U2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
U2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2014 Cumartesi

MÜZİĞİN DAĞITIM VE SATIŞ YÖNTEMLERİNDEKİ SON GELİŞMELERE DAİR BİR ANALİZ


27.9.2014

Aslında müziğin dağıtım ve satış yöntemlerinde yaşanan gelişmeleri, U2'nun sürpriz bir şekilde Apple ile işbirliği yaparak yayınladığı yeni albümü "Songs of Innocence" sonrasında yazmayı düşünmüştüm ama iyi ki beklemişim; çünkü dün akşam bu konuyla doğrudan ilgili bir gelişme daha oldu. Son birkaç gündür sosyal medyadaki hesaplarından birtakım görseller paylaşıyordu Thom Yorke. Sonunda beyaz bir plak görüntüsü ile birlikte, "Stanley Donwood ve ben eski materyalleri gözden geçiriyoruz; bu arada Radiohead stüdyosunda overdub'lar sürüyor," şeklinde bir bilgi verdi. Herkes beyaz plağın anlamını çözmeye çalışırken, dün gece bir anda aldığımız e-postayla, yeni bir solo Thom Yorke albümünün BitTorrent (BT) aracılığıyla yayınlandığını öğrendik. "Tomorrow's Modern Boxes" adını taşıyan albüm, müzik tarihinde BT protokolü üzerinden ücretli olarak yayınlanan ilk albüm oldu. Nasıl oldu da bugüne kadar adı çoğunlukla korsan paylaşımlarla anılan bir uygulama bu şekilde kullanılmaya başlandı? Bunu olabildiğince açık, kapsamlı ama basit bir dille anlatmaya çalışacağım. Bu arada Apple ve U2 anlaşmasına da gelecek sıra...

Müzik Tarihinde Değişen Formatlar

Müzik tarihine bakarsak, müziğin dağıtımı ve yayımı için gerçekleşen aşamalar oldukça etkileyici. İnsanlık, canlı müzikten radyoya, radyodan plaklara, plaklardan 8-track bantlara, oradan kasetlere, kasetlerden CD'lere, CD'lerden dijital formatlara vardı. Kasetin ardından 1980'lerde CD'li günleri yaşamaya başladık. İlk ticari CD, Billy Joel'e aitti. 1 Ekim 1982'de altıncı albümü '52nd Street', bu formatta basılan ilk albüm olmuştu. (İlk olarak 1978'de yayınlanan albüm, 1982'de CD olarak yeniden basıldı.) Elbette CD'lerin ortaya çıkış süreci, daha önce, 1974 yılında başlamıştı ama müzikte yaygın ve ticari olarak kullanılmaya başlanma tarihi 1982. Aradan 25-30 yıl geçtikten sonra, CD satışlarında düşüşler başladı; bugün artık giderek daha az insan CD alıyor.

CD satışlarının düşmesinde en önemli etken, müziğin dijitalleşmesi ve kuşkusuz MP3 teknolojisinin gelişmesi. İlk MP3, 1987'de Karlheinz Brandenburg tarafından Suzanne Vega'nın "Tom's Diner" adlı şarkısı için yapıldı. O anda dijital müzik devrimi başlamıştı. Bugün dünyada müzik satışlarını değerlendiren raporlara baktığımızda, fiziksel formatların hızla azaldığını, dijitalde gün be gün artış olduğunu net olarak görebiliyoruz. (Arada bir ufak kaymalar oluyor ama genel olarak durum bu.) Plak satışlarında son yıllarda bir ölçüde artış görülse de, ben uzun zamandır geleceğin stream teknolojisinde olduğunu düşünenlerdenim.

Peki fiziksel formattaki bu düşüşün nedeni nedir derseniz, elbette tek bir nedeni yok. MP3 çalarlar sayesinde her an her yerde yanınızda onbinlerce şarkıyı taşıyabilme gibi olağanüstü bir olanağa sahip olmamız ve internetin hayatımızın her anını yönlendirir hale gelmesi, müziğin de dijital olarak dinlenip satın alınmasının önünü açıyor. Bana zaman zaman şu soru sorulur: "MP3 mi plak ya da CD mi?" Getirdiği kolaylıklar nedeniyle MP3 de dinliyorum; seyahate giderken ya da sokakta yürürken bana yoldaşlık eden şarkıları yanımda götürmeme yardım ettiğinden, benim için vazgeçilmez bir format bu. Ancak ses kalitesi daha iyi olduğundan ve fiziksel olarak albümü kapak tasarımıyla bir bütün halinde sanat eseri şeklinde görmeyi sevdiğimden, plak edinmeyi de çok seviyorum. Sonuçta ikisinin de yeri ayrı, birinin varlığı diğerini yok etmiyor benim için.

Fakat herkes için böyle olmayabilir; fiziksel albüm formatlarının artık daha az tercih edilir olmasının ardında yatan temel bir neden daha var. Sonuçta MP3 teknolojisinde ses, CD ve plak kadar kaliteli değil ama maliyeti daha ucuz. Plak şirketleri müzik dağıtımındaki bu gerçeğin çok geç farkına vardı ve uzun süredir elde ettikleri büyük kazançları aynen sürdürmek için de epey direndiler. Bence bugün de büyük kısmı manzarayı tam olarak görebilmiş değil. Spotify, ilk kurulduğunda bu kurumla işbirliği yapmakta tereddüt ettiler; beş yıl önce yazdığım bir yazıda bu sistemin "yasal Napster" olarak adlandırıldığını belirtmiştim. Plak şirketleri, eskiden olduğu gibi hem sanatçılara ödedikleri teliften kısmak, hem de dinleyicilerin cebinden bolca almak yoluyla elde ettikleri devasa kazançları eskisi gibi devam ettirebileceklerini sandı. Oysa artık fiziksel format tek yol olmaktan çıkınca, müzisyenlerin dinleyiciyle buluşması için plak şirketlerine gereksinim kalmıyordu. 1990'ların sonundan itibaren Napster gibi, Kazaa, LimeWire, Freenet gibi yasadışı dosya paylaşım sistemlerinin (peer-to-peer ya da P2P) ortaya çıkışıyla, işin rengi tamamen değişti. İnsanlar, aniden dev bir müzik arşivine hiçbir ücret ödemeden sahip olmaya başladılar. Bana göre korsan kitap basıp yazarın emeğini sömürerek haksız çıkar/kazanç elde etmekten bir farkı yok bunun. Evet, müziği çok seven insanlar paylaşıp indiriyordu o dosyaları ama olan asıl yeni çıkış yapmaya çalışan müzisyenlere oldu. Büyük plak şirketlerinin gelirlerinin düşmesi ya da zaten dünya çapında ün ve büyük bir servet kazanmış gruplar değil endişem; albüm yapıp hayatını sürdürmeyi uman bir sanatçının hayallerinin suya düşmesi...

Bağımsız Yaratıcıların Desteklenmesi

Bu gelişmeler sonucunda net olarak ortaya çıkan şuydu: Ün kazanamamış bir müzisyen artık sadece albüm yaparak hayatını sürdüremez; mutlaka ek bir iş yapmalı ve arta kalan zamanında müziği hobi olarak sürdürmeli. Sanatın bu kadar değersizleştirilmesiydi bana dokunan. Müzik yapabilmek, herkeste bulunmayan çok önemli bir yetenek. Bir insan mimar olarak hayatını kazanabiliyorsa, müzisyen olarak da kazanabilmeli, toplum, sanatçıya o yeteneğe sahip olduğu için gereken değeri vermeli. "Değer sadece maddi olarak ölçülmez," diyenler var buna karşı. Ancak hayatın gerçekleri de belli; kendini idare edecek kadar maddi güce kavuşamayan sanatçı, sokakta dilenmeye mi başlayacak? Sanatçının eserini ücretsiz ediniyorsanız, o hayatını idame ettiremez olduğunda, "Sanatı güzel, değerli benim için," dediğinizde kendinize inanacak mısınız?

Sonuçta bunları yazarak, yasadışı dosya paylaşım sistemlerinin sanatçının hakkını yediğini anlatmaya çalışıyorum. Plak şirketlerinin aşırı para hırsı yüzünden çok pahalıya satılan albümlerin sonu dijital devrimle geldi. Bu durumda, 'o zaman madem eskisi gibi çok para ödemiyorsunuz, biraz daha az ödeyin' denildi, CD fiyatlarında düzenlemeler yapılmak istendi ama tutmadı. Artık bir kere ücretsiz müzik indirme başlayınca, sistem iflah olmadı.

1993'te Kaliforniya Ünivsersitesi bünyesinde Rob Lord, Jeff Patterson ve Jon Luini tarafından kurulan The Internet Underground Music Archive, şarkıların indirilmesine olanak verilen ilk online mecraydı ama herhangi bir plak şirtketine bağlı olmayan müzisyenlerin müziklerini duyurma amacıyla başlatıldığından ücretsizdi. Daha sonra 1998'de Ritmoteca.com bir iş modeli olarak geliştirildi ve şarkılar 0.99 dolardan, albümler 9.99 dolardan satılmaya başlandı. Ardından büyük plak şirketlerinin de devreye girmesiyle çeşitli MP3 satış siteleri açıldı ama hiçbiri tutturamadı; çünkü artık Napster müzik dünyasını iyiden iyiye avucuna almıştı. 9 Ocak 2001'de Apple'ın iTunes'u hayatımıza sokmasıyla yeni bir aşamaya geçildi. 28 Nisan 2003'te iTunes online mağazası hizmete girdi ve müziğin mal olarak görüldüğü bu sistemde şarkılar albüm ruhu bozularak tek tek satılmaya devam etti ve diğerlerinin aksine sektörde büyük bir pazar edindi iTunes.

Hep düşünürüm, kitabım tümüyle değil, bölüm bölüm satılsa ne hissederdim diye... Roman değil bir öykü kitabıysa bile, bütünlüğün bozulmasından üzüntü duyardım. Üstelik albümleri müzisyenlerin düşüncelerini/hayallerini açıkladığı bir sanatsal form olarak gördüğümden, onların ruhunu incelemeyi çok seven birisi olarak şarkılar tek tek satıldığında içim acıdı. Ancak dijital dünyanın hızı ve hırsı karşısında yapacak bir şey yoktu; iTunes kısa sürede hemen herkesi alıştırdı bu düzene. iTunes'un bir diğer kötü yanı, satıştan % 30 dolayında pay alması. Bu durumda yine olan ayakta durmak için zorlanan tanınmayan sanatçılara oluyor.

Radiohead'in "Ne Kadar Ödeyeceğini Kendin Belirle" Deneyimi

Müzik endüstrisindeki kargaşa sürerken, 2007'de Radiohead'den bir atak geldi. Plak şirketleriyle anlaşmaları bitmişti; yedinci stüdyo albümleri 'In Rainbows'u kendi siteleri üzerinden "ne kadar ödeyeceğini kendin belirle" mantığıyla dijital olarak yayınladılar. O günü hatırlıyorum; anında siteye girip bir albüme ne kadar ödüyorsam onu ödeyip almıştım. Sonra çevremde pek çok kişinin "0" yazıp bedava indirdiğini öğrendim. Radiohead'in yaptığı, hem gözü doymayan plak şirketlerine hem de müzisyenlerin üzerinden haksız kazanç sağlayanlara atılan bir tokattı aslında. Thom Yorke'un söylediğine göre, 'In Rainbows'a ödenebilecek en fazla miktarı £99.99 olarak belirlemişlerdi ve bu miktarı ödeyen 15 kişi vardı, grup üyeleri o 15 kişi arasında değildi. 'In Rainbows'un gruba ne kadar satış geliri sağladığı rakamsal veri olarak hiç açıklanmadı; birçok kişi BitTorrent'ten bedave indirse de, bir önceki albümleri 'Hail to the Thief'ten daha fazla kazandıkları söylendi.

