Rock'n Coke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rock'n Coke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2015 Pazartesi

EDITORS'DAN YİNE MÜKEMMEL BİR PERFORMANS


7.12.2015

Alternatif rock'ın önde gelen gruplarından Editors'ı dün akşam dördüncü kez canlı dinleme olanağı buldum. İlk olarak 2006'da Rock 'n' Coke'da, daha sonra 2011'de Efes One Love Festival'da ve 2013 yılında da yine Rock 'n' Coke'da izlemiştim grubu. Dün akşam Volkswagen Arena'da gerçekleşen konser, dördüncü deneyimim olsa da, bir festival ortamı dışında kapalı salonda gördüğüm ilk Editors konseriydi. Bu nedenle mekana giderken adeta onları ilk kez canlı dinleyecekmiş gibi merak vardı içimde. Açıkçası uzun bir aradan sonra büyük bir salonda konser izlemeyi de özlemişim. Binlerce insanın aynı müziği dinleyip heyecanlanması, dans etmesi kadar insanı ruhen yükselten bir olay yok bana göre.

Editors konseri, Pozitif'in başlattığı yeni alternatif müzik ve kültür platformu Off the Hook serisinin ilk etkinliği olarak gerçekleştirildi. Sadece müzik değil, güncel sanat, çevre, mimari içerikli haberlerin de paylaşılacağı bir internet sitesi ile birlikte (offthehookseries.com) hayata geçirilen Off the Hook, adeta sürekli aynı pompadan gaz verilen bir makine haline gelen günümüz toplumunda farklı bir içerik sağlayabilirse olumlu bir işlev üstlenmiş olur. Proje ekibine başarılar diliyorum.

Dün akşam yaklaşık 2500 kişinin izlediği konser, Editors'ın İstanbul'da azımsanmayacak bir dinleyici kitlesine sahip olduğunu da kanıtladı. 2013 yılındaki Rock 'n' Coke'da 17.30 gibi tuhaf bir saatte sahneye çıktıklarında yakıcı güneş altında çalmışlardı. Belli ki saatin garipliğinin de etkisiyle, az sayıda dinleyici vardı ama grup şahane bir konser vermişti. 2011 Efes One Love Festival hakkında yazdığım değerlendirme yazısında belirttiğim gibi, festivalin en güçlü performansını yine onlar göstermişti. Albümdeki ses kalitesini, şarkıların verdiği hissi sahneye olağanüstü bir başarıyla taşıyabilen nadir gruplardan birisi Editors. Bunun sağlanmasında, yaptıkları iyi müzikle birlikte, grup üyeleri arasındaki uyum ve elbette mükemmel vokalist Tom Smith'in etkisi tartışılmaz. Yaşayarak yazdığını, sahnede her defasında iliklerine kadar yeniden hissederek söyleyen bir şarkıcı Smith. Bu duyguyu dinleyiciye geçirme kapasitesi çok büyük.

Dün sahne önünde fotoğraf çekerken şarkı söylediği sırada beden diline de iyice dikkat ettim. Dirseklerini çekebileceği kadar geriye çekip parmaklarını göğsünde birleştirmeye çalışıyor kimi zaman. Sahnedeyken yaşadığı duygusal yoğunluk, şarkı söylediğini bilmeseniz "Bu adam ne yapıyor?" diye düşünebileceğiz bazı kendine özgü beden hareketleri olarak dışa yansıyor ve bu arada da sürekli piyano, klavye ve gitar arasında mekik dokuyor.

Editors'ın 2005'ten bu yana yayınladığı albümlerinde sound yıllar içinde giderek gelişti ve büyük salonları ayağa kaldırabilecek daha zengin bir yapıya kavuştu. Müziklerindeki genel hava karanlık olsa da, kitleleri dans ettirme özelliğini de barındırıyor. Bu konuyu 2006'da röportaj yaptığım baterist Ed Lay'e sormuştum. "Bir kalabalığı hareketlendirip canlandırmaktan daha keyif verici bir şey yok. Bunu epik, yavaş bir şarkıyla onları duygusal olarak etkileyerek de yapabilirsiniz ya da hızlı bir dans şarkısıyla çılgınca dans da ettirebilirsiniz. Biz ikisini karıştırıp uygulamayı deniyoruz," demişti. Bu yıl yayınlanan albümlerini müziğin hem pop hem de deneysel olabileceği inancıyla kaydettiklerini söylüyorlar. "In Dream", bana göre, Editors'ın hem iyi bir gitar grubu olduğunu bir kez daha kanıtladı, hem de inandıkları bu yaklaşımı başardıklarını gösterdi. Dün akşamki İstanbul konseri de buna iyi bir örnekti.  



Yıllar geçse de sürekli aynı albümü yapan bir grup olmadı Editors; sound'ları hep gelişti. Kariyerleri boyunca ilk kez grup olarak sadece kendilerinin prodüktörlüğü üstlendiği "In Dream"de, 3. albümü de hatırlatacak şekilde elektronik unsurları da içeren bir sound var ve bence grubun bugün üzerinde durduğu zemin oldukça sağlam. Sadece içimden geçen bir endişeyi paylaşmak istiyorum. Coldplay, "Parachutes"ü yayınladıktan sonra aynı yıl grubu canlı dinlediğim konserde aklımdan benzer düşünceler geçmiş; umarım büyüdükçe müzikleri olumsuz etkilenmez demiştim. Sevdiğim her grup için taşıdığım bu endişe geldi dün aklıma. 

Coldplay'in 15 yıl sonra "A Head Full of Dreams" albümü ile bugün vardığı noktaya, umarım Editors hiç varmaz. Coldplay, çok büyümek istedi ve sonunda "stadyum rock'ı" denilen türü benimseyerek amacına ulaştı ama bugün müziklerinde "Parachutes"ün içten yalınlığından eser yok. Deneysellik - pop dengesi ikincinin lehine fazla bozulduğunda bize geriye özlemle bakmak düşüyor... Editors'ın şu ana kadar izlediği yoldan memnunum; insani korkuları, hüznü, aşk acılarını ve bu gezegendeki haksızlıkları konu alan karanlık şarkılarıyla 2500 kişiyi dans ettirmeye devam ettirdikleri sürece mutlu olacağım. Çünkü müziğin sahip olduğu en büyük güç bu: Ne olursa olsun sinmemek, duyguları dans ederek, el çırparak haykırmak.



Dün akşam yaklaşık 1.5 saat süren konserde, ağırlığı doğal olarak bu yıl çıkan "In Dream"e vermekle birlikte, beklentileri karşılayan bir set sundu Editors ve en sevilen şarkılarını çalmayı ihmal etmedi. İlk albüm "The Back Room"dan dört, 2. albüm "An End Has a Start"tan üç, 3. albüm "In This Light and on This Evening"den üç, 4. albüm "The Weight of Your Love"dan dört ve yeni albüm "In Dream"den toplam yedi şarkı dinledik. Tahmin edilebileceği gibi "Bricks and Mortar" ve "Papillon" salonu tam anlamıyla coşturan şarkılardı. Konseri, heyecan "Papillon" ile tavan yapmışken bitirmemeleri de ilginçti. 

"Bugüne kadar izlediğin dört Editors konserinin içinde hangisi en iyisiydi?" derseniz, 2011 Efes One Love konseri ile dün akşamki arasında ayrım yapamam; her ikisi de aynı derecede etkiliydi. Ama dün akşamki kapalı salondaki ışık tasarımlarımı da işin içine kattığından, sahne tasarımı açısından görsel olarak da görkemliydi. Yılın en güzel konserlerinden biriydi kuşkusuz.

 
Konserde çalınan şarkılar sırasıyla:


·         No Harm
·         Sugar
·         Life Is a Fear
·         Blood
·         An End Has a Start
·         Forgiveness
·         All Sparks
·         Eat Raw Meat = Blood Drool
·         The Racing Rats
·         Formaldehyde
·         Salvation
·         Fingers in the Factories
·         Smokers Outside the Hospital Doors
·         (Tom Smith acoustic solo)
·         Bricks and Mortar
·         All the Kings
·         A Ton of Love
·         Nothing
·         Munich
 
Bis
·         Ocean of Night
·         Papillon
·         Marching Orders


(Fotoğraflar ve 2013 Rock 'n' Coke'daki performans videoları bana aittir.)

8 Aralık 2013 Pazar

İstanbul'da Yeni Bir Kış Festivali: Red Bull Music Academy Radio Festival


Kış gelince adeta eve kapanan, hatta sadece yağmur yağdığında bile sokağa çıkmaktan ürken insanların çoğunlukta olduğu bir kentte yaşıyoruz. Bunun bir nedeni, elbette böyle günlerde iyice çığırından çıkan trafik ama yine de ben İstanbul halkının kış mevsiminin keyfini hiç yaşamadığını düşünüyorum. Bırakın sıkıca giyinip karda yürümeyi, konsere giderken bile söyleniyor insanlar. Böyle bir ortamda kış festivali düzenlemek, hem kentin bu dönemde yaza göre sakinleyen kültür-eğlence hayatını canlandırmak, hem de insanları sokağa çıkmaya ikna etmek açısından önemli. İstanbul'da dün ilki gerçekleştirilen Red Bull Music Academy (RBMA) Radio Festival, dondurucu bir kış gününe renk kattı. İstanbul Modern'in bahçesinde kurulan büyük çadırı ve müzenin üst katındaki restoranın büyük bir bar ve DJ performansları için sahneye dönüştürülmesiyle elde edilen ikinci sahne, öğleden sonradan gece geç saate kadar birçok ismi ağırladı.

