Mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2015 Cuma

"İNSANİ YARDIMLAR DIŞINDA HER TÜR ÖDÜLDEN NEFRET EDİYORUM"


31.1.2015

Barry Burns ile son konuştuğumda Mogwai “Hardcore Will Never Die, But You Will” adlı albümünün yayınlanmasının hemen ardından çıktığı dünya turnesinin ortasındaydı. 2014 grup için oldukça yoğun geçti. Sekizinci stüdyo albümleri “Rave Tapes”i yayınladılar, başarılı bir dünya turnesini tamamladılar ve son olarak üç yeni şarkı ile eski şarkıların remikslerinden oluşan yeni bir kısaçalar (Music Industry 3 - Fitness Industry 1) ile hayranlarını sevindirdiler. Kısa bir süre sonra yine yola çıkıp farklı ülkelerde konserler verecekler. 13 Temmuz'da Volkswagen Arena'da grubu bir kez daha İstanbul'da canlı dinlemeden önce Burns'e sorularımı yöneltme olanağı buldum.

Mogwai geçen yıldan bu yana çok yoğun bir dönem yaşıyor. Grubun bugünlerdeki ruh hali nasıl?


Koşuşturmaca hiç bitmiyor. Yapacak çok işimiz var; 40'lı yaşlarınıza yaklaştıkça böyle derler bilirsiniz. Her geçen gün daha da yoğunlaşıyoruz.

Pek çok ülkeyi kapsayan uzun bir turneye kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz? Bu kadar yoğun bir programa sahip olmak heyecan verici mi yoksa korkutucu mu?

Aslında epey korkutucu diyebilirim, çünkü turnedeyken adeta dış dünyadan kopuyorsunuz ve nihayet ara verdiğinizde yeniden normal hayata ayak uydurmanız gerekiyor. Yapabileceğiniz tek  hazırlık duruma razı olup, sağlığınızın hızla bozulacağı ve hayatınızın garip bir hal alacağı gerçeğini kabul etmek.

“Rave Tapes” oldukça kutuplaştırıcı bir albüm. Kimileri çok sevdi kimleri ise hiç sevmedi. Albümün daha fazla synth ağırlıklı soundunu düşündüğünüzde sizce grup için bir dönüm noktası olacak mı?

Bilmiyorum, belki de. Her zaman farklı şeyler denemeye çalışıyoruz; dolayısıyla bu albümü yapmak bize garip gelmiyor. Umarım bir sonraki albüm tamamen farklı olur.

"ÇALIŞMALARIMIZ HAKKINDA KENDİ DÜŞÜNCELERİMİZ DAHA ÖNEMLİ"

Yaptığınız çalışmalar açısından baktığınızda sizin için daha önemli olan şey nedir? Hayranlarınızın görüşleri mi yoksa yaratıcı çalışmanın kendisi ve onun hakkındaki kendi düşünceleriniz mi?

Kendi düşüncelerimiz çok daha önemli. Bir işi yapan insanın o iş hakkındaki görüşleri bence daha doğrudur. Dinleyiciler her zaman çeşitli grupları dinleyip hayal kırıklığına uğrayabilir, ama müzisyenler yaptıkları kötü bir işten ötürü sonsuza dek gerçek bir hüzün yaşar.

“Rave Tapes”de pek alışık olunmayan bir durum var. Vokal içeren şarkı da yer alıyor albümde. Gerçek anlamda enstrümantal olmayan tek parça “Blues Hour” ve vokali Stuart Braithwaite üstleniyor! Bu şarkıda vokale yer verme fikri nasıl gelişti ?

Bir enstrümantal şarkı o haliyle bitmiş gibi hissettirmiyorsa, vokallere, ses kodlayıcılara (vocoder) veya ses örneklerine yer vermeyi deniyoruz. Yani aslında sığınacak son liman gibi bir şey.

Açıkçası, harika melodisine rağmen “The Lord Is Out of Control” isimli şarkıda sevmediğim bir şey var ve bu da vocoder ile işlenen vokal. Naçizane düşünceme göre, bu Daft Punk esintili vokaller Mogwai'nin müziğine pek de uymuyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

3. albümümüzden bu yana vocoder kullanıyoruz, bu nedenle ne demeliyim bilemiyorum. Müziğimizin diğer enstrümanlar kadar önemli bir parçası. Ama herkesin bunu beğenmesini beklemiyorum. Örneğin ben de saksofonun sesinden nefret ederim, ama bu sadece benim görüşüm.

Yeni kısaçalarınız “Music Industry 3 - Fitness Industry 1” de vokal içeren bir şarkıyla başlıyor. Mogwai şarkılarında vokaller genellikle yüksek ses seviyesinde kullanılmıyor ama “Teenage Exorcists” isimli yeni şarkınızda, vokal bölümleri şarkıya dinleyicinin eşlik etmesini sağlayacak bir yaklaşımla daha yüksek tonda kullanılmış ve dikkat çekici sözler her zamankinden daha belirgin, daha farklı bir tınısı var. Sizi bu tür bir değişime yönlendiren ne oldu?

Vokallerin arka planda kalmasından sıkılmıştık ve bir değişiklik yapma fikri çok cazip geldi. "Neden biraz daha "sesli" bir pop şarkısı yapmayalım?" dedik. Ama bunu bir daha yapar mıyız, onu bilemiyorum.



