The Twilight Sad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Twilight Sad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2014 Salı

VEGAN LOGIC - 2014'ÜN EN İYİ ALBÜMLERİ


23.12.2014

2014'ü müzik açısından değerlendirmeye kasım ayında Dinamo FM'deki programım Vegan Logic'te başladım. Aslında bu ifade yanlış oldu; yılı değerlendirmeye 1 Ocak'tan itibaren başlıyorum ve bu çabam aralıksız sürüyor, aylık olarak radyoda da öne çıkan kayıtlara dair program yapıyorum ve genel düşüncelerimi yılın son iki ayına yayarak paylaşıyorum. 2014'te yeniden yayınlanan albümler (reissue) ve remikslerden sonra, sıra yılın albümlerine geldi. İlk 25 albümden birer şarkının yer aldığı iki radyo programı yapmıştım; o liste burada daha ayrıntılı olarak yer alıyor. Ancak albümleri sıraladığım listeyi yaparken 50 maddelik bir liste ortaya çıkmıştı. Kalanları da aşağıda yazdım. Söz konusu radyo programlarını dinlemek isterseniz, onlar için bağlantıları da ekledim. Umarım ilgilenenler için iyi bir öneri oluşturabilir bu liste. 

1- Morrissey - World Peace Is None of Your Business

WPINOYB, Morrissey’in toplumsal gözlemleri, politik eleştirileri, ikili ilişkilere ve hayata dair görüşleri ve her zaman büyük tutkuyla savunduğu fikirlerinin bir özeti. 55 yaşında otobiyografisini yazarken yaptığı gibi, hem geçmişe bakmış hem de geleceğe dönük düşüncelerini ortaya koymuş. Her zamanki gibi mizah ve edebi güçle yoğrulmuş bir karanlık söz konusu albümde, sevinç çığlıkları içinde kutlanan bir şey yok; yalnızlık, insanların acımasızlığı, yitirilen dostlar, sosyal baskı, politikanın çirkinliği ve hayatın cefası var. Arada bir boş verip umurumda değil, nerede olursak olalım öp beni diye çağrıda bulunsa da, Morrissey, hüznün şairi. Bu duyguyu sözlere dökmedeki yetkinliğini, müzik olmadan da tekrarlayabildiğini “Autobiography”de kanıtladı ama sesinin gücü ve arkasındaki ekibin başarısı da ona eklenince, solo kariyerinin en güzel albümlerinden birine imza attı. Şarkı yazımındaki kalitenin yanı sıra, müzik dünyasında örneği olmayan farklı temalarıyla daima insanı düşündüren şarkılar yapıyor Morrissey ve müziği toplumsal eleştiri yönünde ifade aracı olarak kullandığı için onun sanatı ayrıca çok değerli. (Albüm hakkında ayrıntılı bir inceleme için: Hayatın Ritmi Devam Ediyor)

2- Bohren & der Club of Gore - Piano Nights

“Piano Nights”, Bohren'e özgü karanlığın tonunda bir seyrelme hissettiğim, melankoli yine olsa da cezbedici cehennem hissi yerine daha rahatlamış bir tonla dikkat çeken bir albüm. Uzay derinliğindense Christopher Clöser’ın röportajda bana ifade ettiği dünyanın sonunda bir bar daha uygun düşüyor bu albüme; bir kayıtsızlık, boşvermişlik seziliyor tınılarda. Elbette yine dark ambient ile cazın çok özgün bir karışımı söz konusu; "Sunset Mission"daki gibi bas ve piyano, "Black Earth"teki gibi Rhodes piyano, "Dolores"teki gibi vibrafon ve synth odaklı değil sound, hepsi işin içinde ve her zamanki gibi sarsıcı. (Albüm hakkında daha ayrıntılı bir yazı için: Piano Nights)


3- The Twilight Sad - Nobody Wants to Be Here and Nobody Wants to Leave


Vokalist James Graham’in baskın İskoç aksanıyla etkisi artan sert vokali, endüstriyel sound ile krautrock esintilerinin hissedildiği, reverb’lü gitarların yönlendirdiği çarpıcı melodiler,The Twilight Sad’in en belirgin özellikleri. Bunlardan hoşlanan bir dinleyicinin es geçemeyeceği kadar iyi müzik yapıyor grup. Dördüncü albümleri, karanlığı ve duygusal sefaleti mutheşem bir bütünlük içinde birbirine bağlayan şarkılarla dolu.




4- Swans - To Be Kind

Michael Gira ve ekibinin, Swans’ın kuruluşundan bu yana hiç düşürmediği ve bir tek kendilerinin aşabildiği bir çıtası var. Yoğun, enerji dolu, saykedelik ve insanın yüzüne tokat gibi gibi çarpan, içerdiği birçok müzik türünü öğütüp tamamen kendine has müzik ötesinde bir ayine çeviren, tanımlanması zor bir albüm. Albümün adındaki seçimle müziğin vurucu gücünü bir arada düşünürseniz aslında sevginin yıkıcılığının, yıkımın altını çiziyor grup. “The Seer” gibi bir başyapıttan sonra, dinleyicileri belki ondan daha da yüksek bir tatmin seviyesine çıkaracak, ancak hissedilerek deneyimlenecek müzikle dolu bir cevher “To Be Kind”.

5- Aphex Twin - Syro

Kendisini "sesleri hedef alan seri katil" diye adlandıran Richard D. James’in sürpriz bir şekilde yayınladığı “Syro”, asıl derdi ses tasarımı olan bir müzisyenin acid house, deep house, jungle, drum'n bass, tekno türleri arasında gidip geldiği yeni bir ses evreni. BPM'ler yükselip alçalırken, sesler arasında karmaşık ilişkiler kurulup ortaya çıkan yeni ses öbekleri birbirinin içinden geçerken, çok katmanlı bir müzik kurgulamış, elektronik ile akustiği, analog ile dijitali mükemmel biçimde bir arada kullanmış Aphex Twin. 'Syro', Aphex Twin’in devasa diskografisinde yer alan en iyi albüm değil belki ama sonuçta çok iyi bir elektronik albüm. Beklenmedik bir anda hayatınıza girip size enerji aşılayan bir nefes gibi; ana akım elektronik müziği istila ederek birbirini kopyalayan ve daima kolaya kaçan onca berbat albümün yanında keşfedilecek bir sürü ayrıntıyla dolu. (Albüm hakkında daha ayrıntılı bir yazı için: 'Syro' ve Dinleme Odası)
 
6- Automat - Automat

Berlin müzik sahnesinde 2011 sonunda kurulan Automat’ın ilk albümü, dinler dinlemez insanı yakalıyor. Einstürzende Neubaten ve Die Haut’tan tanıdığımız Alman gitarist Jochen Arbeit, elektronik müzik grubu Project Pitchfork ve rock grubu Prag’dan adını duyduğumuz davulcu Achim Farber, avantgart rock grubu Sovetskoe Foto’nun kurucusu basçı Zeitblom yani Georg Huber gibi üç yetenekli müzisyen bir araya gelip, 1980’lerde post-punk sonrası İngiltere’de endüstriyel müzik yapanların dans müziğini keşfettiği günlerde gelişen soundu bugüne taşımış. İngiltere’den söz etsem de Automat’ın asıl ruhunu veren kent Berlin. Dub-reggae esintili bas riff’leri ve trip-hop ritimleriyle, Berlin’in de katkısıyla epey karanlık bir sound yaratılmış. Toplam yedi şarkının olduğu albümde üç şarkıda eşlik eden vokalistlerden birisi Blixa Bargeld, diğer ikisi de avangart müziğin önde gelen isimlerinden Genesis P -Orridge ve Lydia Lunch.