FESTİVALDEN İZLENİMLER

* Katılımcıların yaş ortalaması, ağırlıklı olarak 20-25 arasındaydı; çok sayıda yabancı Erasmus öğrencisi vardı. Etkinliğe giriş öğleden sonra 15.00'dan itibaren mümkündü; öğleden sonra gelenlerin sayısı pek fazla olmasa da, akşama doğru sayı arttı. Tam olarak kaç adet bilet satıldığını bilmiyorum ama tamamının tükendiği duyuruldu. Sonuç olarak, festivale yeterli ilgi sağlanmış.

* Dışarıdaki hava insanı titretse de, çadırda üşümedik. İçeriye sıcak hava üfleyen ısıtıcılar yerleştirilmişti. Gerçi benim gibi üzerindeki paltoyu çıkarmadan dolaşanlar da vardı ama bir ara sadece tişörtle dans edenler de görmedim değil.

* Yiyecek konusu, vejetaryen ve veganlar için yine sorun oldu. Sadece benim için sorun olsa, belki bu kadar üzerinde durup her defasında aynı sorunu yazmam. Ama benim gibi olan başkaları da var; onların festivallere katılımı önemsenmiyor sanıyorum. Çünkü kapı açıldığı saatten bitene kadar 9-10 saat süren bir etkinlik planlıyorsanız ve "içeri yiyecek sokmak yasak" diyorsanız, oraya gelen herkesi kapsayacak
şekilde yiyecek satışının yapılması gerekir. Az da olsak, belki "onlar bilet almasa ne olur" diyerek gözden çıkarılabilecek kadar ufak bir azınlık da olsak, bizler de varız. Sadece hotdog, hamburger ve döner satmanın ticari getirisi belki çok daha fazla ama bu kadar ısrarla rica edilmesine rağmen sürekli yok sayılmak, insana dokunuyor. Yiyecek için İstanbul Modern'in restoranını işleten Borsa ile anlaşılmış belli ki. Onlardan bir de sebzeli sandviç yapmaları istenemez miydi? Menüde meyve salatası gördüm ama almak için gittiğimde zaten yok dendi. Sonuçta yok sayılan bizler, sıcak çadırdan çıkıp, etrafta yiyecek aramak zorunda kaldık.

İçecek konusunda da dikkat çekici bir uygulama vardı. Red Bull'un festivali olduğundan, kendi içeceklerinin satışını artırmak için ona uygun fiyat uygulamaları anlaşılabilir. Ancak bir biranın 20 lira olması, normal değildi. Jager-Red Bull 25 lira, bira 20 lira... En ufak boydaki su ise 3 liraya satılıyordu. Boğaz manzaralı mekanların abartılı fiyat uygulaması artık bir İstanbul geleneği oldu ama bir müzik festivalinde fiyatlar daha ölçülü olabilseydi keşke.

* Fiziksel koşullara ek olarak, festivallerin kronik tuvalet sorununun dün yaşanmadığını belirtmek gerek. Bahçe katına portatif tuvaletler de konmuştu ama çok mecbur kalmayan kimse kullanmamıştır herhalde. Çünkü restoran katındaki medeni tuvaletler ihtiyacı karşılıyordu.

* Festivalin asıl önemli kısmı müzik ayağına gelirsek, ilk bakışta dolu dolu bir lineup değildi ama yaş grubu olarak hedeflenen 20+ dinleyiciyi çekebilecek, indie ve elektronik müzik sevenlere hitap edebilecek tercihler yapılmıştı. Lineup'ın üzerine kurulduğu Twin Shadow ve Wild Beasts, daha önce İstanbul'da konser vermişti ama canlı performansları iyi gruplar olduğundan, yine büyük ilgi gördüler. Ben Twin Shadow'da birkaç şarkı dinleyip, az önce anlattığım yiyecek sorununu halletmek üzere yola düştüğümden o konseri kaçırdım. Wild Beasts'i yakalamak için buna mecbur kaldım. Aslında açlığa uzun süre dayanabilirim ama kan şekerim düşüyor, ona bir şey yapamıyorum.

Performans sıralamasında ilginç bir nokta, The Field'ın 17.30'da sahneye çıkmasıydı. Rock'n Coke'ta Primal Scream ve Editors'ın da aynı saatte çalması gibi tuhaf bir durumdu. Gerçi headliner olabilecek grupları yakıcı güneş altındaki bir saatte sahneye çıkarıp, onlara warm up grubu muamelesi yapmak ile çaldığı müziğin niteliği daha geç bir saate uyan DJ'e erken saatte karanlık bir çadır içinde saat ayırmak aynı değil; ilki, konserin atmosferini tamamen değiştirirken, ikincisinde siyah çadırın katkısıyla o boyutta bir etki olmadı. Her iki durumun da bütçe nedeniyle ortaya çıktığını biliyorum ama etkinliğe yansıyan etkisinden söz etmek de benim görevim. The Field'ı dinlemeye gelenlerin önemli bir kısmı, sadece durup kafa sallarken, az sayıda da olsa dans edenler vardı. Ben çadırda tekno dinlemeyi çok özlemişim; İsveçli prodüktör/DJ Axel Willner'ın minimal tekno tınılarına epey kaptırdım kendimi. Yılın en iyi albümleri listemde de yer alan "Cupid's Head"in bazı kısımlarını canlı dinlemek de güzeldi. Açıkçası, dünkü festivalde en çok The Field'ın setinden keyif aldım. Sonrasında yukarıya restoran katına çıktığımda orası epey doluydu; Boğaz manzarasına bakarak sigara içip sohbet edenler, bir yandan da DJ'lerin çaldığı müziği dinliyordu.

Wild Beasts'i en son 2011'de Babylon'da canlı dinlemiş, Hayden Thorpe ve Tom Fleming'le röportaj yapmıştım. 2014 baharında çıkacak yeni albümlerinin öncesinde grubu dinlemek bir şanstı; çünkü sevdiğimiz eski şarkılarının yanı sıra yeni şarkılarını da duyma olanağı bulduk. Grubun canlı performansı yine çok güçlü ve dinamikti. İstanbul'a olan sevgilerini birkaç kez dile getirdiler; gerçekten de sahnede çok mutlu görünüyorlardı. Hayden Thorpe, sahneye bir şişe şarap ve kadehle çıkmıştı; kadehini sık sık İstanbul dinleyicisine kaldırdı.

Dün akşam çaldıkları "Sweet Spot", "Pregnant Pause" ve "A Dog's Life" adlı yeni şarkılarına bakarak, baharda bizi daha karanlık bir albümün beklediğini ve eğer albümün geri kalanı da bu şarkılar gibiyse, geçen albümlerindeki dans esintili yumuşak havanın dağıldığını söyleyebiliriz.



Albümlerdeki gelişimi izliyorsanız, Hayden Thorpe, sesini giderek daha farklı tonlarda kullanmaya başladı; İskandinav elektropop soundunu hatırlatan "Sweet Spot"ta bunu gözlemlemek mümkündü. Yeni şarkıların içinde en çok bu "Smother"a yakın duruyor. İstanbul'daki konserden sonra, eve gidemeyecek kadar sarhoş bir haldeyken yazdığını söylediği "Pregnant Pause"da, klavye ile perküsyonun öne çıktığı dramatik bir sound var. Thorpe, şarkıyı "Bu İstanbul ve varoluş hakkında," diye sunsa da, ne yazık ki, festivalde çadırı dolduran kitlenin çoğunluğu dinlemek yerine konuşmayı tercih etti. Bu tavır hakkında yazmaktan artık usandım ama şunu söyleyeyim; her defasında o dinleyici kitlesinin içinde yer aldığım için müzisyenlere karşı utanıyorum. (Grup, bu şarkıyı geçen ay Nottingham'da da çalmış; o kaydı Youtube'da bulup buraya ekledim. Başındaki anlamsız gülüşleri es geçersek fena bir kayıt değil; en azından grup çalarken konuşma uğultusu yok.)

Tom Fleming'in çok sevdikleri köpekler için yazdıklarını söylediği "A Dog's Life", Thorpe'un falsettosuyla Fleming'in bariton vokalini birleştiren, sinematik ve epik bir şarkı; grubun muhtemelen bugüne kadar yarattığı en karanlık sound.

* Sonuçta RBMA Radio Festival, müzikseverler için hafta sonunu güzelleştiren bir etkinlik oldu. Şehir içinde ulaşımı kolay bir mekanın seçilmesi, önemli bir artı. Giderek gelişmesini ve artan katılımcılarıyla birlikte herkesin iple çekeceği bir hale gelmesini diliyorum. Emeği geçenlere teşekkürler.

