak 20-25 arasındaydı; çok sayıda yabancı Erasmus öğrencisi vardı. Etkinliğe giriş öğleden sonra 15.00'dan itibaren mümkündü; öğleden sonra gelenlerin sayısı pek fazla olmasa da, akşama doğru sayı arttı. Tam olarak kaç adet bilet satıldığını bilmiyorum ama tamamının tükendiği duyuruldu. Sonuç olarak, festivale yeterli ilgi sağlanmış.

* Dışarıdaki hava insanı titretse de, çadırda üşümedik. İçeriye sıcak hava üfleyen ısıtıcılar yerleştirilmişti. Gerçi benim gibi üzerindeki paltoyu çıkarmadan dolaşanlar da vardı ama bir ara sadece tişörtle dans edenler de görmedim değil.

* Yiyecek konusu, vejetaryen ve veganlar için yine sorun oldu. Sadece benim için sorun olsa, belki bu kadar üzerinde durup her defasında aynı sorunu yazmam. Ama benim gibi olan başkaları da var; onların festivallere katılımı önemsenmiyor sanıyorum. Çünkü kapı açıldığı saatten bitene kadar 9-10 saat süren bir etkinlik planlıyorsanız ve "içeri yiyecek sokmak yasak" diyorsanız, oraya gelen herkesi kapsayacak
şekilde yiyecek satışının yapılması gerekir. Az da olsak, belki "onlar bilet almasa ne olur" diyerek gözden çıkarılabilecek kadar ufak bir azınlık da olsak, bizler de varız. Sadece hotdog, hamburger ve döner satmanın ticari getirisi belki çok daha fazla ama bu kadar ısrarla rica edilmesine rağmen sürekli yok sayılmak, insana dokunuyor. Yiyecek için İstanbul Modern'in restoranını işleten Borsa ile anlaşılmış belli ki. Onlardan bir de sebzeli sandviç yapmaları istenemez miydi? Menüde meyve salatası gördüm ama almak için gittiğimde zaten yok dendi. Sonuçta yok sayılan bizler, sıcak çadırdan çıkıp, etrafta yiyecek aramak zorunda kaldık.

İçecek konusunda da dikkat çekici bir uygulama vardı. Red Bull'un festivali olduğundan, kendi içeceklerinin satışını artırmak için ona uygun fiyat uygulamaları anlaşılabilir. Ancak bir biranın 20 lira olması, normal değildi. Jager-Red Bull 25 lira, bira 20 lira... En ufak boydaki su ise 3 liraya satılıyordu. Boğaz manzaralı mekanların abartılı fiyat uygulaması artık bir İstanbul geleneği oldu ama bir müzik festivalinde fiyatlar daha ölçülü olabilseydi keşke.

* Fiziksel koşullara ek olarak, festivallerin kronik tuvalet sorununun dün yaşanmadığını belirtmek gerek. Bahçe katına portatif tuvaletler de konmuştu ama çok mecbur kalmayan kimse kullanmamıştır herhalde. Çünkü restoran katındaki medeni tuvaletler ihtiyacı karşılıyordu.

* Festivalin asıl önemli kısmı müzik ayağına gelirsek, ilk bakışta dolu dolu bir lineup değildi ama yaş grubu olarak hedeflenen 20+ dinleyiciyi çekebilecek, indie ve elektronik müzik sevenlere hitap edebilecek tercihler yapılmıştı. Lineup'ın üzerine kurulduğu Twin Shadow ve Wild Beasts, daha önce İstanbul'da konser vermişti ama canlı performansları iyi gruplar olduğundan, yine büyük ilgi gördüler. Ben Twin Shadow'da birkaç şarkı dinleyip, az önce anlattığım yiyecek sorununu halletmek üzere yola düştüğümden o konseri kaçırdım. Wild Beasts'i yakalamak için buna mecbur kaldım. Aslında açlığa uzun süre dayanabilirim ama kan şekerim düşüyor, ona bir şey yapamıyorum.