7- Erik K Skodvin - Flame

Deaf Center ikilisindeki dark ambient soundu ve Svarte Greiner projesindeki minimal atmosferik müzikleriyle tanıdığımız Erik K Skodvin’in 2010 tarihli “Flare” albümünün ardından onu tamamlayan yeni çalışması “Flame”, dinlemeye başladığınız anda bulunduğunuz ortamı ve hisleri değiştirebilecek kadar güçlü. Anne Müller ve Mika Posen’in yaylılarda, Gareth Davis’in klarnette katkıda bulunduğu albümün ses dokuları yaratarak oluşturduğu derin atmosfer, garip bir şekilde bağımlılık yaratıcı. Deaf Center’ın yaptığı gibi dinleyiciyi kuşkulu bir atmosfere çekip sarmalama özelliği Skodvin’ın solo kayıtlarında da var.


8- Sleaford Mods - Divide and Exit

İngiltere’den çıkan en heyecan verici punk gruplarından Sleaford Mods, Bandcamp üzerinden yayınladığı “Divide and Exit” ile yılın en mükemmel kayıtlarından birine imza attı. Andrew Fearn’ün drum machine ve loop’a alınmış bas soundu ile yarattığı müziğin üzerine Jason Williamson’ın öfke ve mizahla oluşturup söylediği enteresan sözler, müthiş bir enerji ile dolu. İlk duyduğumda punk ozan şarkıcı John Cooper Clarke ile dans-punk grubu ESG’yi hatırlatan müzik, ağırlıklı olarak İngiliz kültürü ile ilgili ama söyledikleri bir anlamda da evrensel. Williamson’ın, sınıf çatışması, sistemdeki hastalıklar, işsizlik, ırkçı partilerin yükselişi, toplumdaki ikiyüzlülük hakkındaki sözleri, dinleyiciyi kendisini de sorgulamaya yöneltiyor. Hemen herkesi hedef alan bir öfkesi var Sleaford Mods’un ve bunu anlatma yöntemleri şahane. Uzun zamandır duyduğum en politik ve en ilginç albüm.

9- Alessandro Cortini - Sonno

Nine Inch Nails ile yaptığı çalışmalardan ve elektronik projesi SONOIO’dan tanıdığımız İtalyan müzisyen Cortini, geçen yıldan bu yana kendi adıyla yayınladığı albümlere yenisini ekledi. Vatican Shadow olarak bildiğimiz Dominic Fernow’un kurduğu Hospital Records etiketiyle çıkan “Sonno”da bu kez, Roland MC 202 analog synthesizer ile delay pedalı kullanarak çıkardığı tekinsiz seslerle donatmış albümü. Kendini bir mekana kapatıp, elindeki kayıt aracı ile sesi farklı noktalarda kaydetmiş. Müzik, ses dalgalarıyla oynayarak elde edilen ve herhangi bir formu olmayan bir sanatsa, bu da o sanatı en iyi örnekleyen çalışmalardan birisi. Hiçbir kalıba bağlı kalmadan bir yöntemle müzik yapmak da, bu tanıma en çok uyan yöntem.

10- Einstürzende Neubauten - Lament

Savaş, müzikle hiç bu kadar sarsıcı anlatılmamıştı. 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcının 100. yıldönümü nedeniyle, Belçika’daki ünlü Yser Savaşı’nın yaşandığı Diksmuide bölgesi, ölen askerleri anma töreni için EN’e eser siparişinde bulunmuş. Blixa Bargeld ve grubun yanı sıra, arşiv taraması yapan araştırmacıların da katkısıyla ortaya çıkan “Lament”, canlı performans için kaydedilen bir çalışmanın stüdyo versiyonu olarak değerlendirilmeli. Hayvan sesleri, özel olarak tasarlanan dev enstrümanlar ve çeşitli aletler aracılığıyla trajedi, ırkçılık ve savaşın yarattığı sefaletin yansıtıldığı albüm, bir kez daha EN’ın farkını çok etkileyici biçimde ortaya koyuyor. Grubun İstanbul konseri Bargeld’in geçirdiği kaza nedeniyle iptal edilmese albümü yaşayacaktık; çünkü sadece CD’den dinlemekle tam olarak duyumsanacak bir kayıt değil. Yapılan iş öylesine görkemli ki, önünde saygıyla eğiliyorum.

11- Thom Yorke - Tomorrow’s Modern Boxes

Radiohead hayranlarının bir kısmının Thom Yorke’un elektronik müzik maceralarına karşı pek de sempati beslemediğini biliyorum ama ben aksine heyecan duyanlardanım. 2006 tarihli solo albümü The Eraser’ın doğrudan devamı niteliğinde olmasa da onunla benzer dokuları içeriyor Tomorrow’s Modern Boxes. Ritim odaklı gelişen şarkılar yine Thom Yorke’un modern topluma dair endişelerini, tuhaf seslerle yansıtıyor. BitTorrent’ten yayınlanınca müziğin paylaşım ve satışına dair tartışmaları alevlendiren bu albüm için bir yerde “gece geç saatlerde otobüste dinlenecek müzik” denmişti. Ben her müziği her yerde, her mevsimde ve her saatte dinlerim ama bu tanıma da bir itirazım yok; çok iyi bir yol arkadaşı Tomorrow’s Modern Boxes, bizzat denedim. (Albümle ilgili bir yazı için: Bir Analiz)

12- Erik Truffaz & Murcof - Being Human Being

Elektronik müzik ile cazın mükemmel bir uyumla buluştuğu şaşırtıcı bir kayıt. İsviçreli caz trompetçisi Truffaz ile Meksikalı IDM, tekno, ambient prodüktörü Murcof ile 2006’dan bu yana birlikte çalışıyor. 2008’de yayınladıkları “Mexico” adlı albümlerinden sonra bu kez günümüzün en yaratıcı karikatürist, çizgi roman sanatçısı ve film yönetmenlerinden Enki Bilal’in görselleriyle benzersiz kıldığı bir albüm kaydettiler. İnsan olmanın anlamına odaklanan “Being Human Being”, hem caz hem de elektronik müzikteki yaratıcılığın kesişme noktasında en tepede yerini aldı.