(Fotoğraflar bana aittir.)
-



10 Eylül 2013 Salı

Rock'n Coke 2013 İzlenimlerim



Geçen hafta sonunu bu yıl 10. yaşını dolduran Rock'n Coke festivalinde geçirdim. Bu yaz birçok müzik etkinliğinin iptal olması nedeniyle festival ortamını özlemiştim ama açıkçası, festivale katılan müzisyen/gruplar arasında beni heyecanlandıran iki isim vardı: Birisi Editors, diğeri Primal Scream. Her ikisini de daha önce birçok kez canlı dinledim ama bir grubun müziğini sevince heyecan bitmiyor. Festivalin programı açıklandığında bu iki grubu bir kez daha göreceğime sevindim ama aynı zamanda da hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü iki grubun da saat 17.30'da sahneye çıkacağı duyuruldu. Bu yıl Avrupa'nın önemli festivallerinde hıeadliner olarak çalan ve çok iyi müzik yapan grupların Türkiye'de neden daha iyi bir saate alınmadığını merak etmiştim. Bunu da çeşitli platformlarda ifade ettim ama nedenini açıklayan olmadı. Bu durumda bize de tahminlerde bulunmak kalıyor. 17.30'dan sonraki performanslara baktığımızda 7 Eylül Cumartesi günü ana sahne olan Rock'n Coke Sahnesi'nde 19.00'da Duman, 20.45'te Hurts ve 22.30'da Arctic Monkeys var. Coca-Cola Zero Sahnesi'nde sıralama şöyleydi: 19.30 Palma Violets, 21.00 Maximo Park, 22.30 Can Bonomo ve 00.30 La Roux. 8 Eylül Pazar günü ise durum şuydu: Rock'n Coke Sahnesi 19.00 Within Temptation, 20.45 Teoman, 22.00 Jamiroquai, 00.45 The Prodigy; Coca- Cola Zero Sahnesi 19.30 Yasemin Mori, 21.00 Melis Danişmend, 22.30 Selah Sue, 00.15 Ellie Goulding. Yani pekala Editors ve Primal Scream, 19.00'a ya da 20.45'e alınabilirdi. Bu sıralamaların Duman ve Teoman'a iyi saat vermek için alınan bir karar olduğu belli. Türkiye'de çok tanınan, dinlenen isimlere iyi saatler verme isteği anlaşılabilir ama ülkemize ilk kez gelen Primal Scream gibi bir gruba warm-up muamelesi yapılması da bana göre yanlış bir karar. Bunun yanı sıra, bu grupların müziklerinin karakteri de geceye daha uygun. Benim açımdan festival takvimi ile ilgili en önemli sorun buydu. Within Temptation'ı Primal Scream'in arkasına geçirip ona daha fazla süre veren neden nedir hala anlayabilmiş değilim.

Bu yıl sahne sayısının artırılarak beşe çıkarılmış olması bir artı puan ancak o sahnelerde yer alan performansların çeşitliliği daha doyurucu olabilirdi diye düşünüyorum. Line-up konusunda Sziget ile işbirliği yapıldığı için böyle bir beklentim vardı.

Festival bu yıl ayrıca organizasyon bakımından da bazı sıkıntılara sahne oldu. Elbette her büyük festivalde aksamalar olabilir ama bunlar katılımcıların genel bir şikayeti olarak yoğun bir şekilde dile getiriliyorsa, o zaman üzerinde dikkatle durulması gerekir. İlk gün pos makinelerinin GPRS üzerinden kurulan bağlantısının çok yavaş çalışması nedeniyle festivalde alışveriş için kullanılacak kartı almak büyük bir sorun haline geldi. Ben bir konseri sırada bekleyerek feda etmek istemediğim için ilk gün kart alamadım. Alabilenler, en az 40-45 dakika sırada beklediklerini söylediler. İkinci günde kart sırası, doğal olarak çoğunluk ilk gün almış olduğundan rahatlamıştı. Peki biz Rock'n Coke'ta alışveriş yapmak için neden kart almak zorundayız? Ben yurtdışında birçok büyük festivale gittim, böyle bir uygulama ile karşılaşmadım. Herkes parasını nakit verip ya da kredi kartını kullanarak ne isterse alıyor. Rock'n Coke'ta ise, bize zorunlu olarak aldırılan Mastercard logolu kartlara istediğimiz kadar para yüklüyoruz ama içinde harcamadığımız para kalırsa onu da nakit olarak geri alamıyoruz, mutlaka kartın geçerli olduğu bir yerde harcamamız gerekiyor. Açık ki, Mastercard ile anlaşma yapılıyor ve onların katkısı karşılığında da bu uygulama festivalcilere dayatılıyor. Ayrıca böyle bir uygulamayı şart koşuyorsanız, o zaman teknik altyapıyı da sorunsuz işler hale getirmeniz lazım. Cumartesi gecesi bir ara bağlantı tümüyle çöktüğünden insanlar bedava bira almışlar ama bu defa da "madem bedava, öyleyse üçer beşer alayım" diyenler yüzünden kuyruğun arkasındakiler yine alamamış... Gelecek yıllar için bu konu üzerinde özellikle çalışılmasını, kart uygulamasından vazgeçilmesini ve pos makinesi bağlantılarındaki sorunun tekrarlanmaması için çözüm bulunmasını tavsiye ederim. Çünkü bir festivalde katılımcıyı yıpratan en kötü şey, müzik dinlenip eğlenmek için geldiği bir etkinlikte zamanını kuyrukta harcamaktır.

Festivalde genel şikayete konu olan bir diğer sorun, son grubun performansından sonra gece otopark çıkışında oluşan uzun kuyruktu. Ben o sıkıntıyı bizzat yaşamadım ama anlatanlar 1.5 saat beklemek zorunda kaldıklarını ve çileden çıktıklarını söylediler. Burası İstanbul ve trafiğin ne durumda olduğunu biliyorum ama yine de bu sorun için de çözüm bulunması gerektiği açık. 1.5 saat otopark çıkışında beklemek kabul edilebilecek bir durum değil.

Benim organizasyonla ilgili kişisel bir sıkıntım ise, medya ilişkilerini yürüten ajansla oldu. Sadece Editors ve Primal Scream ile röportaj yapmak istemiştim. Birkaç kez bu konuda ilgili kişiye hatırlatmada bulundum ama ne olumlu ne de olumsuz geri dönüldü. Son gün tekrar ben sorunca, bu kez Sarp Dakni'nin medya ilişkilerini koordine ettiğini öğrendim. Oysa bu bilgi bana daha önce verilmiş olsa, talebimi ona da iletirdim. Primal Scream hiç röportaj vermemiş ama Editors ile röportaj yapmak olanaklıydı. Festival günü ben alana doğru yola çıktığımda, "Şu anda röportaj veriyorlar" diye haber geldi ama yapacak bir şey yoktu, yetişmem olanaklı değildi. Medya ilişkileri konusunda ya bir zaaf söz konusuydu belli ki. Sonuçta yapılabilecek bir röportaj gerçekleşmedi. Belki artık o aşamada reklam ihtiyacı duyulmadığından ajans için önemli değildir; ama bir müzik yazarı için röportajın reklamla hiç ilgisi yoktur, ondan çok öte bir anlam taşır.

FESTİVALİN EN BÜYÜK EKSİĞİ: GEZİ RUHU

Rock'n Coke ile ilgili olarak hafta sonunda medyaya yansıyan haberlerde Gezi Ruhu'nun festivale damgasını vurduğu yazıldı. Oysa durum çok farklıydı. Festivale gelmeyenleri tamamen yanlış bilgilendiren bu izlenimi düzeltmek gerekir. Büyük Ev Ablukada, Duman, maNga gibi bazı grupların performansı sırasında "Her Yer Taksim Her Yer Direniş" sloganları atıldı ve müzisyenler Gezi'ye atıfta bulundular ama o bu festivale damga vurmaktan çok uzaktı. O kadar zayıf ve kısa süreliydi ki, üç günlük festival, bu açıdan futbol maçlarından ve diğer konserlerden daha etkisiz kaldı. Kamp kuranların çadırlarına Gezi olaylarında ölenlerin adlarının yazılı olduğu pankartlar astıklarını da duydum ama bu da "festivale damga vuran bir protesto" değildi.

Acaba nedeni Rock'n Coke'un çokuluslu büyük holdinglerin sponsorluğunda gerçekleştirilen bir festival olması mı? Festival alanında bir Gezi Sahnesi kurulup politik söylemi olan grupların orada konser vermesi sağlanamaz mıydı? Yoksa "politikadan uzak durulsun, başımız belaya girer" endişesi mi vardı? Oysa Türkiye'nin baskıya direnen gençleri bu yaz sokaklardaydı, hepsi otoriteye karşı gelip özgürlüğü ve kimliğini savundu. Rock'n Coke ülkenin en büyük açık hava müzik etkinliğiyse, büyük kısmı Gezi protestolarına katılan ya da destek veren gençlerin oluşturduğu festival kalabalığı neden Gezi'den bu kadar uzak kaldı? 90 dakikalık bir maçı bile fırsat bilip sesini duyurmaya çalışan gençlik, üç günde yaklaşık 60 bin kişinin katıldığı festivalde neden bu kadar suskundu? Beni düşündüren bir noktaydı bu. Her tarafı markaların logolarıyla donatılmış festival alanında Gezi'ye yer mi yoktu? Sakın "Bu bir müzik festivali, müzikle politikanın ne ilgisi var?" demeyin. Diyenler varsa, bu ay Babylon dergiye müzik ve politika ilişkisini anlatan bir yazı yazdım, onu okusunlar...

