TV on the Radio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TV on the Radio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Glastonbury: Bütün festivallerin anası


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Temmuz 2011

Her müzikseverin rüyası Glastonbury Festivali’ne gitmek bu yıl bana da nasip oldu. İnternette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükenen biletlerden alabilen 177 bin kişiden biriydim.

Bu yıl 41. yılını kutlayan festival hakkında sayfalarca anlatılacak izlenim edindim; hepsini yazmak olanaklı değil ama burada derli toplu bir derğerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bütün diğer festivallerin anası diye görülen Glastonbury Festivali, Londra’ya otobüsle dört saat uzaklıkta, Somerset bölgesindeki Glastonbury kasabasında yer alan Worthy Farm’da yapılıyor. Gerçekte yılın geri kalanında üzerinde ineklerin otladığı bir süt ürünleri çiftliği burası! Festival döneminde inekler çekiliyor, insanlar çadır ve karavanlarda kalarak gerçek dünyadan üç günlüğüne uzaklaşıyor.

Aslında “gerçek dünyadan uzaklaşma” konusu biraz tartışmalı. Festivalin ilk yıllarında ve özellikle Thatcher döneminde yansıttığı politik karakteri düşünürsek, bu ifade çok doğru olmayabilir. Hippilere özgü hedonist yaşamın tüm karakteristiklerine sahip olsa da, gerçek dünyanın sorunlarına karşı tavır almaktan uzak durmayan bir festival Glastonbury.

Ancak giderek bu yönünün zayıfladığı görülüyor. Worthy Farm’da kaldığım dört gün boyunca festivalin bu anlamda yetersiz kaldığına tanık oldum. Greenpeace, Oxfam, WaterAid, Campaign for Nuclear Disarmament gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla nükleer silahların engellenmesi, herkesin temiz su edinme hakkına sahip olması, çevrecilik ve geri dönüştürülebilir enerji gibi konularda kampanyalar tanıtılıyor ama öne çıktıklarını söylemek zor.

Bu yıl en etkili olması beklenen protesto, vergi ödememek için ticari faaliyetlerini İrlanda’dan Hollanda’ya aktaran U2’ya karşı planlanmıştı. Grubun konseri sırasında Art Uncut adlı kuruluşa mensup 30 kadar kişi, “U Pay Your Tax 2” yazılı bir pankart açmak istediyse de, bu küçük çaplı eylem bile şiddetle müdahaleye neden oldu; güvenlik elemanları 23 yaşında bir aktivistin parmağını kırma pahasına o pankartı indirtti...

Festivali düzenleyen Michael Eavis, Glastonbury için S’si küçük sosyalizm, ‘p’si küçük politika” tanımlamasını yapıyor; “Sadece konuşmaktan çok, yolumuzda ilerliyoruz. Bizim ne olduğumuzu herkes biliyor” diyor. Ama bence Glastonbury’nin kökenine bakacak olursak, festivalin bir dönem sahip olduğu radikal köklerden uzaklaştığı ortada. Konuşmak isteyenin konuşamadığı yerde ilerleme olmaz...

Gelelim festivalde çadır kurma macerama...

İlk iki gün yağmur altında çamur deryasına dönen alanda çadır kurup yaşamak gerçekten çok zordu. Festivale resmi başlama tarihinden bir gün önce yani perşembe günü vardığımda, görevlilere çadır kurmak için hala yer olan alanları sordum. Festival alanının kapıları çarşamba günü açıldığı için o zamana kadar en iyi alanlar kapılmış durumdaydı. Ailelere ayrılan alanda kalabileceğimi söyledimse de bana izin çıkmadı. Alana giderken otobüste tanıştığım Alman kadına ise izin vermişlerdi. Beni aile ortamına uygun bulmayan Glasto görevlilerine selam olsun!

Sırtımda aşırı ağır bir yükle yağmur altında çamura bata çıka yer ararken bir an yere yıkıldımsa da kalkıp çabalamaya devam ettim. Tam pes ediyordum ki, çok ideal olmasa da çadır sığacak kadar bir boşluk gördüm orayı derhal sahiplendim.

Hayatımda ilk kez çadır kurduğumu itiraf etmeliyim. Daha önce de çadırda kaldım ama o zaman ben kurmamıştım. Ama Glasto’da çadırı kurmak düşündüğümden daha kolay oldu; çevreden aldığım yardımla sonunda o işi de becerdim.