Performans sıralamasında ilginç bir nokta, The Field'ın 17.30'da sahneye çıkmasıydı. Rock'n Coke'ta Primal Scream ve Editors'ın da aynı saatte çalması gibi tuhaf bir durumdu. Gerçi headliner olabilecek grupları yakıcı güneş altındaki bir saatte sahneye çıkarıp, onlara warm up grubu muamelesi yapmak ile çaldığı müziğin niteliği daha geç bir saate uyan DJ'e erken saatte karanlık bir çadır içinde saat ayırmak aynı değil; ilki, konserin atmosferini tamamen değiştirirken, ikincisinde siyah çadırın katkısıyla o boyutta bir etki olmadı. Her iki durumun da bütçe nedeniyle ortaya çıktığını biliyorum ama etkinliğe yansıyan etkisinden söz etmek de benim görevim. The Field'ı dinlemeye gelenlerin önemli bir kısmı, sadece durup kafa sallarken, az sayıda da olsa dans edenler vardı. Ben çadırda tekno dinlemeyi çok özlemişim; İsveçli prodüktör/DJ Axel Willner'ın minimal tekno tınılarına epey kaptırdım kendimi. Yılın en iyi albümleri listemde de yer alan "Cupid's Head"in bazı kısımlarını canlı dinlemek de güzeldi. Açıkçası, dünkü festivalde en çok The Field'ın setinden keyif aldım. Sonrasında yukarıya restoran katına çıktığımda orası epey doluydu; Boğaz manzarasına bakarak sigara içip sohbet edenler, bir yandan da DJ'lerin çaldığı müziği dinliyordu.

Wild Beasts'i en son 2011'de Babylon'da canlı dinlemiş, Hayden Thorpe ve Tom Fleming'le röportaj yapmıştım. 2014 baharında çıkacak yeni albümlerinin öncesinde grubu dinlemek bir şanstı; çünkü sevdiğimiz eski şarkılarının yanı sıra yeni şarkılarını da duyma olanağı bulduk. Grubun canlı performansı yine çok güçlü ve dinamikti. İstanbul'a olan sevgilerini birkaç kez dile getirdiler; gerçekten de sahnede çok mutlu görünüyorlardı. Hayden Thorpe, sahneye bir şişe şarap ve kadehle çıkmıştı; kadehini sık sık İstanbul dinleyicisine kaldırdı.

Dün akşam çaldıkları "Sweet Spot", "Pregnant Pause" ve "A Dog's Life" adlı yeni şarkılarına bakarak, baharda bizi daha karanlık bir albümün beklediğini ve eğer albümün geri kalanı da bu şarkılar gibiyse, geçen albümlerindeki dans esintili yumuşak havanın dağıldığını söyleyebiliriz.



Albümlerdeki gelişimi izliyorsanız, Hayden Thorpe, sesini giderek daha farklı tonlarda kullanmaya başladı; İskandinav elektropop soundunu hatırlatan "Sweet Spot"ta bunu gözlemlemek mümkündü. Yeni şarkıların içinde en çok bu "Smother"a yakın duruyor. İstanbul'daki konserden sonra, eve gidemeyecek kadar sarhoş bir haldeyken yazdığını söylediği "Pregnant Pause"da, klavye ile perküsyonun öne çıktığı dramatik bir sound var. Thorpe, şarkıyı "Bu İstanbul ve varoluş hakkında," diye sunsa da, ne yazık ki, festivalde çadırı dolduran kitlenin çoğunluğu dinlemek yerine konuşmayı tercih etti. Bu tavır hakkında yazmaktan artık usandım ama şunu söyleyeyim; her defasında o dinleyici kitlesinin içinde yer aldığım için müzisyenlere karşı utanıyorum. (Grup, bu şarkıyı geçen ay Nottingham'da da çalmış; o kaydı Youtube'da bulup buraya ekledim. Başındaki anlamsız gülüşleri es geçersek fena bir kayıt değil; en azından grup çalarken konuşma uğultusu yok.)

