Luis Vasquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Luis Vasquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2013 Cuma

THE SOFT MOON, DÜN GECEYE ÇOK YAKIŞTI


Dün gece uzun bir aradan sonra heyecanla gittim Babylon'a. Hem müziğini sevdiğim The Soft Moon'u bir kere daha canlı dinleyecektim, hem kapalı mekan konser sezonunu açacaktım, hem de bir rahatsızlık nedeniyle bir aydır içemediğim biraya yeniden kavuşacaktım. Kendimce bir kutlama havasında hazırlandım geceye. Konserin 21.30'da başlayacağı duyurulduğundan, yetişmek için neredeyse koşarak 21.15'te ulaştım Babylon'a. Bunca yıl geçti, ben hala konserin başlamasına en geç 15 dakika kala salona girme alışkanlığımdan vazgeçemedim. İlk şarkıyı kaçırırsam diye korkarım hep. Ama çoğunluk yine saat 22.00'de mekana girdi ve konser onlar gelince başladı. Neyse ki beklerken dinlediğimiz müzikler iyiydi; Joy Division çalarsa sesimi keser dinlerim tabii.

Luis Vasquez öncülüğündeki The Soft Moon ekibi, salona verilen yoğun bir sis dumanı altında sahneye çıktı. Müzisyenleri görmek olanaklı değildi ama ben bunu müziğin karakterine uygun buluyorum; sadece müziğe odaklanmayı kolaylaştırıyor. ("Sen onu bir de en önde durup dumanın
kokusunu soluyanlara sor," diyenleri duyar gibi oluyorum. Onu da yaşadım ve rahatsız edici olduğunu iyi bilirim.) Göz gözü görmeyen karanlık, sisli bir atmosferde müziğe ani bir giriş yaptı The Soft Moon. "Zeros" albümünden "Die Life" ile müthiş bir açılışla başladılar konsere. Şarkının albüm versiyonunda başlangıçta 10 saniye kadar devamlı yinelenen garip siren sesi, tam 40 saniye sürdü. Bir de üzerine strobe ışıklar yansıtılınca, gerçekten farklı bir konserin başladığına kuşku yoktu. Davul ve gitarların devreye girişiyle çok güçlü bir sound ile sarsılırken, sadece iki dakika sonra ekipmanda bir arıza olduğu ortaya çıktı. Bazı efektlerin, elektronik davul kayıtlarının yer aldığı iPad'in ses kartı bozulmuş. Birkaç dakika uğraştıktan sonra kısa sürede halledilmeyeceği anlaşılınca, özür dileyerek kısa bir ara verdiler. Beş dakika denilen ara oldu yarım saat... Duyduğuma göre, daha önce grubun başına hiç gelmemiş bu olay. Onlar açısından da dinleyici için de tam bir şanssızlık yaşandı. Salonda beklemekten sıkılanlar tekrar sokağa çıktı, tam müziğe odaklanmışken yine insan gürültüsüne boğulduk.

Yarım saat sonra tekrar sahnedeydi The Soft Moon. İçerde neler yaşandı bilmem ama herhalde moralleri biraz bozulmuştur. Olan güzelim "Die Life"a oldu, tümünü bir daha dinleyemedik. "Total Decay" kısaçalarından "Alive" ile devam etti konser. Daha önce The Soft Moon hakkında yazdığım yazılarda da belirttiğim gibi, son derece karanlık, klostrofobik ve sert bir müzik yapıyorlar; motorize bir şekilde akıp giden synthlerin sürüklediği tekrara dayalı bir altyapısı var. Dinlerken kendinizi verirseniz, sonu hiç gelmeyecek bir girdabın içine yuvarlanmış gibi hissediyorsunuz. Bu duygudan hoşlananlar için güzel bir deneyimdi dün akşamki konser. "Total Decay", "The Soft Moon" ve "Zeros" albümlerinden 13 şarkı dinledik. Bis için geri geldiklerinde "We Are We" ve "Want" ile noktayı koydular ama sonuçta sadece toplam bir saat çaldılar. Açıkçası bana az geldi. "Breathe the Fire" ve "Tiny Spiders"ı da duymak isterdim. Dün akşam Babylon'da olanlar fark etmiştir; şarkıları hiç ara vermeden çalsalar, neredeyse bir saatlik jam session gibi düşünebilirsiniz. Çünkü dramatik farklar yok şarkılarda. Arka arkaya çalındıklarında bir bütünün, bir puzzle'ın parçaları gibi hepsi. O bütünlüğün konserde yarattığı his, benim ruhuma iyi geliyor. Hiç kesmeden çalsalar, çok mutlu olabilirim. Bakarsınız belki bir gün yaparlar...

İlginç bir nokta da konserde görsel kullanmamalarıydı; yalnızda bol ışık ve sis vardı. Oysa konserlerinde görselin ayrı bir önemi olduğunu kendileri söylüyor. South by Southwest'teki performansları ile kıyaslayacak olursam, başta yaşanan aksiliğin dışında, müzik açısından belirgin bir fark yoktu. Orada açık hava bir mekanda dinlediğim için, dikkatimin çevresel faktörler nedeniyle dağılmasını önlemek için en önde durmuştum. Bence kapalı salona daha çok yakıştı bu klostrofobik sound.