Fakat çadırı kurduğum alan ne yazık ki dans bölgesi denilen yere ve John Peel sahnesine çok yakın olduğundan oldukça gürültülüydü. Üzerine etraftaki sarhoşların sabaha kadar bağıra çağıra konuşmasını ve yan çadırdaki adamın büyük bir gürültüyle horlamasını da eklerseniz, dört günün sonunda uykusuzluktan ne hale gelmiş olabileceğimi tahmin edersiniz.

(Festivalin genel koşulları ve çadırla ilgili ayrıntıları gazetedeki köşemde ayrıca yazacağım için burada ayrıntılandırmıyorum.)

SINIRSIZ VE HER ÇEŞİT MÜZİK

Ama yaşanan zorluklar bir yana, festival müzik açısından adeta bir cennet gibiydi;50’den fazla sahnede 2000’i aşkın sayıda performans izleme olanağı vardı. Ben üç günde sahneler arası koşuşturma trafiğini çok yavaşlatan balçık zemine karşın, toplam 25 grup/sanatçıyı canlı dinlemeyi başardım.

Ana sahne Pyramid’de çıkan U2, Coldplay ve Beyonce büyük ilgi görmesine karşın, benim açımdan asıl ilgi odağı, sahneye çıkacakları önceden duyurulmayan Radiohead ve Pulp’ın sürpriz konserleri oldu.

Radiohead her zamanki gibi etkileyiciydi; son albüm “The King of the Limbs”den altı parçanın yanı sıra yeni yayınladıkları “Staircase” adlı yeni şarkıyı çaldılar. Sağanak yağmur altında “I Might Be Wrong” ve “Street Spirit (Fade Out)”u hep bir ağızdan söylerken herkes sırılsıklam ama çok mutluydu. Radiohead’e ikinci baterist olarak Clive Deamer’ın da eşlik ettiği konser, benim için Glastonbury’nin zevkini iki katına çıkardı.

Ertesi günün sürpriz konserini Pulp’ın vereceğini anlayınca ise iyice keyiflendim. Festivalde birçok grubun canlı performansını beğendim ama gördüklerim arasında en iyisi Pulp’tı, müthiş bir geri dönüş yaptı. Jarvis Cocker, hem çok karizmatik bir grup lideri, iyi bir vokalist hem de çok yetenekli bir söz yazarı.

Grubu İngiltere’de izlemenin farkı, herkesin sözlerin hepsini baştan sona ezbere bilmesiydi. Park sahnesini tıkabasa dolduran kalabalık Pulp şarkılarını tam anlamıyla hatmetmişti. Çok az konserde böylesine bir heyecan dalgasına tanık oldum. Bu arada konseri en önden izlediğim için, izdihamda bir ara ciddi şekilde ezilme tehlikesi geçirdiğimi de belirteyim.

Medyada kendine çok yer bulan gruplardan biri de U2’ydu elbette. Bono, kendi ifadesiyle Glastonbury’deki bu ilk performans için ciddi şekilde korkmuş. “Neredeyse sahne kenarına kusacaktım” diyor. Bana kalırsa, o korku performansa da yansıdı; daha önce aynı şarkıları canlı söylerken dinledim U2’yu. Glastonbury’de dinleyiciyle etkili bir temas sağlayamadı U2. Acaba Damien Hirst’ün grup için özel tasarladığı dev ekran mı engeldi? Her şey bir yana; başından sonuna her anı planlanan bu tip performanslar artık gösteri gibi geliyor insana, o anda kendiliğinden olan hiçbir şey yok çünkü...

Coldplay’i ilk kez 2002’de görmüştüm; o zamandan bu yana çok büyüdü grup. Ne yazık ki onlar da U2 gibi, şatafatlı sahne tasarımı, büyük ekranlar ve patlayıp çatlayan fişeklere merak sarmış. Yine de U2’ya göre Coldplay’in ve tabii Chris Martin’in kalabalığa istediğini vermekte daha başarılı olduğu kesin. İlk dönem Coldplay şarkıları adeta birer marş gibi topluca söylenirken, grubun nereden nereye geldiğini düşündüm.