Bu boyutta bir festivali düzenlemek için çok para gerektiğini, bilet satışlarıyla mesela Arctic Monkeys gibi bir grubu ülkeye getirmenin olanaksız olduğunu biliyorum. Ya getirmeyeceksiniz ya da sponsor bulacaksınız; bunun da farkındayım. Ancak tüm dünyada müzik endüstrisi ve festivaller, çokuluslu şirketlerin reklam pazarı haline geldi. Bu yıl SXSW ile ilgili yazımda da aynı konuya değinmiştim. (http://zulalmuzik.blogspot.com/2013/04/sxsw-2013-izlenimleri.html) Austin'de adım attığınız her yerde firmaların reklamları gözünüze sokuluyordu; sadece festivalin değil. özel konserlerin de sponsoru olmuşlar, büyük isimleri reklam aracı olarak kullanıyorlardı. O yazımda şöyle demiştim: "SXSW, eksikleri ve hataları olsa da önemli bir sanat etkinliği. Düzenleme komitesindekiler, müzisyenlerin şikayetlerini dinleyip, konserleri onlar açısından daha kabul edilebilir bir hale sokarsa, South by Southwest'in şirketlerin ürünlerini tanıttığı bir reklam platformu değil, bir sanat festivali olma niteliğini öne çıkarır ve çekiciliği artar. Unutulmamalı ki, bir kültür etkinliğinde sanatın önüne ticari amaç geçtiği anda, prestij de yok olur."

FESTİVALİN EN İYİLERİ: PRIMAL SCREAM VE EDITORS

Şu ana kadar olumsuz eleştirilerde bulundum. Olumlu yanlar neydi diye sorarsanız, festival alanındaki aktiviteler daha çeşitliydi, yemek alanları iyi düzenlenmiş, vejetaryen ve veganlar için de yiyecek alternatiflerine yer verilmişti. 10 bin kişinin kamp yaptığı alandaki durumu bilmiyorum. Oradaki durumu çadır kuranlardan dinlemek lazım.

Üç günlük süreçte 60 bin kişinin katıldığı bir festivalde sorunlar elbette olur; festival düzenleme komitesi eleştirileri etkinliğin daha iyi olması için bir katkı gibi görüp değerlendirirse, olumlu bir sonuç alınmış olur. Çünkü 5000 kişinin çalıştığı bir organizasyonu iyi koordine edebilmek için önce sorunları bilmek lazım.

Gelelim festivaldeki en olumlu yöne yani müziğe...



Benim için ilk gün Editors grubu ile başladı. Trafik yoğunluğundan yaklaşık iki saatte varabildik alana ve ben doğrudan sahne önüne gittim. Editors, 2005 tarihli ilk albümlerinden bu yana severek dinlediğim bir grup. Bu yıl yayımladıkları "The Weight of Your Love" için çıktıkları turnede verdikleri bazı konserleri internette izledim. Sahne performansları hep iyiydi; Efes One Love'a geldiklerinde benim için festivalin en başarılı konserini onlar vermişti. Rock'n Coke'a da Editors sahnedeyken ne göreceğimi ve duyacağımı bilerek gittim. Grup, her zamanki gibi beklentimi boşa çıkarmadı, çok dinamik ve sağlam bir performans sergiledi. Tek üzüntüm, yeni albüm "The Weight of Your Love"dan "The Phone Book"un setlistte yer almaması oldu. Grup, ilk albümden bir, 2. albümden dört, 3. albümden iki ve yeni albümden dört şarkıyı çalarak karma bir setlist hazırlamış. 17.30 gibi garip bir saatte çalmalarına karşın, dinleyicinin de ilgisi sayesinde iyi bir konser oldu. Tom Smith'in sesi bana epey dokunuyor. Bence günümüzde en içten şarkı söyleyen erkek vokalistlerden birisi. Rock'n Coke sahnesinde de güneşe karşı söylerken, kan ter içinde kalsa da enerjisinden hiçbir şey yitirmedi. (Konser sırasında çektiğim iki şarkının videosunu paylaşıyorum.)



Editors'dan sonra Coca Cola Zero Sahnesi'ne gidip Palma Violets'a baktım. Rock'n Coke Sahnesi'ne göre daha ufak boyutlu bir sahneydi orası ama dinleyicileri kategorilere ayırmayan yapısı nedeniyle benim daha hoşuma gitti orası. Hem ana sahneyi bırakıp oraya gelenler hep daha azdı; bu nedenle de konseri rahatça izlemek olanaklıydı. Palma Violets'ı SXSW'da iki kere izlemiş ve performanslarından etkilenmemiştim. Rock'n Coke'da bir kez daha şans vermek istedim ama psychedelic etkilerle bezenmiş garage-rock beni yine sarmadı. Neden bazıları onları "fenomen" olarak tanımlıyor bilmiyorum. İşin içinde yine bir NME gazı var sanıyorum. Performansları kötü olduğundan değil, yaptıkları müzik bana heyecan vermediğinden artık bu grubu en azından tarz değiştirmedikleri sürece es geçebilirim. Bence abartılan İngiliz gruplara eklenen son halkalardan birisi Palma Violets.


Daha sonra Hurts'ü dinlemek üzere yeniden ana sahneye döndüm. Ülkemizde ne çok seveni varmış grubun... Benim Hurts ile ilk tanışmam, 2010'da "Wonderful Life" adlı single ile olmuştu. O zaman Depeche Mode hayranı bir arkadaşıma, "Bak sen bunu sevebilirsin," diye siyah beyaz çekilmiş bir videolarını göndermiştim. Vokalist Theo Hutchcraft'ın sesi, yorumu ve synth pop tarzındaki müzik, DM'u çok andırıyordu. Açıkçası o zaman grubun geleceği için umutlanmıştım. Ancak aradan geçen üç yılda Depeche Mode'un büyüleyici karanlık çizgisini yakalayamadı grup, müzikleri biraz daha yumuşayıp, daha çok pop'a kaydı ve o anda ben ilgimi kaybettim. Ama ben ilgimi kaybetsem de çok sayıda dinleyicinin, özellikle kadınların kalbini kazandı grup. Rock'n Coke konserleri ışığıyla, tasarımıyla görkemliydi. Vokalist Hutchcraft, sahnede duruşuyla, bakışıyla sanki her an kameralara poz veriyor gibi hazır. Ama öyle olunca müzik içtenliğini yitiriyor ve bana hiç dokunmadan akıp gidiyor. Tribünlere oynayan bir grup Hurts; aniden hiphop tarzına geçişi, insanların sanki sahnede bir hiphop grubu varmış gibi hiç yadırgamadan eşlik edişi, sonra birden ajite edilmiş bir melankoli, benim için fazla yapaydı. Hurts'e de bu haliyle kaldığı sürece elveda dedim içimden...


Hurts sona ermeden yolumu yine Zero Sahnesi'ne çevirip, bir diğer İngiliz gruba, Maximo Park'a baktım. Aslında tam bir İngiliz istilası vardı Rock'n Coke sahnelerinde. Tamam, İngilizler iyi müzik yapıyor ama keşke arada bir biraz ada dışına çıksak diyorum, mesela Bad Religion'ı getirsek? Hem festivalde eksik olan punk rock ruhunu da taşırlardı festivale. Bu yaz turnedeydi Bad Religion ve Sziget'te yer aldı. Rock'n Coke'un yurtdışı bookingleri Sziget ile işbirliği ile yapıldığına göre, Bad Religion da getirilemez miydi? Merak ediyorum, herhangi bir organizatör onları İstanbul'a getirme girişiminde bulundu mu acaba?..

Maximo Park, o kadar enerjik bir performans sergiledi ki, Zero Sahnesi açık hava dans pistine dönmüştü. Paul Smith, kafasında her zamanki gibi şapkasıyla sahnede dört döndü, havaya yumruklar salladı, bağırdı, güldü, dans etti. Sahnede herkesten daha çok kendi eğlenen müzisyenlerden birisi o da. Müziğini seversiniz ya da sevmezsiniz o ayrı, ama Maximo Park'ın performansına tam puan vermek gerekir. Ben de verdim.

Gecenin son performansını izlemek üzere ana sahneye döndüğümde artık ayakta durup fotoğraf çekmeye çalışmaktan epey yorulmuştum. Arctic Monkeys için oluşan izdiham da üzerine binince, durum daha da zorlaştı. Bu arada Rock'n Coke'da Hurts, Arctic Monkeys, Teoman, Jamiroquai ve The Prodigy konserleri için sahne önü bileti satıldı. Festivallerde sahne önü uygulaması konusunda çeşitli şikayetler oldu. Düzenleme komitesinin bunları dikkate alıp uygulamadan vazgeçmesi isabetli olur kanımca. Glastonbury'deki gibi sevdiğiniz grubu önden izlemek için sahne önünde yer kapmayı ve bunun için beklemeyi göze almanız gerekir. Yemek ya da tuvalet kuyruğunda beklemek insanı sinirlendirebilir ama sevdiğiniz grup için beklerken geçen zamana yazık olmaz, bağlılığın bir göstergesidir o.

Arctic Monkeys'i daha önce The Black Keys'in ön grubu olarak Amerika'da izlemiştim. Oldukça sıkıcı bir performanstı; özellikle The Black Keys'in müthiş performansıyla kıyaslayınca grup gözümde sıradanlaşmıştı. Arctic Monkeys'in başarılı bir gitar grubu olduğu açık, Alex Turner da karizmatik, iyi bir vokalist ama gelin görün ki müzikleri beni tam olarak yakalamıyor. Sevdiğim şarkıları var ama o kadar. Yine de grubu bir kez daha görmek ve Amerika'daki konserle bir karşılaştırma yapmak istiyordum. Grup, ışıklarla bir renk deryasını andıran sahneye adım attığı anda kalabalıktan müthiş çığlıklar yükseldi. "Do I Wanna Know?" ile başlayan konserde, şarkılara hep birlikte eşlik eden insan sayısı epey fazlaydı.