Fakat bu modelin şöyle bir sıkıntısı vardı: Radiohead gibi kariyerinde doruğa ulaşmış bir grup, plak şirketine rest çekip "ne ödeyeceğini kendin belirle" yöntemiyle kendi sitesinden yayınlayabilir ve buna karşın yine eskisi kadar gelir elde edebilir; ama onlar kadar bilinmeyenler/yeni yola çıkanlar bunu yaparsa bu modelin işlemeyeceği gün gibi açık. Yani herkesin kullanabileceği bir yöntem değildi bu.

Stream Sistemlerinin Gelişimi

Müzisyenler, müzik endüstrisinin ileri gelenleri, bu sorun üzerinde düşünmeye devam ederken, bir yandan da albümler yayınlandığı anda yasadışı paylaşım sitelerine düşüyor ve büyük bir kesim yine hiçbir karşılık vermeden müziği bilgisayarına indiriyor. Çoğunun gerekçesi de, "İndirmezsem çoğu albümü dinleyemem, hepsini almaya param yetmiyor," şeklinde. Oysa artık müziği bilgisayara doğrudan indirmeden de dinleme yolları var. 2000'lerin ikinci yarısından sonra Spotify, Deezer, Pandora gibi stream servislerinin kurulmasıyla, müziği bedava indirenlere bir anlamda "Tamam, eskisi kadar çok para vermeyin, sadece ayda bir verip üye olun ve çok sayıda müziğe hem bilgisayarınızdan hem de telefonunuzdan ulaşın," dendi. Akıllı telefonların gelişmesiyle artık insanlar özel bir MP3 çalar yerine telefonlardan müzik dinlemeye başlar olmuştu. Farklı üyelik önerileriyle çıkıldı dinleyicinin karşısına. Yeni müzikler keşfetmek için iyi birer platform olan bu sistemler, bir ölçüde başarı kazandı. "Müzik bilgisayarıma doğrudan inmese de, ayda belki birkaç albüm alabileceğim kadar bir para veririm, bunun karşılığında istediğim anda sayısız şarkıyı dinleyebiliyorsam ne fark eder?" diye düşünenler ikna oldu. Stream servislerinin yıllar içinde gelişme oranına baktığımızda da belli artışlar var.

Bunun yanında hem Soundcloud gibi müzisyenlerin müziklerini internet üzerinde dinleyiciyle paylaşmasına hem de Bandcamp gibi doğrudan satışa sunmasına olanak veren siteler açıldı. Her birinde sadece 30-40'ar saniyesini değil, tümünü dinleyebildiğiniz çok sayıda şarkı var; albümlerin bir kısmı bu mecralarda paylaşılıyor. Bana göre bugün bağımsız müzisyenleri desteklemek için en ideal site Bandcamp. Birçok muhteşem albümü orada dinleyip keşfediyorum, beğenince de alıyorum. iTunes ya da Spotify gibi, farklı anlaşmalarla büyük plak şirketlerini ya da müzisyenleri kayıran bir sistem de yok orada. David Byrne ve Thom Yorke'un başını çektiği bir grup müzisyen, Spotify'da stream başına ödenen teliflerde büyük grupları ve bazı plak şirketlerini kayıran, tanınmayan müzisyenlerin aleyhine, bağımsızları dışlayan bir sistem kurulduğunu söyleyerek ciddi şekilde eleştiride bulunuyorlar. Ancak Bandcamp'teki sistem farklı. Merchandise denilen grupla ilgili özel tasarlanmış eşyaların satışından % 10, download üzerinden ise % 15 pay alıyor Bandcamp, Inc. Satış tutarı 5000 dolara ulaşırsa, download üzerinden alınan pay % 10'a iniyor. Müzisyen, müziklerini yüklemek için ücretsiz hesap açıp istediği fiyatları belirleyebiliyor; ayda 10 dolar ödeyerek Bandcamp Pro hesabı açarsa, dinleyicileri için şahsa özel dinleme sağlayabiliyor, indirim kodu gönderebiliyor. Bandcamp'in müzisyenler için tek olumsuz yanı, stream'den gelir yaratmaması, müzisyeni desteklemek istiyorsanız tek yol albümü/şarkıyı almak.

Soundcloud'da ise, yine ücretsiz hesap açılabiliyor ama yükleyebileceğiniz data süresi 2 saat. Pro hesap açmak için ayda 6 dolar ya da yılda 55 dolar öderseniz, bu dört saate çıkıyor. Sınırsız hesap için ayda 15 dolar ya da 135 dolar ödüyorsunuz; ancak sınırsız dendiğine bakmayın, haftada en fazla 30 saaatlik müzik yükleyebiliyorsunuz. Soundcloud'daki stream'lerden gelir elde etmiyor müzisyen. Bunun için SoundExchange ile işbirliği yapıp, müziğinizi lisanslamanız gerekiyor. Sonuçta Soundcloud, satıştan daha çok paylaşım odaklı bir mecra.

Görüldüğü gibi, kapitalist sistemde müzisyenin yaşam mücadelesi hiç de kolay değil. Kodamanların, tuzu kuruların dışında kiminki kolay ki? Kimseninki... Ama eğer bizler müzik sevdalıları olarak, tanınmayan ama iyi müzik yapanların yaşam mücadelesini zorlaştırmak değil kolaylaştırmak istiyorsak, bunların dışında bir yol bulunması için beynimizi zorlamalıyız. Hem sonuçta albüm gelirleri yok olma aşamasına gelince, neredeyse tek gelir kaynağı olarak konserler kaldı. Son yıllarda tüm dünyada yaşanan festival ve turne patlamasının nedeni de bu. Konserlerin artması iyi ama aynı oranda bilet fiyatları da artıyor. Endüstrinin var olması için birileri para kazanmak zorunda; sonuçta o da yine konser izleyicilerinden çıkıyor. Üstelik onların ödediği paralar da yetmiyor; bankalar ve büyük şirketler sponsor olunca, etkinlik alanları onların reklamlarıyla donatılıyor. Bir yandan sistemi sorgulayan şarkılar, diğer yanda da holding reklamları olunca, müzik dünyası benzersiz bir yapaylığın içine sürükleniyor.

Müziği yasadışı yollardan bedava indirenlerin kullandığı bir diğer gerekçe de şu: "Ben grupları konserlerine giderek destekliyorum ama müziklerini alırken para vermiyorum." Zaten çoğu müzisyen ve plak şirketi artık albüm satışından para kazanmayı bir kenara itmiş olduğundan, konserlere yükleniyor. İyi ama konser verip yeterince insanı toplayabilenler için sorun önemli ölçüde çözülse de, tanınmayan, ismi bilinmeyen müzisyen için bu da gerçerli değil. Ne albüm satabilecek ne de konser önerisi alacak... Bu durumda nasıl destekleyeceksiniz o sanatçıları? Ürettikleri müzik nedeniyle onları destekleyecek bir sistem yaratmak en doğrusu değil mi?

U2 ve Apple'ın Rahatsız Edici İşbirliği 

Bildiginiz gibi, tam da bu aşamada geçenlerde sahneye yine Bono çıktı. Apple ile 2004'te özel bir U2 iPod'u için işbirliği yapmış, sadece kırmızı ve siyah renginden başka hiçbir farkı olmayan aleti U2 üyelerinin imzasıyla 50 dolar daha pahalıya satmıştı Apple. Ama bu kez, 10 yıl sonra daha büyük bir skandala imza attı grup. Apple'ın yeni telefonu iPhone 6'in bütün dünyanın canlı izlediği basın toplantısında aniden sahneye çıkıp, yeni albümünün bir anda 'bedava' olarak bütün iTunes kullanıcılarına gönderildiğini açıkladı. Tüm dünyadaki yaklaşık 500 milyon iTunes kullanıcısı, 'Songs of Innoncence'a tek bir kuruş ödemeden, kendi arzusu dışında sahip oldu. Albüm için 'bedava' dendi; doğru hiçbir dinleyici para ödemedi ama aslında albüm hiç de ucuz değildi; Apple'ın patronu Tim Cook, albümü bu yöntemle iTunes üzerinden dağıtmak için U2'ya 100 milyon dolar ödediklerini söyledi. Yani U2, albümünü Apple şirketine satıp gelir endişesini sıfırlamış, bir de üzerine 'bedava' diye caka satıyordu. Sonuçta bir rock grubu ve müziği, dünyanın en büyük holdinginin marka yüzü haline geldi. Maliyet açısından bakarsanız, U2 için çok hesaplı bir iş; albüm yayınlandıktan sonraki birkaç gün içinde 38 milyon insan ya indirmiş ya da stream yoluyla dinlemiş. Bir de üzerine 100 milyon dolar gelince, keyifleri yolunda... Ama Apple açısından çok pahalıya patlayan bir anlaşma olduğu kesin.

Beni bu anlaşmada en çok rahatsız eden şey, müziğin değersizleştirilmesiydi. Belki de radyolarda sevdiğim şarkı çıksın da dinleyeyim diye saatlerce bekleyerek büyüdüğüm için... Belki de müziğin kapitalist düzenle bu kadar el ele olmasından nefret ettiğim için... Müziğe ulaşmak için çok zaman ve emek harcayan bir kuşaktan gelince, bugünkü ortamda bir tıkla indirilip sonra bilgisayarın derinliklerinde unutulup giden albümlere üzülüyorum. Dinleyici, müziğe ulaşmak için bilinçli bir çaba göstermeli; elbette bazı şeylerin artık daha kolay olması kötü bir şey değil ama dünyanın en büyük rock gruplarından birisinin albümünü isteğiniz dışında bilgisayarınızda bulunca ne anlamı kalıyor bunun? Uygulanan yöntem o kadar rahatsız ediciydi ki, kapıya ücretsiz bırakılan ve sonra da 'en çok satılan gazete' diye yutturulmaya çalışılan Zaman gazetesine benzedi albüm. Apple, dünya çapında ortaya çıkan şikayetler üzerine albümün iTunes'dan atılması için özel bir yöntem geliştirmek zorunda kaldı. Ayrıca U2 konumunda bir grup, Apple ya da başka bir holdingle bu tip anlaşmaları yapmakta hiç zorlanmayabilir ama müzik bu şekilde değersizleşirse, yola yeni çıkan müzisyenler ne yapacak? Bono ve arkadaşlarının onları düşündüklerini sanmıyorum. Albümün adının tersine, hiç masum bir yöntem değildi U2 ve Apple anlaşması.

Thom Yorke + BitTorrent Sürprizi 

Biz daha bu meseleyi tartışmayı sürdürürken, bir de baktık yazının en başında söz ettiğim gelişme yaşandı: Thom Yorke, ikinci solo albümünü aniden BitTorrent üzerinden 6 dolar karşılığında yayınladı! Tam da U2/Apple olayının üzerine gelince Twitter'da aşağıdaki değerlendirmeyi yaptım. Nasıl gördü bilmiyorum ama Paulo Coelho'nun bu tweeti beğenip 9.5 milyon takipçisiyle paylaşması da bana sürpriz oldu.