"POPÜLARİTEMİZ HİÇBİR ZAMAN ŞU ANKİNDEN FAZLA OLMAYACAK"

Sizce bu durum gruba yeni bir dinleyici kitlesi kazandırır mı?

Muhtemelen hayır. Aslında bu harika olurdu tabi ama popülaritemiz hiçbir zaman şu ankinden fazla olmayacak.

Bazı Mogwai hayranları, yeni kısaçaları şimdiye kadar yayınladıklarınız arasında en kolay dinlenebilir olan diye yorumluyor.  YouTube'da “Teenage Exorcists” için çekilen video klibe yapılan bazı yorumları okudum; hayranlarınız bu yeni sound konusunda yine kutuplaşmış görünüyor. Bazıları bunun Young Team'den bu yana yapılan en iyi çalışma olduğunu söylerken, bazıları da ana akıma uyduğunuz görüşünde. Bu karşıt fikirleri nasıl yorumluyorsunuz?

Yeni bir şeyler denemek zorundasınız ve yenilikler her zaman herkesi mutlu etmez. Herkesi mutlu edebilmeyi başarabilmiş bir grup veya müzisyen olduğunu sanmıyorum.

Altı şarkılık bu EP 'deki yeni şarkılardan biri de “HMP Shaun William Ryder” adını taşıyor. Bunun hikâyesi nedir?

Aslında "Rave Tapes" ile pek örtüşmeyen bir şarkı olsa da onunla aynı dönemde kaydedildi. Başka pek çok ekstra şarkımız vardı. Şarkı adının ise hiçbir anlamı yok. Şarkıya neden bu adı verdiğimizi bile hatırlamıyorum.

“Les Revenants” adlı TV dizisini izlemedim ama bence orijinal soundtrack albümü 2013'ün en iyi albümlerden biriydi. Daha önce film sektöründe Darren Aronofsky'nin "The Fountain" adlı filminin müziğine katkıda bulunmuştunuz, Douglas Gordon'ın "Zidane" belgeseline müzik yaptınız ancak “Les Revenants” bir TV dizisi. Bunun ortaya çıkma süreci nasıldı?

Darren için müziği biz yazmamıştık, sadece Clint Mansell'ın yazdıklarını yorumlamıştık. Bu kez bize hikâyenin konusu ile bazı görselleri (ve az miktarda video) verdiler. Böylelikle dizinin genel atmosferinin nasıl olacağını hayal etmeye çalıştık. Yani bir nevi karanlıkta hareket etmeye çalıştık.

Bir besteci bir taraftan film müziği için yeni fikirler geliştirirken diğer taraftan yönetmenin isteklerine yanıt verebilmeyi nasıl başarıyor?

Bu aslında çalıştığınız kişi konusunda ne kadar şanslı olduğunuza bağlı. Les Revenants'ta her şey harikaydı, çünkü bize her konuda güvendiler ve ortaya çıkması gereken sound konusundaki vizyonumuzu paylaştılar. Diğer projelerde ise âdeta kâbus yaşamıştık.

Film müzikleri konusunda ilginç olan şey, örneğin bir korku filmi seyrederken müziği kapadığınızda duygunun önemli bir bölümünün kaybolması. Siz genel olarak görüntüyü destekleyen müzikleri mi yoksa onu tamamen değiştiren soundtrack'leri mi seviyorsunuz?

Bence bir filmin müzik editörü işinde çok iyi olmalı. Açıkça söylemek gerekirse, sessizlik de en az müzik kadar etkili olabilir. Bu sadece müziği ne zaman kullanıp ne zaman kullanmayacağınızı bilmekle alakalı.

Hayran olduğunuz film müziği bestecileri var mı? Şimdiye kadar gördüğümüz binlercesi içinde hangi sountrack'ler/orijinal film müzikleri favoriniz?

Clint Mansell, John Carpenter ve Ennio Morricone'nin çalışmaları ilk aklıma gelenler. Carpenter'ın "Assault on Precinct 13" filmindeki çalışmasını gerçekten çok beğeniyorum.

Dikkatinizi çeken ve mutlaka çalışmak isteyeceğiniz yönetmenler var mı?

Yönetmen isimlerini pek hatırlayamam açıkçası ama ilgi çekici bir proje olduğunda buna bir katkı sağlamak isteyeceğimizi söyleyebilirim.

Mogwai'de geçen yaklaşık yirmi yılın ardından, müzik yapmanın sizi en çok heyecanlandıran unsurunun ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Yazılım tabanlı enstrümanlar yerine mekanik enstrümanlardan keyif alıyorum. Aslında her ikisinin de keyif veren yanları var, ama fare veya dokunmatik yüzey olmadan çalabildiğiniz donanım tabanlı enstrümanlar çok daha zevkli.



"UMARIM İNSANLAR GELECEKTE MÜZİKLERİNİN KONTROLÜNÜ ELLERİNDE TUTABİLİR"

Müzik endüstrisine bugün giriyor olsaydınız nereden ve nasıl başlardınız? Kendi bağımsız plak şirketini kurmuş bir müzik grubunun üyesi olarak, müzik endüstrisinin müziğe ilk başladığınız dönemden bugüne kadar nasıl bir değişim yaşadığını düşünüyorsunuz? 

