The Good the Bad and the Queen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Good the Bad and the Queen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 116: Damon Albarn - Dr Dee (Parlophone)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 20 Mayıs 2012

Blur grubunun yaşadığı çalkantılar sonrasında “Damon Albarn ve yeni projesi” diye başlayan çok cümle kurduk. Çünkü hiç durmadan farklı müzisyenlerle işbirliği yapıp yeni albümler, şarkılar üretti Damon. Jamie Hewlett ile animasyon karakterlere sahip Gorillaz’ı kurdu; brit-pop, dub, pop ve hip-hop karışımı müzikleriyle kayda değer bir başarı elde etti. Afrikalı davulcu Tony Allen’la Mali’ye seyahat edip Mali Music albümünü kaydetti. Kongo’ya gidip yerel bir grupla Kinshasa One Two adlı bir albüm yaptı. Ardından yine Tony Allen, Paul Simonon ve Simon Tong’u da yanına alıp The Good, the Bad & the Oueen adlı yeni bir süper grup kurdu. 2007’de jamie Hewlett’le tekrar buluşarak Uluslararası Manchester Festivali’nde sahnelenen ve 16. yüzyıla ait bir Çin romanından uyarlanan “Monkey : Journey to the West” adlı operanın müziklerini yaptı.Geçen yıl Red Hot Chili Peppers’ın bas gitaristi Flea ve Tony Allen’la Rocket Juice & the Moon adlı yeni bir projede bir araya geldi ve bu yıl ilk albümleri çıktı. Bu arada birçok grup ve müzisyenle yaptığı tek şarkı kayıtları ve film müzikleri oldu. Bobby Womack’in yeni albümünün prodüktörlüğünü üstlendi.

Son aylarda herkes, bu yaz Londra’daki Olimpiyat oyunları kapanışında Blur’ün vereceği konsere odaklanmışken o yine boş durmadı ve bu ay yeni bir stüdyo albümü çıkardı. “Dr Dee”, Albarn’ın uzun zaman sonra (2003 tarihli çeşitli demo kayıtlarından oluşan Democrazy adlı albümden sonra) yayımladığı ilk solo albümü.

Britpop sonrası farklı müzik türlerine olan ilgisini ve alternatif yollar keşfetme yeteneğini yukarıda özetlediğim projeleriyle gösterdi Damon. “Garip bir pastoral folk” olarak tanımladığı yeni albümünde ise, günümüze özgü çağdaş sound ile Ortaçağ ve Rönesans müziği arasında denge kurmayı başarmış. Klasik Batı müziğini icra eden yorumcularla BBC Filarmoni Orkestrası’nı, ortaçağ ve Afrika müziğine ait enstrümanlarla aynı albümde bir araya getirip alkışlanacak bir iş çıkarmayı çok az sayıda müzisyen başarabilir. Onlardan birisi de Damon Albarn.

16. yüzyılda İngiltere’de yaşamış ve I. Elizabeth’e danışmanlık yapmış bir matematikçi/ astrolog John Dee. 2011 Uluslararası Manchester Festivali’nde onun hayatını konu alan bir opera sahnelendi. Rufus Norris’in sahneye koyduğu eserin müziklerini yazmak da Damon’a düştü. “Dr Dee” albümü, bu yaz Olimpiyatlar’ın kültür etkinlikleri çerçevesinde İngiliz Ulusal Operası ile yeniden sahnelenecek olan operanın müziklerinden oluşuyor.