Tom Fleming'in çok sevdikleri köpekler için yazdıklarını söylediği "A Dog's Life", Thorpe'un falsettosuyla Fleming'in bariton vokalini birleştiren, sinematik ve epik bir şarkı; grubun muhtemelen bugüne kadar yarattığı en karanlık sound.

* Sonuçta RBMA Radio Festival, müzikseverler için hafta sonunu güzelleştiren bir etkinlik oldu. Şehir içinde ulaşımı kolay bir mekanın seçilmesi, önemli bir artı. Giderek gelişmesini ve artan katılımcılarıyla birlikte herkesin iple çekeceği bir hale gelmesini diliyorum. Emeği geçenlere teşekkürler.

(Fotoğraflar bana aittir.)
-



30 Kasım 2011 Çarşamba

Wild Beasts’ten kusursuz performans


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 1 Aralık 2011

Yılın en heyecanla beklenen konserlerinden birisi salı akşamı gerçekleşti. Alternatif müziğin önde gelen gruplarından Wild Beasts, ikinci İstanbul konserini Babylon’da verdi.

Geçen yıl Efes One Love Festival’da açıkhavada dinlemiştik grubu. Aynen o konserdeki gibi, Babylon konserinde de şarkılarından yansıyan içtenlik, salondaki herkesi etkisi altına aldı. Ama etkilenen belli ki sadece dinleyiciler değildi; bir ara grubun vokalisti Hayden Thorpe şarap kadehini dinleyicilerin şerefine kaldırıp, “Son 6 ayda 100 farklı yerde konser verdik. Ama hiçbiri İstanbul’daki kadar sıcak değildi” dedi.

Konser öncesinde grubun mükemmel sese sahip iki vokalisti Hayden Thorpe (HT) ve Tom Fleming’le (TF) buluşup konuşma fırsatı da buldum. Ama ondan önce de Babylon'un önünde yapılan akustik "Long Way From Home" çekimine tanık oldum. Hayden ve Tom'un birlikte yorumladıkları "Bed of Nails"in bir bölümünü videoya kaydettim.



Müzikle ilgili ilk anılarınızı, geçmişinize baktığınızda müziğin hayatınızda belirleyici olduğu anları merak ediyorum.

TF: Ben kişisel olarak ailem dolayısıyla müzikle çok iç içe büyüdüm. İnsanların piyano etrafında toplanıp şarkı söyledikleri bir ortam vardı. İlk gençlik dönemlerimde “Belki ben de bunu yapmaktan hoşlanabilirim” diye düşünmüşüm; daha sonraki yıllarda “Ben bunu yapabilirim” halini aldı bu düşünce. O yıllarda ilk plağımı alıp, ilk esin kaynaklarımı buldum.

Neydi aldığınız ilk plak?

Neydi?.. Aldığım ilk plaklar, Take That, Queen ve bazı saçma şeylerdi ama daha sonra Jimi Hendrix ve John Coltrane’i keşfettim.

HT: Ben tam tersine müzikle hiç ilgili olmayan bir ortamdan geliyorum. Müzik her zaman sadece bana ait bir şeydi. Beni gerçek dünyadan ayırıyor, ayrı bir evren sunuyordu. O nedenle müzikle ilgim tamamen kişiseldi. Hayran olduğum, kendimi bulduğum, ruhuma hitap eden müziklerle ilişkim çok bencil bir ilişkiydi. Geri planda bu altyapı olunca, müzisyen olmak ve çok iyi müzik yapmak istedim.