BitTorrent, daha önce belirttiğim gibi, Radiohead'in 'In Rainbows'u yayınladığı sırada korsan indirmeler dolayısıyla zarar görmesine neden olan bir P2P dosya paylaşım sistemi. Neden onu tercih etti diye düşünülünce, çeşitli teoriler üretilebilir. Ama bana göre, şu andaki sisteme karşı çıkıp, onun yerine herkesin kullanabileceği paralı bir yöntem geliştirmeye çalışıyor. Radiohead ya da Thom Yorke, daha fazla gelir elde etmek istese, albümleri yayınlamak için mecra bulmakta sıkıntı çekeceklerini sanmıyorum; istedikleri her yer ile özel bir anlaşma yapıp çok yüksek ücretler talep edebilirler, uzun yıllardır o konumdalar. Thom Yorke, Spotify'a ve U2 uygulamasına karşı çıkarken, ayakta durmak için çabalayan bağımsız müzisyenleri, yaratıcı gücünü kullananları gözetiyor. Zaten fotoğrafını paylaştığım açıklamasında da bunu net olarak belirtiyor.

BitTorrent'in tercih edilmesi ayrıca ilginç. Çünkü adı korsan müzik indirme ile anılan bir yapıyı, yasal düzleme çekme çabası var burada. Daha önce başka müzisyenler de BirTorrent'i kullanarak bazı materyaller yayınladılar, hatta Moby 'Innocents' adlı albümünü kendi plak şirketi Little Idiot'tan yayınladıktan çok kısa bir süre sonra tümüyle bedava olarak BitTorrent'ten paylaştı. Ancak bunların hepsi ücretsiz paylaşımlardı. Thom Yorke'un BitTorrent üzerinden 6 dolar karşılığında albüm satması, korsanı hedefleyen bir yöntem. Bir yerde bükemediği eli sıkıyor. Ama bu el sıkışma bilinen BT yöntemine göre değil, Yorke'un kurallarına göre şekil alıyor. Tabii BitTorrent de buna eğilimli olmasa böyle bir buluşma gerçekleşmezdi. BT yetkililerinin bir süredir bu yönde bir çaba içinde oldukları biliniyordu.

Peki bu işe yarar mı? İnsanlar müziğe bedava sahip olabildiği sürece para ödeyip almayı tercih eder mi? İki saat içinde BitTorrent'ten benim gibi 34.900 kişi, 6 dolar ödeyip Thom Yorke'un yeni albümünü satın almış. Ancak albüm yayınlandıktan sonra henüz bir saat olmamıştı ki, malum sitelere düştü. Çoğu kişinin oralardan indirdiğini tahmin ediyorum. Bunun bitmesi için dinleyicinin müziğe yaklaşımının, algısının değişmesi gerekiyor. Daha önce de albümleri yasal olarak indirmek için çeşitli platformlar vardı ama BitTorrent'i yasal alana kaydırmak önemli. Bir de dün sosyal medyada, "Thom Yorke gibi bir müzisyenin 8 şarkıdan oluşan yeni albümü sadece 6 dolar. Korsan indirmeyin artık, alın bu albümü," diyen çok kişi gördüm. Aracılar aradan çıkınca, müziğin maliyeti düşebilir ve dinleyicinin ödediği paranın çok büyük kısmı müzisyene gidebilir. Yapılması gereken bu.

Milyon dolarlık U2'ya özel Apple yöntemindense, Thom Yorke + BitTorrent işbirliği, genel anlamda her aşamadaki ünlü/ünsüz müzisyeni gözeten ve herkesin uygulayabileceği bir yöntem olarak düşünülmüş. Tabii başarılı olursa... 'Neden Bandcamp'i kullanmadı?' diye soranlar da var haklı olarak. 'Tomorrow's Modern Boxes' bir bundle olarak yüklü bir dosya halinde indiriliyor, içinde video da var. Teknik olarak BitTorrent tercih edilmiş olabilir ama asıl neden, belirttiğim gibi, korsanla adı özdeşleşmiş bir yapıyı yasal alana çekme deneyimi olmalı.

Bu mesele burada bitmiyor elbette. Tam anlamıyla işe yarar bir düzen kurulana kadar daha çok çalkantılar olur diye düşünüyorum.

28 Ağustos 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 82:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 28 Ağustos 2011

STEREO MCS- Emperor’s Nightingale (K7 Records)

Müzik meraklılarının oynadığı bir oyun vardır; bir şarkı ismi söylersiniz, karşınızdaki de hangi gruba ya da müzisyene ait olduğunu bulur. O oyunda “Connected” derseniz, anında “Stereo MCs” yanıtı gelir ya da gelmelidir. Çünkü bu isimdeki en sevilen ve bilinen şarkıdır.

İngiltere’de rap'in en büyük temsilcilerinden Stereo MCs, 1985'te kuruldu ama bugüne kadar varlığını bir şekilde devam ettirdi. Bir şekilde diyorum; çünkü “Connected” albümünün 1992’de dünya çapında elde ettiği başarıdan sonra ikiliden 9 yıl boyunca yeni albüm gelmedi. (2000’de mikslerini yaptıkları DJ-Kicks: Stereo MCs albümü dışında.)

Vokalist Rob Birch (Rob B) ve Nick Hallam’ın (The Head) kurdukları grubun etkileyici rap tarzını, soul, breakbeat, rock ve dans müziği ile harmanlayan müziği, 90’lı yıllarda onlara belki de hayal bile etmedikleri bir başarı getirmiş, ilk başlarda kendi hallerinde Londra'da müzik yaparken birden kendilerini U2 ile turneye çıkıp, stadyumlarda yüzbinlerce kişiye seslenirken bulmuşlardı. “Connected”ten önce 1990’da “Elevate My Mind” ile listelere girip dikkatleri çekmişlerdi ama “Connected”ın etkisi farklı oldu.

Bu albüm için iki yıl boyunca neredeyse hiç ara vermeden devam eden bir turneye çıktılar. Bu, Stereo MCs için yaratıcılığı baltalayan bir süreç oldu. Turne bitip döndüklerinde yeni şarkı yazamayacak bir noktada buldular kendilerini. Bir süre ara verebilirlerdi elbette ama bu ara çok uzadı. Bu zaman içinde, Massive Attack ve David Bowie için remiks yapmaları, hatta Robbie Williams’ın ilk solo albümünün yapımcılığını üstlenmeleri yönündeki önerileri bile reddettiler.

Ancak 2000’de biraz kendilerine gelip, Madonna ve Jungle Brothers için remiksler yaptılar. Aynı yıl DJ-Kicks serisinden remiks albümleri çıktı ama yeni bir stüdyo albümün çıkışı 2001 yılını buldu. Ne yazık ki, ne o yıl yayımlanan “Deep Down and Dirty”, ne de 2005 tarihli “Paradise” beklentileri karşılayabildi.

Belli ki Stereo MCs kendisine yeni bir yol açmaya çalışıyor ama çıkış yolunda zorlanıyordu. Ağırlıklı bas ve beat kullanımıyla, sample’ları (ses örneği), acid caz ve rap’le buluşturan müzikleri 2000’lerde artık eskisi kadar ilgi çekmiyordu. 2008’de çıkardıkları “Double Bubble” da bu yalpalama döneminin ürünü oldu.

Nihayet geçtiğimiz günlerde Stereo MCs’in 7. stüdyo albümü “Emperor’s Nightingale” yayımlandı. Bu albüm için “Yeniden müzik yapmayı öğrenmemiz gerekti” diyor Rob B. 26 yıldır müzik yapan bir grup için çok çarpıcı bir açıklama bu. Bu defa, rap baskısından kurtulup, ses örneklerinin etrafında gelişerek loop ve beat’ler üzerine oturan bir altyapı yerine, eski tarzda bas, gitar, davul ve vokal buluşmasıyla şekillenen bir müzik yapmayı tercih etmişler.

Hip-hop yine temel unsurlardan birisi, ama bu kez Rob B’nin vokalleri bunun dışında daha çok çeşitlilik gösteriyor. Eskiden bildiğimiz, tanıdığımız sesleri daha karmaşık yöntemlerle birleştiriyordu Stereo MCs ve bu nedenle de hemen hiçbir türe tam olarak uymuyordu yaptıkları. Bu albümle onları yine belli bir türün temsilcisi diye göstermek olanağı yok kanımca, ancak artık duyduklarımız daha tanıdık.

Jamie Cullum’ın piyanoda eşlik ettiği “Boy”, 80’lerin New Wave havasından epeyce solumuş. “Manner”, sanki yeni bir Dirty Vegas parçası gibi , “Phase Me”de Prince’i hatırlatan funk etkisi belirgin.

Eski Stereo MCs’i, yani “Connected”i bugüne getiren parça ise, “Bring It On (Path to the Mind and the Soul and the Spirit)”. Onun kadar akıllara yerleşecek bir melodisi yok ama yansıttığı hava, 1992’deki Stereo MCs. En ilginç parçalardan birisi de, Robbie Williams’ın “Free” adlı parçasının girişteki piyano melodisiyle başlayan “Tales”. Belki yıllar önce dostları Robbie’nin albümünün prodüktörlük önerisini kabul etmedikleri için bir özür niteliğinde de düşünülebilir bu sample. Bana kalırsa güzel bir selam olmuş Robbie’ye.

Bunların yanı sıra, albüme dair söylenmesi gereken olumsuz eleştiriler de var. “Sunny Day”, “Manner”, “2cando”, “Levitation” gibi parçaları albümü tekrar dinlerken her defasında atlamak istediğimi belirtmem lazım.

Yeni bir yolda girmiş Stereo MCs ama albümde bir bütünlük yok. Sanki tek bir albüm gibi değil de, farklı zamanlarda yapılmış single’lar toplamı gibi. Örneğin “Leviathan”da elektro gitarların baskın olduğu bir rock havası varken, hemen ardından gelen “Desert Song”da drum & bass sularında gezen bir elektronika rüzgarı esiyor. Çeşitlilik iyidir ama aynı albüm içinde bütünlük olmadığı gibi, bir şarkıdan diğerine geçişlerde kopukluklar var.

Ancak ikilinin bunu, hiçbir sınıra bağlı kalmamak adına yapmış olmaları da muhtemel. Çünkü bu farkındalığı gösterdiği düşünülebilecek bir işaret var. Açılışta piyano, synth ve elektro gitarın öne çıktığı görkemli bir “Wooden Heart” dinlerken, kapanışta aynı parçanın sadece synth ve piyano ile çalınarak yeniden düzenlenmiş çok yalın bir versiyonunu dinliyoruz. Aynı parçanın başlangıca ve en sona çok farklı iki versiyonunu yerleştiren ikili, kanımca bununla bir mesaj veriyor: Bu ikisinin arasında bir yerlerdeler hala.

Yine de kesin olan şu ki, 1990’lardan tanıdınız Stereo MCs değişmiş. Teknoloji değişiyor, müzik yapım yöntemleri değişiyor, doğal olarak onlar da değişmiş. Tabii bu değişikliği sevip sevmemek dinleyenin keyfine kalmış. Bana göre grubun yeni bir şarkı yazma tekniğini denemesi önemli; kimi keyifli anları da barındıran bir çalışma ama doğrusu zayıf yanları da kulaklardan kaçmıyor.