Son günün headliner’ı Beyonce için festivalde ve medyada büyük merak vardı. Herkesin aksine festival kurallarını da yıkarak sahneye planlanandan 15 dakika sonra çıktı. Duyduk ki, konserlerde sahneye geç çıkmak adetiymiş. Sahne şovu, dansları ve güçlü sesiyle kuvvetli bir alkışı hak ediyor Beyonce. Çok iyi hazırlanmış, tek bir an bile aksamayan bir performans sergiledi. Glastonbury tarihinde 22 yıl sonra headliner olan ilk kadın olması da önemli. Ancak insan “Madem Beyonce oldu, neden Madonna olmadı öyleyse?” diye de düşünmüyor değil...

Beyonce’nin sahnedeki başarısını takdir etsem de, müziği beni yakalamadığı için canlı izlerken heyecanlanmadım. Çünkü müzikte benim için en önemli nokta, bir şarkının beni alıp sürüklemesiyle ilgili. O olmayınca, objektif bir şekilde “Şovu güzeldi” diyorum. Yine de şunu belirtmek isterim ki, Beyonce U2’nun ve Coldplay’in yüzbini aşan bir kalabalıkla kurmayı sağlayamadığı ölçüde yakınlık kurdu; heyecanı o kadar içtendi ki, dinleyiciye de yansıdı bu.

Pyramid sahnesindeki konserlerle ilgili asıl sıkıntı, önlerde olmak için saatlerce önceden yer kapmak için gidip beklemeniz gerekiyor. Bunu yapmazsanız arkalara kalıyor ve konseri canlı gibi değil, kocaman bir stadyumda ekrandan izler gibi izliyorsunuz ve bu da müziğe odaklanmayı zorlaştırıyor.

Medyanın Beyonce, U2 ve Coldplay’in odaklanmasına da şaşırmıyorum. Morrissey’in dediği gibi, her birinin Afrika’yı aydınlatmaya yetecek kadar ışık ve deprem yaratabilecek kadar güçlü ses sistemleri var. Yüzbini aşkın insan, dev sahnenin önünde o sistemlerin etkisi altında kalınca ortaya maçlardaki gibi bir etki çıkıyor. Her fişek atılıp patlayınca komedi dizilerindeki gülme efekti gibi, birileri sanki çığlık atmanız gerektiğini hatırlatıyor.

Oysa Radiohead, Morrissey, Pulp, John Grant, Lykke Li, TV on the Radio, BB King, The Walkmen, Yuck gibi isimlerin konserinde sadece şarkı var size sunulan. Ben o yalın performanslarda şarkılardan bana geçen duygunun peşindeyim.

Sonuçta Pulp’ın vokalisti Jarvis Cocker’ın dediği gibi, Glastonbury her şeyin ötesinde “birlik duygusu” ile ilgili. Bu tarifsiz duyguyu hissetmek için çamura da batılır, çadırda da kalınır!

İLK 10

Festivalde gördüğüm bütün grupları tek tek anlatmam çok uzun sürer. Ancak hangileri en iyisiydi derseniz ve festival sırasında görebildiğim 25 sanatçı/gruptan 10 tanesini seçmem istenirse, şunları söylerim:

1-Pulp
2-Primal Scream
3-John Grant (John Grant’in performansı içtenliği ve yalınlığıyla çarptı beni. Çok etkileyici, pürüzsüz bir ses. Kasım ayında Salon sahnesinin konuğu olacak. Şimdiden not edin derim.)
4-Radiohead
5-Yuck
6-The Walkmen
7-TV on the Radio
8-Metronomy
9-James Blake
10-Lykke Li

FESTİVAL GERÇEKLERİ:

*** 1970’te ilk yapıldığında sadece 1500 kişinin katıldığı festivale gidebilmek için bilet almak işin en zor kısmı. Bu yıl 177 bin kişinin katıldığı festivale bilet almak işin en zor kısmı. Çünkü internette satışa çıktığında birkaç saat içinde tükeniyor.
Ben bileti ilk satışa çıktığı kasım ayında alamadım. O sırada New York’taydım; saati kurup sabaha karşı 4’te kalkıp internetin başına oturdum ve tam 4 saat uğraştım ama internet sitesi yoğunluktan bir türlü açılmadı ve sonunda biletlerin tükendiği açıklandı. Nisan ayındaki ikinci satışta pek umudum yoktu açıkçası; fakat şansım yaver gitti; iki saat kadar internette uğraştıktan sonra tam artık olmayacak derken birden sayfa açıldı. Gelecek yıllarda festivale gitmek isteyenlere önerilerim şöyle: Önce bileti almak için Glastonbury’nin sitesine kayıt yaptırın. Bunun arkasından size bir kullanıcı kodu ve şifre gelecek. Aynı işlemi yapan arkadaşlarınızla önceden konuşun ve satış sırasında iletişimde olun; her kim satış siteye girmeyi başarırsa size de bilet alsın, sonra hesaplaşırsınız nasılsa. Çünkü satış sırasında siteye girmek gerçekten şans ve sabır işi.