Prodüktörlüğü de Damon Albarn’ın yaptığı albümün kartonetinde, davulların Tony Allen’a, Gitarın Simon Tong’a, orgun Mike Smith’e teslim edildiği yazıyor. Emeği geçen isimler arasında ilginç birisi daha var: Malili kora çalgıcısı Mamadou Diabate. Batı Afrika’da koranın Tanrı’nın konuştuğu enstrüman olduğu yönünde bir düşünce var. Damon da bir röportajında, böyle bir şey gerçekleşecek olsa, bunun için ancak bu büyüleyici sese sahip enstrüman uygun olurdu diyor. Kora, ud, klavsen, theobore gibi enstrümanların gitar, davul ve diğer alışılmış orkestra aletleriyle kullanılması, albümün sound olarak hem çağdaş hem de eskiye dönük iki ayrı karakteri taşımasına neden olmuş. İngiliz tarihine ait bir operanın müziklerinde alışılmadık aletleri kullanmaktaki amacının, Elizabeth dönemi İngilteresi’nin üzerine biraz Afrika, biraz Arap etkisi eklemek olduğunu söylüyor Damon. İlginç bir şekilde sound açısından bir kan uyuşmazlığı söz konusu değil.

18 şarkının 8’inde Albarn’ın vokalini duyuyoruz. Geri kalanların bir kısmını opera sanatçıları seslendirirken, bir kısmı da tamamen enstrümantal. Akan bir su, kuş ve çan sesleri eşliğinde başlayan ve yine aynı seslerle sona eren 48 dakikalık albümdeki şarkılar üç ayrı türe ayrılabilir. Damon Albarn’ın vokaliyle süslediği folk şarkılar, erken dönem kilise müziğinden esinlenenler ve opera şarkıları. Albümdeki karışık soundun genel dinleyiciye uzak kalması olasılığı yüksek; müziğin arka planda dinleyiciden özel bir çaba gerektirmeden kendi kendine akıp gitmesini isteyenler için uygun değil. Çünkü ancak dikkatinizi müziğe verdiğiniz takdirde nüansları fark edebileceğiniz bir çalışma “Dr Dee”.

Benim favorim, Damon Albarn ile bir kadın opera sanatçısının birlikte seslendirdiği “The Moon Exalted”. Şarkının 3. dakikasında devreye giren koradan çıkan melodinin ve vokallerin güzelliği daha ilk dinleyişte etkiledi beni. 5 dakikalık şarkının ilk 2 dakikasında kadın şarkıcı anlatıyor duygularını, sonra devreye Damon giriyor. Sözlerine özel olarak dikkat ettiğim ilk şarkı da bu oldu. Bir yerde Damon, “In my book of thoughts / I have found written on my heart / The true history of a sadness that I start / Illuminated only by tears / Cinnamon girl I summon you here / Lay by my side until a light appears” diyor. Öylesine güzel bir şarkı ki, albümün geri kalanınından hoşnut kalmasanız da, bunu es geçmeyin.

Bu şarkıdan sonra albümün tümünü sadece sözlerine dikkat ederek dinledim. Damon Albarn, ülkesine karşı duygularını “The Good, the Bad & the Queen” albümünde yıllar önce net bir şekilde ortaya koymuştu. O albümde doğduğu topraklara biraz öfke ve biraz da alayla karışık bir sevgi duyduğu anlaşılıyordu. “Dr Dee”de özel olarak Elizabeth dönemi İngilteresi’ne odaklandığı için ve belli bir kişinin hayatını yansıtmaya çalıştığından sözler çıkan anlam daha karmaşık geldi bana. Öfke ve alaycılık belirsizleşmiş, o döneme özgü gurur ve ruhani duygular daha öne çıkmış. Damon’ın monarşi sistemine sempati duymadığından, İngiltere’deki ayrıcalıklı sisteme karşı olduğundan kuşku yok elbette ama albümü yazarken bunu İngiliz tarihinin bir parçası olarak kabul edip, onunla ilgili duygusal karşılığı yakalamaya çalışmış. Bana kalırsa, yakaladığı şey dürüst ve çarpıcı.

Daha önce de belirttiğim gibi, her zevke uygun olmasa da, benim gibi melodiler arasında keşif yapmaktan hoşlanıyorsanız “Dr Dee” size hitap edebilir. Ben tahmin etmediğim ölçüde sevdim.



Damon ve arkadaşları, The Guardian'ın stüdyosunda verdiği kısa konserin videosunda "Animate Us" ve "Apple Carts" adlı şarkıları çalıyor.