-




7 Ağustos 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 79:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Ağustos 2011

BRIAN ENO - RICK HOLLAND / Drums Between the Bells (Warp Records)

Müzik dünyasının en yaratıcı projelerinin Brian Eno’nun aklından çıkması şaşırtıcı değil. Bugün 63 yaşında ama farklı olanı ve yeniyi keşif heyecanını hiç yitirmedi o. 70’lerin başında Roxy Music’le başladığı ve 40 yıldır kesilmeden süren müzik yaşamı boyunca çok sayıda efsane isimle ve grupla çalıştı. Robert Fripp ve Harold Budd’la yaptığı albümlerle ve minimalist solo çalışmalarıyla ambient müziğin yaratıcılarından biri olarak, müzik tarihine “Enoesque” ve “Enossification” ifadelerinin girmesine neden oldu.

1970’lerde David Bowie’nin müzik kariyerinde en sevdiğim albümlerini yayınladığı dönemde de onun izi var. “Berlin Üçlemesi” olarak anılan “Low”, “Heroes” ve “Lodger”, büyük ölçüde Eno’nun etkisini yansıtır.

Eno, bugüne kadar John Cale, Cluster, Talking Heads, David Byrne, Laurie Anderson’ın da aralarında olduğu çok sayıda isimle işbirliği yaptı, albümlerinin prodüktörlüğünü üstlendi.

Son yıllarda popüler çalışmalarını, daha önce “The Joshua Tree” albümünün de prodüktörü olduğu U2 ve Coldplay’le yaptı; ama deneysel fikirlerini kendi albümlerine sakladı.

David Byrne ile 2008’de çıkardıkları “Everything That Happens Will Happen Today”, “vokal sample” denilen tekniği keşfederek yeni bir çığır açtıkları 1981 tarihli “My Life in the Bush of Ghosts”tan sonra önemli bir albümdü.

Şimdi bunun bir adım daha ilerisine geçti Eno. Geçen yıl deneysel elektronik müziğin en büyük destekçilerinden Warp Records’la iki albüm için anlaştığı duyulunca, Eno’dan ufuk açıcı yeni müzikler geleceğini tahmin etmiştik. Bunun ilk ürünü prodüktör Jon Hopkins ve besteci/prodüktör Leo Abrahams ile işbirliği yaptığı “Small Craft on a Milk Sea” adlı albüm oldu. Eno’nun Peter Jackson’ın “The Lovely Bones” adlı filmi için yaptığı ama orada kullanılmayan müziklerin yer aldığı albüm, tam da Warp kataloğuna uyacak, elektronik müziğin alt türleri arasında geçişler yapan bir çalışmaydı.

Warp etiketli ikinci albüm “Drums Between the Bells”i geçen ay elimize aldık. Bu kez, Eno’nun 33 yaşındaki İngiliz şair Rick Holland ile gerçekleştirdiği bir projeye tanık oluyoruz. 2002’de Londra’da bir multimedia performansında tanışmış ikili ve ertesi yıl da çalışmaya başlamışlar.

Rick Holland’ın şiirleri, 20. yüzyıl Anglo-Amerikan şiirinde düşünce ve duyguları açık ve özlü imgelerle dile getiren, ölçü ve kalıba karşı çıkıp serbest şiir ölçüsünü benimseyen “İmgecilik” akımından etkilenmiş. Eno’nun kalıp ve ölçüleri yıkarak Romantiklerin karşısına çıkan şiir türüne ilgi göstermesi elbette sürpriz değil.

“Drums Between the Bells, bir önceki Warp albümünden farklı mı?” derseniz, sound açısından bir fark yok. Yine elektronik müziğin dehlizlerinde akıp gidiyor; ama alt türler arasında geçişler yaparken bu defa işin içine “spoken word” dediğimiz teknik giriyor. Sözlerin şarkı formatında değil, daha çok konuşma havasında söylendiği bu teknik, Eno’nun şarkıların odak noktasının vokalist olduğu geleneksel yöntemden tamamen bıktığı bu dönemde önemli bir rol üstleniyor. Şarkının yansıttığı sesin, şarkıcının sesi olmasını reddediyor Eno.

Bunun sonucu olarak da konuşma ile şarkı söyleme arasında bir teknik geliştirme çabasına düşmüş bu albümde. Rick Holland’ın şiirlerini kendisi dahil 9 farklı kişiye okutup, o sözcüklerin etrafında müzik yapmış. Bunlardan birisi yalnızca “fierce aisles of lights” adlı parçada sesini duyduğumuz Rick Holland; diğerleri ise Eno’nun sokakta ya da jimnastik kulübünde karşılaştığı, tanımadığımız sıradan insanlar.

Eno’nun çok eskiden beri şarkı sözlerine pek düşkün olmadığını biliyoruz; bugüne kadar hep duyguları sözcükler olmadan seslerle anlatmayı daha çok sevdi. Ama bu defa Rick Holland’ın şiirlerine başrolü değilse de rollerden birini verdi. Holland için çok onurlandırıcı bir durum elbette bu ama acaba dinleyici açısından aynı derecede memnunluk verici mi?

Albümün 12’ LP versiyonunu ilk alan 500 kişiden biri olduğum için bana bir e-posta ile enstrümantal versiyonu indirebilmem için bir link gönderildi. MP3 olarak indirdiğim enstrümantal parçalar klasik bir Eno albümünün habercisiydi. Plak elime ulaştığında insan seslerinin de kullanıldığı asıl albümü dinledim. Haftalardır iyice alışmak ve tam bir fikir edinebilmek için tekrar tekrar döndürüyorum “Drums Between the Bells”i.

Açıkçası bazı parçalarda keşke burada şiir okunmasaymış diye düşündüğüm oldu. Rick Holland’ın şiirleri, bazen okuyan kişinin sesi ve müzikle etkileşimine bağlı olarak çok daha uyumlu bir etki bırakırken, bazen de bir türlü yerine oturmuyor.

Örneğin 20 milyon modelde var olan hemoglobin modüllerinden söz eden bir şiirin okunduğu “pour it out”un enstrümantal versiyonunun kulağa çok daha hoş geldiğini söylemem gerek. Ancak bazı durumlarda da, ilginç bir şekilde sözler müzikteki seslerle birleşip daha güçlü bir etki yaratabiliyor.

15 parçanın yer aldığı albümde bir tek “as if your eyes were partly closed / as if you honed the swirl within them and offered me the world” adlı 9. parçada insan sesi yok.

“Drums Between the Bells” çıktığından beri müzik camiasından aldığı tepkiler karışık; beğenen de var beğenmeyen de. Eno’nun yaptığı müzikte bugün geldiği yer, birçok kişinin aklındaki müzik algısını zorlayacak bir nokta. Deneysel müzikten hoşlanmayanlar için olmadığı kesin. Ama ben, beğenenler grubundayım. Hem yaratıcı ve heyecan verici hem de dinlemesi keyifli bana göre.

Kapak fotoğrafı da bir fikir verebilir. Eno, kendi çektiği fotoğraflarla bilgisayardaki bir programda oynarken ortaya çıkan bu görüntünün albümü iyi anlattığını düşünmüş. Çok katmanlı, karışık renkli çözülmeyi bekleyen bir labirent gibi değil mi? Bunu benim gibi heyecan verici buluyorsanız dalın o labirentin içine!

Brian Eno - glitch (taken from Drums Between The Bells) by Warp Records

Brian Eno - bless this space (taken from Drums Between The Bells) by Warp Records

-

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Glastonbury: Bütün festivallerin anası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2011

Her müzikseverin rüyası Glastonbury Festivali’ne gitmek bu yıl bana da nasip oldu. İnternette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükenen biletlerden alabilen 177 bin kişiden biriydim.

Bu yıl 41. yılını kutlayan festival hakkında sayfalarca anlatılacak izlenim edindim; hepsini yazmak olanaklı değil ama burada derli toplu bir derğerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bütün diğer festivallerin anası diye görülen Glastonbury Festivali, Londra’ya otobüsle dört saat uzaklıkta, Somerset bölgesindeki Glastonbury kasabasında yer alan Worthy Farm’da yapılıyor. Gerçekte yılın geri kalanında üzerinde ineklerin otladığı bir süt ürünleri çiftliği burası! Festival döneminde inekler çekiliyor, insanlar çadır ve karavanlarda kalarak gerçek dünyadan üç günlüğüne uzaklaşıyor.

Aslında “gerçek dünyadan uzaklaşma” konusu biraz tartışmalı. Festivalin ilk yıllarında ve özellikle Thatcher döneminde yansıttığı politik karakteri düşünürsek, bu ifade çok doğru olmayabilir. Hippilere özgü hedonist yaşamın tüm karakteristiklerine sahip olsa da, gerçek dünyanın sorunlarına karşı tavır almaktan uzak durmayan bir festival Glastonbury.

Ancak giderek bu yönünün zayıfladığı görülüyor. Worthy Farm’da kaldığım dört gün boyunca festivalin bu anlamda yetersiz kaldığına tanık oldum. Greenpeace, Oxfam, WaterAid, Campaign for Nuclear Disarmament gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla nükleer silahların engellenmesi, herkesin temiz su edinme hakkına sahip olması, çevrecilik ve geri dönüştürülebilir enerji gibi konularda kampanyalar tanıtılıyor ama öne çıktıklarını söylemek zor.

Bu yıl en etkili olması beklenen protesto, vergi ödememek için ticari faaliyetlerini İrlanda’dan Hollanda’ya aktaran U2’ya karşı planlanmıştı. Grubun konseri sırasında Art Uncut adlı kuruluşa mensup 30 kadar kişi, “U Pay Your Tax 2” yazılı bir pankart açmak istediyse de, bu küçük çaplı eylem bile şiddetle müdahaleye neden oldu; güvenlik elemanları 23 yaşında bir aktivistin parmağını kırma pahasına o pankartı indirtti...

Festivali düzenleyen Michael Eavis, Glastonbury için S’si küçük sosyalizm, ‘p’si küçük politika” tanımlamasını yapıyor; “Sadece konuşmaktan çok, yolumuzda ilerliyoruz. Bizim ne olduğumuzu herkes biliyor” diyor. Ama bence Glastonbury’nin kökenine bakacak olursak, festivalin bir dönem sahip olduğu radikal köklerden uzaklaştığı ortada. Konuşmak isteyenin konuşamadığı yerde ilerleme olmaz...

Gelelim festivalde çadır kurma macerama...

İlk iki gün yağmur altında çamur deryasına dönen alanda çadır kurup yaşamak gerçekten çok zordu. Festivale resmi başlama tarihinden bir gün önce yani perşembe günü vardığımda, görevlilere çadır kurmak için hala yer olan alanları sordum. Festival alanının kapıları çarşamba günü açıldığı için o zamana kadar en iyi alanlar kapılmış durumdaydı. Ailelere ayrılan alanda kalabileceğimi söyledimse de bana izin çıkmadı. Alana giderken otobüste tanıştığım Alman kadına ise izin vermişlerdi. Beni aile ortamına uygun bulmayan Glasto görevlilerine selam olsun!

Sırtımda aşırı ağır bir yükle yağmur altında çamura bata çıka yer ararken bir an yere yıkıldımsa da kalkıp çabalamaya devam ettim. Tam pes ediyordum ki, çok ideal olmasa da çadır sığacak kadar bir boşluk gördüm orayı derhal sahiplendim.