*** Dünyanın en büyük müzik festivali Glastonbury, müzisyenler açısından hayati öneme sahip bir festival. Buradaki performansı beğenilen grubun albüm satışları önemli ölçüde artıyor.

*** Festivalin yapıldığı arazinin sahibi organizatör Michael Eavis’in kendisi de o bölgede yerel bir çiftçi.

*** Toplam 3.6 km²’lik bir alana yayılan festival alanını bir uçtan diğer uca yürümek 30-40 dakika sürüyor.

*** Festival sonunda ortaya çıkan 1650 ton çöpün % 55’i 1300 gönüllü tarafından toplanarak geri dönüştürülüyor. Eski yıllarda toplanan çöpten çıkan verilere göre, bunlar arasında 11 ton giyecek, 6500 uyku tulumu ve kamp malzemesi, 5500 çadır, 3500 şişme yatak, 2200 sandalye, 950 çadır matı, 400 çardak, 9 ton şişe, 54 ton alüminyum ve plastik içecek şişesi, 41 ton karton kutu ve 66 ton metal eşya var.

*** Festival alanında en büyük sorun, hijyen açısından sorun yaratan portatif tuvaletlerdi. Ancak katılan insan sayısının fazlalığını düşünecek olursak, her şeye karşın iyi düzenlenmiş bir festival Glastonbury. Festival alanında her türlü yiyeceği bulmak ve bütün ihtiyaçları karşılamak olanaklı. Bir vegan olarak festivalde hiç zorluk çekmedim, veganlar için özel yiyecek standları vardı. Ayrıca her türlü ürünün fiyatı da normal seviyedeydi; kazık yediğini düşündürmüyordu insana.

*** Festival arazisinde kamp kurmak için ayrılan farklı alanlar var. Her alanın da farklı bir havası var. Örneğin aileler için ayrılan alanlar daha sessizken, dans sahnelerinin yakınındaki alanlarda heyecan sabaha kadar sürüyor.

*** Festival kapsamında sadece müzik etkinlikleri yok; bunun yanı sıra tiyatro, şiir etkinlikleri, sirk, kabare, çocuklar için eğlenceler de var.*** Festivalde çok sayıda çocuklu hatta bebekli aile de vardı. Biz yetişkinler olarak koşullara zor dayanırken, onların oraya bebeklerle gelmesi gerçekten ilginç.

*** Bazı sahneler birbirine yakın değil; birinden diğerine gitmek normal koşullarda bile 15 dakika yürümeyi gerektirir. Bu yıl buna bir de çamurda yürüme zorluğunu eklenince, o süre iki katına çıktı. Bu durumda saatleri birbirine yakın konserler arasında seçim yapmak gerekti. Bu seçimler içinde benim için en kötüsü Radiohead ile Morrissey arasında oldu. Radiohead son anda gizli konser için Park Stage’e gelince aynı anda Pyramid’deki Morrissey’i kaçırdım. Morrissey Glasto’da “Meat Is Murder”ı söyledi ve ben orada olmama karşın kaçırdım! İnanılır gibi değil. İçime oturdu acısı. Benim için Glastonbury’deki en üzücü durumdu...


FESTİVALDE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLAR İÇİN LİNK: https://picasaweb.google.com/zulalk/GLASTONBURY2011?pli=1

Çektiğim bazı videoları da aşağıda paylaşıyorum. Kimisinde ses kalitesi pek iyi değil ama yine de görmeye değer. Diğer videoları da bloga zaman içinde ekleyeceğim. Çok zaman aldığı için hepsini yetiştiremedim.







-

25 Temmuz 2010 Pazar

Vitrindeki Albümler 28:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 25 Temmuz 2010

COCOROSIE-Grey Oceans (Sub Pop Records)

“Freak folk” akımının belki de en garip grubu CocoRosie. Kurucuları, genç yaşta hayatları farklı yönlere gittiği için teması kaybeden ama yıllar sonra birbirlerini tekrar bulan Amerikalı iki kızkardeş. 2003 yılında Paris’te grubu kurup beraber müzik yapmaya başladılar.

