Laurie Anderson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Laurie Anderson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2016 Çarşamba

MOOGFEST: EN UFUK AÇICI FESTİVAL!


6.7.2016

Son beş yıldır gitmeyi hedeflediğim bir festivaldi Moogfest. Elektrik mühendisi ve elektronik müziğin öncülerinden, analog synthesizer üreten Moog Music’in kurucusu Robert Arthur “Bob” Moog’ anısına düzenlenen festivale beni çeken en temel neden, önceliği yaratıcılığa veren yaklaşımıydı. Günümüzde birçok farklı festivalin arasında Moogfest’in programına bakınca, zihnime yeni bir kapı açacağını tahmin ediyordum ama tahminimin ötesinde bir zenginlik kazanarak döndüm dört günlük festivalden.

Temeli 2004 yılında New York’ta atılan festival, 2010-2014 arasında Moog Music fabrikasının bulunduğu Asheville’de gerçekleştirildi. Bu yıl ilk kez North Carolina eyaletinin (NC) Durham kentinde düzenlenmesinin nedeni ise, kentin endüstri ile olan bağı ve Duke Üniversitesi’nin de festivale katkısıyla festivale yeni yaklaşım ve olasılıklar kazandırmaktı.

GAY KARŞITI YASAYA FESTİVALDEN SERT TEPKİ

Festival başlamadan bir süre önce NC’da “HB2” olarak bilinen gay karşıtı yasa yürürlüğe girince Moogfest’in aldığı tavırdan da bu yazıda söz etmek gerekli. Durham’ın 20 yıldır North Carolina Gay ve Lezbiyen Film Festivali’ne ev sahipliği yaptığını düşünürseniz yasaya karşı tepkilerin ne kadar yoğun olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Festival yönetimi, bu duruma duyarsız kalmayarak, transseksüel bireylerin kamusal alanda sadece kimliklerinde yazan cinsiyete uygun tuvaletleri kullanabileceğini hükme bağlayan yasa karşısında sert bir bildiri yayınladı. Söz konusu bildiride, yasanın Moogfest’in dayandığı çeşitlilik ilkesine tamamen aykırı olduğu söylenerek, festival kapsamında buna uyulmayacağı, trans bireylerin her zamanki gibi en iyi şekilde ağırlanacağı ve cinsiyet ayrımcılığına kesinlikle geçit verilmeyeceği belirtiliyordu. Bruce Springsteen, Bryan Adams, Pearl Jam gibi büyük isimlerin yasayı protesto için NC konserlerini iptal ettiği bir ortamda, Moogfest yönetimi, festival kapsamında her tür platformun HB2 yasasına karşı bilinçlendirme işlevini yerine getirerek protesto amaçlı kullanacağını açıkladı. Festivallerin “pasif bir eğlence aracına” indirgendiği günümüzde, bir müzik ve sanat festivalinin gerici bir yasaya karşı örnek tavrını belgelemesi ve toplumda ilerici rolünü üstlenmesi açısından önemli bir gelişmeydi bu. Bunun yansıması olarak, Durham’da farklı mekanları kullanan festivalde birçok yerde HB2’ya karşı poster ve afişlere rastlamak mümkündü.

Yazının başında beni Moogfest’e çeken en önemli nedenin yaratıcılığı ön plana koyması olduğunu belirttim. Amerika’nın 44 eyaletinden ve dünyanın 21 farklı ülkesinden insanı buluşturan festival, toplam dört günün içine 119 müzik performansının yanı sıra, 100 atölye çalışması, 67 söyleşi, 13 sanatsal yerleştirme, 11 film gösterimi ve 5 ses yerleştirmesini sığdırdı. Katılan müzisyen, sanatçı ve akademisyenlerin ortak noktası, farklı sanat dalları arasındaki etkileşim ve bunların teknoloji ile bağlantısı üzerine çağımızın en ilerici fikirlerini geliştiren isimler olmasıydı. Bu açıdan festival sonrasında yeni perspektifler kazandığımı ve bu deneyimin beni yeni bir noktaya çektiğini hissettim.


DİNLEYİCİYİ GRIMES'IN MÜZİĞİNİN İÇİNE ALAN YERLEŞTİRME

Oldukça yoğun geçen dört günlük maratona, basın akreditasyonu için gerekli işlemleri hızlıca tamamladıktan hemen sonra, “Realiti, Inside the Music of Grimes” adlı interaktif yerleştirmenin medya tanıtım gösterisi ile başladım. Bizi önce büyük ve karanlık bir çadırın içine aldılar. Elektronik müzik sanatçısı Grimes’ın “Realiti” adlı şarkısını, Microsoft’un desteklediği Kinect teknolojisindeki hareket sensörü sayesinde istediğimiz şekilde yeniden yaratabileceğimiz, remiksleyebileceğimiz anlatıldı. Yerleştirmenin içinde hareket ederken tül benzeri perdeye dokunduğumuzda seslerin farklılaştığını, alçalıp yükseldiğini duyabiliyorduk ama ben “dinleyiciyi müziğin içine alma” ifadesi kullanıldığı için bunun etkisini daha yoğun hissetmeyi umuyordum. Zevkli olsa da düşündüğüm kadar çarpıcı bir etki yaratmadı bu deneyim.