Hayatımda ilk kez çadır kurduğumu itiraf etmeliyim. Daha önce de çadırda kaldım ama o zaman ben kurmamıştım. Ama Glasto’da çadırı kurmak düşündüğümden daha kolay oldu; çevreden aldığım yardımla sonunda o işi de becerdim.

Fakat çadırı kurduğum alan ne yazık ki dans bölgesi denilen yere ve John Peel sahnesine çok yakın olduğundan oldukça gürültülüydü. Üzerine etraftaki sarhoşların sabaha kadar bağıra çağıra konuşmasını ve yan çadırdaki adamın büyük bir gürültüyle horlamasını da eklerseniz, dört günün sonunda uykusuzluktan ne hale gelmiş olabileceğimi tahmin edersiniz.

(Festivalin genel koşulları ve çadırla ilgili ayrıntıları gazetedeki köşemde ayrıca yazacağım için burada ayrıntılandırmıyorum.)

SINIRSIZ VE HER ÇEŞİT MÜZİK

Ama yaşanan zorluklar bir yana, festival müzik açısından adeta bir cennet gibiydi;50’den fazla sahnede 2000’i aşkın sayıda performans izleme olanağı vardı. Ben üç günde sahneler arası koşuşturma trafiğini çok yavaşlatan balçık zemine karşın, toplam 25 grup/sanatçıyı canlı dinlemeyi başardım.

Ana sahne Pyramid’de çıkan U2, Coldplay ve Beyonce büyük ilgi görmesine karşın, benim açımdan asıl ilgi odağı, sahneye çıkacakları önceden duyurulmayan Radiohead ve Pulp’ın sürpriz konserleri oldu.

Radiohead her zamanki gibi etkileyiciydi; son albüm “The King of the Limbs”den altı parçanın yanı sıra yeni yayınladıkları “Staircase” adlı yeni şarkıyı çaldılar. Sağanak yağmur altında “I Might Be Wrong” ve “Street Spirit (Fade Out)”u hep bir ağızdan söylerken herkes sırılsıklam ama çok mutluydu. Radiohead’e ikinci baterist olarak Clive Deamer’ın da eşlik ettiği konser, benim için Glastonbury’nin zevkini iki katına çıkardı.

Ertesi günün sürpriz konserini Pulp’ın vereceğini anlayınca ise iyice keyiflendim. Festivalde birçok grubun canlı performansını beğendim ama gördüklerim arasında en iyisi Pulp’tı, müthiş bir geri dönüş yaptı. Jarvis Cocker, hem çok karizmatik bir grup lideri, iyi bir vokalist hem de çok yetenekli bir söz yazarı.

Grubu İngiltere’de izlemenin farkı, herkesin sözlerin hepsini baştan sona ezbere bilmesiydi. Park sahnesini tıkabasa dolduran kalabalık Pulp şarkılarını tam anlamıyla hatmetmişti. Çok az konserde böylesine bir heyecan dalgasına tanık oldum. Bu arada konseri en önden izlediğim için, izdihamda bir ara ciddi şekilde ezilme tehlikesi geçirdiğimi de belirteyim.

Medyada kendine çok yer bulan gruplardan biri de U2’ydu elbette. Bono, kendi ifadesiyle Glastonbury’deki bu ilk performans için ciddi şekilde korkmuş. “Neredeyse sahne kenarına kusacaktım” diyor. Bana kalırsa, o korku performansa da yansıdı; daha önce aynı şarkıları canlı söylerken dinledim U2’yu. Glastonbury’de dinleyiciyle etkili bir temas sağlayamadı U2. Acaba Damien Hirst’ün grup için özel tasarladığı dev ekran mı engeldi? Her şey bir yana; başından sonuna her anı planlanan bu tip performanslar artık gösteri gibi geliyor insana, o anda kendiliğinden olan hiçbir şey yok çünkü...

Coldplay’i ilk kez 2002’de görmüştüm; o zamandan bu yana çok büyüdü grup. Ne yazık ki onlar da U2 gibi, şatafatlı sahne tasarımı, büyük ekranlar ve patlayıp çatlayan fişeklere merak sarmış. Yine de U2’ya göre Coldplay’in ve tabii Chris Martin’in kalabalığa istediğini vermekte daha başarılı olduğu kesin. İlk dönem Coldplay şarkıları adeta birer marş gibi topluca söylenirken, grubun nereden nereye geldiğini düşündüm.

Son günün headliner’ı Beyonce için festivalde ve medyada büyük merak vardı. Herkesin aksine festival kurallarını da yıkarak sahneye planlanandan 15 dakika sonra çıktı. Duyduk ki, konserlerde sahneye geç çıkmak adetiymiş. Sahne şovu, dansları ve güçlü sesiyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor Beyonce. Çok iyi hazırlanmış, tek bir an bile aksamayan bir performans sergiledi. Glastonbury tarihinde 22 yıl sonra headliner olan ilk kadın olması da önemli. Ancak insan “Madem Beyonce oldu, neden Madonna olmadı öyleyse?” diye de düşünmüyor değil...

Beyonce’nin sahnedeki başarısını takdir etsem de, müziği beni yakalamadığı için canlı izlerken heyecanlanmadım. Çünkü müzikte benim için en önemli nokta, bir şarkının beni alıp sürüklemesiyle ilgili. O olmayınca, objektif bir şekilde “Şovu güzeldi” diyorum. Yine de şunu belirtmek isterim ki, Beyonce U2’nun ve Coldplay’in yüzbini aşan bir kalabalıkla kurmayı sağlayamadığı ölçüde yakınlık kurdu; heyecanı o kadar içtendi ki, dinleyiciye de yansıdı bu.

Pyramid sahnesindeki konserlerle ilgili asıl sıkıntı, önlerde olmak için saatlerce önceden yer kapmak için gidip beklemeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız arkalara kalıyor ve konseri canlı gibi değil, kocaman bir stadyumda ekrandan izler gibi izliyorsunuz ve bu da müziğe odaklanmayı zorlaştırıyor.

Medyanın Beyonce, U2 ve Coldplay’in odaklanmasına da şaşırmıyorum. Morrissey’in dediği gibi, her birinin Afrika’yı aydınlatmaya yetecek kadar ışık ve deprem yaratabilecek kadar güçlü ses sistemleri var. Yüzbini aşkın insan, dev sahnenin önünde o sistemlerin etkisi altında kalınca ortaya maçlardaki gibi bir etki çıkıyor. Her fişek atılıp patlayınca komedi dizilerindeki gülme efekti gibi, birileri sanki çığlık atmanız gerektiğini hatırlatıyor.

Oysa Radiohead, Morrissey, Pulp, John Grant, Lykke Li, TV on the Radio, BB King, The Walkmen, Yuck gibi isimlerin konserinde sadece şarkı var size sunulan. Ben o yalın performanslarda şarkılardan bana geçen duygunun peşindeyim.

Sonuçta Pulp’ın vokalisti Jarvis Cocker’ın dediği gibi, Glastonbury her şeyin ötesinde “birlik duygusu” ile ilgili. Bu tarifsiz duyguyu hissetmek için çamura da batılır, çadırda da kalınır!

İLK 10

Festivalde gördüğüm bütün grupları tek tek anlatmam çok uzun sürer. Ancak hangileri en iyisiydi derseniz ve festival sırasında görebildiğim 25 sanatçı/gruptan 10 tanesini seçmem istenirse, şunları söylerim:

1-Pulp
2-Primal Scream
3-John Grant (John Grant’in performansı içtenliği ve yalınlığıyla çarptı beni. Çok etkileyici, pürüzsüz bir ses. Kasım ayında Salon sahnesinin konuğu olacak. Şimdiden not edin derim.)
4-Radiohead
5-Yuck
6-The Walkmen
7-TV on the Radio
8-Metronomy
9-James Blake
10-Lykke Li

FESTİVAL GERÇEKLERİ:

*** 1970’te ilk yapıldığında sadece 1500 kişinin katıldığı festivale gidebilmek için bilet almak işin en zor kısmı. Bu yıl 177 bin kişinin katıldığı festivale bilet almak işin en zor kısmı. Çünkü internette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükeniyor.
Ben bileti ilk satışa çıktığı kasım ayında alamadım. O sırada New York’taydım; saati kurup sabaha karşı 4’te kalkıp internetin başına oturdum ve tam 4 saat uğraştım ama internet sitesi yoğunluktan bir türlü açılmadı ve sonunda biletlerin tükendiği açıklandı. Nisan ayındaki ikinci satışta pek umudum yoktu açıkçası; fakat şansım yaver gitti; iki saat kadar internette uğraştıktan sonra tam artık olmayacak derken birden sayfa açıldı. Gelecek yıllarda festivale gitmek isteyenlere önerilerim şöyle: Önce bileti almak için Glastonbury’nin sitesine kayıt yaptırın. Bunun arkasından size bir kullanıcı kodu ve şifre gelecek. Aynı işlemi yapan arkadaşlarınızla önceden konuşun ve satış sırasında iletişimde olun; her kim satış siteye girmeyi başarırsa size de bilet alsın, sonra hesaplaşırsınız nasılsa. Çünkü satış sırasında siteye girmek gerçekten şans ve sabır işi.

*** Dünyanın en büyük müzik festivali Glastonbury, müzisyenler açısından hayati öneme sahip bir festival. Buradaki performansı beğenilen grubun albüm satışları önemli ölçüde artıyor.

*** Festivalin yapıldığı arazinin sahibi organizatör Michael Eavis’in kendisi de o bölgede yerel bir çiftçi.

*** Toplam 3.6 km²’lik bir alana yayılan festival alanını bir uçtan diğer uca yürümek 30-40 dakika sürüyor.

*** Festival sonunda ortaya çıkan 1650 ton çöpün % 55’i 1300 gönüllü tarafından toplanarak geri dönüştürülüyor. Eski yıllarda toplanan çöpten çıkan verilere göre, bunlar arasında 11 ton giyecek, 6500 uyku tulumu ve kamp malzemesi, 5500 çadır, 3500 şişme yatak, 2200 sandalye, 950 çadır matı, 400 çardak, 9 ton şişe, 54 ton alüminyum ve plastik içecek şişesi, 41 ton karton kutu ve 66 ton metal eşya var.

*** Festival alanında en büyük sorun, hijyen açısından sorun yaratan portatif tuvaletlerdi. Ancak katılan insan sayısının fazlalığını düşünecek olursak, her şeye karşın iyi düzenlenmiş bir festival Glastonbury. Festival alanında her türlü yiyeceği bulmak ve bütün ihtiyaçları karşılamak olanaklı. Bir vegan olarak festivalde hiç zorluk çekmedim, veganlar için özel yiyecek standları vardı. Ayrıca her türlü ürünün fiyatı da normal seviyedeydi; kazık yediğini düşündürmüyordu insana.

*** Festival arazisinde kamp kurmak için ayrılan farklı alanlar var. Her alanın da farklı bir havası var. Örneğin aileler için ayrılan alanlar daha sessizken, dans sahnelerinin yakınındaki alanlarda heyecan sabaha kadar sürüyor.

*** Festival kapsamında sadece müzik etkinlikleri yok; bunun yanı sıra tiyatro, şiir etkinlikleri, sirk, kabare, çocuklar için eğlenceler de var.*** Festivalde çok sayıda çocuklu hatta bebekli aile de vardı. Biz yetişkinler olarak koşullara zor dayanırken, onların oraya bebeklerle gelmesi gerçekten ilginç.