O günlerden bu yana çok önemli bir yol kat ettiniz. Alternatif müziğin en başarılı gruplarındansınız. Bu yıl çıkan “Smother” da 2011’in en iyi albümleri listelerinde. Kısa zamanda geldiğiniz bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

HT: Aslında öyle başarılı hissetmiyorum. Beş yıl önceki durumumuzu düşünecek olursak, o zamanki başarı tanımıyla şimdiki aynı değil. Belki de şöyle diyebiliriz; müzik yaptığınız anda dinleyiciye ulaşma kapasiteniz, onlardan aldığınız geri dönüşüm belirliyor başarı duygusunu. Yapmak istediğinizi yapabiliyorsanız, aldığınız tatmin artar. Sonunda elinizde kalan odur çünkü.

TF: Daha gençken öfkeli albümler yaparsınız. İlk albümünüzde tüm dünyaya görüşlerinizi haykırmak istersiniz. O zaman öyle bir albüm yaptığınızda mutlu olursunuz ama zaman geçince daha olgunlaşır, hayata dair karmaşık duygularınızı tümüyle gözden geçirirsiniz. O zaman da bunu yapabildiğiniz bir albüm ortaya çıkarsa o mutlu eder sizi. Dolayısıyla beklentiler, başarı kriterleri değişkendir.

İkinci stüdyo albümünüz "Two Dancers", geçen yıl müzik dünyasının önemli ödüllerinden Mercury’e aday gösterildi. O konuda neler hissettiniz?

TF: O gerçekten harika bir olaydı. Nasıl algılandığımıza ve gelişimimize işaret eden bir göstergeydi.

HT: Biz o albümü daha iyi ya da daha kötü yapmış değiliz. İçindeki şarkılar bizim her zamanki duygularımızı, her zamanki yaklaşımımızı yansıtıyor. Demek istediğim yaptığınız çalışmalar çok çabuk bir şekilde eskiyebilir. Aslında söylemeniz gerekenleri bir albümde söyleyince, artık onu daha fazla yinelemeniz gerekmiyor. Ama konserlere çıktığınızda aynı şeyi defalarca tekrarlıyorsunuz. Elbette bu güzel bir şey; çünkü onu paylaşıyorsunuz. Ama biz grup olarak hep daha ileriye bakmak, gelişim sürecini sürdürmek istiyoruz.



"Smother"da daha minimal, daha dingin bir sound var. Buna yönelmenizin nedeni neydi?

TF: Sanırım bir nedeni, benim son zamanlarda oldukça fazla elektronik, ambient müzik dinlemem. Ayrıca öncekilerin bire bir benzeri değil de, sanki bir B-Side albüm gibi daha sessiz, daha yavaş ve romantik bir albüm yapmak istedik.

HT: Bu zaman içinde ortaya çıkan olgunlaşma ile ilgili. Ne kadar cesur olduğunuz düşüncesinin ardına daha az gizlendiğinizde, gerçek kimliğiniz daha çok ortaya çıkar ve daha insani bir hal alırsınız. Şarkılarda ortaya çıkan bu değişimde hepimizin payı var. Daha insani. Ayrıca bu, şarkının karakteri için iyi olanı bulmakla ilgili bir arayışın sonucu. Eğer birisi tek bir nota çalıp şarkının geri kalanında hiçbir şey yapmayacaksa ve şarkı için iyi olan da buysa öyle yapılmalı.

İngiliz romancı Martin Amis, “Anlattığınız öykülerde sizinle ilgisi olmayan karakterler için inanılabilir kuramsal argümanlar yaratabilirsiniz” diyor. Şarkılarınızdaki kahramanlar siz kendiniz misiniz, yoksa Martin Amis’in dediği yöntemi mi izliyorsunuz?

TF: Bence bu şarkıya göre değişir. Ama şunu söylemek isterim. Bir şarkıcının söylediklerine güvenmek tehlikeli olabilir. Çünkü söylediği şeyde tam bir açıklama yoktur. Soru sordurabilir, merak uyandırabilir ama tanımlayıcı değildir.