Alex Turner'a gösterilen ilgi, Theo Hutchcraft'ı anında geride bıraktı. Bir ara kızın teki tişörtü çıkarıp sutyeniyle omuzlara çıktı. Alex Turner ile o kadını aynı karede fotoğraflamayı başardım. Sarp Dakni'nin dediğine göre, yılın en rock'n roll fotoğrafını çektim böylece. Konser sırasında düşündüğüm şeyi daha sonra EMI Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken'den duydum: "Sanki Grease filminden fırlamış gibiler" diyordu. Alex Turner'ın parlak ceketi, saç kesimi tam olarak o yıllardan kalma ama 2013'te yine moda olmayı başarıyor. Arctic Monkeys'in kendini The Beatles sanan bir ukala havası var, sahnedeki duruşlarına da yansıyor bu. Sahne performansları, New York'taki konserden daha iyiydi; orada dinleyicilerden fazla tepki alamamışlardı; oysa İstanbul'daki coşkulu bir konserdi. Sevenlerini mest etti Arctic Monkeys, benim gibi onlar hakkında fazla heyecan duymayanlar üzerinde de daha olumlu bir etki bıraktı. Sonuçta iyi konserdi.


Pazar günü benim için Primal Scream günüydü. 17.30'da güneşin altında grubu beklerken grubun hayranlarıyla şikayetimiz ortaktı: O konser gece ve daha uzun olmalıydı. Bobby Gillespie, renkli aynalı gözlükleriyle sahnede görününce, tüm olumsuz düşünceleri bir yana bıraktık. Bu yıl çıkan "More Light" adlı albümden "2013" ile açtılar konseri. Herkes dans edip zıplamaya başlamışken hızı artırıp, "Swastika Eyes"la devam ettiler. Rock'n Coke boyunca en çok dans ettiğim konserdi. En önde yerimi de kapmıştım, Primal Scream "Movin' On Up", "Loaded", "Goodbye Johnny", "It's Alright, It's OK", "Come Together" ile arka arkaya sıralıyordu şarkıları. Bobby Gillespie, ilk kez geldiği bir ülkede gördüğü ilgiye herhalde bunca yıllık kariyerden sonra şaşırmamıştır ama daha önce neden gelmedim diye düşünmüş olabilir. Zira kendisi de grup üyeleri de oldukça keyifliydi. Ne yazık ki onlara festivalde toplam bir saat ayrılmıştı... Konser bir anda bitince ilk baştaki gibi söylenmeye başladık yine ama nafileydi.

Festivalin en iyi performansları birinci gün Editors, ikinci gün Primal Scream olarak benim için tamamlanmıştı ama biraz keşif yapayım diye festival alanını dolaştım. Party Arena'da Juveniles'ı dinlemeye gittim. Festival kitapçığı grubu, "New Order ve The Smiths tam ortasında bir sınır düşünün. Juveniles, işte tam da böyle bir çizginin üzerinde durmak istiyor" diye anlatmış. Bunu okuyunca ister istemez yolum o sahneye düştü.

Juveniles, bana broşürde anlatıldığı gibi gelmedi; bence Yazoo ile Hot Chip arasında bir yerde duruyorlar. Sahne performansları da Hot Chip'i hatırlatıyor; çok hareketli ve tutkulu, enerjik bir soundları var. Dinleyenleri müziğin içine çekip dans ettirmeyi başardılar. Festivalde öne çıkan gruplardan biriydi bana göre.

Juveniles sonrası kendimi On Your Horizon'ı dinlemek üzere Şehir Sahnesi'ne attım. Üzeri kapalı, fazla büyük olmayan bir çadır gibiydi o sahne; müziğe odaklanmayı kolaylaştırdığı için benim en sevdiğim mekan da bu oldu. On Your Horizon'ı bir süredir izliyorum ve yaptıkları post-rock temelli deneysel müzik beni cezbediyor. İkinci günün akşamına girerken biraz ruhumu dinlendirecek müzik iyi gelir diyerek gittim onları dinlemeye. Yanılmamışım; grubu dinlerken düşüncelere dalınca dinlenmiş hissettim kendimi. Çelloda Yasemin Özler, Gitarda Rammy Roo, bas gitarda Tuğrul Gültepe ve davulda Ender Akgün'den kurulu dörtlü, iyi müzik yapıyor. Türkiye'den yetişen alternatif gruplar arasında takip etmenizi önerebileceğim başarılı bir grup On Your Horizon. Konserlerine gidin, albümlerini alın ki destek olsun.



On Your Horizon'ın performansından sonra basın için ayrılan alanda oturup biraz Teoman'a kulak verdim. Ancak bir süre sonra gırtlağını yırtarcasına zorladığı sesi dinlemek bana zor geldi. Teoman, kendisini neden bu kadar zorluyor bilmiyorum; çünkü artık bu kadarı kulak tırmalıyor... En azından bana göre öyle.

Jamiroquai, festivalin son konseri oldu benim için. O, büyük bir enerjiyle sahnede bir an durmadan oradan oraya koşuşurken, ben ertesi sabah erken kalkmam gerektiğini hatırlıyordum. Jamiroquai funk, disco, fusion, dans müziğini karıştırarak yarattığı müziğini aynı ölçüde karışık bir sahne şovuyla sunuyor. Geri vokalde yer alan siyahi kadın müzisyenlerin yanı sıra, onlar kadar iyi olan müzisyenler eşlik ediyor ünlü müzisyene. Bir konserden daha çok, arkadaki ekranda görünen görsellerin renk cümbüşüyle süslenen dolu dolu bir şov sahneleniyor. Hem göze hem kulağa hitap eden, çok renkli, çok sesli bir şov bu. Jamiroquai'ın enerjisine şapka çıkardıktan sonra bendeki pilin yavaş yavaş tükendiğini hissedip dönüş yoluna yöneldim.

Bir Rock'n Coke daha böyle bitti. Sahnedeki performans sıralamasında anlamadığım bir husus da, Keşif Sahnesi'nde Mabel Matiz ve Shantel gibi artık çok iyi tanınan iki ismin yer alması oldu. Keşif denilince insan, pek bilinmeyen isimler olur diye düşünüyor. Bu konuda bir yanlış değerlendirme yapılmış sanırım. Bir de La Roux'nun gece 00.30'da çıkması iyi olmadı. Daha erken bir saatte olsa görmek isterdim.

(Fotoğraflar ve videolar bana aittir.)

_

8 Eylül 2013 Pazar

Video: Editors - The Racing Rats @ Rock'n Coke 2013


Videoyu dün akşam Rock'n Coke Festival'da Editors'ın canlı performansı sırasında çektim.

19 Temmuz 2011 Salı

Moby’den Rock’n Coke’a görkemli final


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 19 Temmuz 2011

Kavurucu sıcağın İstanbul’u adeta tutuşturduğu bir hafta sonuna denk geldi Rock’n Coke. İki yıl sonra 40 bin kişi, Türkiye’nin en büyük açık hava müzik etkinliği için Hezarfen Havaalanı’ndaydı.

Festivalin bu yıl önceki yıllara göre, ulaşım, güvenlik, yiyecek-içecek, dinleyiciler için ayrılan gölgelik alanlar bakımından daha iyi düzenlendiğini gördüm. Kolay değil; 150 kişilik bir ekip 1.5 ay çalışıp 400 bin metrekarelik bir müzik kasabası kurdu Hezarfen’de. Gelecek sefer eğer yine böyle çok sıcak bir döneme denk gelirse, gölge yaratacak çadırları artırmakta fayda olabilir.

Ama bir sorum var yetkililere. Acaba ana sahne, müzisyenler açısından güneşi doğrudan görmeyecek şekilde konumlandırılamaz mıydı? Çünkü gündüz saatlerinde sahneye çıkanlar, yakıcı güneşin altında perişan oldu. Neyse ki o sırada bunalan dinleyiciler, zaman zaman sahne görevlilerinin hortumla püskürttüğü suyla nefes alıyordu.

Bu yıl öncekilerden farklı olarak dört ayrı sahne kuruldu festivalde. Heavy metalden hardrock’a, alternatif rock’tan elektronik müziğe kadar birçok farklı müzik türünü yerli ve yabancı gruplardan dinleme olanağı vardı. İlk gün Çilekeş ve Kurban’ın ardından İngiliz indie rock dörtlüsü The Kooks sahnedeydi. Dinleyicilerle iletişimi zayıf, enerjisi düşük, vasat bir performanstı.

MOTÖRHEAD SONUNDA İSTANBUL'DA

Ülkemizde geniş bir hayran kitlesine sahip olan Duman, kendisinden bekleneni vererek festivale hareket getirdi. Şarkılarına dinleyicilerin hep birlikte eşlik etmesi coşkuyu artırdı.

Günün en merakla beklenen gruplarından birisi, metalin önde gelen ismi Motörhead’di. Grubun efsane vokalisti ve basçısı Lemmy’yi sonunda Türkiye’de gördük.

1998’de sadece 32 bilet satıldığı için iptal edilen İstanbul konseri tarihe “Motörhead Faciası” olarak geçmişti. Rock’n Coke konseri, o faciayı tarihe gömdü. 66 yaşındaki Lemmy güçlü performansıyla bir kez daha herkesin saygısını kazanırken; Limp Bizkit, enerjik performansıyla katılımcıların çoğunluğu tarafından ilk günün en iyisi ilan edildi.

SKUNK ANANSIE'DEN MÜKEMMEL ŞOV

Benim en çok görmek istediğim konserler 2. güne toplanmıştı ama farklı sahnelerdeki çakışmalar yüzünden bir bölümünü izleyemedim.