İlk albümlerini çıkardıkları 2004’ten bu yana pop, folk, opera, elektronika, hip-hop, blues gibi birçok farklı türü karıştırıp tanımlanamayacak bir müzik yapıyorlar. Grubu 2007'de Radar Live'da da canlı dinleme olanağı bulmuş ve ses aksaklıklarına karşın performanslarını beğenmiştim.

Genel beğeni açısından fazla uçlarda yer aldıkları bir gerçek. Bu yıla kadar yayınladıkları üç albüm de, deneysel çalışmalara ilgi duyanlara hitap etti.

4. albüm “Grey Oceans” da yine uçlarda geziniyor ama belki de en melodik olanı. Yine de, albüm kapağında takma bıyık ve sakallarla görünen Bianca "Coco" ve Sierra "Rosie" Casady kardeşlerin türlü garipliklerine hazırlıklı olmak gerek... Çünkü albümdeki baskın ruhu, yine akustik ile elektronik sesleri çok özgün bir şekilde buluşturan bir deneysellik yönlendirmiş.

Ama şunu da belirtmek lazım ki, daha önce evlerinin banyosunda yaptıkları kayıtlara göre, bu defa prodüksiyon daha profesyonel. Bunda yetenekli caz piyanisti Gael Rakotondrabe ve Arjantinli davulcu Bolsa ile yaptıkları işbirliğinin de etkisi olsa gerek. Piyano ve klavyede rol üstlenen Rakotondrabe, albümdeki beş şarkının yazımına da katkıda bulunmuş.

Albümden yayımlanan ilk single "Lemonade"i dinler dinlemez beğendim. Bana kalırsa, prodüksiyonu TV on the Radio'nun gitaristi Dave Sitek ile yapılan bu şarkının ilk single olarak seçilmesi çok isabetli bir karar olmuş. Casady kardeşlerin çocukluk anılarından esinlendikleri parça, etkileyici melankolik sounduyla dikkat çekiyor.

Söz etmek istediğim bir diğer şarkı, dinleyeni alıp başka bir dünyaya sürükleyen "Gallows". Arka plandaki kuş ve gülme seslerine eşlik eden arp ve Bianca'nın büyüleyici ipeksi sesi, ancak çocuksu düşlerin soundtrack'i olabilecek güzellikte. Albümde tekrar tekrar dinlediğim şarkı bu oldu.

Elektronika, drum and bass, opera, mistik Doğu soundu ve çeşitli ses örneklerini, melankolik piyano ile birleştiren, müzikal açıdan karışık bir albüm Grey Oceans.

Bugüne kadar duyduğunuz hiçbir şeye benzemeyen şarkılar, çocukluk, hayaletler, pişmanlık ve ölüm gibi temaları işliyor.

Buna karşın vokaldeki ses ürpertici değil; aksine Bianca’nın Björk’ü andıran çocuksu sesiyle, masalsı ve hipnotik bir dünya kurulmuş. Opera eğitimi alan Sierra’nın geri vokaldeki falsettoları da, o yeni dünyanın bir başka boyutu. Bu iki ses arasındaki tezat, bazılarına uyumsuz gelebilir ama bence ilginç bir sound yakalanmış.

Ardı ardına birbirine benzeyen albümlerin çıktığı bir ortamda böylesine farklı bir çalışma hakkında son tahlilde şunu söyleyebilirim: Grey Oceans'da anlatılan masalın içine girip Casady'lerin rüyasını paylaşmak isterseniz, önce albümü birkaç kere sindire sindire dinlemeniz şart. Yazık ki o sabrı gösteremeyenler çok olacaktır biliyorum...


Albümden yayımlanan ilk single "Lemonade"in videosu:

CocoRosie - Lemonade from Souterrain Transmissions on Vimeo.



"Gallows" albümde en beğendiğim parçalardan birisi. Aşağıda bu şarkı kullanılarak yapılmış bir video var. Resmi video değil ama şarkıyı dinlemeniz için onu da ekliyorum.

Gallows / CocoRosie from Tara on Vimeo.





-

15 Şubat 2010 Pazartesi

Vitrindeki Abümler 6:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 14 Şubat 2010

MASSIVE ATTACK-HELIGOLAND (Virgin Records)

Sonunda yedi yıllık bekleyiş bitti ve trip-hop’ın dev ismi Massive Attack’ın yeni albümü “Heligoland”e kavuştuk.