Albüm sampler'ı:

4 Ocak 2009 Pazar

Müzikte Büyük Geri Dönüşler Yılı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Ocak 2009

2009, müzik dünyasında büyük birleşmelerin yılı olacak gibi görünüyor. Led Zeppelin’in tam kadro bir araya gelme umudu, Robert Plant “Ben yokum,” deyince suya düştü, ama sevindirici başka birleşme haberleri var.

BLUR VE THE PRODIGY YENİDEN BİR ARADA

Britpop’un en büyük gruplarından Blur, gelecek yaz Londra Hyde Park’ta bir konser vermeye hazırlanıyor. Konser duyurusu öylesine heyecan yarattı ki, biletler tam anlamıyla kapışıldı. 50 bin bilet satışa çıktıktan tam iki dakika sonra tükenince, hemen ikinci bir konser planlandı.

Gitarist Graham Coxon, 2002’de Blur’dan ayrılınca, grubun dağıldığı söylentileri yayılmıştı. Fakat vokalist Damon Albarn, baterist Dave Rowntree ve basçı Alex James yollarına devam edip, 2003’te “Think Tank” adlı albümü çıkardılar. Rowntree ile o yıl Londra’da yaptığım bir röportajda bu dağılma konusunu da sormuştum. Böyle bir şey olmadığını söylüyordu; ama bu albümün sonrasında grup üyeleri, kendi özel projelerine yöneldi.

Bu dönemi müzik açısından en verimli kullanan Damon oldu. Mali’ye gidip yerel müzisyenlerle albüm yaptı; animasyon karakterlerden oluşan ilk elektronik rock grubu Gorillaz ile büyük başarı kazandı; The Good, The Bad and the Queen adlı rock grubunu kurdu; son olarak da “Monkey” adlı bir opera yazdı...

Graham Coxon, kendini solo albüm yapmaya verdi. Küçük bir caz grubuyla çalışmalar yapan Alex James’in peynir üreticiliğine soyunduğu, Rowntree’nin ise parlamentoya girmeyi düşündüğü haberleri geliyordu. Tam bu sırada Blur’un orijinal ekibiyle konser vereceği duyulunca, yüreğimize su serpildi.

Son zamanlarda duyduğum en iyi geri dönüş haberi ise, breakbeat'in unutulmaz üçlüsü The Prodigy’den geldi. Grup, kısa bir süre önce, yeni albümleri “Invaders Must Die”ın, 2009 Mart başında çıkacağını duyurdu. Albümle aynı adı taşıyan ilk single’ı internette dinledim. Yine old school rave ile teknolojinin geliştirdiği dans müziğini buluşturdukları anlaşılıyor.

Bu albümün bir özelliği de, 1997’de yayımladıkları “The Fat of the Land’den sonra grubun üç üyesini (Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality) buluşturan ilk çalışma olması. Ayrıca, rock grubu Foo Fighters’dan Dave Grohl ile işbirliği yapmış olmaları da, albüme yönelik merakımızı kamçılıyor.

THE SMITHS VE TAKE THAT İÇİN UMUT VAR

Kesinleşen bu birlikteliklerin yanı sıra, henüz tam olarak netleşmeyen ama olumlu işaretlerini aldıklarımız da var. Bunlardan birisi, gelmiş geçmiş en önemli gruplardan The Smiths!

Sadece 1982-1987 arasında müzik yaptılar ama adeta indie rock’ın alfabesini yazdılar. Synthesizer ağırlıklı new wave akımına karşı gitar temelli rock müziğini öne çıkararak birçok grubu etkilediler. Morrissey, yazdığı çarpıcı şarkı sözleri, olağanüstü güzel sesi ve güçlü kişiliği ile büyük beğeni kazandı.

Gitarist Johnny Marr ile Morrissey’in izlenecek müzikal rota konusundaki sürtüşmeleri artınca, grup, dört stüdyo albümü yaptıktan sonra bir anda dağıldı. 87’den bu yana, hayranları Morrissey’in solo çalışmalarını yakından izlemeyi sürdürse de, The Smiths hiç unutulmadı...

