The Stooges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Stooges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 130: Swans - The Seer (Young God)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Eylül 2012

Adını, hemen herkesin sevdiği, zarif görünümlü bir hayvandan, kuğudan alan bir müzik grubunun şarkılarının da ona uygun olarak çoğunluğa hitap edeceğini düşünenler olabilir; ama deneysel rock grubu Swans söz konusu olduğunda durum farklı. Grubun kurucusu Michael Gira, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var” diyerek grubun agresif müziği ile bağlantı kuruyor. (Gira’ya bu konuda katılmıyorum; kuğu gibi kırılgan bir hayvan kendisini avlayan insanlara ve diğer türdeşlerine karşı tetikte olmayı bilmek zorunda. Bu onu neden kötü huylu yapsın ki? Üstelik 15. yüzyıldan bu yana evcilleştirilip kentlerdeki göllerde yaşar hale geldiler. Bir kuğu, kendisine ya da yavrusuna kötülük yapılacağını hissetmediği sürece saldırmaz; ancak bunu hissederse gerçekten öfkelenir. Yazıya bu parantezi açarak başladım ama amacım aslında burada bilimsel verileri sıralamak değil. Bir gün Gira ile karşılaşırsam belki onunla sohbet ederim bu konuda.)

Michael Gira’nın hayvanlardan esinlendiği ya da bu konuya kafa yorduğu belli. Yeni Swans albümü “The Seer”ın kapağında da köpekle kurt arası bir hayvan yer alıyor. Arkadaşı İngiliz sanatçı Simon Henwood’un tasarladığı bu resmin özelliği, dişlerinin Gira’ya ait olması. Tam da algıları alışılagelmiş yönün dışına çekmeye eğilimli bir müzisyene uygun bir iş.

1982’den bu yana, sıradışı ve şiddetli şarkı sözlerini bağırır ya da ulurcasına bir vokalle, gürültüye varan bir drone üzerine işleyerek karanlık müzikler yapıyor Swans. Çoğu zaman No Wave ve endüstriyel müzik akımı içinde tanımlanırlar ama Gira hiçbir zaman öyle hissetmediğini söyler. Kafasındaki mükemmel rock müziğini yapabilmek için ses ve ritmi kullanarak yeni bir yol bulmaya çalıştığını, melodiyi tamamıyla bir kenara bırakıp sadece yeni seslerin ve ritimlerin peşine düştüğünü anlatır. Bunun için ilham aldıkları arasında Throbbing Gristle, The Stooges, Brian Eno, Kraftwerk ve David Bowie’yi sayar. Gira’nın yapmak istediği, şarkıların çıkış noktası akustik gitar olsa da, kendi ifadesiyle onları stüdyoda işkenceden geçirip baştan çıkararak farklılaştırmak. Konserde yaşananlarsa o ses ve ritimlerin bir tür yamyamlığa maruz kalması.

Gerçekten de Swans’ın müziği, algıları zorlayıp gerçekliği en yalın boyuta taşır, soyut ve vahşidir ama aslında gerçeğin ta kendisidir. Canlı performanslarında bu katı saflığın müziğin sunuluşuna da yansıdığı anlatılır. Ben grubu hiç canlı dinlemedim ama Gira’nın konserlerde önde duran izleyicilerin ellerine bastığı, headbang yapanı yakalarsa ısırdığını, mekanın tam bir kaos içine girdiğini okumuştum. Hatta son dönemde özel olarak konserden önce klimayı kapattırıp seyircilerin bayılana kadar dayanıklılığını test ettiklerini okudum. Sonuç olarak hiçbir şey yapmadan dinleyebileceğiniz bir müzik değil bu; aktif bir konumda olmanız, bedeninizle ve ruhunuzla bir ölçüde yıpranmanız gerekiyor dinlerken.

Konser salonundaki deneyim böyleyse, evde oturup dinlerken nasıl oluyor? Bu sorunun yanıtını “The Seer”i dinlerken bir kez daha düşündüm. Elime basan, ısıran yoktu, ortam bayılmama neden olacak kadar sıcak da değildi ama ruhen bir o yana bir bu yana çarpıldığımı hissettim. İki saatlik albümde yer alan 11 şarkı, dinleyiciyi sokmak istediği atmosfere yavaş yavaş sokmuyor, aniden tutup kolundan hızla fırlatıyor.