HT: Bence kesin yargılar olamaz. Bir şarkıda nasıl hissettiğinizi yazdığınızda aslında kısa bir zaman dilimi içindeki ruh halinizi aktarıyorsunuz. Bir anlamda bir karikatür haline geliyorsunuz. Çünkü açık ki, hayatınızın her döneminde aynı hissedemezsiniz. Ama bir şekilde o karakteri ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Sizden ilham alan ayrı bir karakterdir artık o. Kitaplar, şarkılar ve resimler de bir duyguyu alıp onu yoğunlaştırarak yarattığı hissin etkisini artırıyor. Böylece her şey daha büyük ve daha çarpıcı hale geliyor. Aynı şeyi bir mısra ile, bir resimle bir melodi ile farklı şekillerde anlatabilirsiniz. Çok güçlü bir şey bu.

Şarkı yazımı söz konusu olduğunda ne kadar demokratik bir grupsunuz?

HT: Diğer gruplarla karşılaştırırsak, çok demokratik. Eşitlikçi, tam olarak paylaşımcı bir çalışma yöntemimiz var. Eğer gruptan tek bir unsuru çıkarırsak aynı kalamaz. İşbirliği halinde en iyisini ortaya çıkardığımızı düşünüyorum. Grup olmanın sırrı da bu değil mi aslında? Anahtar kelime ortak çalışma.

Grubun katalizörü diye adlandırabileceğimiz birisi yok mu bu durumda?

TF: Şarkıların yazımı Hayden ve benimle başlıyor. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da katkılarıyla farklı yönlere gidiyor. Bence grupların o farklılıklara yol açması gerekir. Bir şarkı yaparken başlangıçta düşünülenin dışında gelişmeler her zaman olabilir. Grup olmanın anlamı ve gereği de bu etkileşim.



Şarkı sözlerinizde hayal kırıklığı, kırılganlık ve şehvet duyguları hakim. Bunun arkasında belli bir neden var mı?

HT: İnsan doğasındaki karmaşa ve duyguların ikiyüzlülüğü bunun nedeni. İnsanı tüm yönleriyle ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Özellikle aşk şarkılarındaki "Seni çok seviyorum" ya da "Senden nefret ediyorum" şeklindeki tek boyutlu bakış açısı utandırıcı. Amacımız, bu duyguları daha vakur ve karmaşık şekilde aktarmak.

TF: Bence erkek cinselliğini yansıtan bakış açısından kaynaklanan bir sorun var. Bilirsiniz, hep "Ben bir erkeğim, güçlüyüm" şeklindedir o bakış açısı. Çoğu erkek kendisini çok güçlü gördüğü için o söylemin dışına çıkmak istemiyor; örneğin hadım edilmek hakkında yazamayacak kadar güçlü hissediyorlar kendilerini.

Röportajlarınızda seksin insan üzerinde yarattığı etkiyi çok ilginç bulduğunuzu söylüyorsunuz. Cinselliğin ardındaki güç ilişkisi hakkındaki görüşünüz nedir?

HT: Ben modern toplumda bunun çözümlendiğini sanmıyorum. Gerçekte sonsuza kadar da böyle kalacaktır. Çünkü bu ilişkiler tam olarak tanımlanamıyor. İçgüdü ya da dürtülerle ilgili bir konuda meşru olanı tanımlamak için topluma bazı düzenlemeler getiriliyor. İnsanlar sokakta birbirini bu yüzden öldürmesin diye sık sık uyarılar yapılıyor. Bütün bu karmaşa bizim için mükemmel bir kaynak. Ama duyduğumuz müziklerin büyük bir kesimi, bu tür konulara değinmeyip insanlar için adeta güvenli bir alan yaratmayı amaçlıyor. Ev kadınları için yapılan bir müzik sanki... Oysa biz, "Hayır, aslında işler öyle yürümüyor" dediğimizde heyecan duyuyoruz. Bu şuna benziyor. İlk gençlik dönemlerinizde bilmediğiniz konularda bir kitap okur ya da bir film izlersiniz ve o anda "Aman Tanrım! Demek bu işler böyle oluyormuş!" dersiniz. Bence müzik de böyle olmalı. Günlük hayatta konuşulamayanlardan söz etmeli.