Skunk Anansie, heavy metali siyahi feminizmin öfkesiyle buluşturup "clit-rock" adını verdiği dinamik müziğiyle festivalin en iyi ikinci performansını gerçekleştirdi. Solist Skin’in fantastik sahne kostümü, seyircilerin üzerine atlayıp şarkısını onların elleri üzerinde söylemesi görülmeye değerdi. Sahneye çıktığı andan itibaren festivalin performans kalitesini oldukça üst düzeyde çekti Skunk Anansie. Yürekten alkışladık, takdir ettik.



Ancak onun arkasından çıkan Paolo Nutini, Skin’in ateşlediği festival heyecanını söndürdü. Soul, folk, pop rock karışımı müziğini seven de epeyce var ama doğrusu Nutini keşke ana sahnede çıkmasaydı ya da Skunk Anansie’den önce çıksaydı diyorum.

Moby ile röportajım olduğu için görmeyi çok istediğim Beach House'u kaçırdım ama Mogwai konserine son anda yetiştim. Enstrümantal rock’ın sürükleyici tınılarına kapılarak dinledik grubu. Yeni Melek’teki konserlerindeki kadar sert bir sound yoktu festivalde. Kısa ama doyurucu bir konserle festivalin en iyileri arasına girdiler.

Ana Sahne’de Travis başlamıştı o sırada. Britpop’u çok sevmeme karşın Travis’e hiç yakın olmadım. Ancak ülkemizde hayranı çok. Sıcak ve neşeli performanslarıyla festival alanında genel bir mutluluk yarattıklarını gözlemledim.

MOBY'DEN GÖRKEMLİ KAPANIŞ

Ama gecenin asıl yıldızı Moby’ydi. “God Moving Over the Face of Waters”ın girişindeki piyano melodisi duyulduğu anda büyülü bir etki yarattı alanda.

Porcelain”, “Extreme Ways”, “Bodyrock”, “Honey”, “Why Does My Heart Feel So Bad?”, "Go", "Lift Me Up", "Beautiful", "We Are All Made of Stars", "Disco Lies", "In This World", "Natural Blues" gibi en sevilen şarkılarını çalarak 1.5 saatlik mükemmel bir konser verdi.

Yeni çıkan "Destroyed" adlı albümünden konser boyunca uzak duruşu ilginçti aslında. Albümdeki pek çok şarkı festival havasına uymacak kadar yavaş ritimli ve dingin olduğu için olabilir ama ben en azından "After"ı çalar diye düşünüyordum, çalmadı. "Konserlerde kendimi seyirci yerine koyup en çok neleri dinlemek isterdim diye düşünüyorum. O nedenle en sevilen şarkıları çalıyorum" diyor Moby.

Kendisine vokalde eşlik eden olağanüstü güzel sesli Joy Malcolm’ı ayrıca anmak gerekir. Bis için geri geldiklerinde “Feeling So Real”i çaldılar. Bir festivali heyecanın doruğunda bitirmek istiyorsanız, kapanışı alanı dev bir açık hava diskosuna döndüren Moby’ye yaptırın. Tek kelimeyle unutulmaz bir sondu Rock’n Coke için.

Fakat Moby konserinin gece 2 civarında bitişi, ertesi gün iş günü olması nedeniyle bazı festivalcilerin Travis'ten sonra ayrılmasına neden oldu. Moby'yi daha önce defalarca canlı izlemiş birisi olarak ne göreceğini tam olarak tahmin edemeyenlere öneride bulunup, "Yapmayın, Moby konseri kaçırılmaz" dedim ama onlar da haklılardı. 2'de Hezarfen'den çıkıp eve dönmek neredeyse sabaha karşı saat 4'ü buldu. Festivalin bitişi pazar gecesi olduğu düşünülerek o kadar geç saate bırakılmasa daha iyi olurdu kanımca...

Sonuçta farklı zevklere hitap edebilen güzel bir festivaldi Rock'n Coke 2011. Emeği geçen herkesi kutlar, 2013'te devamını dileriz. Keşke her yıl yapılabilse...

Moby-Bodyrock (Rock'n Coke performansı) - Uploaded by harunelibolca

-

16 Temmuz 2011 Cumartesi

“İnsanlar kendilerini zorlamayacak müziği tercih ediyor”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Temmuz 2011

Glasgowlu rock grubu Mogwai Rock’n Coke’un konuğu

Yılın en heyecanla beklenen etkinliklerinden birisi Rock’n Coke, bu yıl sahneyi yeniden kurdu. 2010’da iki yılda bir düzenleneceği açıklanan festivalin bu yılki programında yer alan gruplardan birisi, enstrümantal rock’ın başarılı gruplarından Mogwai.

Daha önce 2006’da Phonem By Miller kapsamında Yeni Melek’te sahneye çıkmıştı grup. Bu defa 17 Temmuz Pazar akşamı daha iyi bir ses düzeninde Hezarfen Havaalanı’nda dinlemeyi umuyoruz. Beş kişilik grubun üyelerinden Barry Burns konser öncesi sorularımı yanıtladı.

Bu yıl çıkan “Harcore Will Never Die, But You Will” adlı albümünüzde kullandığınız enstrümanlar ve sesler açısından herhangi bir değişiklik oldu mu?

Dergilere bagetle vurarak çıkardığımız birtakım garip sesler var. Ayrıca bilgisayarla elde ettiğimiz gürültülü sesler öncekilerden daha fazla.

Yeni albüm dinleyici açısından Mogwai’nin farklı esin kaynaklarını ortaya koyan bir belge gibi. Kayıt süreci sizin için nasıldı? Bu dönemde temel esin kaynaklarınız ne oldu?

Genel prosedüre uygundu her şey. İçimizden birisi bir fikir ortaya atarken diğerleri de kendi üzerine düşeni yaptı. Bir şarkının nasıl ortaya çıkacağına ilişkin bir yol yok; ilk başta herkes bireysel çalışır. Hepimiz Glasgow’da, hatta Britanya’da yaşamadığımız için internet çok önemli bir rol oynadı. Belli bir esin kaynağı söyleyebileceğimden emin değilim. Çünkü her şey bilinçli bir şekilde gelişmiyor, kendiliğinden oluyor.

Vokalsiz müzik yapmak konusunda ne gibi zorluklar ya da kolaylıklar söz konusu? Parçalardaki duyguyu ortaya koymak için belli yollarınız var mı?

Biz hep bu şekilde çalıştık. Bu nedenle vokal içeren şarkılarla bir kıyaslama yapmak olanaksız. Şarkılarımıza herhangi bir duygu yüklemesi yapmaya çalışmıyoruz; bu dinleyicinin deneyimleyip ortaya çıkaracağı bir şey. Müziği nasıl yaptığımızı anlatmak çok zor, çünkü hiçbir sırrımız ya da kuralımız yok.

Yeni albümdeki “Mexican Grand Prix”, daha önceki çalışmalarınıza benzemeyen farklı bir parça. Ayrıca “Mr. Beast”ten bu yana ilk kez bir Mogwai albümünde vokal duyduk. Bu parçanın gerisindeki düşünce neydi?

Şarkı sözlerini biz yazmadık. Vokalleri üstlenen arkadaşımız Luke Sutherland yazıp söyledi. Bariz bir Alman soundu var, bizim için de yeni bir şey. Parçayı kaydettikten sonra Luke’dan üzerine gitar kısmını çalıp eklemesini rica ettik. Ama o vokal eklemeyi tercih etti, bizim de hoşumuza gitti. Böyle ortaya çıktı parça.

"MÜZİĞİN NEDEN MUTLAKA GÖRSELLİKLE İLİŞKİLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ ANLAMIYORUM"

Şarkıları yazarken, aklınızda herhangi bir imaj ya da tema oluyor mu, yoksa onları sadece müzik olarak mı düşünüyorsunuz?

Aklımızda herhangi bir imaj olmuyor. Aslında birisi çıkıp müzik yaparken aklında belli imajların olduğunu söylediğinde zaten ben ona inanmıyorum. Müziğin neden mutlaka görsellikle ilişkilendirilmesi gerektiğini de anlamıyorum. Beşimizin görüp ortaya koyduğu bir şey ya da ortak bir tema yok. Bu sadece müzik ve biz birlikte çalmaktan zevk alıyoruz.

Grubun içinde “de facto” bir lider var mı?

Hayır, inanılmayacak kadar demokratik bir grubuz. Bazılarımız röportaj vermekte daha iyi olduğundan diğerlerine göre medyada daha çok görünür ama belli bir lider yok. Bu kadar uzun zaman arkadaş kalabilmemizin de nedeni bu bence.

3.5 dakikalık şarkı kalıbına uymaya çalışmadığınıza göre bir şarkının tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?

Hiçbir fikrim yok! Sanırım herhangi bir şey eklemeye gerek duymadığımızda karar veriyoruz. Kayıt yaparken şarkının içinde çok fazla şey olup bitiyor, bir sürü faktör giriyor işin içine. İşte o anda prodüktör yardımı gerekiyor.

"İNSANLAR POP'U SEVİYOR"

Şarkı adlarına nasıl karar veriyorsunuz?

Her zaman saçma isimler olur bunlar. Gazetede gördüğümüz bir haber, arkadaşların söylediği bir şey ya da herhangi bir şaka gibi...

İnsan enstrümantal müzik dinlerken bir anda önünde yepyeni bir dünya açılıyor gibi hissediyor. Ancak yeni albümünüzün Amazon’daki tanıtım yazısında, “Herkes Mogwai’yi anlamaz, onları müthiş yapan da budur” diyor. Mogwai’nin dünyasına girmek çok kolay değil diyebilir miyiz? Öyleyse, bunun nedeni şarkı sözü olmaması mı başka bir şey mi?