*** Bazı sahneler birbirine yakın değil; birinden diğerine gitmek normal koşullarda bile 15 dakika yürümeyi gerektirir. Bu yıl buna bir de çamurda yürüme zorluğunu eklenince, o süre iki katına çıktı. Bu durumda saatleri birbirine yakın konserler arasında seçim yapmak gerekti. Bu seçimler içinde benim için en kötüsü Radiohead ile Morrissey arasında oldu. Radiohead son anda gizli konser için Park Stage’e gelince aynı anda Pyramid’deki Morrissey’i kaçırdım. Morrissey Glasto’da “Meat Is Murder”ı söyledi ve ben orada olmama karşın kaçırdım! İnanılır gibi değil. İçime oturdu acısı. Benim için Glastonbury’deki en üzücü durumdu...


FESTİVALDE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLAR İÇİN LİNK: https://picasaweb.google.com/zulalk/GLASTONBURY2011?pli=1

Çektiğim bazı videoları da aşağıda paylaşıyorum. Kimisinde ses kalitesi pek iyi değil ama yine de görmeye değer. Diğer videoları da bloga zaman içinde ekleyeceğim. Çok zaman aldığı için hepsini yetiştiremedim.







-

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Interpol, İlk Kez İstanbul’da


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Mayıs 2011

2011 yazının konser ve festival bolluğu içinde en heyecanla beklenenlerden birisi, 1 Haziran’da Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek olan Interpol konseri.

Interpol, New York’ta 1997’de kurulduğundan bu yana, albümlerindeki karanlık sound ve çarpıcı şarkı sözleriyle sadık bir hayran kitlesi edindi. Geçen yılın sonlarına dördüncü albümleri tamamlandıktan hemen sonra bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması, Interpol’ü sarstı ama onun yerini iki yeni üyeyle doldurdular: Slint ve Tortoise gruplarındaki çalışmalarından tanıdığımız Dave Pajo (bas) ve Brandon Curtis (klavye ve geri vokal).

Ancak kısa bir süre sonra, 2011 Şubat ayı sonunda Pajo'nun da gruptan ayrıldığı duyuruldu. Bu defa onun yerine Animal Collective'den bildiğimiz Brad Truax (bas gitarist) geldi. Son 1.5 yıl içinde iki tane bas gitaristini kaybetmiş olsa da, Interpol şu anda yeni üyelerle yoluna devam ediyor.

İstanbul’da verecekleri ilk konser öncesinde grubun gitarist ve geri vokali Daniel Kessler’la söyleşme olanağı bulduk.

Bir süredir dördüncü albüm için turdasınız. Neredesiniz şu anda? Tur nasıl gidiyor?

Evet, şu anda New Orleans’tayız. Daha sonra batıya doğru gideceğiz. Her şey iyi gidiyor.

Interpol’ü ilk kez 2004’te New York’ta Curiosa festivalinde canlı dinlemiştim. İkinci kez de Aralık 2010’da Amsterdam’da dinledim. Gruba iki yeni üye katılmasına karşın, sanki uzun yıllardır birlikte çalıyor gibiydiniz. Ben dinleyici olarak böyle bir izlenim edindim ama siz sahnede nasıl hissediyorsunuz?

Bu, herhangi başka bir ilişkide de söz konusu olduğu gibi, insanlar arasındaki kimyayla ilgili. Bize eşlik eden üyelerle yıllardır arkadaş olduğumuz için kolay oldu bizim açımızdan. Oldukça rahatız konserlerde.

Büyük olasılıkla bu soru size daha önce çok sorulmuştur ama ben de sormadan geçemeyeceğim. Bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılışı çok konuşuldu. Dengler’ın şarkı yazımında yaptığı katkıları düşünecek olursak, Interpol’ün müziği açısından nasıl bir etki yaptı bu ayrılık?

Bir gruptan kim ayrılırsa ayrılsın dinamiği etkilenir elbette. Carlos’un varlığı gruba önemli bir katkıydı. Ama Carlos bildiğiniz gibi hayatında yeni bir yolu tercih etti; bir rock grubunda yer almaktansa ailesine daha fazla zaman ayırmak istiyor. Onun ayrılışından sonra, biz de tamamen yeni bir rota belirlemedik doğrusu. Tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla yola devam ettik.

Bu turda konserlerde sizin açınızdan sahne performansınızda gerçekleşen en olumlu değişiklik ne oldu?

Bu devamlı değişen bir durum. Bu yıl Amerika’nın en büyük festivallerinden birinde Coachella’da konser verdik. Video ekrandan gösterilen imajlar kullandık. David Lynch ile bu konuda bir işbirliği yaptık. Bunların hepsi çok heyecan verici ve olumlu gelişmeler.

Yaptığınız çalışmaları değerlendirirken sizin için hangisi daha önemli: Hayranların ve eleştirmenlerin görüşleri mi yoksa yaratıcılığınızı ortaya koyduğunuz çalışma hakkındaki kendi düşünceniz mi?

Ben hayranlarla eleştirmenleri aynı cümlede anmazdım. Hayranlar çok daha önde gelir. Ama bence yapılan her işte insanın öncelikle kendisini mutlu etmesi önemli. Çünkü ortaya çıkan şey sizi temsil ediyor. Eğer bu sizi memnun ediyorsa, insanlara da onu gururla sunar ve mutlu olursunuz. Sizi mutlu eden şey, hayranlarınızı da mutlu edecektir. Elbette bu bütün dinleyicileri kapsamaz ama biz bu mantıkla hareket ediyoruz. Grubu kurarken de bu anlayış içindeydik. Eğer şanslıysanız, insanların çoğu yaptığınız işten hoşlanacaktır. Dünyadaki en iyi grup olmayabiliriz ama gerçekten müziğe karşı tutkumuzu hiç kaybetmedik. Albümler hakkında abartılı bir şekilde gururlanmadık; sadece yapmak istediğimiz müziğe odaklandık. Ben ilk albüm hakkında çıkan yazıları da okumadım. O yazılarda inanmamı gerektirecek bir şey olduğunu sanmıyorum.

Albümler hakkında yazılan eleştirileri hiç okumuyor musunuz?

Hayır, hiçbirini okumuyorum; olumlu olanları bile...

İlk albümün başarısından sonra, diğer üçünü yaparken hayranlarınızın yüksek beklentileri nedeniyle kendinizi baskı altında hissettiniz mi?

Hayır, hissetmedik. Ben ilk albümün ardından çok iyi albümler yapabildiğimizi düşünüyorum. Kuruluşumuz ve ilk performansımız 1997’de gerçekleşti. İlk albüm Ağustos 2002’de çıktı. Bu süre içinde çok sayıda hayran edinip belli bir kitleye hitap edebilme şansımız oldu. Aynı zamanda bütün o yıllarda bizim için tek önemli faktör dinleyici oldu. Kimsenin bize ilgi göstermediği yıllardı. Söylemek istediğimiz şeyi söyledik ve bundan hoşlananlarla yolumuza devam ettik. Birilerinin beklentisini gerçekleştirme gibi bir amacımız yoktu. Bizi biz yapan bu tavrımız, grubun dinamiklerinden biridir. Önce kendimizi mutlu eder ve bunu yaparsak mutlaka birilerinin de bundan hoşlanacağını düşünürüz.

Geçen yıl çıkan albümünüz “Interpol”, bazı hayranlarınız tarafından diğer albümler kadar heyecanla karşılanmadı; Interpol soundunun bu albüme eskisi kadar güçlü yansımadığı söylendi. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz var mı?

Benim en beğendiğim albümlerden birisi... Bence oldukça da gelişmiş bir soundu var. Ancak şu var ki, günümüzde albümlere bütünüyle değer verilmiyor, birçok kişi tek tek şarkıları dinleyip onlara odaklanıyor. Oysa tümüyle dinlenip sindirilmesi gerekir. Birileri sürekli bana gelip, “Bu benim Turn on the Bright Lights’ım değil” şeklinde konuşuyor. Ancak ben bu tip değerlendirmeleri yerinde bulmuyorum. Bir albümü dinleyip anlamak zaman ister; ilk dinleyişte yargılamak bana göre değil.

Peki sizce neden birçok kişi “Turn on the Bright Lights”a tutkuyla bağlı kaldı? Bunun nedeni üzerinde düşündünüz mü?

Bence rock’n roll’un doğasıyla ilgili bu. İlk duyduğunuz, ilk yaptığınız her şey sizin için daha özeldir. Ben, o albümün diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten... Elbette “Turn on the Bright Lights”ı ben de seviyorum; ama sadece daha iyi şarkılar içerdiğini ya da daha iyi bir prodüksiyona sahip olduğunu düşünmüyorum. Bu doğru değil. Bazı gruplar zaman içinde gelişebilir ya da gerileyebilir ama ben albümleri kendi içlerinde değerlendiriyorum. Bizim durumumuzda ise, “Turn on the Bright Lights”ın birçok insan için ilk olmasının verdiği bir ayrıcalığa sahip olduğuna inanıyorum.

Dördüncü albümün adını “Interpol” koymanız, müzik dünyasında “temellere geri dönüş” diye yorumlandı. Buna bir yanıtınız var mı?

Bu yoruma katılmıyorum. Biz, Interpol’ün müzikal temellerini zaten bugüne kadar yaptığımız albümlerle ortaya koyduk. Belli bir soundumuz var; yön değiştirmiş değiliz ki geriye dönelim. Sadece albümü yaparken daha iyi bir isim önerisi yoktu. Diğer albümlerin isimleri oldukça uzundu. Bu defa kısa bir isim olsun istedik.

”Interpol” albümüyle birlikte Capitol Records’tan sonra yine ilk plak şirketiniz Matador Records’a döndünüz. Bu iki plak şirketiyle çalışmak arasında ne gibi farklar oldu?

Capitol Records’la da sorun yoktu. Eğlenceli bir dönem geçirdik orada, yeni arkadaşlar edindik. Çok dostça davrandılar bize. Birçok grup bir plak şirketiyle birkaç yıl çalışıp sonra da onlarla düşman haline geliyor. Ama bizim için Capitol’da sıkıntılı bir durum olmadı. Sözleşme bitince yine Matador’la anlaştık. Uzun zamandır tanıdığımız insanlar var orada. Sonuçta her ikisiyle de çalışmak güzel bizim için.

Interpol’ü farklı kılan özellikler sorulunca, birçok kişi, belirgin karanlık soundun yanı sıra, sahnedeki kusursuz görüntünüzü de sayıyor. Konserlere sürekli takım elbiseyle çıkmanız, Interpol’ün algılanışında ne kadar etkili sizce?

Birbirimizi bir şekilde bulmak ve müzik yapmaya başlamaktan başka bizi biz yapan bir faktör olduğunu sanmıyorum. Bunların hepsi şans eseri oldu; bunun dışında üzerinde konuşup tasarladığımız herhangi bir şey yok. Sahne kıyafetleri tamamen rastlantı. Müzik dışında bizi temsil edecek bir özelliğimiz yok.

Paul Banks bir kere, “Bizim için bir üniforma gibi o kıyafetler” demişti. Bunun, grubu işe giden insanların giydiği üniforma gibi konsere hazırladığını söylemişti...