90’larda “Blue Lines, “Protection” ve “Mezzanine” adlı unutulmaz albümlerle Bristol soundunu yaratan grubun, bundan sonra her yaptığı, o albümlerle kıyaslanır oldu. “Heligoland”e de o açıdan yaklaşırsanız, onlar kadar kusursuz olmadığını düşünebilirsiniz.

Ancak kanımca, grubun 2003 tarihli çalışması “100th Window”dan sonra “Heligoland”e giden çizgisi, hayli yukarı çıkmış durumda. "Mezzanine" ile kıyaslarsak, bu albümde daha yumuşak ve daha elektronik bir sound var.

En dikkat çeken bir diğer unsur, adeta bir yıldızlar geçidini andırırcasına, ünlü müzisyenlerle yapılan işbirliği. Bunun nedeni, aslında Massive Attack'ın üzerinde çalıştığı ve neredeyse tamamladığı yeni albümün YouTube'a sızdırılması oldu. Ama her şeyin sona erdiğini düşündükleri bir anda, diğer sanatçılarla yaptıkları işbirlikleriyle adeta yeniden doğdular. İlk olarak, Damon Albarn'la gerçekleştirdikleri kayıtta işlerin yolunda gitmesi, diğerlerinin de yolunu açtı ve Heligoland böylece ortaya çıktı.

Albüme prodüksiyonda Portishead’den Adrian Utley ve DFA’den Tim Goldsworthy’nin yanı sıra, vokallerde Elbow’dan Guy Garvey, Mazzy Star’dan Hope Sandoval, TV On the Radio’dan Tunde Adebimpe, İngiliz şarkıcı Martina Topley-Bird ve yukarda da belirttiğim gibi Damon Albarn katkıda bulunmuş.

Hope Sandoval’ın pürüzsüz sesiyle eşlik ettiği “Paradise Circus”, daha ilk dinleyişte insanı sürüklüyor. Ama işin doğrusu, hepsinin içinde en etkileyici vokal, yine grubun uzun süredir beraber çalıştığı Horace Andy. “Mezzanine”de “Angel” neyse, “Heligoland”de “Girl I Love You” da o...

Şu kesin ki, kimse, ürpertici vokallerle buluşan elektronikanın yarattığı melankoliyi, Massive Attack kadar seksi ve romantik hissettiremedi. Temmuz ayındaki İstanbul konseri öncesinde albümü şimdiden dinlemenizi öneririm.

"Splitting the Atom" adlı şarkıya çekilen video klibi izlemek için buraya tıklayın. Şarkının vokallerini Massive Attack elemanları Robert del Naja (3D) ve Grant Marshall (Daddy G) ile Horace Andy birlikte söylüyor.

Bu arada İngiliz gazetelerine albümle ilgili ilginç bir haber yansıdı. Grubun Heligoland'in tanıtımı için Londra metrosuna reklam vermesi yasaklanmış! Gerekçe de, kapak resminin graffitiye benzemesi. Kapak resmini Robert del Naja ve sanatçı Tom Hingston'ın tasarlandığını düşünürseniz, durum iyice tuhaf... Londra metrosunun yetkilileri, graffitiyi sokak sanatı olarak kabul etmiyorlar herhalde...

18 Ekim 2008 Cumartesi

TV on the Radio'dan Akla Çağrı


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/18 Ekim 2008

2003 yılında Brooklyn’in Williamsburg adlı bölgesinde The Stinger Club’dayız. Mekân ufacık ama yeraltı kültüründe ünü büyük... Daracık kapıdan girince kırmızı loş ışıklar altında bakımsızlığı gizlenmeye çalışılmış, salaş bir yer buluyoruz. İçerde adım atacak yer yok ve ortam havasız. Ama o gece için bunların fazla önemi yok. Çünkü farklı kültürlerin müziklerini dinlemek için bulunmaz bir yerdeyiz.

Meksikalılar'ın heavy metal’ini, Kübalılar'ın rap’ini ya da henüz kimsenin keşfetmediği yetenekli grupları mı dinlemek istiyorsunuz? The Stinger Club’a gidiyorsunuz. Roman kahramanı olabilecek nitelikte garip tiplerle mi karşılaşmak istiyorsunuz? Soluğu orada alıyorsunuz. Barın hemen arkasında “Soyun ve Al Bedava İçkiyi” yazan bir tabela duruyor...