TF: Türkiye'de hakim kültür tam olarak nasıl bilmiyorum ama İngiltere'de bu tür konuların üzerini kapatıp örten bir kültür var. Bunlar konuşulmadıığı için de müzik tersini yapmalı; söylenmeyeni söyleyip işin diğer yüzünü göstermeli.

“Smother”ı bir manzara ile örtüştürmek isteseniz neresi olurdu? (Not: Bu, bundan sonraki iki soruyu, müzisyenlerin hayalindeki imajlar ve disiplinlerarası sanatla ilgili aklımı kurcalayan bir konuya yanıt bulma çabasında olduğum için, fırsat oldukça müzisyenlere yöneltmeye çalışıyorum.)

HT: Manzara olarak kesinlikle büyüdüğüm göller bölgesindeki dağlarla örtüşür. Dağa karşı betondan bir deponun üzerine oturur yazarsınız. O boşlukta teselli ve umut bulursunuz.

Londra Tate Modern'de yürütülen bir proje var. Müzisyenleri galeriye davet ediyorlar ve size ilham veren bir sanat eseri seçip onunla ilgili bir şarkı yazmanızı istiyorlar. Sizi davet etseler hangi sanat eserini seçerdiniz?

HT: Gerçekten mi? Bilmiyordum o projeyi. Ben Edward Munch'ün "Madonna" adlı eserini seçerdim.

Neden?

Çünkü ürkütücü ve çok karanlık, neredeyse renksiz. Aynı zamanda gerçekten çok güzel ve seksüel açıdan cezbedici ama bu şehvetle ilgili değil. Oradaki cezbediciliğin çok yumuşak bir karakteri var; görüntünün ardındaki ruh çekici olan.

(Bu yanıtı duyduğum andan beri Wild Beasts'in "Madonna" için yapabileceği şarkıyı merak ediyorum. Hadi Tate Modern yetkilileri, çağırın grubu müzeye de duyalım bu ilginç tanıma yol açan ilhamın sonucunu!)

"Smother", bu yılın en iyi albümleri listelerinde en üst sıralarda; bir kısmında da birinci. Peki sizin bu yıl dinlediğiniz en iyi albüm hangisi?

TF: Oneohtrix Point Never'ın "Replica" adlı albümü. Son zamanlarda en çok onu dinliyorum. Daha önce yaptıklarından sonra büyük bir adım bu. 2011'de beğendiğim başka albümler de var ama o hepsini geçti.

HT: Ben de aynısını söyleyeceğim. Albümü yolda yürürken dinlerseniz, adeta kaldırımların yerinden oynadığını hissettiriyor size. İnsanı mükemmel bir şekilde allak bullak ediyor, kafanızı çok güzel karıştırıyor.

-

21 Aralık 2009 Pazartesi

2009'da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor...

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi...

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı...

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi" ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Müzikte Yılın En İyileri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler...

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına... Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil...

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather- Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes- Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour”
Memory Tapes- "Bicycle"
Patrick Watson- “Wooden Arms”
Moderat- “Rusty Nails”
Fever Ray- “If I Had a Heart”
Wild Beasts- “This Is Our Lot”
The Veils- “The Letter”
The Horrors- "Whole New Way"
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever”
Bat for Lashes- “Two Planets”
Patrick Wolf- “Hard Times”
Metric- “Front Row”
Fanfarlo- “Luna”
Deadmau5- “The 16th Hour”
Grizzly Bear- “Two Weeks”
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses"
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old”
Gossip- “2012”
Mika- "Rain"
The xx- "Crystalised"
The Flaming Lips- "Watching the Planets"
Kasabian- "Vlad the Impaler"
Basement Jaxx- "Raindrops"
Thom Yorke- "Hearing Damage"
The Big Pink- "Dominos"

Translate