Başkalarının yaptığını yapar ve kendi müziğimi kendim yayınlardım. Bu işe ilk başladığımızdan bu yana neler değiştiğini anlatabilmek için bir makale yazmam gerekir ve maalesef makale yazma konusunda hiç iyi değilim. Ama her şeyin baştan aşağı değiştiğini söyleyebilirim. Pek çok açıdan durum bugün daha iyi. Umarım insanlar gelecekte bizim şu an yaptığımız gibi müziklerinin kontrolünü ellerinde tutabilir.

My Bloody Valentine grubundan Kevin Shields verdiği bir röportajda Amazon veya iTunes'da olmadıkları için Mercury Müzik Ödülleri'nden men edildiklerini belirtmişti. Sizce Mercury Müzik Ödülleri'ne aday gösterilebilmek için büyük bir dağıtım ağında olmak veya Amazon ya da iTunes'da bulunmaya mecbur olmak adil mi? Bağımsız bir albüm çıkarabilmek elbette güzel ama Bandcamp'in bağımsız sanatçılar için iyi bir çözüm sunabildiğini düşünüyor musunuz?

Başkalarının bunu nasıl yaptığıyla pek ilgilenmiyorum, çünkü durum bizim için şu anda gayet iyi. Aslında ilgilenmemiz gerektiğinin farkındayım ama ilgilenmiyorum işte. İnsani yardımlar dışında herhangi bir şey için verilmiş her tür ödülden de açıkçası nefret ediyorum. Hiçbir müzisyenin müzik yaptığı için bir ödül hak ettiğini düşünmüyorum.

Müziğin günümüzdeki değeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hayatta kafayı dağıtmanın en iyi yollarından biri bence. Kulaklıktan müzik dinlemek bir süre için mutluluk sağlayabilir ve her şekilde müzik yapmak müthiş bir keyif. Bu hiçbir zaman değişmeyecek.


"EN BÜYÜK SORUN POP MÜZİĞİN JENERİK YAPISI"

Kısa bir süre önce Noel Gallagher bugün müziğin içinde bulunduğu durumu epey eleştirdi. Sektörü eskiden gerçek sanatçıların yönlendirdiğini şimdi ise müzik gruplarının sektöre girerek sadece "kendilerine söyleneni" yapmaya başladığını ve emekçi sınıfının müzik endüstrisinde söz hakkının kalmadığını belirtti. Kendisine katılıyor musunuz? Günümüzde müzik endüstrisinin en büyük sorunu nedir?

Noel'i çok severim, oldukça esprili ve akıllıdır. Bence müzik endüstrisinde herkesin söz hakkı var ama diğer her konuda olduğu gibi bazıları için bu söz hakkını kullanabilmek daha kolay oluyor. Bana göre en büyük sorun, çoğu pop müziğin jenerik yapısı. Pop müzik harika da olabilir ama son dönemlerde bana çok sıkıcı gelmeye başladı.

Bir sanatçının rolü her zaman değişime tabi. Sanatçıların günümüzdeki politik, sosyal, yaratıcılık vb. konulardaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz ve çalışmalarınızda bu rolleri nasıl yerine getirmeye çalışıyorsunuz?

Mogwai'de bu çok basit. Keyif almayı umduğumuz bir müzik yapıyoruz. Çoğu zaman değilse de bazen başarı kazanıyoruz ama hep yeni bir şeyler keşfetmeye çalışıyoruz. Bireysel olarak siyasi duruşlarımız olsa da müziğimiz hiç politik değil.

Son olarak, 2010 yılında Berlin’in Neukölln bölgesinde bir bar açtığınızı duydum. İskoç temalı barınızda en sevdiğiniz içki hangisi?

Bence eski usul iyi bir biranın yerini hiçbir şey tutmaz. Alman veya İskoç... bu köpüklü içkinin tadına herkes bayılıyor.

-

21 Ocak 2014 Salı

VEGAN LOGIC LIV - MOGWAI - 20.1.2014


20.01.2014 tarihinde Dinamo'da canlı yayınlanan ve Mogwai'ye ayırdığım Vegan Logic.

1- Mogwai - Get to France
2- Mogwai - Summer (Priority version)
3- Mogwai - Kappa
4- Mogwai - Take Me Somewhere Nice
5- Mogwai - Golden Porsche
6- Mogwai - Glasgow Mega-Snake
7- Mogwai - I'm Jim Morrison, I'm Dead
8- Mogwai - George Square Thatcher Death Party
9- Mogwai - San Pedro
10- Mogwai - Repelish
11- Mogwai - Heard About You Last Night
12- Mogwai - This Messiah Needs Watching
13- Mogwai - Nick Drake


15 Nisan 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 112: Sleep Party People - We Were Drifting on a Sad Song (Blood and Biscuits)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Nisan 2012

Sleep Party People’ı ilk dinlediğinde aklına hemen “Donnie Darko” gelenlerden biriyim. Richard Kelly’nin karanlık, garip, kışkırtıcı ve son derece ilginç filmi, bana göre tüm zamanların en yaratıcı filmleri arasında. Sleep Party People ise, multi-enstrümantalist Brian Batz’ın bir projesi. Danimarkalı müzisyen Batz, bütün şarkıları kendisi besteleyip, aletlerin büyük kısmını çalıyor ve kaydediyor, şarkı sözlerini de yazıp albüm prodüktörlüğünü yapıyor. Yani bir elinde 10 marifet olanlardan kendisi.