The Soft Moon gibi sınırlı sayıda insana hitap edebilecek zor bir müzik yapan grubu dinlemek için Babylon'a gelenler az da değildi. Bu tür gruplar her zaman konser vermiyor İstanbul'da. O nedenle geldiklerinde de yeterli bir ilginin olması beni sevindiriyor. 4 Kasım 2012'de yazdığım yazıda şöyle demişim: "Bu yazıyı tesadüfen okuyacak organizatörlere diyorum ki, şöyle karanlık bir salonda The Soft Moon'u dinleyelim ve iyice sindirelim İstanbul'da." Belki okumamışlardır o yazıyı ama sonuçta benim dileğim oldu. Şimdi bir dileğim daha var. Bir krautrock gecesi yapılsa, Berlin'den Camera, Şili'den Föllakzoid gelse, ikisini arka arkaya dinlesek nasıl olur? Ben bu deneyimi yaşadım. Tek kelimeyle mükemmeldi.

The Soft Moon'u İstanbul'a getiren Babylon ekibine kendi adıma teşekkür ederim. Ana akım dışında kalan, sıradışı ve iddialı isimlere yer verilmesi önemli. Konserden sonra eve dönerken bir de baktım dolunay varmış. Hemen çektim yandaki fotoğrafını. The Soft Moon, dün geceye çok yakıştı. Retro-futuristic gothic synth-punk saved the night!

(Fotoğraflar bana aittir. Dün konserde video çektim ama ses patlamış. Müzisyenlere haksızlık olmasın diye paylaşmayacağım. Onun yerine aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm.)


Setlist: Die Life - Alive - Zeros - Repetition - Into the Depths - Dead Love - Machines - Parallels - Insides - Circles - Total Decay // We Are We - Want 



-

4 Kasım 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 138: The Soft Moon - Zeros (Captured Tracks)



© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 4 Kasım 2012

2010’da San Francisco’dan bir ses duyduk. Luis Vasquez'in The Soft Moon adı altında yayınladığı “Breath the Fire” ve “Parallels” isimli iki single, post-punk sevenlerin dikkatinden kaçacak gibi değildi. İlk gençlik yıllarını Bauhaus, The Cure, Joy Division dinleyerek geçiren ve o karanlık sounda bir daha bırakmamak üzere tutulan herkesi dinlediği ilk anda olduğu yere çivileyecek kadar ihtiraslı ve karanlık bir müzikti dinlediğimiz. 

The Soft Moon adıyla yayınlanan 2010 tarihli ilk albümde, hiç durmadan çalışan motor sesinin seriliğinde duyulan synthler, baskın bas sesi ve tam olarak ne söylendiği anlaşılmayan vokaller eşliğinde adeta bir felaket sonrası yaşanan klostrofobik ruh halini özetleyen şarkılar vardı. Felaket sözcüğü bazılarını korkutabilir, daha dinlemeden duyacaklarından kaçabilirler. The Soft Moon’un gürültülü endüstriyel soundunun insanı yakaladığı anda tutup sanki bir kuyunun dibine doğru derine sürüklediği de kesin. Bunu dile getirdiğim için bana “Haksız mıymışım?” diye sormayın; karanlık kuyularda gezinip gün yüzüne geri çıkma mücadelesini sevdiğimi hep yazıyorum. Ama elbette, soğuk synthlerin ve elektronik davulların başrolü üstlendiği deneysel dark noise/coldwave/gotik herkese hitap edecek bir müzik türü değil.

2009’da Luiz Vasquez’in tek kişilik özel projesi olarak başlattığı The Soft Moon, 2010’da çıkan albüm ve ardından yayınlanan “Total Decay” adlı EP’den sonra artık dört üyeli bir gruba dönüştü. Üyelerden birisi canlı performanslarda sadece projektörle ses ve ışık düzenini kontrol etmekle yükümlü olsa da artık yapılan müzik tek kişilik bir çabanın ürünü değil; ortada daha profesyonel stüdyo ortamından çıkan bir albüm var.

İkinci albüm “Zeros”, birincisinden farklı olarak daha az gitar ve elektronik davulun kullanıldığı, birbirinden garip seslerin yarattığı bir kakofoni gibi adeta. Bu yönüyle bana Kanadalı grup Fuck Buttons’ı hatırlatıyor. Başından sonuna kadar enerjisi hiç düşmüyor albümün. Vokal, The Soft Moon’un müziğinde temel bir rolü olamayacak kadar geri planda, ancak figüran rolünde. Bir ara sadece “Want” adlı şarkıda Vasquez’in “I want it, can’t have it” sözlerini algılayabildim. Bu sözlerin, tekrar edilen ritimler üzerine kurulan altyapıda sadece tutkulu soundu psikolojik olarak destekleyecek bir unsur olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa işe de yarıyor.

10 parçanın yer aldığı yaklaşık 35 dakikalık albüm boyunca hiç durmadan öten sirenlerin ya da çarpışan metal parçalarını andıran soyut seslerin hakimiyeti iyice ele geçirmesiyle dinleyici tamamen uç noktalara çekiliyor. Deneysel anlayışı böyle korkusuzca, radikal biçimde müziğine enjekte ettiği için The Soft Moon, bence bir alkışı hak ediyor.

Özellikle albümün açılış parçası “It Ends”in adını hem yazılış hem de ses kurgusu olarak tersine çeviren “sbnsbnE tI”le yapılan kapanış, gerekli mesajı veriyor. "Gerekirse işte böyle her şeyi alt üst ederiz" diyor The Soft Moon. Bu yazıyı tesadüfen okuyacak organizatörlere diyorum ki, şöyle karanlık bir salonda The Soft Moon’u dinleyelim ve iyice sindirelim İstanbul’da.

-

Translate