Bu üzerinde konuşup tartıştığımız bir konu değil. Grubun konserlerinde ya da CD’lerinde kullandığımız görsellerden, ışıktan söz edersek, onlar başka. Onların her biri müzikle ilgili olarak önceden tasarlanıyor ama sahne kostümlerinde öyle bir birliktelik konusunda anlaşılmış değil. Ayrıca bana göre grup üyeleri oldukça farklı giyiniyor.

Interpol’le ilgili itiraz ettiğiniz bir değerlendirme daha var. İnsanlar sizi post-punk’ı yeniden canlandıran gruplardan biri olarak görüyor ama siz “Bugüne kadar post-punk albümü yapmadık” diyorsunuz...

Bu değerlendirme bir tür iltifat olarak görülebilir. Ancak biz hiçbir zaman “böyle ya da şöyle bir albüm yapalım” şeklinde bir hedef koymadık kendimize. Farklı müzikal geçmişleri olan insanlar olarak bir araya gelip sevdiğimiz müziği yapmaktı tek amacımız. Asla önceden belirlenmiş bir tasarlama olmadı. Ama insanlar herşeyi etiketlemeye eğilimli.

Geçen yıl Kuzey Amerika turnesinde U2 öncesinde sahneye çıktınız. O dev pençenin altında çalmak nasıl bir histi?

Oldukça eğlenceliydi. Daha büyük bir dinleyici kitlesine karşı çalıp şarkılarımızı dinletme olanağı bulduk. Gerçekten iyi tepkiler aldık. Gelecek ay da İstanbul’da olacağız! Çok heyecanlıyız konser için.



-

8 Eylül 2010 Çarşamba

PROTESTOLU, LİVANELİ KATKILI BİR U2 KONSERİ


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Eylül 2010

Yıllardır “gelmiyorlar, gelmeyecekler” derken, sonunda geldiler. Rock grubu U2, pazartesi akşamı İstanbul’da dinleyicisiyle buluştu.

U2’yu ülkemizde ve bu turnede ilk kez görenler için beklentileri karşılayan bir konserdi. Ben bir ay önce Torino’daki konseri de izlediğimden, ister istemez bir karşılaştırma yaptım.

İstanbul konseri, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın şehir merkezine uzaklığı, konformist Türk konser izleyicisinin biraz zahmeti göze alamaması, hafta içi bir güne ve ramazan ayına rastlaması gibi nedenlerle, kanımca beklenen sayıda seyirciyi toplayamadı. Türkiye’ye ilk kez gelen U2, dünyanın en büyük rock gruplarından birisi. Bilet fiyatları da uygun tutulmuştu ancak stadyumun önemli bir bölümü boştu...

Gece boyunca “Ah, bu konser İnönü Stadı’nda olsaydı” dedik durduk. Orada yapılsaydı, hem “The Claw” (pençe) denilen muhteşem sahne görkeminden bir şey yitirmeyecek, hem de tribünler dolu görünecekti. Mekan seçiminin doğru olmadığı açık. Umarım bir daha orada konser yapılma hatasına düşülmez...

U2’nun performansına gelince... Her zamanki profesyonelliklerini sergilediler.

Ancak böyle büyük grupların dünya turnelerinde birden fazla konseri izlemek pek doğru bir iş değil. Çünkü müzisyenlerin, her anı önceden belirlenen bir etkinliği sahnelemekte olduklarını görüyorsunuz. Tanık olduğunuz şey kusursuz da olsa, anlıyorsunuz ki sahnede hiçbir şey kendiliğinden gelişmiyor... Ne Bono’nun The Edge’e sarılması, ne de seyirciler arasından bir kızı sahneye çıkarıp dans edişi...

EGEMEN BAĞIŞ'A PROTESTO VE KÖPRÜ

Konserin İstanbul’a özgü yanları da yok değildi elbette. Bono, Boğaz’ın güzelliğinden söz ederken, kendisini İstanbul’a davet eden Egemen Bağış’a teşekkür etti. “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor. Bir değişim yaşanıyor. Tüm dünyayı ilgilendiren bir değişim bu. Dün köprüyü Egemen Bağış’la geçtik” demesiyle stadyum “Yuh!” sesleriyle inledi.

Çıkan ses o kadar güçlüydü ki, Bono şaşkınlıkla, “Tamam, bundan sonra hiçbir politikacının adını anmayacağım. Köprüden söz edebilir miyim? Köprü harika” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı.

Belli ki Bono, politikayla bu kadar ilgili bir müzisyen olmasına karşın, Türkiye’deki duruma pek hakim değil. Referandum öncesi bıçakla yarılmış gibi ikiye bölünen bir toplumda iktidardaki bir politikacıyı anmak, hiç akıllıca değildi...

Ayrıca bana göre, AKP’nin U2 konserine gösterdiği aşırı ilgi, Başbakan’ın mitingde Bono’yu kendi emellerine alet etme çabası, Dolmabahçe’de görüşmeler vs. bir kesimi gruba karşı soğuttu.

"U2'YA BİR HEDİYE"

Konserin en önemli anlarından birisi, sahneye Zülfü Livaneli’nin çıkmasıydı. Bono ve Livaneli, önce birlikte grubun “Mothers of the Disappeared” adlı şarkısını söylediler. El Salvador’daki sivil savaş sırasında çocukları öldürülen annelere adanan bu şarkı, bu kez İstanbul’da 1995’te gözaltında kaybolan Fehmi Tosun’a adandı.

Livaneli’nin “U2’ya bir hediye verelim” demesiyle, bütün stadyumun hep birlikte “Yiğidim Aslanım” adlı şarkıyı söylemesi, herhalde grup için de oldukça etkileyiciydi.

Bono’nun köprü hakkında söylediği şu sözler, Türkiye hakkında düşüncelerini de ortaya koyan ilginç sözlerdi: “Bu köprü, sadece dini olanla ve laik olan arasında, Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir köprü değil. Geçmişi, geleceğe de bağlıyor.

Hakkında çok konuşulan ve daha da konuşulacak bir konser oldu. Torino konserinden daha az heyecanlı ve daha durgun olsa da...

-

5 Eylül 2010 Pazar

U2'NUN YOLU İSTANBUL'A DÜŞTÜ


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

6 Eylül, ülkemizde müzik dünyası açısından önemli bir tarih. Dünyanın en çok kazanan, en büyük rock gruplarından U2’yu ilk kez ağırlayacağız. Sonunda grubun yıllardır Türkiye’ye gelmeme nedeninin insan hakları ihlallerini boykot değil, para olduğu da bizzat Bono tarafından doğrulandı.

İnsan 360° turnesinde kullanılan sahneyi görünce, bu paranın miktarını tahmin bile edemiyor. Devasa bir pençe şeklindeki uzay istasyonunu andıran sahne tasarımı, teknolojik ve estetik açıdan gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Bir ay önce Torino’daki konseri izledikten sonra aklıma iki soru takıldı: 1- Diyelim ki, bir başka grup aynı görkemli sahneyle turneye çıksa bu kadar ilgi görür müydü? 2-Çok basit bir sahne düzeni olsa, turne bu derece dikkat çeker miydi?

Yanıtlarım şöyle: 1-Aynı tasarımla konser verip U2 kadar ilgi görecek gruplar elbette var. Ama konseri canlı dinledikten sonra başarının sadece görsel özelliklerden kaynaklanmadığını anlayacaksınız.

2-Bu başarının ardında teknik üstünlüğün yanı sıra, U2’nun çok önemli bir özelliğinin de büyük payı var. Grubun ilk albümü “Boy”u çıkaran Island Records’ın kurucusu Chris Blackwell, bunu şöyle anlatır: U2, hep bir yerlere varmayı düşünür, varmış olduğunu değil. U2’nun en özel yanı bu.

Gerçekten de grubun kuruluş öyküsüne bakınca bu daha iyi görülüyor. Baterist Larry Mullen, Jr., daha 15’indeyken okul panosuna “Rock grubuna müzisyen aranıyor” duyurusu asmasa, The Edge, Bono ve Adam ilana başvurmasa, bugün U2 olmazdı.

Eğer hep varılacak yeni noktaları düşünmeselerdi, İrlanda’nın orta sınıf ailelerine mensup 15, 16 yaşındaki gençlerin bir heves gibi başladıkları bu macera, 34 yıl boyunca sürmezdi.

14’ünde annesini kaybeden Bono ile aynı acıyı 16’sında tadan Larry, otoriter babalarla baş etmek zorunda kalan iki gençtir. “Larry’nin hep söylediği gibi bir sirkin peşine takılıp kaçmıştık aslında” der Bono...

Ama yıllar içinde yaşamlarının bütün evrelerini birlikte yaşayan bu dört adam, hem karakter hem de müzik anlamında gelişip, dünyanın en iyi gruplarından biri olma yolunda sağlam adımlar attı...

Bugün herhangi bir rock grubundan daha fazla, toplam 22 tane Grammy kazanmış, dünya çapında 150 milyon albüm satmış, her dönem yeniliklere açık olmuş, şarkılarıyla insanların yüreğine dokunmuş efsane bir grup U2...

Aynı zamanda Afrika’ya yardım, açlığın, AİDS’in önlenmesi, 3. dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gibi meselelerde son derece aktif rol alıyorlar. Bono’nun bu çalışmalar sırasında dünya liderleriyle fazla samimi olması, Bush’u bile sevdiğini söylemesi, aşırı egosu sinir bozmuyor değil...

Bono, artık Larry’nin mutfağında prova yapan genç Bono değil. İlk dönemlerde etkilendiği punk rock mottosu “Sisteme karşı biz” anlayışının çağdışı kaldığına inanıyor; idealizme değil pragmatizme inanıyor. Sorunları sistemin içinde bir aktör olarak çözmeye çalışıyor. Bunları eleştirebiliriz ama iş müziğe gelince mikrofon onundur.

Edge, Adam Clayton, Larry Mullen ve Bono’nun ömürlerini adadıkları bu serüvenin yolu ülkemize de düştü. Kaçırılmayacak bir konser, tarihi bir şovdur.

ALTIN ÇAĞ: 80’lerin ortasından 90’ların sonuna

-U2 kariyeri boyunca 12 stüdyo, 7 konser, 5 derleme ve 1 soundtrack albümü yayınladı. 1980 tarihli ilk albüm “Boy”, Bono’nun ilk gençlik sıkıntıları ve masumiyet üzerine yoğunlaşan şarkı sözleriyle dikkat çeker. Mistik ve ruhani konuları işleyen ikinci albüm “October”da (1981) ağır bir ciddiyet ve hüzün; daha ağır rock sounduyla öne çıkan 3. albüm “War”da ise (1983), öfke belirgindir. Bono, bu 3 albümün çıktığı dönemi U2’nun mizahsız dönemi olarak değerlendiriyor.

-U2, her zaman farklı soundları müziklerinin içine enjekte etme cesaretini gösteren bir grup oldu. Bu çerçevede new wave, ambient, disko ve elektronika ile flört etmekten kaçınmadılar. Ambient’ın dahi ismi Brian Eno ile yaptıkları 4. albüm “The Unforgettable Fire” da bu anlayışın eseridir.

-5. stüdyo albümü “The Joshua Tree”, genel bir kabulle grubun en başarılı çalışması olarak görülür. Zamanın sınırlarını aşan müthiş şarkıların yer aldığı çok güzel bir albümdür gerçekten de. Ancak benim favorim, Daniel Lanois ve Brian Eno prodüktörlüğünde yaptıkları bir diğer albüm “Achtung Baby”.