13- Lawrence English - Wilderness of Mirrors

Avustralya ses sanatının en yaratıcı isimlerinden besteci ve küratör Lawrence English’in Türkçe’ye “Aynaların Ormanı” diye çevrilen albüm ismi “Wilderness of Mirrors”, T. S. Eliot’ın “Gerontion” adlı şiirinden geliyor.  İki ülkeye birden çalışan casusların karmaşık dünyasını anlatmak için söylenen bu deyim, soğuk savaş döneminde CIA’ye karşı casusluk bölümünün başında bulunan; yani işi, Sovyetler Birliği için de çalışmakta olan Amerikan casuslarını bulup çıkarmak olan James Jesus Angleton'a ait. Bu albümün konsepti içinde ise, bestelerin temelindeki tekrarlar için bir metafor işlevi görüyor. Baştan sona dinlediğinizde ambient/shoegaze tınılarının yarattığı ses yoğunluğunun içinde savrulacağınız; oturduğunuz yerdeki rahatınızı bozabilecek kadar kaotik ve politik bir albüm.

14- Cut Hands - Festival of the Dead

İngiliz yeraltı müzik dünyasının ikonlarından, deneysel müzik sahnesinin önde gelen isimlerinden, noise müziğin emektarı William Bennett, Cut Hands adıyla yayınladığı bu albümünde, Afrika ve Haiti Voodoo müziğinin derinliklerine dalıyor. Bennett, Cut Hands projesi ile endüstriyel müziğin kirli atmosferine boğazına kadar batmak yerine, güçlü perküsyon vuruşlarıyla oluşturduğu ritimlerle elektronik müzikte kendine özgü soundu yaratmayı bildi. Karanlık sounda ritüel hissini veren tribal ritimlere kapılıp kendinizi dans pistinde bulacağınız, ama dans etmekle kalmayıp sizinle doğrudan konuşan sesler aracılığıyla kendinizi adeta kıyamet sonrası bir ayinde gibi hissedeceğiniz sıradışı bir albüm.

15- SHXCXCHCXSH - Linear S Decoded

İsveçli ikili, telaffuz edilemeyen adları ve açıklamadıkları kimlikleri ile tekno dünyasının alışkın olduğu gizemi sürdürüyor. Müzikleri de kendileri gibi gizemli ve derin bir dark techno. Günümüzde çoğu tekno albümü, brütalizm yansıtan ruhuyla birbirinin tekrarı gibi görülürken, bu ikilinin müziğinde endüstriyel soundların izini süren ve beyninizin içinde dönüp duran melodiler var. Atmosferik tekno ritimleri ve tuhaf ambient tınılarıyla ördükleri klostrofobik ve saykedelik ses manzaraları gerçekten büyüleyici. Yılın en iyi tekno albümlerinden birisi.



16- Black Rain - Dark Pool

1979’da New York’ta kurulan no wave grubu Ike Yard’ın üyelerinden Stuart Argabright’ın Japon müzisyen Shinichi Shimokawa ile oluşturduğu Black Rain projesi, aslında endüstriyel death metal grubu olarak kurulmuştu ama iki kişi kaldıktan sonra daha minimalist ve ritmik bir elektronikaya yöneldiler. 1996 tarihli “Nanarchy”den bu yana ilk albüm, Blackest Ever Black etiketiyle ağustos ayında yayınlandı. Dinlerken insana kendini adeta bir gerilim filminin içindeki karanlık dar sokaklarda hissettiren müziğin esin kaynakları Cyberpunk kültürü, Amerikalı bilimkurgu yazarı Kevin Wayne Jeter’in özellikle Blade Runner’ın devamı olarak yazdığı “Edge of Human” ve Paolo Bacigalupi’nin “The Windup Girl” adlı romanları. Dark ambient ve endüstriyel soundlara ilgi duyanlara ısrarla öneririm.

17- Matthew Collings - Silence Is A Rhythm Too

Farklı sanat dallarıyla ilişkilendirdiği ses tasarımları, yerleştirmeler ve film müzikleriyle adını duyuran sanatçı, “elektro-akustik kompozisyon ya da dekomposizyonların doğal sarmalı” diye nitelenen bir müzik yapıyor. İzlanda asıllı ama yaşamını İskoçya’da sürdüren Collings’in ikinci albümü “Silence Is A Rhtyhm Too”yu da, gürültü ile sessizliğin buluştuğu dokusal bir uyum diye anlatmak olanaklı.Yaylılar, piyano ve üflemeli enstrümanları canlı çalarak yaptığı kayıtları elektronik seslerle minimal bir yaklaşımla ambient/drone atmosferinde birleştiriyor. Yer yer neoklasik sounda yaklaşan albüm, özellikle Ben Frost’u sevenler için ilginç olacaktır.


18- Max Cooper - Human

Cooper, işlemsel biyoloji dalında doktorası olan enteresan bir müzisyen. Son 6-7 yılda çok sayıda single, EP yayınladı, remiksler ve işbirlikleri yaptı. Kendi adıyla yayınlanan ilk albümünde, kulüplerde çalmaya uygun bir sounda sahip şarkılardan ziyade, ambient ile synth’lerin sürükleyici bir birlikteliği söz konusu. Cooper için daha kişisel bir karakter taşıyan şarkılar bunlar. Müziği dinlerken insana çok yakın geliyor ve Cooper, bu duyguyu basitleşmeden yansıtacak kadar orijinal bir şekilde yaratıyor.



19- HTRK - 9-5 Club

2003’te bir üçlü olarak kurulan Avustralyalı deneysel rock grubu, üyeleri Sean Stewart’ın intihar etmesinin ardından ikili olarak müziğe devam ediyor. Bu yıl Ghostly International’dan çıkan “Psychic 9-5 Club”, HTRK’in gizemli karanlığına ortak ediyor dinleyeni. Minimalist bir yaklaşımla oluşturulan sounda, Jonnine Standish’in gizemli ama bu kez daha belirgin vokali eklenince oldukça hipnotik bir sound çıkıyor ortaya. 11 yıldır aşktan, aşkın yıkıcılığından, duygusal yıkımlardan ve onun ardından gelen iyileşme dönemlerinden söz ediyorlar. Anlattıklarına dikakt ederseniz, müzikle flört eden sözlerin ortaya çıkardığı şiirsel atmosfere kapılmamak pek olanaklı değil.