2010’da “Sleep Party People” adıyla yayımlanan ilk albümden sonra, dört müzisyenle birlikte oluşturdukları grupla Efterklang, Trentemoller ve The Antlers ile turneye çıktılar. Albüm sounduna göre konserlerde sergiledikleri daha sert ve güçlü performanslarıyla beğeni kazandılar. Canlı performanslarına ait videoları Youtube’a konulunca yoğun ilgi gördü ve daha ilk albümle önemli bir hayran kitlesi edindiler.

Sleep Party People ile “Donnie Darko”yu özdeşleştirmemin tek nedeni, grup elemanlarının konserlerde utangaçlıktan taktıkları tavşan maskesi değil; post-rock ile shoegaze karışımı, “dream-gaze” diye anlatılabilen ama tam bir nitelemesi yapılamayan müzikleri. Tavşan maskesi ilk fişeği çaksa da, insan müziği dinledikçe, gerçeküstücü bir anlayışı yansıtan filme bundan daha çok uyan bir müzik düşünülemez diyor.

Brian Batz’ın elektronik aletlerle işlenerek neredeyse ürkütücü bir tona erişen ince sesi, uyanık olma ile uykuya dalma arasındaki geçiş halindeki mırıldanmalar gibi. Sanki bir rüyanızda gittiğiniz partiyi görüyorsunuz; bazı görüntüler geçiyor zihninizden ama ne olduklarını net göremiyorsunuz. Böyle bir ruh halinin izdüşümleri var şarkılarda. Vokaller, bana kimi zaman Bon Iver’in kırılganlığını, kimi zaman da Sigur Ros’un yoğun melankolisini anımsatıyor.

Şarkılar, elektronik ile organik seslerin kaynaşmasıyla ambientvari bir havada başlayıp, gitar ve davulların girişiyle post-rock deneyselliğine geçerek ivme kazanıyor. Albümün açılışını yapan “A Dark God Heart”, “Melancholic Frog” ve “Heaven Is Above Us”ın belirleyici unsuru, Erik Satie’yi hatırlatan minimalist piyano ve yaylı tınıları. “Chin” ve “We Were Drifting on a Sad Song”da ise, elektro pop/disko soundu devreye giriyor.

Ancak ilginç olan nokta, albüm boyunca şarkıların başıyla sonu arasında sound konusundaki belirsizlik. Şarkılar kendi içinde de değişim gösterip, aniden tamamen farklı bir kulvara da dönebiliyor. Erik Satie gibi başlıyor ama Sigur Ros ya da Mogwai gibi sonlanabiliyor.

Bir kaleidoskopun içine baktığınızda gördüğünüz renk ve imaj çeşitliliği karşısında adeta hipnotize olmanız gibi, bu albümü dinlerken de ses karmaşası içinde aynı duyguyu yaşıyorsunuz. Ancak bu dağınık, bütünlükten yoksun bir karmaşa değil. Burada karmaşayı olumlu anlamda kullanıyorum. Organik ile dijitali birleştiren, karanlık ama depresif olmayan, sanki başka bir dünyaya aitmiş hissi verecek kadar garip ama aynı anda da gerçek dünyaya ait yoğun bir duygusallık içeren, melodik ama alabildiğine deneysel bir müzik söz konusu.

Toplam 43 dakika süren dokuz şarkıyı dinlerken zaman zaman bu müziği yapanlar uzaylı ya da farklı bir yaratık mı diye kendinize sorabilirsiniz. Yanıtı bulmak için albüm kartonetine bakarsanız, Roby Dwi Antono tarafından yapılan çizimleri görürsünüz. Kulakları olan insan kalbi, garip bir yaratığın üstüne binmiş örgü ören tavşan ve onun alnından fışkıran insan başı aklınızı iyice karıştırır. David Lynch’e yaraşır çekici bir tuhaflık vardır çizimlerde ve müzikte. Sonuçta o soruya yanıt bulmak zor olabilir; ama bence Sleep Party People yanıtı çok daha önce “I’m Not Human At All” diyerek verdi zaten.



12 Şubat 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 104: Errors - Have Some Faith In Magic (Rock Action Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 12 Şubat 2012

Bugüne kadar Errors hakkında içinde Mogwai’nin geçmediği bir eleştiri yazısı kaleme alındı mı bilmiyorum ama sanmıyorum. İki grubun müziklerini birbirine benzetenler de oldu ama çakışma noktaları sadece bu değil. Errors de Mogwai gibi Glasgow’dan çıkan bir dörtlü. Ayrıca albümleri, Mogwai’nin sahibi olduğu Rock Action Records tarafından yayımlanıyor. Geçen yıl birçok yerde ön grup olarak onlara turnede eşlik ettiler.