Son gelen haberlere göre, Marr ve Morrissey birkaç aydır görüşüyorlar. Basçı Andy Rourke ve baterist Mike Joyce’u da alıp eski kadroyla yeniden konser verirlerse stadyumlar dolmaz mı? Hele bir de “Meat Is Murder”ı çalarlarsa, muhteşem olmaz mı?

Son iyi haber de, 90’ların sevilen pop grubu Take That hakkında. Grubun Robbie Williams dışındakı dört üyesinin, 2005’den bu yana yeniden bir araya gelip albüm çıkardıklarını biliyoruz.

İngiltere’nin en sevilen müzisyenlerinden Robbie Williams ise, 95’te gruptan ayrıldığından beri çalışmalarını tek başına sürdürüyor. Bugüne kadar yaptığı albümlerle sayısız ödül kazandı, bir gün içinde 1.6 milyon konser bileti satıldığı için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girdi.

Fakat dünya çapında ün ve yığınla para, Robbie Williams’a pek de mutluluk getirmedi. Alkol ve uyuşturucu batağına saplandı genç müzisyen. Los Angeles kliniklerinde tedavi görüp hayata yeniden dönüş yaptı. Bir büyük dönüşü daha Take That'e katılarak yapabileceği söyleniyor. Kendisi de, bunu gerçekten istediğini internet sitesinden duyurdu. Geçmişte kavgalı olduğu vokalist/şarkı yazarı Garry Barlow ile konuşuyorlarmış bir süredir...

Bu arada, Take That’in geçen ay çıkan “Circus” adlı albümü, İngiltere’de tüm zamanların en hızlı satılan ikinci albümü oldu. Şimdi yanlarına Robbie gibi bir yeteneği yeniden alırlarsa, kimse tutamaz onları...

29 Aralık 2007 Cumartesi

2007’nin En İyi Albümleri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Aralık 2007

Aralık ayı gelince “Yılın En İyileri” listesi yapmak adettir. Ben de buna uydum ve 2007’nin en iyi 10 albümünü sıraladım. Ama listeye geçmeden önce belirtilmesi gereken dört husus var: 1-Bu liste, temel olarak yabancı alternatif/rock (indie rock)/elektronik müzik albümlerini kapsıyor. 2-Liste yapılırken satış rakamları dikkate alınmadı. 3-Elbette adı sayılabilecek başka albümler de var, ama bu yazının fiziksel sınırları ilk 10 albümü yazmaya olanak veriyor. 4-Bu yazıyı yazarken müziğin önemini bir kez daha duyumsadım. Bana göre, müzik dünyayı güzelleştiren ve onu yaşanmaya değer kılan en önemli şeylerin başında geliyor. Onca itiş kakışın sürdüğü dünyada bu albümler olmasaydı, 2007 kesinlikle daha sıkıcı geçerdi. 2008’in de bol müzikli geçmesi dileğiyle mutlu yıllar…

1-Radiohead-In Rainbows: Radiohead’in müziği öylesine kendine özgü ki, başka hiçbir grubun müziğine benzemiyor. Grubun uzun süredir yaptığı en melodik şarkılardan oluşan “In Rainbows”da şarkı sözleri de daha açık. Radiohead, birkaç yıl önce karmaşık yapılı şarkılarıyla kimilerinin aklını epeyce karıştırmıştı, ama o aklı karışanlar da bu albümdeki minimal soundun etkisiyle grubun müziğine yeniden sevdalandılar.

2-Arcade Fire-Neon Bible: Kanadalı art-rock grubu The Arcade Fire, ikinci albümü “Neon Bible”da ruhani temalarla uğraşırken eğlenceli olmayı başararak yine büyük takdir topladı. Gümbür gümbür perküsyonlar, yaylılar, akordeon, gitar, mandolin, piyano, armonika ve flüt ve saksofon… İnsanın dinlerken yerinde sabit durmasına olanak bırakmayan, dinamik bir albüm.