20- Tarwater - Adrift


Ronald Lippock ile Bernd Jestram tarafından 1995’te kurulan kurulan Berlinli müzik ikilisinin albümünü dinlerken yeni keşifler yapabilmek heyecan verici oldu benim için. Saykedelik gitarlar, 70’lerin krautrock’ı, elektronik loop’lar ve bossa nova ritimleriyle geniş ses paleti renkli ve cezbedici. Albüm, caz soundunu da içine alan ses manzaralarıyla hipnotize edici bir etkiye sahip. Zaman zaman kafa karıştırıcı olsa da, tümünü değerlendirdiğinizde oldukça ılık atmosferlere doğru rahatlatıcı bir seyahat vaat ediyor.



21- Dalhous - Will to Be Well


Edinburgh'lü elektronik müzik prodüktörü Macr Dall, İskoç psikiyatrist R. D. Laing’in çalışmaları üzerine odaklanıp, “beden ve akıl, hastalık ve iyilik, fiziksel ve metafiziksel olan” arasındaki ilişkileri incelemiş bu albümde. Melankolik ses örüntülerini, yaptığı düzenlemelerle duygu durumları arasındaki değişimleri ifade eder hale getirme yeteneği var Dalhous’da ve bu nedenle de daima ilginç.




22- Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra - Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything

Yaşadığımız dünyada uğrunda va karşısında mücadele edilecek çok fazla şeyin olduğunu bize sürekli hatırlattı Thee Silver Mt. Zion. Belli bir türe dahil olmayı reddedip, kendi deneysel yöntemleriyle kendi yollarını çizdiler. Bu kez de beşli olarak devam ettikleri o yolda, hırs ve adaletsizlik, ölüm, anne/baba olmanın yarattığı duygular, karşı koyma ve dayanma gibi konuları, farklı müzik türlerini kendilerine özel bir yöntemle ince ince işleyerek anlatıyorlar. Bu albümde her zamankinden daha enerjikler; dünyanın sonunun gelmesini beklemiyorlar, dünya dönerken yüreklerinden taşan duyguları patlama noktasında yakalayıp notalara dökmüşler.

23- Fennesz - Becs

Noise ustası Christian Fennesz’in Editions Mego etiketiyle çıkardığı yeni albümün soundu, 2008 tarihli “Black Sea” albümündeki ses tasarımlarını akla getiriyor. Ancak bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bunu müzisyenin 13 yıl önce yayınladığı ve kariyerindeki başyapıt olarak görülen “Endless Summer” ile yapmak daha doğru; çünkü bu yeni albümle o noktaya çok yakın duruyor Fennesz. Gitar ile synthesizer’ların elektro-akustik buluşması,  üzerinde oynanıp bozulan seslerin çıkardığı gürültü, elektronik işlemden geçirilerek değiştirilen seslerin cızırdayışı, albümü müthiş bir ses makinesine çevirmiş. Kendini elektronik seslerle özgün dokular yaratmaya adamış bir müzisyenin kariyerinde yeni bir aşama.

24- Yann Tiersen - Infinity 

Müziğiyle çok farklı duyguları harekete geçirme yeteneğine sahip bir müzisyen Tiersen. Yeni albümü “Infinity”de, İzlanda’da ve doğduğu yer olan kuzey Fransa’daki Brittany’de yaptığı kayıtlar yer alıyor. Şarkı kurgulamaları her zamanki gibi son derece ilginç. Mesela “Steinn”da İzlanda aksanı ile konuşan bir kadın sesi, kayaların ortasındaki bir evden ve o evin içindeki bir taştan söz ediyor. Tiersen, adeta kulağa fısıldarcasına yavaşça söylenen vokali, güçlü basları ve yaylılarla buluştururken yine çok derinlere çekiyor dinleyeni. Tiersen’in çevreden aldığı iç izlenimi yansıttığı şarkılardan oluşan çok güzel bir koleksiyon bu albüm. Bazen bir rüya alemine sürüklüyor, bazen de tuhaf, bilinmeyen bir yere konuk ediyor bizi. Tutkulu, olabildiğince yalın ve olumlu anlamda sersemletici bir albüm.

25- Ben Frost - A U R O R A

Yaşamını İzlanda’da sürdüren Avustralyalı prodüktör Ben Frost, Kongo’daki deneyimlerini aktarıyor bu albümde. Minimalist, deneysel ve enstrümantal müzikten beklenebilecek ilginç yaklaşımları içinde barındıran, Frost’un melodiyi gözetmediği, armoninin noise içinde eridiği bir albüm A U R O R A. Davulcu Greg Fox (Liturgy üyesi), multienstrümantalist Shahzad Ismaily ve perküsyonist Thor Harris (Swans üyesi) ile kaydedilen albüm, kendi karakteri içinde yıkıcı bir niteliğe sahip; olabildiğince drone ve endüstriyel müziğin çekici vahşiliği ile donatılmış. Ayrıksı ve aykırı.

_______________

Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'te yılın en iyi ilk 25 albümünü değerlendirdiğim iki program yaptım. Onların kaydını burada aşağıdaki bağlantılar aracılığıyla bir kez daha paylaşıyorum.

Vegan Logic - 2014'te En Beğendiğim Albümler 1. Bölüm

Vegan Logic - 2014'te En Beğendiğim Albümler 2. Bölüm

________________

2014'ün en iyi albümlerini sıralarken 55 albümlük bir liste ortaya çıkmıştı. Listenin geri kalanı da aşağıda:

26- Future Islands - Singles
27- Dale Cooper Quartet & The Dictaphones + (((witxes))) - Split
28- Andy Stott - Faith in Strangers
29- Vashti Bunyan - Heartleap
30- Robert Plant - Lullaby... And The Ceaseless Roar
31- Function & Vatican Shadow - Games Have Rules
32- Camera - Remember I Was Carbon Dioxide
33- Clark - Clark
34- Sunn O))) & Ulver - Terrestrials
35- Mark McGuire - Along the Way
36- Loscil - Sea Island
37- Linda Perhacs - The Soul of All Natural Things
38- Hauschka - Abandoned City
39- Pye Corner Audio - Black Mill Tapes Volumes 3 & 4
40- Scott Walker & Sunn O))) - Soused
41- Lussuria - Industriale Illuminato
42- Beck - Morning Phase
43- Douglas Dare - Whelm
44- submerse - Slow Waves
45- Damon Albarn - Everyday Robots
46- Gut und Irmler - 500m
47- Peygamber Vitesi - Ulu
48- Kiasmos - Kiasmos
49- Owen Pallett - In Conflict
50- Gazelle Twin - Unflesh
51- Franz Kirmann - Meridians
52- Mondkopf - Hades
53- Wild Beasts - Present Tense
54- Wrangler - LA Spark
55-Origamibiro - Odham's Standard





26 Ağustos 2014 Salı

VEGAN LOGIC LXXXIII - AĞUSTOS 2014 EN İYİLER - 25.8.2014


Dün akşam Dinamo FM'de canlı yayınlanan Vegan Logic'in kaydı.