Öyleyse, daha önce Errors’ü dinlememiş birisinin bu kadar çok ortak noktadan yola çıkarak Errors’ü merak ettiğini ve üçüncü albümü alıp dinlediğini farz edelim. İzlenimi ne olur? Errors’ün Mogwai’den esinlendiği aşikar; müzikleri de yaygın şekilde post-rock olarak niteleniyor. Ama bence grubu belli bir türle sınırlandırmak yanlış olur. Mogwai’nin gitar ağırlıklı müziğine karşı, Errors’de krautrock etkisi söz konusu. Özellikle yeni albüm “Have Some Faith In Magic”te, adeta 70’lerin progresif rock’ı, post-rock ve elektronika ile buluşmuş. Errors’ün bugüne kadar yaptığı en hipnotik, en sürükleyici albüm bu.

2008 albümü “It’s Not Something, But It Is Like Whatever”daki karanlık sound ve 2010 çıkışlı “Come Down With Me”de shoegaze hakimiyeti biraz gerilerde kalmış Errors için. Daha coşkulu ve türler arasındaki ilişkiye daha açık bir sound var. Bakış açısına göre bunu bir gelişme ya da gerileme olarak değerlendirmek olanaklı. Ben, basitçe "farklılık" olarak görenlerdenim.

“Have Some Faith In Magic”in önceki albümlerden bir farkı da, vokal kullanılması. Post-rock’ta vokal kullanımı daha önce görülmemiş bir şey değil; Errors için de yeni değil. Grup, 2006 tarihli “How Clean Is Your Acid House?” adlı kısaçalarında bunun örneğini vermişti. Fakat yeni albümde vokal, albümün tümünde yer alıyor. Yine de bunun alışılagelmilş vokal kullanımından değişik olduğunu belirtmek gerek. Ne dediği tam anlaşılmayan, derinden gelen bir ses duyuyoruz. Grubun bu tercihindeki amacı, insan sesini de bir enstrüman gibi kullanmak. Dolayısıyla ne dediğinden çok, kulağa nasıl yansıdığı önemli.

İlginçtir gitarlar ile loop’a alınan, işlenen seslerin yarattığı ses katmanları albümde organik bir sound yaratmış. Fazla oynanmış, parlatılmış bir havası yok şarkıların. Açılış parçası “Tusk” başlar başlamaz sarıyor dinleyeni. Post-rock’ta en tehlikeli olan, tekrara düşüp sıkmak. Errors, bunu aşmanın yolunu bulmuş. “Dans pistleri için post-rock” tanımını bir yerde okumuştum; Errors’ü çok iyi anlatan bir ifade.

19 Temmuz 2011 Salı

Moby’den Rock’n Coke’a görkemli final


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 19 Temmuz 2011

Kavurucu sıcağın İstanbul’u adeta tutuşturduğu bir hafta sonuna denk geldi Rock’n Coke. İki yıl sonra 40 bin kişi, Türkiye’nin en büyük açık hava müzik etkinliği için Hezarfen Havaalanı’ndaydı.

Festivalin bu yıl önceki yıllara göre, ulaşım, güvenlik, yiyecek-içecek, dinleyiciler için ayrılan gölgelik alanlar bakımından daha iyi düzenlendiğini gördüm. Kolay değil; 150 kişilik bir ekip 1.5 ay çalışıp 400 bin metrekarelik bir müzik kasabası kurdu Hezarfen’de. Gelecek sefer eğer yine böyle çok sıcak bir döneme denk gelirse, gölge yaratacak çadırları artırmakta fayda olabilir.

Ama bir sorum var yetkililere. Acaba ana sahne, müzisyenler açısından güneşi doğrudan görmeyecek şekilde konumlandırılamaz mıydı? Çünkü gündüz saatlerinde sahneye çıkanlar, yakıcı güneşin altında perişan oldu. Neyse ki o sırada bunalan dinleyiciler, zaman zaman sahne görevlilerinin hortumla püskürttüğü suyla nefes alıyordu.

Bu yıl öncekilerden farklı olarak dört ayrı sahne kuruldu festivalde. Heavy metalden hardrock’a, alternatif rock’tan elektronik müziğe kadar birçok farklı müzik türünü yerli ve yabancı gruplardan dinleme olanağı vardı. İlk gün Çilekeş ve Kurban’ın ardından İngiliz indie rock dörtlüsü The Kooks sahnedeydi. Dinleyicilerle iletişimi zayıf, enerjisi düşük, vasat bir performanstı.

MOTÖRHEAD SONUNDA İSTANBUL'DA

Ülkemizde geniş bir hayran kitlesine sahip olan Duman, kendisinden bekleneni vererek festivale hareket getirdi. Şarkılarına dinleyicilerin hep birlikte eşlik etmesi coşkuyu artırdı.

Günün en merakla beklenen gruplarından birisi, metalin önde gelen ismi Motörhead’di. Grubun efsane vokalisti ve basçısı Lemmy’yi sonunda Türkiye’de gördük.

1998’de sadece 32 bilet satıldığı için iptal edilen İstanbul konseri tarihe “Motörhead Faciası” olarak geçmişti. Rock’n Coke konseri, o faciayı tarihe gömdü. 66 yaşındaki Lemmy güçlü performansıyla bir kez daha herkesin saygısını kazanırken; Limp Bizkit, enerjik performansıyla katılımcıların çoğunluğu tarafından ilk günün en iyisi ilan edildi.

SKUNK ANANSIE'DEN MÜKEMMEL ŞOV

Benim en çok görmek istediğim konserler 2. güne toplanmıştı ama farklı sahnelerdeki çakışmalar yüzünden bir bölümünü izleyemedim.