İnsanlar pop’u seviyor. Kendilerini zorlamayacak müzikleri tercih ediyorlar. (Yine de bir kısım pop müzik de çok iyi, sanırım bunlarla aynı kategoride değiller.) Ayrıca insanlar sözlerine eşlik edeceği şarkıları seviyor. İçinde bulunduğumuz dönemde enstrümantal ya da dinleyiciden çaba bekleyen müziğe bir şans verilmesi zor. Bunun için sabır gerekir ama insanlar bu sabrı göstermemeyi tercih edebilir. Öyle olsun bakalım!

Stuart Braithwaite bir keresinde, “Herkes Mogwai Young Team’i sevdiği için mutluyum, ama yaptığımız en iyi albüm olduğunu düşünmüyorum” demişti. Bir süre önceyse, o albümün tam bir felaket olduğunu söyledi. 2008’de ise, “Şimdi dinleyince o albümden gerçekten gurur duyuyorum” dedi. Sizin bu albümle ilgili şu anki düşünceniz ne?

Seviyorum ama grubun geri kalanını o dönemde tanımak dışında benim albüme hiçbir katkım yok. 8-9 yıldır hiç dinlemediysem de sadece bu nedenle Young Team’i çok seviyorum.

"POST-ROCK APTALCA BİR İFADE"

Bazı gruplar post-rock grubu olarak anılmaya itiraz ediyor. Sizin tavrınız ne?
Rock grubu denilsin yeter. Post-rock aptalca bir ifade. Bizim için hiçbir anlamı yok.

Hardcore Will Never Die But You Will”in özel paketinde 23 dakikalık film müziği içeren bir ek CD yer alıyor. Douglas Gordon ve Olof Nicolai’nın “Monument for a Forgotten Future” adlı yerleştirme çalışması için yaptığınız müzikler var içinde. Bu proje nasıl başladı? “The Fountain” adlı film için yaptığınız müzikten ne açıdan farklıydı?

Douglas’la daha önce Zidane filmini yaptık. Berlin’de bana çok yakın bir yerde yaşıyor. Bu nedenle iyi arkadaş olduk. Bir gün bana yeni projesi için müzik yapıp yapamayacağımızı sordu. Tabii biz de bu fırsatı kaçırmadık. Gerçekten çok iyi bir sanatçı, ayrıca projesi de ilgimizi çekti. The Fountain tamamen farklıydı. Orada yaptığımız şey, diğer müzisyenlerin yaptığı müziğe göre bizden bekleneni çalmaktı. Çaldığımız bölümlerin bir kısmını kullandılar. Hiç hoşuma gitmedi oradaki çalışma. Aslında şimdi düşününce... grubun geri kalanı için konuşamam ama doğrusu ben nefret ettim.


Bazı röportajlarda Avrupa turnenizde sahnede size özel videoların eşlik edeceğini söylemiştiniz. İstanbul’da da olacak mı bu?

Emin değilim ama öyle sanıyorum. O videolar, insanların bizim aptal yüzlerimize bakmasını engelliyor.





-

26 Temmuz 2009 Pazar

The Prodigy: “Dinozor Değiliz”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Temmuz 2009

Geçen hafta İstanbul Park'ta Rock’n Coke'un altıncısı yapıldı. İlk gün gece yarısı 00.45'te sahneye çıkan The Prodigy de, kalabalığı coşturan gruplardan biriydi.

Konserin hemen öncesinde grubun üyeleri Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality ile kuliste sohbet ettik.

MÜZİĞİN KATI KURALLARI YOK

Mart ayında New York konserinize gelmiştim. Dinleyiciler arasında genç bir Asyalı çift vardı. İşin ilginci, 6 aylık bebekleri de yanlarındaydı. Çok yaygın bir dinleyici kitleniz olduğunu biliyorum ama o kadarı da garipti...

Liam: Gerçekten bebek mi vardı? The Prodigy 'nin müziği kesinlikle bebeklere uygun değil!

Dinleyici kitlenizin son derece karma bir karakteri var. Bunun nedeni ne?

Maxim: Biz hep sınırlara karşı olduk. Müziğimize de bunu yansıttık. Bunun etkisi olabilir.

Keith: Sahneye en yakın yerler her zaman en ateşli hayranlarındır. Onların arkasında herkes yer alabilir. Biz konserimize gelecek insanlar için herhangi bir kural belirlemiyoruz.

Bu sorum Keith’e. “Konserdeki kalabalıklar benim yakıtım,” dediğinizi okumuştum. Konser dinleyicisi ile aranızda nasıl bir ilişki var?

Keith: Dediğim doğru değil mi? Dinleyici yaptığınız müziğe tepki veriyor. Onlardan aldığınız enerjiyle daha canlı çalmaya başlıyorsunuz.

Maxim: Ortaya çıkan enerjiyi paylaşıyoruz. Müzik statik bir şey değil. Bir konserin dinamizmini belirleyen en önemli faktörlerden biridir dinleyici tepkisi. Onu hissedemediğinizde, siz de karşılık olarak fazla bir şey veremezsiniz.

Gelecek yıl 20. yıldönümünüzü kutlayacaksınız. Geriye dönüp baktığınızda, bütün bu dönem içinde kendinizle en çok gurur duyduğunuz şey ne?

Liam: İşler kötü gittiğinde bile gitmek istediğimiz yoldan hiç dönmedik. Bu ilkeden hiç vazgeçmedik.

Maxim: Daha iyisini başarabilmek için gerektiğinde ödün verebildik ve böylece yolumuza devam ettik.

The Prodigy, Big Beat akımının yaratıcılarından biri olarak elektronik müziği en çok etkileyen gruplardan biri. Bu türün bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

Liam: Oldukça güçlü. Çok iyi albümler çıkıyor, başarılı gruplar var. Birçok rock grubu, elektronik müziği de işin içine katan çalışmalar yapıyor. Bize göre müziğin katı kuralları yok. O nedenle bunların olması sevindirici. Bugün eski rave kültürünün varlığından söz etmek olanaklı değil, ama hâlâ yeraltında süren deneysel çalışmalar var. Bu da sağlıklı bir durum.

“SADECE KENDİMİZE KARŞI SORUMLUYUZ”

Placebo’nun solisti Brian Molko, “The Prodigy, punk etkisindeki çoğu gruba göre tavır olarak daha punk,” demişti. Katılıyor musunuz buna?

Liam: Pek değil. Bu bir övgü tabii, ama müziğimizle ilgili değil. Yalnızca bir tavır olarak söz konusu olabilir, değil mi Keith?

Keith: Evet, doğru... Bizim için önemli olan inandığımız yoldan dönmemek. İşimizi kendi bildiğimiz yöntemlerle yapıyoruz. Başkası bizim için ne düşünecek diye endişelenmiyoruz. Sadece kendimize karşı sorumluyuz. Biz ruhumuzu asla satmadık.

Liam: Bu, grubun kabul ettiği etik bir kural...

“The Fat of the Land”, 90’ların gençliğini etkileyen en önemli albümlerden biriydi. Yayımlanışından 13 yıl sonra onu yeniden dinlediğinizde nasıl buluyorsunuz?

Liam: Çok etkili şarkılar var orda ama bana göre bütünlüğü olmayan bir albümdü o. Bazı sivri yönleriyle öne çıkmıştı. Oysa yeni albümümüz, kendi içinde çok daha uyumlu bir bütünlük taşıyor.

Keith: Geçmişte bizi temsil eden bazı şeyleri geride bıraktık...

Onları geride bıraktıysanız, geldiğiniz yeni yer neresi?

Keith: Demek istediğim, geçmişte yaşayamazsınız. Yenilikler yapabilmek için eskileri aşmanız gerekir. Biz rave kültürünün içinde ortaya çıktık, fakat dinozor gruplardan değiliz. Günü yakalamak istiyoruz. Ama bunları söylerken, o albümün önemini azaltmaya da çalışmıyorum.

Maxim: BBC Radio 1 geçenlerde bir yayınında albümün tümünü çaldı. Hâlâ çok etkili bir albümdür. Yayımlandığı zaman aldığı tepkileri düşünürseniz, bugün tümüyle çalınıyor olması hayli ilginç.

Bu sorum da Keith’e. Firestarter ilk yayımlandığında büyük tepki aldı. Hatta bazı televizyon kanalları klibi göstermeyi reddetti. Görüntünüz nedeniyle koparılan fırtına için bugün ne diyorsunuz?

Keith: Sadece gülüyorum. Olanları hiç anlamadım. Bana göre hepsi saçmalık...

Liam: Keith, o fırtınanın koparıldığı zaman da şimdikiyle aynı insandı...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Eğrisiyle Doğrusuyla Rock'n Coke


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2009

Türkiye’nin en büyük açık hava etkinliği Rock’n Coke, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul Park’ta yapıldı. Önce olumsuz eleştirilerimi belirtip, sonra alkışladıklarımı yazacağım.

Bu sene mekan olarak Hezarfen Havaalanı yerine İstanbul Park’ın seçilmesi, iyi bir tercih olmadı. İstanbul Park, motor sporları açısından dünyanın en iyi pistlerinden birisi olabilir; ama asfalt zeminin bir müzik festivalinin ruhundan bir şeyler alıp götürdüğü kesin.

Bunun dışında, parlak ışıklarla bezeli oyun alanları da, rock festivalinden daha çok bir fuarı andırıyordu.