Low grubundan Alan Sparhawk ve Mimi Parker’ın geri vokalde eşlik ettiği “Lunacy”de çocukluğunuzun masum günlerinin bittiği söylenerek bir cinnet halinden dem vuruluyor. Hiçbir zaman düz aşk şarkıları yapıp, iyiliklerden, güzelliklerden söz etmedi Swans. Hep anlatılmayan, gizlenen konulara, dünyadaki tuhaflıklara işaret etti. Bu albümün de farklı olacağını düşünmek için bir neden yok. Geleceğe dair kehanetlerini sıralarken, aslında içinde bulunduğumuz anda görülmek istenmeyenleri de aktarıp bir çeşit yaşanan anın kaşifi de oluyor Michael Gira.

Ardından 10 dakikalık “Mother of the World” sürekli tekrarlanan bir gitar riff’i ile hipnotik bir etkiyle devam ederken, 7. dakikadan sonra Gira, petrolü ve diğer kaynaklarını tükettiğimiz dünyada katliam zamanının geldiğini haber veriyor. Şarkının son 1 dakikası, çok güzel bir melodiyle biterken Swans’ın neredeyse tek bir loop’un üzerine döşediği seslerle yarattığı atmosfere saygı duyuyorsunuz.

Albümle aynı adı taşıyan 32 dakikalık “The Seer”, sanki bir orkestradaki müzisyenler performanstan önce akort yapıyormuş izlenimi uyandıran bir ses curcunası ile başlıyor. Ardından adeta bir jam session'a dönüşüyor. 8. dakikadan itibaren Gira’nın “I See It All” diye sürekli tekrarladığı kusursuz vokali devreye giriyor. 15. dakikada kısa bir süre durulur gibi olsa da, son derece sert gitar ve davul performanslarıyla zifiri karanlığa doğru ilerliyor. Bana göre, açılışta “Lunacy” ile başlayan çıldırma hali “The Seer”da zirve yapıyor.

The Seer Returns”, Swans’ın şarkılarında sık rastladığımız kıyametin habercisi. Bu haberciyi etkili kılmak için de kullanılabilecek en iyi sesten yardım alınmış. Swans’ın kemik ekibinden şarkıcı/klavyeci Jarboe, geri vokaldeki haykırmalarıyla müziğe sadece gizemli bir hava vermekle kalmamış, ürperti düzeyini de en üst noktaya çıkarmış. Gira ise, yıkılan dağlardan, gümbürdeyen vadilerden söz ederken, devam eden savaşlara atıf yapıyor. Başka ülkelere savaşa gönderilen askerleri kastederek, Amerika’da son yılların en çok kullanılan sloganlarından biriyle bitiriyor şarkıyı “Bring back the children home.”

Albümün ortasında bir ünlü müzisyen daha ağırlıyor Swans. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun “Song for a Warrior”daki vokali, şarkı kendi içinde değerlendirildiğinde oldukça başarılı. Country esintili şarkı, soundu açısından albümün geri kalanıyla bir uyuşmazlık içinde gibi gelse de, bir konsept içinde düşününce, o noktada bir savaşçıya “Artık bu toprağı bulutlardan yapılma bir at üzerinde ele geçirecek bir savaşçısın / Kumları aşındıracaksın / Bazıları Tanrı’nın uzun zaman önce öldüğünü söylüyor / Ama ben senin göğsüne kafamı koyduğumda bir şeyler duydum” diyerek savaşçının içindeki ışığı bulması için sesleniyor. Böyle bir şarkıda noise rock sularından ayrılıp, başrolün piyano ve akustik gitara verilmesi, çok uygun olmuş.

Yaklaşık 9 dakikalık “Avatar”, albümde en sevdiğim şarkılardan birisi oldu. Sadece “Your life is in my hand”, “Your mind is in my eye”, “Your eye is in my mind” sözlerinin arka arkaya dokuz dakika boyunca yinelendiği şarkı, duyduğum en güzel post-rock şarkılarından birisi. 8. dakikaya yaklaşırken kilise çanını anımsatan seslerle her şey duruluyor ve piyanoyla birlikte ortalık yeniden karışıyor, fırtına çıkıyor, deniz coşuyor, bulutlar kararıyor. Birileri başkalarının hayatına hükmederken, hayatın da sonuna geliniyor...