1- Leonard Cohen - Almost Like the Blues
2- The Twilight Sad - There's a Girl In the Corner
3- Camera - Roehre
4- Lusine - Arterial
5- Pye Corner Audio - Bulk Erasa
6- Pional - It's All Over (Locked Groove Rendition)
7- Moon Wheel - Internal Echo of the Imperfect Sound
8- Sendai - Martens' Deficit
9- Balmorhea - Heir I
10- Lussuria - Art of Veins
11- Lisa Gerrard - Of Love Undone



2 Kasım 2012 Cuma

The Twilight Sad: Tutkulu Karanlık


© Zülal Kalkandelen / 2 Ekim 2012

Her konserden sonra kendime sorduğum bir soru var. “Bu konseri iki ya da üç kelime ile doğru tanımlamak için hangi sözcükleri seçersin?” Sorunun kaynağı, yıllardır gazete yazılarına başlık bulma çabasından doğdu. Gazete yazılarında başlığın önemi ayrıdır; doğru sözcükleri seçmediğinizde yanlış izlenim yaratmanız kaçınılmaz olur. O nedenle konser sırasında ve hemen ardından aklımın içinde hep sözcükler döner durur. Artık herhangi bir konseri gazeteye yazmayacak olsam da, bu bir alışkanlık halini aldı.

The Twilight Sad konserinden sonra eve dönerken başlığı bulmuştum: Tutkulu Karanlık. Bu iki sözcük olmadan anlatılamayacak bir grup söz konusu. Yıllar önce şarkılarını ilk dinlediğimde beni çeken şey de yine aynı özellikleri olmuştu. Müzikleri, karanlık, soğuk, derin ve çok tutkuluydu. 7 ay önce SXSW’da onları ilk kez canlı dinlediğimde ise gerçekten çarpıldım. Bunun en büyük nedeni, o zaman da yazdığım gibi, vokalist James Graham’di. İnsanı olduğu yere zımbalayacak güçlü bariton sesinden İskoç aksanıyla çıkan kelimeler yine aynıydı ama şarkı söylerken kendini konser ortamından alıp ayrı bir atmosfere taşıyışına, gözlerinin sadece akları görünecek şekilde dönüşüne, parmaklarının ucunda yükselip tüm bedeninin elektriğe tutulmuş gibi gerilişine tanık olunca etkilenmemek olanaklı değildi. O zaman da yazdığım gibi, karşımda tutkusuyla Ian Curtis’i hatırlatan genç bir adam vardı. Müziğin onda uyandırdığı bedensel ve ruhsal titreşimler, konser sırasında bana da geçmişti.

Bu yıl, çıktığı günden beri üçüncü albümleri “No One Can Ever Know”u dinlemediğim gün olmadı. Özellikle “Nil” isimli şarkı adeta saplantı haline geldi; ama yanlış anlaşılmasın, hiç kurtulmak istemediğim saplantılardan biriydi bu. Grubun İstanbul’da konser vermesini çok istediğimi bildiği için Pozitif’ten Murat Abbas, bir gün bana müjdeyi verdi. Tarihi de unutmuyorum: The Twilight Sad’in 1 Kasım’da konser vereceğini 9 Haziran 2012’de öğrendim ve o günden beri deftere çentik atarak bekledim bu günü. Dünya Vegan Günü’ne denk geldiğinden benim için ayrı bir heyecan kaynağı oldu.

Babylon’daki konseri izlemek için sahnenin en önünde yerimi aldım. Çoğunlukla konserleri asma kattan dinlemeyi tercih ediyorum ama açıkçası bu defa yukarda kalırsam aşağı atlamaya kalkabilirim diye çekindim. Bazı gruplar vardır; onları dinlerken kendinizi kontrol etmeniz zordur. Benim için The Twilight Sad onlardan birisi.

Sonunda saat 22.50 civarında sounda uygun olarak oldukça karanlık bir atmosferde sahneye çıktı grup. Bateri, klavye, gitar, bas ve vokalde yer alan beş müzisyenin çıkardığı ses Baylon’u yıkabilecek güçteydi desem abartmış olmam. Konser sırasında bir tek vokalin geride kalışı olumsuz bir durumdu. Grubu daha önce Teksas’ta tek katlı, çok ufak bir mekanda dinlemiştim; orada ses sistemi iyi değildi ama James Graham’in vokali daha gür çıkıyor ve net duyuluyordu. İstanbul'da ise en önde olmama karşın sesini yeterince duyamadım; ancak yine de grubun performansına diyecek söz yoktu.

Bugüne kadar yayınladıkları üç albümden seçilen şarkılardan oluşan karma bir setlist yapmış The Twilight Sad. 2007 albümü “Fourteen Autumns & Fifteen Winters”dan 3, 2009 albümü “Forget the Night Ahead”den 3 ve bu yıl çıkan “No One Can Ever Know”dan 6 şarkı dinledik. Ben konserin önemli bir kısmını gözlerim kapalı dinledim ve kendimi müziğe kaptırıp epeyce dağıldım. Bir ara diğer dinleyicilere göz gezdirdim; sanırım benim kadar dağılan yoktu, gözleri James Graham’e takılı kalmış hareketsiz duranlar dikkatimi çekti. Oysa The Twilight Sad’in şarkılarının karanlık yapısına karşın dans edilebilir bir soundu var. O donup kalmanın nedenini de buldum; eğer konser sırasında sürekli James Graham'e bakarsanız, gördükleriniz çok çarpıcı olduğundan takılıp hareketsiz kalıyorsunuz. Anladım ki, gözü kapalı dinlenirse çok farklı bir boyuta geçme olasılığı artıyor.

Şu kesin ki, James Graham’in sahnedeki tutkusu bana çok güçlü bir şekilde geçiyor. Bunun bir nedeni de, kuşkusuz grubun müzik tarihinde en sevdiğim tür olan post-punk’ı 2000’lerde yeniden canlandıranların içinde en iyilerden olması. Müziklerini dinlerken sanki bir yolda yürürken savrulduğumu, her bir köşeyi dönüşte yıkılıp tekrar ayağa kalktığımı, keskin bir soğuğun etkisiyle gözlerimden yaşlar aksa da rüzgarın gücüne karşı yürümekten müthiş keyif aldığımı hissediyorum ve ilginçtir kulağa yorucu gibi gelen bu maceralı yürüyüş beni hiç yormuyor; aksine The Twilight Sad konserinden çıkınca büyük bir enerji ile dolu oluyorum. Burada yol, soğuk, rüzgar, dönemeç gibi metaforları ayrıca açıklamayacağım. Çünkü benim poyrazım sizin melteminiz olabilir ve onu etkilemek istemem.