3-LCD Soundsystem- Sound of Silver: Biraz punk, biraz indie-rock, biraz disco-house karışırsa ne olur? Dance-rock olur. Ya da Brian Eno, David Bowie, New Order ve Young Marble Giants’ı bir arada düşünün. LCD Soundsystem olarak da bilinen James Murphy’nin bu albümü yaparken kullandığı formül bu yazı içinde böyle kısaca özetlenebilir belki ama bu işler bir tek formülle olmuyor tabii; önce yetenek lazım.

4-Recoil-subHuman: Depeche Mode’un eski klavyecisi Alan Wilder’ın elektro-blues, rock, ambient, caz esintileri taşıyan albümü, özellikle prodüksiyon ve düzenlemelerdeki başarısıyla dikkat çekiyor. Yılın en iyi çalışmalarından biri olmasına karşın medyada görmezden gelinen albüm, Wilder’ın ticari kaygıya kapılmadan yaptığı deneysel çalışmalardan birisi.

5-Nick Cave-Warren Ellis-The Assassination of Jesse James Soundtrack: Yaylıların ve piyanonun bazen ağladığını, bazen de birbirleriyle tatlı tatlı konuştuklarını düşünmenize yol açıp, hayal kurmanıza neden olacak etkileyici bir soundtrack albümü. Müzik öylesine güzel ki, hayalimdeki imajları yok etmesinden çekindiğim için, filmi görmekten bile vazgeçtim.

6-The Good, The Bad & The Queen-The Good, The Bad & The Queen: Blur ve Gorillaz projeleriyle tanıdığımız Damon Albarn’un, Paul Simonon, Simon Tong ve Tony Allen’dan oluşan rüya gibi bir ekiple yarattığı son mucize. Blair yönetimindeki İngiltere’nin ve Bush idaresindeki dünyanın sorunlarına odaklanan melankolik, nostaljik ve dramatik şarkılar.

7-Amy Winehouse-Back To Black: 2007 boyunca neredeyse her gün gazetelerde onunla ilgili skandalları okuduk. Ama Winehouse’un beni ilgilendiren yönü ise, yılın en iyi albümlerinden birisine imza atmış olması. 60’ların retro vokal soundunun günümüz müziğiyle çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu albüm, genç sanatçının aşk acılarının bir ürünü. Orijinalitesi ile çoğu müzisyeni kıskandıran “Back To Black”, The Guardian gazetesi tarafından da, “21. yüzyılın soul klasiği” olarak tanımlandı.

8-Apparat-Wallls: Alman prodüktör/DJ Sascha Ring, elektronik müzik sevenlerin yakından tanıdığı, IDM (Intelligence Dance Music) ekolünü izleyen isimlerden birisi. IDM, alışılmadık seslerin farklı ritmik düzenlemerle kurgulandığı, dinlenilmesi kolay olmayan ve dans etmeye pek de uygun bulunmayan bir müzik türü. Apparat’ın müziği ise ilginç bir şekilde, “dans müziğinde duygu arayanlar için” diye tanımlanır. Son albümü “Walls”, bu tanımı tam anlamıyla hak ediyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden birisi.

9-The National-Boxer: Solistleri Matt Berninger için New York’un yeni Leonard Cohen’i diyorlar ama bana daha çok Ian Curtis’i hatırlatıyor. Depresif ruh hallerini ve modern insanın yalnızlığını anlatıyorlar. Akustik gitarlara eşlik eden zarif piyano ve keman sesleriyle insana derinden dokunan ve akla takılıp kalan bir müzik.

10-Bat For Lashes-Fur And Gold: Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha Khan’ın öncülüğünde kurulan Bat For Lashes, alternatif müziğin son dönemde en iyi çıkış yapan gruplarından birisi. Tamamen kadın müzisyenlerden kurulu grubun müziği Björk, Tori Amos ve Kate Bush’u andırıyor. Perküsyon, harpsikord, keman ve elektronik seslerin birlikteliği ilginizi çekiyorsa ve piyano baladlarını seviyorsanız kaçırmayın.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

The Good, The Bad & The Queen İstanbul’da!