Hemen ardından gelen “A Piece of the Sky”la Avustralyalı müzisyen Ben Frost’un akustik ve elektronik aletlerle yarattığı yangın seslerini duyuyoruz. Sonra titreşen seslerin kulaklarda uğultu gibi inlediği atmosferde gökyüzüne doğru yolculuk başlıyor. Sarı bir ışığın süzüldüğü yağmurla dolu bir tünelden geçilerek başka bir evrene yolculuk başlıyor. Kısa bir yolculuk değil bu. 19 dakika 10 saniyelik şarkıda yine geri vokallerde Jarboe’nin yanı sıra, deneysel folk-rock grubu Akron/Family’yi duyuyoruz. Bir yerde “The Sun fucks the dawn” diyor sözlerde. (Michael Gira’nın olaylara farklı açıklamalar getirmesi, hep ilgimi çekmiştir. Yağmur yağdığında sürekli şikayet eden bir arkadaşıma bir gün espriyle, “ Buhar tanecikleri soğuk hava ile sevişiyor. Öyle düşün. O zaman fantastik bulabilirsin” demiştim. Hiç öyle düşünmediğini söylemişti, gülmüştük. Bu sözüyle aklıma o anımı da getirdi Gira.) Şarkının sonu, “Orada mısın? Ay’da mısın? Havada mısın? Elimde mi parçalandın? Ateşe mi atıldın?” sorularını duyuyoruz. Belli ki giden gitmiş, nerede olduğu belli bile değil...

Son şarkı, 23 dakikalık “The Apostate”, Can’i anımsatan endüstriyel bir soundla başlayıp, ilerledikçe rotayı adeta Tom Waits’e doğru kırıyor. “Çık aklımdan / Bir yalanı yaşıyoruz / Tanrı’ya giden yol!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor Michael Gira. Aynı anda kulakları yırtarcasına çalan klarneti de duyunca diyorsunuz ki, olan biten bunca şeyden sonra delirmeyip de ne yapacaktık bu dünyada? Albümün son bir dakikasının ritmik olmayan perküsyon seslerine ve haykırışlara ayrılması ise, işte o an geldi çattı diyor. 21. yüzyılda modern toplumun delirme anını kayda almış Swans. Michael Gira ve ekibi, bugüne kadar Swans’ın kaydettiği bütün albümlerin zirve noktasına ulaşmış. “The Seer”i yapması 30 yıl sürdü demeleri boşuna değil. Bana göre grubun en güzel albümü olmasının yanında, kuşkusuz bu yılın da en iyilerinden birisi.

Hem teması hem soundu ile bütünlüklü, çok iyi kurgulanmış ve yorumlanmış şarkılarla dolu, usta işi bir albüm. Heavy metalden country’ye, drone’dan post-rock’a black metal’den ambient’a farklı etkileri kaynaştırıp müthiş bir ses deneyimine girişmiş Swans. Müziğin türü herkesin kulağına uygun olmayabilir ama bu yapılan işe saygı duymamayı gerektirmez. Albümlere numara ile not vermiyorum; verseydim tam not alırdı benden.




-

17 Şubat 2012 Cuma

"Cesur Olun!"


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 18 Şubat 2012

70’lerin ortalarında dünyanın yüzüne tokat gibi inen punk rock akımını etkileyen gruplardan Buzzcocks, sonunda Türkiye’ye ayak bastı. Çarşamba akşamı Babylon’un giriş katı pogo dansı yapılan bir alana döndü. O ortamı yaratan müziği yapanlarsa, 20’li yaşlarındaki gençler değildi. Grubun kurucusu Pete Shelley de, ondan sonraki en kıdemli üye Steve Diggle da 56 yaşında; ama görüldü ki yıllar enerjilerini bitirmemiş.

30 yıl önce Buzzcocks müzik sahnesinde fırtınalar estirirken gelseler elbette daha büyük olay olurdu; ama bu yıl az sayıdaki konserlerinin arasına İstanbul’un da eklenmesi başarıdır.