Her konserde hissedemeyeceğim duygular bunlar. Bana bunu yaşatan müzisyenlere müteşekkirim. Babylon ekibine de son yılların en iyi gruplarından The Twilight Sad’i İstanbul’a getirdikleri için teşekkür ediyorum ve diyorum ki ilk fırsatta yine gelsinler. Gelsinler ki, ben bu tutkulu karanlığın içinde yine kaybolayım.


Konserde toplam 12 şarkı söyledikten sonra kuvvetli alkışa karşın bis yapmadan ayrıldı grup. Onların yerinde olsam ben de aynı şekilde davranırdım. O kadar yoğun etkili bir müzik yapıp, sonra iki dakika sahne arkasına geçtikten sonra tekrar gelip kaldığı yerden devam edemez insan. Bir bütündür o yoğunluk, kesildiği anda biter. Uzatmak rol yapmak olur ve tutku o rolü kaldırmaz.

_

Setlist:
(Fotoğrafların siyah beyaz olanlarını Babylon konserinde, diğerlerini SXSW konserinde çektim.) -

1 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 110: The Twilight Sad - No One Can Ever Know (Fat Cat Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 1 Nisan 2012



İskoç grup The Twilight Sad, vokalist James Graham’in gitarist Andy MacFarlane ile lisede tanışmasıyla kurulmuş. Belki de kurulmakta geç bile kalınmış. Çünkü James Graham gibi müthiş bir canlı performansı ve sesi olan insan zaten başka bir iş yapmamalı; var olduğu ve gücü yettiği sürece sahnede olmalı. Bu ay Teksas’ın başkenti Austin’de düzenlenen South By Southwest (SXSW) kapsamındaki konserlerini izlerken aklımdan bu düşünceler geçiyordu.

Karanlık, ufak bir salonda, üzerine yansıyan kırmızı ışığın altında gördüm James Graham’i. Mikrofonu iki eliyle sıkıca tutmuş, gözleri kapalı, adeta bedenine elektrik verilmiş gibi titriyor, dizlerinin üzerine çöküp kendini sahneden ve dinleyicilerden soyutlayarak ayrı bir dünyaya ışınlanıyordu. Şarkı söylerken, hafifçe araladığında gözlerinin kaydığına tanık oldum. Ian Curtis’i hatırlatan bu son derece etkileyici performansın ardındaki asıl neden, Graham’in içinde kopan fırtınalar. Onları hiç saklamadan, olduğu gibi dinleyiciye yansıtıyor. Şarkıyı sadece söylemiyor, sahnede yeniden yaşıyor.

Aslında Ian Curtis referansı sadece Graham’in sahnedeki fiziksel varlığından kaynaklanmıyor; grubu canlı görmeseniz de müzikleri sizi Joy Division’ın soğuk ama cezbedici karanlığına sürüklüyor. The Twilight Sad, yeni albümünde içimize işleyen o isyan ve melankoli dolu sesleri hafif pop ve shoegaze unsurları katarak daha melodik bir hale getirmiş.

Önceki albümlerine göre krautrock etkisinin belirgin hale geldiği, daha güçlü bir sound var bu albümde. Öyle ki dinledikçe dinlemek istiyor obsesif bir hale geliyorsunuz; sonra bir de bakıyorsunuz ki müziği gerçek anlamda dinlemeseniz de şarkılar kafanızın içinde dönüp duruyor.

Kocaman bir kanca gibi The Twilight Sad’in müziği; yakanıza bir yapıştı mı bırakmıyor, tişörtünüz yırtılıyor, bu defa pantolonunuzdan yakalayıp tepe üstü düşecek pozisyonda havada bırakıyor sizi, pantolonunuz yırtılırken de kemerinizden tutuyor.

Kanca, yırtmak, havada asılı bırakmak... Bunları okuyan “İşkence mi var?” diye sorabilir haklı olarak. Hayır, gönüllü tutsaklık var. En azından ben “No One Can Ever Know”a gönüllü olarak kaptırdım yakayı. Bırakacak gibi de değilim. Günlerdir “Nil” adlı şarkıyı dinliyorum.

Grup şarkılarını yazarken, kendilerinin ve çevrelerindeki insanların hayatlarından ilham aldığı için sözlerin ne kadarı gerçek ne kadarı metafor tam bilmek olanaklı değil elbette ama bir ayrılık, bir yok oluş ya da bir ölümün ardından yazıldığı açık. James Graham’in bariton sesiyle özellikle “r” harfini vurgulayan İskoç aksanı mı desem, müziğin insanı bir anda yakalayan can yakıcı tınıları mı desem bilmiyorum ama aklımdan çıkmıyor bu şarkı.

Konserde albüme göre çok sert çalıyor The Twilight Sad. Onları canlı görmeden yaşanacak deneyimin ne kadar çarpıcı olabileceği tahmin edilemeyebilir. Grubun diğer üyeleri sahnede Graham’in aksine son derece sıradan bir iş yapıyormuş gibi görünse de, vokalist ruhunuzu terk etmiyor; elini bile sürmeden sizi havada asılı bırakıyor. Nitekim Fat Cat Records’ın sahibi de grubun albümünü dinledikten sonra onları konserde görmeye karar vererek Glasgow’a gitmiş ve tabii derhal anlaşma imzalamış.

“No One Can Ever Know”, kuşkusuz bu yıl indie rock'ın bize bahşettiği en güzel albümlerden birisi.



22 Mart 2012 Perşembe

SXSW'da En Beğendiğim 10 Canlı Performans -2


13-18 Mart tarihlerinde Teksas’ın başkenti Austin’da yapılan South By Southwest (SXSW), benim için çok verimli bir festival oldu. Her gün öğlen vaktinden gece yarısına kadar bir mekandan diğerine koşturmak oldukça yorucuydu ama bütün zorluklara değerdi. Çünkü tanıdığım grupların yanı sıra, ilk kez dinlediğim ve adlarını bile yeni duyduğum gruplar oldu.