Skunk Anansie, heavy metali siyahi feminizmin öfkesiyle buluşturup "clit-rock" adını verdiği dinamik müziğiyle festivalin en iyi ikinci performansını gerçekleştirdi. Solist Skin’in fantastik sahne kostümü, seyircilerin üzerine atlayıp şarkısını onların elleri üzerinde söylemesi görülmeye değerdi. Sahneye çıktığı andan itibaren festivalin performans kalitesini oldukça üst düzeyde çekti Skunk Anansie. Yürekten alkışladık, takdir ettik.



Ancak onun arkasından çıkan Paolo Nutini, Skin’in ateşlediği festival heyecanını söndürdü. Soul, folk, pop rock karışımı müziğini seven de epeyce var ama doğrusu Nutini keşke ana sahnede çıkmasaydı ya da Skunk Anansie’den önce çıksaydı diyorum.

Moby ile röportajım olduğu için görmeyi çok istediğim Beach House'u kaçırdım ama Mogwai konserine son anda yetiştim. Enstrümantal rock’ın sürükleyici tınılarına kapılarak dinledik grubu. Yeni Melek’teki konserlerindeki kadar sert bir sound yoktu festivalde. Kısa ama doyurucu bir konserle festivalin en iyileri arasına girdiler.

Ana Sahne’de Travis başlamıştı o sırada. Britpop’u çok sevmeme karşın Travis’e hiç yakın olmadım. Ancak ülkemizde hayranı çok. Sıcak ve neşeli performanslarıyla festival alanında genel bir mutluluk yarattıklarını gözlemledim.

MOBY'DEN GÖRKEMLİ KAPANIŞ

Ama gecenin asıl yıldızı Moby’ydi. “God Moving Over the Face of Waters”ın girişindeki piyano melodisi duyulduğu anda büyülü bir etki yarattı alanda.

Porcelain”, “Extreme Ways”, “Bodyrock”, “Honey”, “Why Does My Heart Feel So Bad?”, "Go", "Lift Me Up", "Beautiful", "We Are All Made of Stars", "Disco Lies", "In This World", "Natural Blues" gibi en sevilen şarkılarını çalarak 1.5 saatlik mükemmel bir konser verdi.

Yeni çıkan "Destroyed" adlı albümünden konser boyunca uzak duruşu ilginçti aslında. Albümdeki pek çok şarkı festival havasına uymacak kadar yavaş ritimli ve dingin olduğu için olabilir ama ben en azından "After"ı çalar diye düşünüyordum, çalmadı. "Konserlerde kendimi seyirci yerine koyup en çok neleri dinlemek isterdim diye düşünüyorum. O nedenle en sevilen şarkıları çalıyorum" diyor Moby.

Kendisine vokalde eşlik eden olağanüstü güzel sesli Joy Malcolm’ı ayrıca anmak gerekir. Bis için geri geldiklerinde “Feeling So Real”i çaldılar. Bir festivali heyecanın doruğunda bitirmek istiyorsanız, kapanışı alanı dev bir açık hava diskosuna döndüren Moby’ye yaptırın. Tek kelimeyle unutulmaz bir sondu Rock’n Coke için.

Fakat Moby konserinin gece 2 civarında bitişi, ertesi gün iş günü olması nedeniyle bazı festivalcilerin Travis'ten sonra ayrılmasına neden oldu. Moby'yi daha önce defalarca canlı izlemiş birisi olarak ne göreceğini tam olarak tahmin edemeyenlere öneride bulunup, "Yapmayın, Moby konseri kaçırılmaz" dedim ama onlar da haklılardı. 2'de Hezarfen'den çıkıp eve dönmek neredeyse sabaha karşı saat 4'ü buldu. Festivalin bitişi pazar gecesi olduğu düşünülerek o kadar geç saate bırakılmasa daha iyi olurdu kanımca...

Sonuçta farklı zevklere hitap edebilen güzel bir festivaldi Rock'n Coke 2011. Emeği geçen herkesi kutlar, 2013'te devamını dileriz. Keşke her yıl yapılabilse...

Moby-Bodyrock (Rock'n Coke performansı) - Uploaded by harunelibolca

-

16 Temmuz 2011 Cumartesi

“İnsanlar kendilerini zorlamayacak müziği tercih ediyor”


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Temmuz 2011

Glasgowlu rock grubu Mogwai Rock’n Coke’un konuğu

Yılın en heyecanla beklenen etkinliklerinden birisi Rock’n Coke, bu yıl sahneyi yeniden kurdu. 2010’da iki yılda bir düzenleneceği açıklanan festivalin bu yılki programında yer alan gruplardan birisi, enstrümantal rock’ın başarılı gruplarından Mogwai.

Daha önce 2006’da Phonem By Miller kapsamında Yeni Melek’te sahneye çıkmıştı grup. Bu defa 17 Temmuz Pazar akşamı daha iyi bir ses düzeninde Hezarfen Havaalanı’nda dinlemeyi umuyoruz. Beş kişilik grubun üyelerinden Barry Burns konser öncesi sorularımı yanıtladı.

Bu yıl çıkan “Harcore Will Never Die, But You Will” adlı albümünüzde kullandığınız enstrümanlar ve sesler açısından herhangi bir değişiklik oldu mu?