Grubun 1980 öncesi eski şarkılarını çaldığı bir saatlik konser, kısa ama coşkuluydu. Biste en bilinen şarkılarından “Ever Fallen In Love” ve “Orgasm Addict”i dinleyerek, tarihi geceyi punk rock’ın enjekte ettiği enerjiyle mutlu noktaladık.

Konser öncesinde vokalist/gitarist ve şarkı yazarı Pete Shelley ile punk akımı üzerine konuşma fırsatı buldum.

Bu yıl yine yoldasınız. Yazın Coachella festivalinin sahnesinde siz de varsınız. Bunca yıl sonra size turneye çıkartan en önemli neden ne?

Konser vermek, bu dünyadaki en heyecanlı işlerden birisi. Yeni yerlere gitmek, yeni insanlarla tanışmak çok güzel. İlk kez Türkiye’ye geldik. Dün Mexico City’de bir konserimizin olabileceğini öğrendik. Seyahat etmekten hoşlanıyorum. Şükürler olsun ki, çok sayıda insan Buzzcocks’ı tanıyor. Bu hepimiz için bir rüyanın gerçekleşmesi demek. Havaalanlarında beklemek, otel odalarında kalmak pek rahat değil, tura çıkmanın sıkıcı tarafları da var; ama müziğimizi çalmak, insanların bizi dinlemek için gelmesi gerçekten ilham veriyor. Aslında her gece partiye gitmek gibi!

Buzzcocks 1989’dan itibaren zaman zaman farklı isimleri de gruba alarak yoluna devam etti. Şu anda grup içinde hava nasıl?

Her şey gayet iyi gidiyor. Bu yıl sonuna doğru stüdyo gireceğimizi umuyorum.

Yeni albüm mü kaydediyorsunuz? Ne zaman yayınlanacak?

Evet, kaydedeceğiz. Umarım yaz sonrasında yayınlarız. Her zaman yapılacak yeni işler mevcut. Bunların hepsi bizim için çok mutluluk verici.

Punk akımı ilk başladığında, 36 yıl sonra hâlâ onun hakkında konuşulacağını düşünmüş müydünüz?

Hayır, biz bunun 36 dakika bile süreceğini düşünmemiştik.

Gerçekten mi?

Çok heyecan verici bir şey yaşadığınızda onun ne kadar süreceğini düşünmezsiniz. Aşık olmak gibiydi. Bir anda, bir el şıklatması kadar bir zamanda oluverir ya her şey, öyleydi o da.

“YAPACAK BİR ŞEY YOK" DEMEK YERİNE, “YAPMAK İSTEDİĞİMİ YAPARIM”



O zaman olup bitenler sizi de çok şaşırtmış olmalı.

Evet, öyle oldu. BBC bir ara İngiliz müziği üzerine belgesel hazırlıyordu. Benimle röportaj yapmak istediklerini söyleyen bir e-posta geldi. “Punk rock çok önemli!” şeklinde cümleler vardı. Punk rock, ortaya çıktığı dönemde bizim için gerçekten önemliydi ama başka insanların bu konuda ne düşündüğü umurumuzda değildi. Onu herkes için önemli bir konuma getirmek için asla çaba göstermedik. Orada dürüstlük vardı; yaptığınızı sadece kendiniz istediğiniz için ve kendiniz için yapmak. Yaptığınız işten başkaları hoşlanmayabilir ama bunun önemi yok. Önemli olansa şu; bu bakış açısı başka insanları da müzik yapmaya teşvik etti. Müzikleri bazen birbirinden farklı olsa da... Örneğin R.E.M.’in soundu Buzzcocks’tan farklıdır ama Buzzcocks’tan esinlendiler. Punk’ın özü buydu: “Yapacak bir şey yok demek” yerine, “yapmak istediğimi yaparım” diyorduk. İlk başlarda bir konser vermek istiyorsak, bunu organize edecek birisiyle anlaşmıyorduk; kendimiz salonu bulup kiralıyorduk. Yapılması gerekenleri bizzat kendimiz yapıyorduk.

Şimdi konser için organizatör bulmak gerekiyor.