Ama mekanın fizik şartları ile ilgili asıl önemli sorun, ana sahnede çalan müziğin alternatif sahnedeki müziği bastırmasıydı. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, gelecek yıl mutlaka bir çözüm bulunması gerekir.

Festival katılımcılarının yakındıkları bir diğer konu da, bilet fiyatlarının ülke standartlarında pahalı oluşuydu. Çünkü bu tür festivallerin asıl hedef kitlesi üniversite gençliği. Fakat onlar bilet ücretini karşılayamayınca, festivalin izleyici kitlesi dramatik bir şekilde değişiyor. Nitekim hafta sonunda İstanbul Park’a müzik için değil sosyalleşmek için gelen epeyce insan vardı.

Ana sahnenin karşısına yerleştirilen dev sponsor çadırı, sahnenin birçok açıdan görülmesini engelledi. Bu da genel tepki alan uygulamalardan biriydi.

Performans sıralamasında bazı tercihlerin doğru olmadığını da söylemek gerek. Ülkemize ilk kez gelen ünlü alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın Duman’dan önce sahneye çıkmasının nedenini kimse anlayamadı.

Festivalin Yıldızı Janelle Monae

En anlaşılmaz olansa, Janelle Monae alternatif sahneye çıktığında aynı anda ana sahnede Kaiser Chiefs’in olmasıydı. İkisini de ilk kez dinleme şansını bulan dinleyici, tercih yapmak zorunda kaldı. Bu durumda, birçok kişi, herhalde “ana sahne daha önemli” diye düşünerek Kaiser Chiefs’i dinlemeye gitti ve festivalin en iyi performansını kaçırdı.

Janelle Monae, bu yıl Rock’n Coke’da dinlediğim en etkileyici isimdi. Michael Jackson’ı anmak için taburenin üstüne çıkıp, onun en sevdiği “Smile” adlı şarkıyı söyledi. Sonra da çok başarılı bir Moonwalk denemesi yaptı. Ama o muhteşem sesiyle söylerken, ana sahneden Kaiser Chiefs’in inleyen gitarları karıştı müziğe...

Janelle Monae’ye Prince’in kadın versiyonu diyorlar, Amerika’nın Shirley Bassey’i diyenler de var. Ne denirse densin ama kesinlikle olağanüstü bir yetenek. Festival yetkililerine Monae’yi İstanbul’a getirdikleri için teşekkür borçluyuz.

İki gün boyunca vasat olanların yanı sıra, tatmin edici performanslar da dinledik. Linkin Park, güçlü yorumuyla herkesi etkiledi. Dinleyicilerin şarkılara hep bir ağızdan eşlik edişi, festival ortamına canlılık getirdi.

Birinci günün sonunda gece yarısı sahneye çıkan The Prodigy, ülkemizde daha önce konser vermesine karşın yine büyük ilgiyle karşılandı ve festival alanını adeta ateşledi. O ana kadar asfalt üzerinde oturanlar, grubun çılgın ritimlerine dayanamadı ve ayağa kalkıp dansa başladı.

Festivali düzenleyenler bir diğer övgüyü de, Nine Inch Nails konusunda hak ediyor. Sonunda bu efsane grubu İstanbul’a getirmeleri, rock dinleyicisini çok memnun etti. Ben onlar sahnedeyken, kuliste The Prodigy röportajını beklediğim için, performansın önemli bir bölümünü çok üzülerek kaçırdım...

Yorucu ama müzikle dolu güzel bir hafta sonuydu. Katkıda bulunan herkese teşekkürler...

26 Nisan 2009 Pazar

Bir The Prodigy Konseri


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Nisan 2009

Yaz yaklaşırken, bu yıl ülkemizde konser verecek konuklar da birer birer açıklanmaya başladı. Bunların arasında heyecanla beklenen gruplardan birisi de The Prodigy. 1990’larda breakbeat ve punk rock unsurlarını birleştirerek büyük başarı kazanan İngiliz grup, temmuz ayında Rock’n Coke kapsamında İstanbul’a geliyor.

Elektronik müziğin dehalarından biri kabul edilen programcı Liam Howlett ile karizmatik vokalistler Keith Flint ve Maxim Reality’den kurulu ekip, daha önce 1998 ve 2004’te de İstanbul’da konser vermişti.

The Prodigy, şu sıralarda, geçtiğimiz ay yayımlanan beşinci albümü “Invaders Must Die” için çıktığı dünya turnesini sürdürüyor. Onları İstanbul’a gelmeden, turnenin New York ayağında yakaladım!

KONSERDE 6 AYLIK BİR BEBEK!

Manhattan’daki Roseland Ballroom’da gerçekleşen konser için 52. Sokak’a gittiğimde, grubun hayranlarının oluşturduğu uzun bir sırayla karşılaştım. O geniş sokak yeterli olmamış, Broadway Caddesi’nin üzerine taşmışlardı.

Binanın kapısına yaklaşır yaklaşmaz, iriyarı bir görevli tarafından durduruldum. O anda, EMI Türkiye’den Arzu Güldiken’e yürekten teşekkür ettim. Çünkü adımı konseri izleyecek basın listesine yazdırmıştı. Görevliye durumu anlatıp içeri girince, sahneyi iyi görebileceğim bir yer bulabildim.

Şunu söylemeliyim ki, New York’ta gittiğim en garip konserlerden biriydi. Daha önce The Prodigy konserine gidenler bilir; konserden öte bir tür rave partisidir bu. (80'lerde, özellikle acid house akımı ile bir altkültür fenomeni olarak gelişen, hızlı ve tekrar eden ritimler eşliğinde ışıkların kullanıldığı, uzun süreli dans partileri.)

O gece de, hem 20’li yaşlarında gençler vardı, hem de 40’larını sürenler... Yüzü boyalılar, punk saçlılar, sanki pazar yürüyüşüne çıkmış gibi sıradan görünenler, her türden insan gelmişti. Ama 6 aylık bebekleri ile gelen Tayvanlı bir ikili, gariplikte herkesi gölgede bıraktı...

Sağ tarafıma bir baktım ki, bir bebek arabası ortada duruyor, baba elleri havada dans ediyor, anne biberonla bebeğin karnını doyuruyor... Kocaman arabayla salona nasıl girdiklerini hiç anlamadım. Bir bebek için son derece uygunsuz bir ortamdı; her şeyden önce, ses düzeyi, insanın kulak zarlarını titretecek kadar yüksekti ...


“FIRESTARTER” HEP BİR NUMARA

The Prodigy sahnede görününce, yarattıkları etkiyi anlatmak olanaksız. Yeni albüme adını veren ilk şarkıyı çalmaya başladıklarında, çığlıklar birbirine karıştı. Çılgın ritimlere uyan ışıklar yanıp sönerken, salondakilerin havaya kalkan elleri görülmeye değerdi.

Arkasından ikinci single “Omen” geldi. Yeni albümün soundu, bu kez de çok enerjik. 1997’den beri grubun üç üyesini de tekrar bir araya getiren ilk çalışma olması da, hayranları arasında büyük bir heyecan yaratmış durumda.

Foo Fighters’dan Dave Grohl’un bateride eşlik ettiği “Run With the Wolves” ise, rock severleri memnun etmiş gözüküyor. Fakat yine de, “Invaders Must Die”ın, 1997 tarihli olağanüstü albüm “The Fat of the Land” gibi çığır açmadığı kesin...

Nitekim, konserde de arka arkaya çaldıkları yeni şarkılarla hava ısınıyor; ama herkesin beklediği “Firestarter”. Yayımlandığında haftalarca listelerin bir numarasında kalan o muhteşem şarkı duyulduğu anda, salonda adeta bir arbede yaşanıyor. Bir şarkının, yüzlerce insan üzerinde aynı anda bu kadar kuvvetli bir etki yaptığına, çok ender tanık olursunuz. Sanki hepsine elektrik verilmiş gibi!

Keith Flint, şarkının videosunda yaptığı, kendine özgü garip dansı, aynen sahnede de tekrarlıyor. Artık şaçları, o videodaki gibi kafasının iki yanından çıkan boynuzları andırmıyor.

Dansı ve bir deliyi çağrıştıran görüntüsü, bir zamanlar az gürültü koparmamıştı. Birçok televizyon kanalı, videoyu göstermeyi reddetmiş, radyolar şarkıyı çalmamıştı. Keith, bugün artık o tür bir saç kesimine ihtiyaç duymadığını, görüntüsü etrafında koparılan fırtınanın da saçmalık olduğunu söylüyor.

Elektronik müziğin küçümsendiği dönemde, dünya çapında rock yıldızı statüsüne ulaşan ilk rave grubu olmuştu The Prodigy. 90’lı yıllarda gitar rifflerini dans müziğine taşıyarak devrim yarattılar. Bugün o devrimin izinden gidiyorlar ama yeni bir şey eklemeden...

Konserin sonunda dinleyiciler, kulakları daha az duyar bir halde, enerjileri tükenmiş ama mutlu bir şekilde ayrılıyor salondan... Bebekleri ile gelen Tayvanlı aileye ne mi oldu?

Gece boyunca eğlendiler, ama konserin bitimine 15 dakika kala güvenlik görevlileri tarafından sorgulanmaya başladılar. Başlarına üşüşen televizyon kameralarından korkan anne, bebeğine sıkıca sarılmış ağlıyordu. İlk rave konserine gelen bebek ise, geceyarısında gözlerini kocaman açmış etrafa bakıyordu... Dedim ya, garip bir konserdi...

Translate