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/4 Ağustos 2007



Bir festival hayal edin; hiç aynı sahnede görmediğiniz efsanevi isimleri bir araya getirsin. Örneğin, Britpop’un en ünlü temsilcilerinden Blur, 1990’ların alternatif rock gruplarından The Verve, punk rock grubu The Clash buluşsun. “Hadi canım, olmaz öyle şey!” dediğinizi biliyorum. Çünkü Joe Strummer öldü ve artık The Clash yok. Ama Blur’un vokalisti Damon Albarn, The Clash’ın bas gitaristi ve vokalisti Paul Simonon, The Verve ile Blur’un gitaristi Simon Tong bir araya gelir ve yanlarına Afrobeat akımının Nijeryalı temsilcisi Fela Kuti’nin Afrika 70 adlı grubunun davulcusu Tony Allen’ı da alırlarsa, buna ne dersiniz? Bu müthiş buluşma, 2006 yılında gerçekleşti ve ilk meyvesini bu yıl “The Good, The Bad and the Queen” adını taşıyan bir albümle verdi. İşte bu rüya gibi ekip, 11 Ağustos’ta Parkorman’da bir konser vermek için İstanbul’a geliyor!

Bu proje ilk duyulmaya başladığında Damon Albarn’ın Blur dışında yeni bir solo çalışmaya giriştiğini düşünürken, birden karşımızda bu muhteşem ekibi bulduk. Henüz belli bir adları da olmadığından albüm ismiyle anılıyorlar. Kurulduktan bu kadar kısa bir süre sonra ülkemize gelmeleri ise gerçekten bir şans.

BAŞARILI PROJELERİN ADAMI DAMON ALBARN

Damon Albarn henüz 39 yaşında, ama kariyeri genç yaşından umulanın çok ötesinde başarılarla dolu. Blur albümleriyle İngiltere’nin en iyi vokallerinden birisi olarak ün kazandı ama o noktada durmadı. Dünya müziğine karşı her zaman büyük ilgi gösterdi. 2002 yılında Afrikalı müzisyenlerle Mali Music projesini başlattı ve aynı adı taşıyan bir albüm yayınladı. Bu albümü, uluslararası alanda çalışmalarını yürüten İngiliz insan hakları ve yardım kuruluşu Oxfam’ı desteklemek amacıyla ziyaret ettiği Mali’de kaydetti. Aynı dönemde Tony Allen’la kayıtlar yapmak üzere Nijerya’ya gitti.

Albarn’ın müzikten duyduğu heyecan ve yaratıcılığı öylesine yüksek düzeyde ki, sonunda karton karakterlerden kurulu hip-hop grubu Gorillaz’ı kurmaya kadar gitti. Bu proje de çok başarılı oldu; çıkardıkları albümler tüm dünyada milyonlarca sattı. 2006 yılında beş dalda Grammy ödülüne aday gösterilip, En İyi Pop Vokal İşbirliği kategorisinde bu ödülü kazandı.

Fakat kendine özgü yumuşak vokali, savaşa ve ırk ayrımcılığına karşı muhalefetiyle herkesi etkilemeyi sürdüren Albarn’ın yenilik arayışı sona ermedi. Bu defa Gorillaz albümlerinin de prodüktörü olan Danger Mouse ile başlattığı proje, kısa bir süre sonra İstanbul’da da dinleme olanağı bulacağımız ekibi oluşturdu. Dört müthiş adam stüdyoya kapandı ve sonunda Londra’daki modern yaşam hakkında bir konsept albüm ortaya çıktı. Müzik çevrelerinde çok olumlu eleştiriler alan The Good, The Bad & The Queen, İngiltere’nin önde gelen müzik dergilerinden Mojo tarafından her yıl düzenlenen Mojo ödüllerinde Yılın En iyi Albümü Ödülü’ne layık görüldü.