Eğer insanlar bir şeyin gerçekleşmesi için organizatör olmayı istiyorlarsa bu da bir yoldur. Tanıştığım organizatörleri seviyorum. Onlar çok büyük firmalar değiller, bu işe gönül vermiş insanlar. Onların çabası da ilham verici. Aynı şeyi plak şirketleri için de düşünebiliriz. Bağımsız plak şirketlerini seviyorum. Onlar da punk ruhundan esinlendiler. Yayınlanmasını istedikleri albümler vardı ve biz yaparız diye çıktılar ortaya.

Punk akımının patladığı dönemi düşünürsek, İngiltere’deki punk sahnesinin etkisi ve başarısı karşısında hâlâ New York punk sahnesinden gelen bir tür kıskançlık da seziliyor. Sizce bu tür düşünenler haklı mı? Yani İngiltere’deki punk sahnesi New York’takinden bağımsız gelişebilir miydi?

Hiç düşünmemiştim bunu.... İngiltere’de müzik sahnesi her zaman ilginçti ama...

(Pete Shelley, bu soruyu yanıtlamak için uzunca düşündü; bir süre sonra soruyu açmak gereği duydum. Ama soruma tam yanıt alamadım. Belli ki gerçekten konuyu bu yönüyle hiç düşünmemiş Shelley. ) Bazı insanlar punk rock’ın Iggy Pop ya da The Ramones ile Amerika’da başladığını düşünüyor.

The Stooges, aynı dönemlerde adını duyurdu. The Stooges, The Velvet Underground’dan etkilendi ama bunun hangi ölçüde olduğunu bilemem. Belki de bunları bir bütünün ayrı yönlerini geliştiren unsurlar olarak düşünmek lazım. Sonra The Ramones vardı o dönemde. 20 dakika sürerdi konserleri. 2 dakikalık şarkılardan oluşan 20 dakikalık konserlerin ne kadar eğlenceli olabileceğini gösterdiler bize. 50 ve 60’lardaki gibi single’ların yaygın olduğu döneme geri gidilmesinde etkili oldular. Bence o dönemde The Ramones bu açılardan çok ilham vericiydi.

The Sex Pistols’ın Manchester’da verdiği ilk konseri düzenleyerek Manchester’daki punk rock akımını başlattınız. O konserde salondaki 30-40 kişinin arasında sonradan kurulacak Joy Division, The Smiths, The Fall grubunun üyeleri de vardı. O konser fikri nasıl doğdu?

Bu bazı olayları baştatmak açısından önemliydi. Onları şubat ayında Londra’daki konserde gördüğümüzde Manchester’a gelmeleri gerektiğini düşündük ama kimse konser düzenlemekle ilgilenmiyordu. “Biz kendimiz neden yapmıyoruz?” dedik ve işe giriştik.

Konserdeki atmosfer nasıldı?

Garipti aslında. The Sex Pistols adı çok duyulmasa da yeraltı kültüründe yaygınlaşıyordu. Daha önce onları gören herkes bir başkasına öneriyordu; bu nedenle bir merak doğmuştu. Bazı insanlar hiçbir beklentileri olmadan gelmişti. Çünkü o günlerde internet, YouTube yoktu. Ne göreceğinizi bilmeden meraktan giderdiniz konserlere. Çok az sayıda müzik dergisi vardı. Hiçbir şeyin fazla ciddiye alınmadığı bir ortam söz konusuydu. Bir tür "observance theatre" gibiydi. The Sex Pistols’ı izlediğinizde eğlenirdiniz, komikti ama onlar eğlenceli olmaya çalışmazdı. Sonuçta bir komedi şovu değildi. (Burada çeviriyle anlamı bozmamak için “observance theatre” ifadesini onun söylediği gibi bırakıyorum. Z.K.)


"HÂLÂ 21 GİBİ HİSSEDİYORUM!"



1976’da 21 yaşındaydınız. 21 yaşındaki Pete Shelley, bugün 56 yaşındaki Pete Shelley için ne derdi?