Aslında festival yapısı itibariyle organizatör, menajer, plak şirketi temsilcileri gibi müzik endüstrisinde yer alan kişiler için kurgulanmış. Her saatte bir yeni bir isim sahneye çıkıyor ve 40 dakikalık bir performans sergiliyor. Kalan 20 dakika sahnedeki ekipmanlarını toplaması ve arkasından gelecek müzisyenlerin yerleşmesi için ayrılmış. Sonuçta 20 dakika içerisinde ses ne kadar oturtulabilirse ancak o kadar oluyor. Bar, bilardo salonu, sinema salonu, otel lobisi, otopark, garaj, kilise vb. ne varsa konser alanına dönüştürülüp yüzlerce mekan yaratılmış.

Bu, az önce de söz ettiğim nedenle de birleşince, konserlerin çoğunda ses sorunu vardı. Ama festivalde asıl amaç, grupların sahne performansı hakkında müzik endüstrisine bir fikir vermek olduğundan bu konuya kimse fazla takılmıyor.

Ben festivale gitmeden önce açıklanan yüzlerce etkinlik içinden seçim yapıp kendime bir program oluşturmaya çalıştıysam da bunda pek başarılı olamadım. Çünkü son anda açıklanan çok sayıda performans oldu ve birbiriyle çakışanlar arasında tercih yapmak gerekti. Yine de ne olursa olsun göreceğim dediğim bazı isimler vardı. Onları atlamadım. Henüz tam olarak sayamadım ama sanıyorum 5 günde 35-40 arasında ismi canlı dinlemeyi başardım.

Bunlar arasında en beğendiğim ilk 10 şöyle belirlendi:


1-Deafheaven : Festivale gitmeden önce aklıma koymuştum Deafheaven’ı görmeyi. San Franciscolu grup, black metal, shoegaze ve post-rock’ın karışımını yansıtan müziğiyle dikkatimi çekmişti. Hiçbir videolarını izlemeden müziğin etkisinde kalmış ve konserde gördüğümde hissedeceklerimi merak etmiştim. Gece 01.30 civarında The Bat Bar denilen ufak ve biraz da perişan bir barda sahneye çıktılar. İçeri girdiğimde günün tüm yorgunluğu üzerime çökmüştü, ayakta zor duruyordum. Gece çok geç bir saat olmasına karşın tahmin ettiğimden daha fazla ilgi vardı gruba. Beş kişilik ekipte vokalist George Clark’ın adeta çığlık atarcasına söylediği sözler, gitar ve davulun yarattığı karanlık ortamı daha da derinleştirip dinleyeni bir anda yerle bir ediyor. Black metal’in vurucu olduğu aşikar ama daha önce bir konserde sanki iç organlarımın sökülür gibi olduğunu hiç hissetmemiştim. Şüphesiz bugüne kadar izlediğim en etkileyici performanslardan biriydi; müziği icra edenle dinleyenin aynı potada eriyip tükendiği ve sonunda yeniden doğduğu, vahşi, katıksız, sınırsız, kaotik bir konserdi. Bir ara dinleyicilerin vokalisti bacaklarından tutup parçalayacağını düşünmedim değil. NPR, grup için “Black metal’in Sigur Ros’u” demiş. Çok tuttum bu tanımı. Deafheaven’ın herkese göre olmadığı kesin ama sarsılmak isteyenler grubu yakaladığı yerde konserine gitsin derim.

Duyduğuma göre yeni albümleri öncekinden çok daha karanlık, daha hızlı ve deneysel olacakmış. The Bat Bar’daki deneyimin daha ötesini şu anda hayal edemiyorum ama bu bile heyecan verici.

2- Patrick Watson : Patrick Watson hakkında daha önce de düşüncelerimi yazmıştım. Kanadalı müzisyen, bana göre 2000’li yılların en yetenekli isimlerinden birisi. Daha önce Salon’da canlı dinleme olanağı bulduğumdan neyle karşılaşacağımı biliyordum ve SXSW’da sadece daha önce görmediğim grupları izleme kuralımı onun için bozdum. Bir kilisede vereceği konserin özel olacağından hiç kuşkum yoktu. Üstelik yeni albümü beklediğimizden yeni şarkıları duyma olasılığı da vardı; diğer bütün konserleri bir yana bırakıp St David’s Historic Sanctuary adlı kiliseye koştum. Loş bir ışıkta kilise sıralarındaki yerimi aldım. Patrick Watson ve ekibi, Salon’daki konserde olduğu gibi, yine insanda hayranlık uyandıran bir ustalık ve uyumla çaldı. Onları dinlerken dünyanın iyi yanlarına odaklanıp nahif düşünceler içine giriyor insan; ılık bir rüzgarda içine ürperti düşmeden deniz kenarında yürüyor, hafifliyor. Karanlıkta parmaklarına geçirdiği minik ışıklarla piyanoyu çalan adam, duygusal, romantik ve esprili. Farklı sesler bulmaya da meraklı. Daha ne olsun? Patrick Watson’ı canlı dinleyirce çok mutlu çıktım o gece kiliseden.

3- Cloud Nothings : Cleveland, Ohiolu indie rock/alt-punk grubu, ne yazık ki Austin’de bir gece yarısı 512 Bar adlı mekanın ikinci katında dar bir alana hapsedilmişti. Bara vardığımda zorlukla içeri girebildim. İlgi oldukça yoğundu. Cayır cayır çalar gitarlar, bangır bangır bir davul ve vokalist Dylan Baldi’nin derin vokali, dinleyici kitlesini tamamen avucunun içine almış, herkes kan ter içinde müziğe odaklanmaya çalışıyordu. Kendime uygun bir yer bulamadığımdan sonunda bir koltuğun üzerine çıkıp sahneyi görmeye çalıştım. Videoyu da tanımadığım bir adamın kolumdan tutup destek olması sayesinde çekebildim. Aslında ortamdaki kargaşa, punk ruhunu yansıtan müziğe de uygundu. Çünkü punk özü itibariyle steril mekanlara uygun değil; ama o gece ses sistemi de iyi değildi. Her şeye rağmen grubun kendini kanıtlamak için fazla çaba harcamasına gerek yoktu. Yaptıkları müzik ve performansları yeterince güçlü ve etkileyici. Daha iyi koşullarda daha büyük zevk alarak dinlemeyi umuyorum ama SXSW’daki de bana gurubun potansiyeli hakkında iyi bir fikir verdi.

4- Silverbus : Bu yıl ilk kez canlı dinlediğim gruplardan birisi. SXSW’nun sitesinde grupları tanımaya çalışırken keşfettim onları . Post-rock sevenlerin dikkatinden kaçmaması gereken, çok başarılı bir ekip Silverbus. 20’li yaşlarında gözüken üç gençten kurulu. Son derece akıcı ve melodik bir müzik yapıyorlar. O gece orada tanıştığım Austinli bir fotoğrafçı, “Neden bu gece bu barı tercih ettiniz?” deyince, “Silverbus’ı merak ediyorum. O kadar müzik dergisi festival için öneri listeleri yayınladı ama kimse de Silverbus’tan söz etmedi” dedim. Oysa o, NPR’ın önerisini duyup Silverbus’ı listesine almış. Ben duymamıştım ama NPR, isabetli öneride bulunmuş. Silverbus’ın dinamik müziği gelecek vaat ediyor.