BU KONSER NEDEN KAÇMAZ?

Albarn gibi grubun diğer üyelerinin her birisi de, çalışmalarıyla dünya çapında ün kazanan usta müzisyenler. Aynı zamanda besteci ve şarkı sözü yazarı olan Tony Allen, bugün birçok otorite tarafından dünyanın en iyi davulcularından birisi olarak değerlendiriliyor. Blur’un “Music Is My Radar” adlı çok bilinen bir şarkısı vardır; “Tony Allen got me dancing” diye tekrarlarla biter. Gerçektir bu; Tony Allen çalarsa ritim tutup dans etmemek pek mümkün değildir.

The Good, The Bad and the Queen ekibinin en genci 1972 doğumlu Simon Tong. Onu ilk olarak The Verve grubunda keyboard ve gitar çalarken tanıdık. Daha sonra Graham Coxon’un Blur’dan ayrılmasıyla bu grupta gitarist olarak izledik. Sonra da Gorillaz’ın “Demon Days” albümünde karşımıza çıktı. Öyle görünüyor ki, bundan sonra Damon Albarn ne yaparsa o da işin içinde olacak.

Ve Paul Simonon! Onu çok iyi tanıyoruz. The Clash’ın “London Calling” adlı albümünün kapağında bas gitarını yere çarpan yakışıklı genç adamı hatırladınız mı? İşte o Paul Simonon. Rock tarihinin unutulmaz imajlarından birisinde yer alarak ölümsüzleşti. Aynı zamanda en güzel The Clash şarkılarından birisi olan “The Guns of Brixton”ı yazan müzisyen de o. Kendisini sahnede canlı izlemek heyecan verici olacak.

11 Ağustos’ta Parkorman’a gitmek için herkesin farklı nedenleri olabilir. Kimisi PETA’nın yaşayan en seksi vejetaryan ünlüler listesinde yer alan Damon Albarn’ın güzel yüzünü görmek ve o çocuksu, masum sesini duymak istiyor. Kimisi özellikle Tony Allen’ın performansını görmek istiyor. Kimisi albümü beğendiği için gitmek istiyor. Ben hepsine hak veriyorum, ama duyduğuma göre konserlerde bis olarak The Guns of Brixton’ı çalıyorlarmış! Hiç kaçar mı bu konser?

24 Şubat 2007 Cumartesi

İyi Kötü ve Kraliçe...


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Şubat 2007



Britpop’un yetenekli çocuğu Damon Albarn, yine farklı bir projeyle karşımıza çıktı. Onu, 90’ların en ünlü gruplarından Blur’un vokalisti olarak tanıdık. Sonra 2000’lerde animasyon karakterleri olan hip-hop grubu Gorillaz ile tüm dünyanın dikkatini çekti. 2001 yılında New York’ta Gorillaz’ın konserini izlemeye giderken, gerçek yüzler yerine animasyon karakterlere sahip olmakla ünlenen bir grubun konserinde sahnede ne göreceğimi çok merak etmiştim. Sonunda olağanüstü bir tasarımla, sahneye perde arkasından ve video ekrandan yansıyan gerçek insan boyutundaki animasyon karakterlerle karşılaşınca, adeta ağzımız açık izlediğimizi hatırlıyorum.

DAMON ALBARN’IN SON MÜZİK PROJESİ

Damon Albarn’ın müzik serüvenindeki arayışı, yıllar içinde Buena Vista Social Club’dan İbrahim Ferrer ile çalışmasına, sonra Fela Kuti’nin efsanevi davulcusu Tony Allen’la Nijerya’ya gidip Afrika müziğini yakından tanımasına kadar uzandı. 2004 yılında gerçekleşen bu yolculukta, ona The Verve’ün gitaristi Simon Tong da eşlik ediyordu. Başlangıçta sadece birlikte deneysel birtakım kayıtlar yaparken, bunların bir albüm olarak yayımlanması düşüncesi, Danger Mouse olarak da bilinen ünlü prodüktör Brian Burton’un devreye girmesiyle gündeme geldi. Punk rock devi The Clash’in eski basçısı Paul Simonon’un da aralarına katılmasıyla, muhteşem bir takım kuruldu. Fakat bu dörtlünün bir adı yok. Çünkü kendilerini bir müzik grubu olarak görmüyorlar. O nedenle, bu daha çok Damon Albarn’ın son müzik projesi olarak anılıyor.