Bilmiyorum... Bu soruyu yanıtlamak için zaman tüneline girip geriye gitmek gerekli sanki. Bence olumlu düşünürdü. Çıktığım noktaya fazla uzak değilim. Annemin 80 yaşında ettiği bir laf vardı: “Hâlâ 18 yaşında hissediyorum” derdi. Ben de aynı şekilde hâlâ 21 gibi hissediyorum! Sanırım daha mutluyum. Çünkü yaşlandığınızda, durulacak en iyi yeri biliyorsunuz. Geçliğinizde eğilimli olduğunuz aşırılıkları yapmak istemiyorsunuz artık. Hâlâ sahnede olmaktan mutluyum.

Punk dönemini yaşamamış gençlere o akımın müzikte ve toplumda yarattığı etkiyi anlatmanız gerekse, nasıl özetlerdiniz?

Müzikte sürekli yenilikler oluyor. Punk ortaya çıktığı sırada disco da gelişiyordu. Punk gerçekten büyük ilham kaynağıydı. İnsanlara yapmak istediklerinden vazgeçmemelerini söylüyordu. Yeni bir şeydi ama aslında zamanla sınırlı olmayan bir bakış açısıydı.

Neden bu kadar kısa süreli bir müzik akımı böylesine etkili oldu?

Çünkü işin içine insanları kattı. Fikri olan insanları bunu ortaya koyup gerçekleştirmeye yöneltti. Böylece insanlar kuyrukta beklemek yerine karar verici konumuna geldi. Bu büyük bir güçtü ve insanlar güçlerinin farkına vardı. Herkes kendi fikrini hayata geçirmek için toplumda gözlemci ve uygulayıcı haline geldi. Sadece müzikte değil, sosyal alanda da çok boyutlu etkileri oldu.

Kendi yaşantınızda bugün de punk tavrını sürdürüyor musunuz?

Evet, sürdürüyorum. Hâlâ bilgilenip, kendi fikrimi açıklıyorum. Karar alım süreçlerinde katılımcıyım. Doğaçlama bir şekilde oluyor bu. Kendiliğinden bir anda gelişen kararlar alabiliyorum.

Her zaman her istediğinizi yapıyor musunuz? Yıllarla gelen bazı sınırlamalar olmadı mı?

Hayır, olmadı; her istediğimi yapıyorum. Sabah gidip akşam çıkmak zorunda olduğum günlük bir işim hiç olmadı.

"KENDİMİZ REKLAM HALİNE GELDİK"

Punk ilk ortaya çıktığında hiç ticari olmayan bir müzikti. Neden daha sonra reklamlarda bile kullanılır oldu?



Garip olan şu ki, biz en ticari olmayan müziği yaparken, kendimiz reklam haline geldik...

Siz de şarkılarınızın reklamlarda kullanılmasına izin verdiniz. Bundan hiç pişmanlık duydunuz mu?

Neden duyayım? Reklam yapanlar müziğimizi kullanmak üzere bize başvurdu. Biz şarkıların duyulmasını düşündük. İnanmadığım bir şeyi asla desteklemiş değilim. Hiçbir zaman bir reklamda rol almadım. Bunu onaylamazdım zaten. Mesela İngiltere’de Muhafazakar Parti müziğimi reklamında kullanmak istese, ona da hayır derim. Ama mesela John Lydon İngiltere’de bir tereyağı reklamında oynadı, Iggy Pop sigorta şirketinin reklamında oynadı.

Bu beni rahatsız eden bir şey.

Öyle mi? Peki o reklamda kimi görmeyi tercih edersiniz? Parayı hoşlanmadığınız birine vermelerini mi istersiniz?

Bu durumda öyle.

Ama sevmediğiniz kişiyi göreceksiniz ve ona para verecekler...

Evet, ama para umurumda değil. Sevdiğim müzisyeni şirket reklamında görmekten hoşlanmıyorum.

Ben her gece vakti uyumuyorum; desteklediğim bir şey varsa uyuyorum.

(Burada İngilizce’de “sleep” kelimesine yüklenebilecek yan anlam, hem Shelley’i hem de beni güldürdü. Benim ona değil de, onun bana sorular sormaya başlaması da ilginçti ama konuyu böyle kapadık. Z.K.)