5-The Twilight Sad : İskoçya’nın müzik dünyasına kazandırdığı en iyi şeylerden birisi bu grup. 2003’ten beri müzik yapıyorlar ve bu yıl üçüncü albümlerini çıkardılar. Albümlerini severek dinliyorum ama canlı görünce gruba karşı sevgim, 5 katı arttı diyebilirim. Nedeni vokalist James Graham elbette; konser sırasında meyve suyu içerek kendi aleminde takılan diğer grup elemanları değil. Konseri birlikte izlediğimiz Harun İzer, bunun da kendi içinde ilginç bir tezat yarattığını söylemişti. Bu durum, o açıdan da değerlendirilebilir tabii. Brooklyn Vegan’ın açık hava bir mekandaki partisinde sahneye çıktı The Twilight Sad. Krautrock etkili bir alt-rock denilebilir müzikleri için. Şarkı söylerken gerçek anlamda gözleri dönen James Graham, ikinci bir Ian Curtis sanki. Yumruklarını sıkıyor, yere çömeliyor, gözlerini kapatıyor ve kendini tamamen müziğe vererek söylüyor. Adeta bir dönüşüm geçiriyor sahnede. Bazıları için belki agresif bir sound olarak nitelenebilir ama benim ruhuma çok iyi geldi bu doğrudanlık. Büyük keyif aldım konserden.

6- The Suicide of Western Culture (TSOWC): Festivale gitmeden önce SXSocial aracılığıyla grubun plak şirketinden ve menajerinden iletiler aldım. Beni ısrarla grubun Mohawk adlı kulüpte gerçekleşecek performansına davet ediyorlardı. Terrence Malick’in gelecekteki bir projesi için konseri filme alacağı bilgisini de bana iletmişlerdi. Sonunda Erykah Badu konseriyle çakışsa da, ne yapıp edip gittim TSOWC’ı görmeye. İyi ki de gitmişim. Mohawk’ın alt katındaki ufak barda çalıyordu İspanyol ikili. İnsanın içine ürperti vererek sürükleyen bir soundu var müziklerinin. Işıkların tamamen kapatıldığı bir ortamda, sadece hızla akan garip görüntülerin yer aldığı bir video ekranının önünde çaldılar. Hiç ara vermeden seri bir şekilde bitirdiler seti. Az sayıda dinleyici vardı ama ben onların arasında olduğum için çok mutluydum. Yoğun ve tutkulu bir müzikti. Batı Kültürünün İntiharı, bundan böyle ilgi alanımda olacak.

7- Edward Sharpe and the Magnetic Zeros : Çok sevdiğim ve canlı dinlemeyi çok istediğim bir gruptu. Mumford and Sons ve Old Crow Medicine Show’la çıktıkları bir Amerika turnesini anlatan belgesel filmden sonra yine onlarla birlikte sahneye çıktılar. Tek başlarına verdikleri bir konser değildi ama sonuçta Alex Eberti sahnede gördüm. Ayrıca şarkı söylerlerken ağırlık onun üzerindeydi. Aslında çok mutlu müziklere eğilimim yoktur ama sanırım bunun istisnası Edward Sharpe and the Magnetic Zeros. Sahneyi tamamen kaplayan bir düzineden fazla müzisyenin kolektif çabasını, yeteneklerini ve enerjilerini seviyorum; onlar çalarken tempo tutup gülümsüyorum. İstisnalar özeldir, onlar da öyle.

8- Exitmusic : Portishead, Sigur Ros ve Radiohead’in bir projede buluştuğunu düşünün. Brooklyn’den çıkan evli bir ikilinin kurduğu Exitmusic, ancak böyle anlatılırsa bir fikir verebilir insana. SXSW kapsamında sekiz performans gerçekleştiren grubun karanlık müziği, Aleksa Palladino’nun sanki havada süzülüyormuş hissi veren yumuşak vokaliyle tam bir uyum içinde. Elektronik seslerle akustik enstrümanları kaynaştırıp çözemediğiniz gizemler yaratan ilginç bir müzik.

9- Gossip : Yıllardır albümlerini severek dinlediğim ama hiç konserlerine gitme fırsatı bulamadığım bir gruptu Gossip. Festivalde Google ile Youtube’un ortak etkinliğinde yer aldıklarını öğrenince soluğu bir otaparkın terasında aldım. Beth Ditto, olağanüstü güzel sesinin verdiği güvenle sahneye çok hakim, eğlenceli, esprili ve enerjik bir şarkıcı. Albüm soundunu sahnede tutturmak zordur; Gossip bunu başarabilen gruplardan birisi. Ne yazık ki sanıyorum iyi duyurulamadığı için konsere ilgi düşündüğümden azdı. Ama benim keyfim çok yerindeydi. Ne ses sorunu oldu, ne kalabalık rahatsız etti. Beth Ditto gibi bir lideri olan grubun kötü bir konser verebileceğini düşünemiyorum.

10- Plants and Animals : Patrick Watson konserinden önce yine aynı kilisede Plants and Animals’ı dinledim. Kanadalı indie rock grubu, o gece kiliseyi tam anlamıyla inletti. Bu yıl üçüncü albümlerini yayımlamalarına karşın yeterli ilgi görmediklerini düşünüyorum. Oldukça sağlam altyapılı bir alternatif rock yapıyorlar. Müzikleri sıradan değil, güçlü sounduyla insanı derhal içine alıyor. Kilise ortamının dışında, açık hava festivallere de çok uyabilecek bir grup O gece dinleyici tarafından ayakta alkışlandılar.

21 Mart 2012 Çarşamba

SXSW'da En Beğendiğim 10 Canlı Performans


Uzun uzun yazmadan sadece bir liste yapmak istedim. Geçen hafta boyunca videolarla, tweetlerle görüşlerimi aktarmaya çalışsam da böyle bir liste gerekiyor bence. SXSW'da canlı dinleme olanağı bulduğum düzinelerce grup içinden beni performansıyla en çok etkileyen 10 isim belirledim. Bunlar hakkında önümüzdeki günlerde daha ayrıntılı yazılar yazacağım.

1-Deafheaven
2-Patrick Watson
3- Cloud Nothings
4- Silverbus
5- The Twilight Sad
6- The Suicide of Western Culture
7- Edward Sharpe and the Magnetic Zeros
8- Exitmusic
9- Gossip
10-Plants and Animals

Translate