Blues-rock ve country etkisindeki “Rattle and Hum”a gelen eleştirilerden sonra, bir dönem yönünü alternatif rock ve dans müziğine çevirmişti U2. “Zooropa” ve “Pop”u da kapsayan o dönemin en iyi albümüdür “Achtung Baby”. Bono, bu albümün ruhunu kara güzellik diye tanımlıyor.

-2000’li yıllarda daha klasik bir sounda sahip üç albüm çıkardı U2: “All That You Can’t Leave Behind” (2000), “How to Distmantle An Atomic Bomb”( 2004) ve "No Line on the Horizon” (2009). Bunların içinde en iyisi sonuncusu. Şu bir gerçek ki, 80’lerin ortasından 90’ların sonuna kadar olan dönem, U2’nun müzikal açıdan altın çağıydı.

BONO: “BEYAZ ZENCİLERİZ BİZ...”
(Müzik yazarı Michka Assayas’ın “Bono’nun Odasında” adlı kitabından)

-U2’nun bunca yıl nasıl ayakta kaldığını ve grup içi dinamiklerin nasıl işlediğini merak edenlere Bono şu yanıtı veriyor: Ben rezil bir gitaristim, hatta piyanoda durumum daha da rezil. Yakınımda çok yönlü bir müzisyen olarak sıra dışı yeteneğe sahip Edge olmasaydı, durumum çok ümitsizdi. Larry ile Adam olmasa, o melodilerin hiçbiri ortaya çıkamazdı.

-Bono’nun annesinin ölümünden sonra babası ve ağabeyi ile sorunlu bir ilişkisi oldu. “How to Distmantle an Atomic Bomb” adlı albümde sözü geçen atom bombasını babasının metaforu olarak kullandı. “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” (Bazen Tek Başına Beceremezsin) adlı şarkıyı da, ona hayal kurmayı yasaklayan babasına veda için yazdı.

-Grup ilk kurulduğunda üyelerin hiçbiri gerçek anlamda müzik yapmayı bilmiyordu. Hatta Adam Clayton, tek nota bile basamazken profesyonel bir görüntü çizip blöf yapmış.

-Bono, beyazların hakim olduğu rock’n roll dünyasına tamamen aykırı bir duruşları olduğunu, buna destek veren bir menajer ve plak şirketiyle çalıştıklarını söyleyip İrlandalıları “Beyaz zencileriz biz” diye tanımlıyor.

-Grubun içinde şu espri dönüyormuş: Edge davul çalmak ister, Bono gitar... Larry şarkı söylemek ister, Adam ise sadece bas çalmak ister!

-2002’de Time dergisi “Bono dünyayı kurtarabilir mi?” başlığıyla çıkmıştı. Bir rock yıldızı olarak Bono’nun egosunun tavan yaptığı hep yazılıp çizildi. Kendisinin bu konuda söylediği şu söz ilginç: Suya bakıp da aksini görebilmek için bir dereceye kadar narsizm gerekli.

-Grup ilk kurulduğunda yedi kişiydi. Bilinen dört üyenin yanı sıra, Edge’in kardeşi Dick Evans ve Larry Mullen’ın arkadaşları Ivan McCormick ile Peter Martin de o sırada “Feedback” adını taşıyan grubun elemanıydı.

-Edge, lisede Bono’dan bir sınıf geride ve eşi Ali’nin sınıfındaydı. Bono, o yıllarda Edge ile tanışmadan önce onları koridorlarda kollarının altında plaklarla gezerken görürmüş.

-

8 Ağustos 2010 Pazar

U2 Dünyayı Dolaşmaya Torino'dan Devam Ediyor


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

TORİNO-Dünyanın en çok kazanan rock grubu U2, 360° turnesinin üçüncü ayağını İtalya’nın Torino kentinde Stadio Olimpico’da verdiği muhteşem bir konserle başlattı. Bono’nun rahatsızlığı nedeniyle turneye dokuz ay ara verildiği için, bu, aynı zamanda grubun 2010’daki ilk performansıydı.

İstanbul konserinin organizatörü Pozitif’in davetiyle, bir grup Türk gazeteciyle birlikte grubu canlı dinlemek üzere Torino’ya geldik.

U2, bu turnede stadyum konserlerinde kullandığı 4 bacaklı özel tasarımla büyük ilgi çekti. Bu tasarımı örümceğe benzetenler de oldu ama bence en iyi tanımı Bono yaptı: Ancak Gaudi tarafından tasarlanabilecek bir uzay istasyonunu andırıyor bu dev yapı.

Konserden önce basının sorularını yanıtlayan tasarımcı Willie Williams, amaçlarının U2 şovlarını dairesel bir yapıda mekanın her yerinden izlenebilecek şekilde sunmak olduğunu söyledi.

Sahneyi yakından görünce, Williams’ın neden U2 konserlerini futbol maçına benzettiğini anladım. Daha fazla izleyiciye ulaşıp daha yoğun bir etki yaratmak için yapılmış bu tasarım.

54 tonluk hareketli, kocaman bir silindirik ekrana grup üyelerinin canlı görüntülerini yansıtmak, gerçekten çok akıllıca. Hem devasa bir alanda binlerce kişiye aynı anda sesleniyorsunuz, hem de o mekandaki herkes sizi ufak bir salonda izlemişcesine etkileniyor.

Dönüştürülebilir LED ekran, hareketli köprüler, üzerine verilen ışığın rengini alan özel bir kumaşla kaplı ayaklar ... Hepsinin müthiş etkileyici olduğu kuşku götürmez.

Ayrıca, U2’nun konserlerde başlattığı dev video ekranları geleneğinin artık günümüzde hemen her konserde yer aldığını düşünürsek, yeniliklerin öncüsü bir grubun yüksek teknolojiyi performanslarına taşıması da doğal.

Ancak tam da bu noktada iki yönlü bir tartışma başlıyor. Birincisi, müzikten daha çok sahneye odaklanılıyor; ikincisi de, bu tür görkemli tasarımların aşırı dozda karbon salımına neden olduğu bir gerçek...


BOWİE’Lİ AÇILIŞ

U2 elemanları sahneye David Bowie’nin “Space Oddity” adlı şarkısıyla çıkarak olağanüstü bir başlangıç yaptı.

Ardından sert gitar riffleriyle dikkat çeken yeni enstrümantal giriş parçası “The Return of the Stingray Guitar”, “Beautiful Day” ve “Magnificient” ile konserin ilk 15 dakikası çok dinamikti.

Get on Your Boots” ve “Mysterious Ways”den sonra Bono, ailem dediği grup üyelerini tanıtıp The Edge’in yaşgününü kutladı.

Aslında konser günü dünyada ilk atom bombasının atılışının 65. yıldönümüydü ama şaşırtıcı bir şekilde Bono’dan bu konuda bir yorum gelmedi...

North Star” ve “Glastonbury” adlı iki yeni şarkı seslendirdi grup. Belki de ilk kez dinledikleri için, izleyiciler, pek coşkulu karşılamadı bu şarkıları.

O coşkuyu yakalayanlarsa, “I Still Haven’t Found What I’m Looking For”, “Miss Sarajevo”, “With or Without You”, “Where the Streets Have No Name” ve “One” gibi eski şarkılar oldu.

The Guardian’da çıkan bir habere göre, bu turnede ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşitti. Stadyumdaki sponsor çadırının üzerinde ise “Blackberry Loves U2” yazıyordu...

Bütün bunları, Bono’nun sistemin simge isimleriyle yakınlaşan tavırlarını ben de eleştiriyorum.

Ama "Her şey bir yana, nasıl bir konserdi?” derseniz, yanıtım şu: Yaratıcılık sınırlarını çok üst bir düzeye çeken, teknik açıdan kusursuz, müthiş bir konserdi. Hayranı olun ya da olmayın; olanağınız varsa İstanbul’daki konseri kaçırmayın. Bu, müzikle teknoloji buluşmasının geldiği son noktadır. Sinemada “Avatar” neyse, canlı müzik performansında U2 360° turnesi de odur.


KONSERDEN İLGİNÇ NOTLAR:

* Biletleri 50, 90 ve 125 Euro’dan satılan Torino konserinde, 45 bin kişilik Stadio Olimpico’da fanatik U2 hayranları için güzel bir uygulama vardı. Sahne önünde 2500 kişilik bir alan sahne içi bilet alanlar arasından ilk gelenlere ayrılmış. Böylece konserlerde çok eleştirilen VIP uygulamasının doğurduğu rahatsızlık da aşılmış. Torino’da stadyumun önünde günler öncesinde çadır kurup bekleyen çok sayıda U2 hayranı gördük. Bono, konserden bir gece önce grubun bu sadık hayranlarına 80 kutu pizzayı bizzat dağıtarak güzel bir jest yaptı.

* Konserde ön grup olarak İngiliz rock grubu Kasabian sahneye çıktı.

* U2, en politik şarkısı “Sunday Bloody Sunday”e bu turnede yeni bir anlam yüklemiş. Bu defa bu şarkı aracılığıyla, İranlı protestoscuların mücadelesinden görüntüler ve sanatçı Sussan Deyhim’in Farsça bir şiiri eşliğinde, protestolar sırasında yaşamını yitiren Nida anıldı.

* Grubun Burma’daki özgürlük hareketine destek vermek için yaptığı “Walk On” adlı şarkıda ise, Burmalı muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin görüntleri yansıdı ekrana.

* “One”dan önce Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’nun ırk ayrımcılığına karşı yaptığı bir konuşmadan bölümler gösterildi, Bono’nun gitar çaldığı tek şarkı da buydu.

* Konserin en ilginç sürprizlerinden birisi, grubun “Amazing Grace”i çalması oldu.

*Moment of Surrender”dan önce Bono, daha iyi bir gelecek kurma adına gösterdiği çabalar için Bill Gates’e teşekkürlerini sundu.

* 2 saat 15 dakika süren konserde 25 şarkı çalındı.

* Bono, turnenin bir bölümünü ertelemesine neden olan bel rahatsızlığını aşmış gözüküyor. O kadar ki, bir ara sahneye yukardan sarkıtılan mikrofonun direğine tutunup havaya bile uçtu.

* U2’nun 1978’den bu yana menajerliğini yapan Paul McGuinness, konserden önce basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide yeni albüm müjdesini verdi. Muhtemel prodüktörler arasında Brian Eno dahil birkaç ismin düşünüldüğünü öğrendik. Ünlü menajer, U2’nun 360° turnesi kapsamında bir yılda toplam 110 şov ve her konserde ortalama 60 bin izleyiciyle şu ana kadar yapılmış en büyük rock turnesine imza atacağını söyledi. McGuinness’in verdiği bilgiye göre, grup gelecek yıl Zoo TV turnesinin 20. yılında özel bir kutlama yapmayı da planlıyor.

* Sahne tasarımcısı Willie Williams’ın basına verdiği bilgiye göre, 180 ton taşıyabilen sahnede kullanılan çelik yapı 27.5 metre boyunda ve merkez sütunla 46 metreye ulaşıyor. Çelik yapının kurulması 4 gün; ekran, sahne ve prodüksiyon malzemelerinin kurulması 12 saat sürüyor. Williams, tasarım fikri için, Los Angeles Havaalanı’ndaki Theme Building’de 4 ayak üzerinde duran restorandan esinlenmiş ve bu yapıyı bir futbol sahasında hayal etmiş.

_

Translate