Punk döneminde ilk bağımsız single’ı yayınladınız. Teknolojinin DIY anlayışı (do-it-yourself : kendin yap kültürü) ile ortaya çıkan müzik üretimleri üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazıları bunun sıradanlık getirdiğini söylüyor.

Bence bu fikriniz olup olmadığına bağlı. Daktilonun bulunuşundan bu yana insanlar bir metni yazıp dağıtıyorlar. O metnin iyi olup olmaması ya da okumak isteyenin bulunup bulunmaması değil önemli olan. Yazan kişi, romanımı yazdım diyecek, reddedilse de romanını yayınlatmak için yayıncılara götürecektir, hatta artık internette kendi kendine de yayınlaması olanaklı. Aynı şekilde insanların akıllı telefonları ya da dijital kameraları var. İnsanlar, geçmişte olduğu gibi bu konuda detayları öğrenmek zorunda kalmadan fotoğrafçı haline geliyor. Müziğe de böyle bakarsak, daha çok insanın müzik yapması iyi bir şey. Ben insanların kendilerini açıklamasını teşvik ediyorum. Bir alanda yaratıcı olmak iyidir. Kavgaları, saldırganlığı da azaltır, dünya daha iyi bir yer olabilir.

Paul McCartney, geçen hafta bütün albümlerini Spotify ve diğer stream servislerinden çekti. Siz stream hakkında ne düşünüyorsunuz, yeni radyo olduğu görüşüne katılıyor musunuz?

Öyle mi? Duymamıştım bunu. Stream’in yeni radyo olduğuna katılıyorum tabii. Üstelik ne dinlemek istediğinizi kendiniz seçiyorsunuz. Ben Spotify’i çok beğeniyorum. Eskiden kalkar plakçıya gider, albüm alır, eve gelip dinlerdiniz ve çoğunlukla da içinde bir ya da iki şarkıyı severdiniz. Ama şimdi şarkıyı dinleyip ona göre almak olanaklı. Ayrıca konserleri duyurmak için de iyi. Radyo zamanında biliyorsunuz karışık kasetler yapardık. Ben de çok yaptım. Sonuçta bir şekilde müziği yaymak ve dinletilmesi açısından faydalı bu stream servisleri.

1976 yılında başlayan punk döneminden bu yana müzik yapan ve sahnede de varlığını sürdüren bir müzisyen olarak, bugün bir mesajınız var mı?

Eski dönemdeki ben ile şimdiki ben arasındaki en belirgin farklardan birisi belki de, mesajlar aracılığıyla uzlaşma yaratma çabamın daha azalması olabilir. Ama şunu söyleyebilirim : Kendinize karşı dürüst olun. Eski yıllarda çoğumuz yasalara karşı çıkardık. Aslında o dönemde düşündüğümüzden daha çok özgürlüğe sahiptik ve bu şaşırtıcıydı. Hiçbir şey için yapamam, olanaksız demeyin; şarkı söylemek istiyorsanız çıkın söyleyin. Dinleyen yoksa da önemli değil. Duşta kendiniz için söylediğiniz gibi söyleyin; hem kendiniz mutlu olursunuz hem de mutlaka dinleyen çıkacaktır. Cesur olun!

Geçen aralık ayında Mike Joyce İstanbul’daydı. Buzzcocks tutkusunu bildiğim için, sizinle röportaj yaparsam ne sorayım dedim kendisine. “Mayıs ayında Manchester’da verecekleri konserde sadece biste davul çalmam olanaklı olabilir mi?” diye sorabilirsiniz demişti. Ben de soruyorum.

O konserde bis olur mu emin değilim. Bir tür kutlama partisi gibi çünkü. Üç grup olacak sahnede...

(Aşağıda konserde çektiğim video "Sick City" ve "Moving Away from the Pulse Beat" adlı şarkılarını çalıyor Buzzcocks.)



Setlist: Boredom / I Don’t Mind / Autonomy / Get On Our Own / Whatever Happened To? / Girl From the Chainstore / Sick City / Moving Away from the Pulse Beat / Nothing Left / Noise Annoys / Breakdown / Promises / Love You More / What Do I Get? / Harmony In My Head / Ever Fallen In Love / Orgasm Addict

(Fotoğraflar Gökhan Göktaş, video benim tarafımdan çekildi.)

-

Translate