Dergilere bagetle vurarak çıkardığımız birtakım garip sesler var. Ayrıca bilgisayarla elde ettiğimiz gürültülü sesler öncekilerden daha fazla.

Yeni albüm dinleyici açısından Mogwai’nin farklı esin kaynaklarını ortaya koyan bir belge gibi. Kayıt süreci sizin için nasıldı? Bu dönemde temel esin kaynaklarınız ne oldu?

Genel prosedüre uygundu her şey. İçimizden birisi bir fikir ortaya atarken diğerleri de kendi üzerine düşeni yaptı. Bir şarkının nasıl ortaya çıkacağına ilişkin bir yol yok; ilk başta herkes bireysel çalışır. Hepimiz Glasgow’da, hatta Britanya’da yaşamadığımız için internet çok önemli bir rol oynadı. Belli bir esin kaynağı söyleyebileceğimden emin değilim. Çünkü her şey bilinçli bir şekilde gelişmiyor, kendiliğinden oluyor.

Vokalsiz müzik yapmak konusunda ne gibi zorluklar ya da kolaylıklar söz konusu? Parçalardaki duyguyu ortaya koymak için belli yollarınız var mı?

Biz hep bu şekilde çalıştık. Bu nedenle vokal içeren şarkılarla bir kıyaslama yapmak olanaksız. Şarkılarımıza herhangi bir duygu yüklemesi yapmaya çalışmıyoruz; bu dinleyicinin deneyimleyip ortaya çıkaracağı bir şey. Müziği nasıl yaptığımızı anlatmak çok zor, çünkü hiçbir sırrımız ya da kuralımız yok.

Yeni albümdeki “Mexican Grand Prix”, daha önceki çalışmalarınıza benzemeyen farklı bir parça. Ayrıca “Mr. Beast”ten bu yana ilk kez bir Mogwai albümünde vokal duyduk. Bu parçanın gerisindeki düşünce neydi?

Şarkı sözlerini biz yazmadık. Vokalleri üstlenen arkadaşımız Luke Sutherland yazıp söyledi. Bariz bir Alman soundu var, bizim için de yeni bir şey. Parçayı kaydettikten sonra Luke’dan üzerine gitar kısmını çalıp eklemesini rica ettik. Ama o vokal eklemeyi tercih etti, bizim de hoşumuza gitti. Böyle ortaya çıktı parça.

"MÜZİĞİN NEDEN MUTLAKA GÖRSELLİKLE İLİŞKİLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ ANLAMIYORUM"

Şarkıları yazarken, aklınızda herhangi bir imaj ya da tema oluyor mu, yoksa onları sadece müzik olarak mı düşünüyorsunuz?

Aklımızda herhangi bir imaj olmuyor. Aslında birisi çıkıp müzik yaparken aklında belli imajların olduğunu söylediğinde zaten ben ona inanmıyorum. Müziğin neden mutlaka görsellikle ilişkilendirilmesi gerektiğini de anlamıyorum. Beşimizin görüp ortaya koyduğu bir şey ya da ortak bir tema yok. Bu sadece müzik ve biz birlikte çalmaktan zevk alıyoruz.

Grubun içinde “de facto” bir lider var mı?

Hayır, inanılmayacak kadar demokratik bir grubuz. Bazılarımız röportaj vermekte daha iyi olduğundan diğerlerine göre medyada daha çok görünür ama belli bir lider yok. Bu kadar uzun zaman arkadaş kalabilmemizin de nedeni bu bence.

3.5 dakikalık şarkı kalıbına uymaya çalışmadığınıza göre bir şarkının tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?

Hiçbir fikrim yok! Sanırım herhangi bir şey eklemeye gerek duymadığımızda karar veriyoruz. Kayıt yaparken şarkının içinde çok fazla şey olup bitiyor, bir sürü faktör giriyor işin içine. İşte o anda prodüktör yardımı gerekiyor.

"İNSANLAR POP'U SEVİYOR"

Şarkı adlarına nasıl karar veriyorsunuz?

Her zaman saçma isimler olur bunlar. Gazetede gördüğümüz bir haber, arkadaşların söylediği bir şey ya da herhangi bir şaka gibi...

İnsan enstrümantal müzik dinlerken bir anda önünde yepyeni bir dünya açılıyor gibi hissediyor. Ancak yeni albümünüzün Amazon’daki tanıtım yazısında, “Herkes Mogwai’yi anlamaz, onları müthiş yapan da budur” diyor. Mogwai’nin dünyasına girmek çok kolay değil diyebilir miyiz? Öyleyse, bunun nedeni şarkı sözü olmaması mı başka bir şey mi?

İnsanlar pop’u seviyor. Kendilerini zorlamayacak müzikleri tercih ediyorlar. (Yine de bir kısım pop müzik de çok iyi, sanırım bunlarla aynı kategoride değiller.) Ayrıca insanlar sözlerine eşlik edeceği şarkıları seviyor. İçinde bulunduğumuz dönemde enstrümantal ya da dinleyiciden çaba bekleyen müziğe bir şans verilmesi zor. Bunun için sabır gerekir ama insanlar bu sabrı göstermemeyi tercih edebilir. Öyle olsun bakalım!