Her biri birbirinden çok farklı müzikal akımlar içinde yer almış böylesine usta dört müzisyen bir araya gelip müzik yapar ve sonra da bunlar remiks projeleriyle ünlü bir prodüktörün elinden geçerse ortaya ne çıkar? “The Good, the Bad & the Queen”in prodüktörlüğünü Danger Mouse’un yapmış olmasına karşın, albüm şaşırtıcı ölçüde organik. Afrika müziğinden ve dub-reggae sound’undan büyük ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, buram buram bir İngiliz albümü ve ilginç bir şekilde elektronik seslerle tam bir uyum içinde. Burada, Danger Mouse’a içten bir “Bravo!” Ortaya çıkan müzik, Blur’un son dönemleriyle Gorillaz’ın bir karışımı olarak da nitelenebilir ama onlardan farklı. Büyük kariyerler yapmış, iddialı müzisyenleri buluşturmasına karşın, bana göre tam bir Damon Albarn albümü. Belirleyici olan, onun keyboard çalışı değil, o nerde duysanız anında tanıyacağınız kendine has sesi ve şarkı söyleyiş tarzı. Şarkıları bestelemiş, sözleri yazmış, yaşadığı dönem ve yerle, özellikle Londra’nın Batısı ile ilgili düşünceleriyle albüme yine damgasını vurmuş.

YİNE SAVAŞ, YİNE KÜRESEL ISINMA…

Albümdeki baskın kederli havayı belirleyen ana etkenlerden biri, Damon Albarn’ın sesi olsa da, asıl neden genel konsept: Irak Savaşı, küresel ısınmanın yarattığı tsunami korkusu, modern Londra yaşamına nostaljik bir bakış. İngiltere’de ardı ardına Irak Savaşı ve küresel ısınma endişelerinin biçimlendirdiği albümlerin çıkışı, elbette bir rastlantı değil. Önce Thom Yorke, sonra Jarvis Cocker, şimdi de Damon Albarn’ın bu yeni projesi, hepsi günümüzün en önemli sorunlarını şarkılarıyla anlatmayı seçtiler. Konuşmayan ve halklarına kulak vermeyen politikacılar yerine onlar mı konuşuyor dersiniz? Neredesiniz Mr. Blair?

Piyano sesinin baskın olarak kullanıldığı “80s Life” adlı şarkıda, “Bizim yaşadığımız dönemde bitmeyecek bir savaşı yaşamak istemiyorum” diyor Damon. Gitar, zil ve rüzgar seslerinin birbirine karıştığı “Kingdom of Doom”da ise, “Bütün gün iç, bütün gün/ Çünkü ülke savaşta/ Yakında sarayın duvarlarından düşeceksin” diyerek içinde bulunulan çaresizlik duygusuna atıf yapıyor.

“Nature Springs”, deniz sularının yükseldiği bir dünyada “herkesin savaşa yakalanmış bir denizaltı olduğuna” işaret ediyor. Albümde bir de, geçen yıl yolunu şaşırıp Londra’daki Thames Nehri’nin sularına giren ve kurtarılamayarak ölen balinanın acıklı hikayesini anlatan “Northern Whale” adlı bir şarkı yer alıyor.

“The Good, the Bad & the Queen”, aslında günümüz İngilteresi’ne Damon Albarn’ın gözüyle eleştirel bir bakış getiriyor. Yani hem iyinin, hem kötünün, hem de kraliçenin birlikte var olduğu, uzaklarda bir yerde süren savaşta baş aktör rolünü oynamayı daima sürdüren o eski ülkeye…

Translate