Artık kapalı olan o barda bedava içki için soyunan hiç kimseyle karşılaşmadım, ama günümüzün en iyi gruplarından birini orada keşfettim. Brooklyn’in ünlü art rock beşlisi TV on the Radio’dan (TVOTR) söz ediyorum. Onları ilk kez The Stinger Club’ın ufacık sahnesinde çalarken dinledim. O dönemde daha çok, turntable, electronika ve hip-hop ağırlıklı bir müzik yapıyorlardı.

Aradan geçen yıllar, dördü siyah, birisi beyaz ırka mensup beş müzisyenden kurulu grubu, kendilerinin bile düşünmediği yerlere taşıdı. 2003 tarihli albümleri “Desperate Youth, Blood Thirsty Babes” çıktığında, yılın en çok konuşulan albümü oldu. 2006’da yayımlanan “Return to Cookie Mountain”, çok olumlu eleştiriler aldı. O albümde David Bowie ile işbirliği yapmış olmaları nedeniyle ayrıca dikkat çektiler.

ÖFKE VE DANS

Yeni çıkan üçüncü albümleri “Dear Science” ise, kanımca, hem kariyerlerinin en iyisi, hem de yılın en güzel albümlerinden birisi. İlk iki albümlerini de çok severek dinleyenlerden biriyim. Ama grubun bu defa daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir albüm ortaya çıkardığını söylemek gerek.

Slant dergisi, “hiper-analitik bir müzik eleştirmeninin dışında herhangi bir insanın da hoşlanabileceği bir albüm” tanımlamasını yapmış. Karışık ve biraz zor bir müzik yaptıkları doğru ama o kadar da değil...

Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul, hepsinin bir tür karışımı TVOTR’nun müziği. “Dear Science”da perküsyonu öne çıkarıp dans ağırlıklı bir albüm yapmışlar. Prince’i andıran gitar riff'leri LCD Soundsystem’i çağrıştıran dans ritimleriyle, çelik nefesliler Afrobeat vuruşlarıyla müthiş bir dinamizm içinde bir araya getirilmiş.

Ama dans deyince, sözlerin neşeli olduğunu düşünmeyin. Müzik hareketli olsa da sözler havadan sudan bahsetmiyor. Çözümü şöyle bulmuş grup: Kızgınlıklarınızı anlatırken dans etmenizi ve dans ederken de gülmenizi öneriyorlar... İçinde yaşadığımız sorunlara gömülmüş dünya düşünülecek olursa, pek de fena bir yöntem değil aslında...

TVOTR, bu albümde de yaşam, aşk, hayaller ve ölüm konularının etrafında dolanıyor. “Love Dog” adlı şarkıda, “Sabır bir değerdir/Sessizliği seni yakana kadar” diyorlar...Yine eleştirel hava seziliyor şarkılarda. Albümün herkesi dansa davet eden şarkısı “Dancing Choose”, kâr peşindeki medyanın haber bombardımanı altında kalan sokaktaki adamdan söz ediyor. Dönen planlarda hiçbir rolünün olmadığını ve görüşlerinin önemsenmediğini bir türlü anlayamayan adamdan...

Albümde yine politik yaklaşımlar var, yine kızgın ve eleştirel, ama Bush döneminin son günlerini yaşayan Amerika’da ortalıkta gezen umudun izleri de seziliyor. Bunun en iyi örneği, “Golden Age” adlı parçadan yansıyan iyimserlik. Mucizeler çağının yaklaşmakta olduğunu duyuran şarkının klibi de bu havayı yansıtıyor. Dans eden polislerin üniformalarının altından kalp motifleri ve gökkuşağı renkleriyle bezeli tişörtler çıkar mı? Şarkının videosunda öyle yapmışlar. Olur mu olur...

Belki fazla analitik olacak, ama bana göre “Dear Science”, 21. yüzyılın saçmalıklar silsilesi halinde gelişen toplumsal ve politik olayları karşısında akla bir çağrı. Albümün adının, grup elemanları stüdyoda çalışma halindeyken, gitarist/prodüktör Dave Sitek’in bir kağıda yazdığı nottan geldiğini düşünürsek, haksız da sayılmam. O notta şöyle yazmış Sitek: “Sevgili Bilim, lütfen sorunları çözmeye ve hastalıkları iyileştirmeye başla ya da kapa çeneni.

Translate