Stuart Braithwaite bir keresinde, “Herkes Mogwai Young Team’i sevdiği için mutluyum, ama yaptığımız en iyi albüm olduğunu düşünmüyorum” demişti. Bir süre önceyse, o albümün tam bir felaket olduğunu söyledi. 2008’de ise, “Şimdi dinleyince o albümden gerçekten gurur duyuyorum” dedi. Sizin bu albümle ilgili şu anki düşünceniz ne?

Seviyorum ama grubun geri kalanını o dönemde tanımak dışında benim albüme hiçbir katkım yok. 8-9 yıldır hiç dinlemediysem de sadece bu nedenle Young Team’i çok seviyorum.

"POST-ROCK APTALCA BİR İFADE"

Bazı gruplar post-rock grubu olarak anılmaya itiraz ediyor. Sizin tavrınız ne?
Rock grubu denilsin yeter. Post-rock aptalca bir ifade. Bizim için hiçbir anlamı yok.

Hardcore Will Never Die But You Will”in özel paketinde 23 dakikalık film müziği içeren bir ek CD yer alıyor. Douglas Gordon ve Olof Nicolai’nın “Monument for a Forgotten Future” adlı yerleştirme çalışması için yaptığınız müzikler var içinde. Bu proje nasıl başladı? “The Fountain” adlı film için yaptığınız müzikten ne açıdan farklıydı?

Douglas’la daha önce Zidane filmini yaptık. Berlin’de bana çok yakın bir yerde yaşıyor. Bu nedenle iyi arkadaş olduk. Bir gün bana yeni projesi için müzik yapıp yapamayacağımızı sordu. Tabii biz de bu fırsatı kaçırmadık. Gerçekten çok iyi bir sanatçı, ayrıca projesi de ilgimizi çekti. The Fountain tamamen farklıydı. Orada yaptığımız şey, diğer müzisyenlerin yaptığı müziğe göre bizden bekleneni çalmaktı. Çaldığımız bölümlerin bir kısmını kullandılar. Hiç hoşuma gitmedi oradaki çalışma. Aslında şimdi düşününce... grubun geri kalanı için konuşamam ama doğrusu ben nefret ettim.


Bazı röportajlarda Avrupa turnenizde sahnede size özel videoların eşlik edeceğini söylemiştiniz. İstanbul’da da olacak mı bu?

Emin değilim ama öyle sanıyorum. O videolar, insanların bizim aptal yüzlerimize bakmasını engelliyor.





-

9 Ocak 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 52:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Ocak 2011

THE FUN YEARS- God Was Like, No (Barge Recordings)

Ambient müziği yakından izleyenler, son yıllarda The Fun Years adıyla çeşitli şekillerde karşılaşıyor. Kendi haklarında konuşmaktan pek hoşlanmıyorlar, ana akım medyanın ilgisine mazhar olamıyorlar; ama yayınladıkları albümler kulaktan kulağa yayılıyor.

New York’un Brooklyn bölgesinde yaşadıkları söylenen grup hakkında bildiğimiz, bir gitar ve turntable ikilisi olduğu. MIT’den mezun bir bilgisayar mühendisi ve akademisyen olan Ben Brecht bariton gitar çalarken, eski bir hip-hop DJ’i olan Isaac Sparks turntable ve mikser’in başında.

2008’de çok olumlu eleştiriler alan ikinci albümleri “Baby, It’s Cold Inside”dan sonra çıkaracakları yeni çalışma merakla bekleniyordu. Esprili albüm adlarıyla da bilinen ikili, bu yeni albüme “God Was Like, No” adını vermiş.

Ambient ile çeşitli ses deneylerini içeren noise arasında gidip gelen toplam 8 parça var albümde. Post rock ile ambient türlerinin bileşimini yansıtan parçalar, Fennesz ya da Mogwai’yi çağrıştırsa da, kanımca The Fun Years kendine özgü bir sound yakalamayı başardı. Brecht’in gitarıyla kurduğu melodiyi Sparks’ın turntable ve mikser ile çıkardığı soyut sesler dengeliyor. Bu karışımdan da çok etkileyici bir karışım doğuyor.

Bunun bir sırrı gitarın yarattığı nostalji etkisiyse, diğer sırrı da turbtable’ı kullanma yöntemleri. Bu aleti, sample (ses örneği) için değil, farklı sesler yaratmak için kullanıyor Sparks. Bu yönüyle İngiliz müzisyen Philip Jeck’e de benzetiliyor.

İkilinin yarattığı insanda hafiften bir baş dönmesi etkisi yaratan bu müziğin bir diğer özelliği de esin kaynaklarıyla ilgili olsa gerek. Duydukları, gördükleri, okudukları her şeyi depolayıp akıllarında kalanı sese dönüştürdüklerini söylüyorlar.

Böyle olunca da, zaman zaman karanlık ses katmanları içerse de, dinleyeni içine doğru çekip sürüklüyor bu müzik. Dinlerken bazen hayal alemine doğru içsel bir yolculuğa çıkıyor, bazen de düşüncelere dalıyorsunuz.

Sonuçta bedeni değil, aklı ve duyguları harekete geçiriyor The Fun Years... Bunu eğlenceli bulur musunuz bilmem; ama ben çok ilgi çekici buluyorum.

Albümde en sevdiğim parça 'Division of Labor':


Albümün açılış parçası: 'Breech On the Bowstring':


'Makes Sense to Me':


-

Translate