Moogfest’te etkinlikler için kullanılan mekanların tümü kent içinde. Dolayısıyla birinden diğerine yürüyerek kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Arada yemek için fazla zamanınız yoksa, sokaklara konulan yiyecek arabalarından ayaküstü bir şeyler bulabiliyorsunuz. Biz de Grimes’ın yerleştirmesini ziyaret ettikten sonra öyle yapıp, hemen karşısında sadece davetlilerin alındığı festival açılış partisine yetiştik.

Bedava içkiyi düşününce kapıdaki sırayı buna yorabilirdim ama belli ki asıl neden, partide son yıllarda adı giderek parlayan prodüktör Laurel Halo’un çalmasıydı. IDM ile Afrika ritimlerini iç içe geçiren, Berlin minimal tekno soundu ile ilginç ses örneklerini arka arkaya son derece büyük bir ustalıkla kaynaştıran, dinleyenleri anında kavrayıp dans pistine çeken harika bir set çaldı Halo. Arkasındaki dev ekranda yaratılan görsellerle uyumu ve ses evrenine hakimiyetine şapka çıkardım.


SILVER APPLES SARSINTISI!

Tüm festivalin benim için en önemli ismi olan Silver Apples’ı görmek için bir bara doğru koşar adımlarla gittiğimizde, elektro-rock’ın öncüsü Simeon Coxe’a büyük bir ilgi olduğunu görmek sevindiriciydi. Kendisiyle festivalden önce yaptığım söyleşide, teknoloji ve sanatın birbirine bağlı güçler olduğunu anlatmıştı. 78 yaşındaki müzisyen, bunu o gece en mükemmel şekilde kanıtladı! Başında kovboy şapkası, boynunda fuları ile kendi yarattığı osilatörden çıkardığı uçuk sesleri çıkarırken gerçekten de laboratuvarda deney yapan çılgın bir profesör gibiydi. Sahnenin önünde onun şaşırtıcı müziği eşliğinde dans eden gençlerin hayran bakışlarına gülümseyerek yanıt verdi; sadece bilinen eski Silver Apples şarkılarını değil, yeni şarkılarını da çaldı! Performansını o bardaki herkesi dans eder hale getirdikten sonra çığlıklar, alkışlar ve ıslıklar arasında büyük bir coşkuyla tamamladı. Sanki bir film setindeydik; gerçek olamayacak kadar güzel, inanılmaz bir geceydi. Benimle yaşıt “Contact” albümünden şarkıların nasıl hala bu kadar fütüristik bir sounda sahip olabildiğini bilmiyorum; Simeon Coxe’un bir bar dolusu insanı kendinden geçiren, o tuhaf ama bağımlılık yaratan müziğiyle hâlâ gençlere taş çıkarttığını görmek, tam anlamıyla fantastikti. Mucizevi yeteneklere sahip yaşayan efsanenin Moogfest performansı, üzerimde bir devrim gibi sarsıcı etki yarattı. Hani denir ya; artık ben aynı ben değildim o geceden sonra...

Belki Silver Apples kadar çarpıcı bir deneyimin sonrasında dinlemenin etkisi olabilir ama Arthur Russell’s Instrumentals konseri, ekibin daha çok geleneksel kalıplara bağlı kalan yorumuyla hayal kırıklığı yarattı. Ardından ünlü prodüktör, vokalist ve gitarist Daniel Lanois’nın lap steel gitardaki ustalığına tanık olup, geçen yıl “Dark Energy” adlı albümüyle birçok yabancı müzik sitesinin en iyi albümler listesinde ilk sıralara yerleşen Jlin’i dinlemeye koştuk. Indianalı elektronik müzik prodüktörü, 1980’lerde Chicago’da house müzik ve sokak dansı etrafında gelişen bir alt türü günümüze uyarlıyor. Albümünün abartıldığını düşünüyordum ama canlı dinlemek için gittiğimde de duyduğum müzikal karmaşa kulaklarımı ve dolayısıyla ruhumu cezbetmedi.


GELENEKSEL KALIPLARI KIRIP BEKLENMEYEN YOLU SEÇMEK

Ertesi gün koşturmaca, The Orb’un kurucularından Alex Paterson ile birlikte masterclass gerçekleştiren Daniel Lanois’yı dinlemek için öğlen saatlerinde başladı. Festivalin en ilginç ve en bilgi verici derslerinden biriydi kuşkusuz. Lanois’nın Brian Eno ve ambient müzik hakkında söyledikleriyle birlikte punk üzerindeki düşünceleri ilham vericiydi: “Müzikte geleneksel yaklaşımı izlerseniz, daha önce yapılanı tekrarlarsınız. Punk, geleneksel kalıpları kırıp beklenmeyen yolu seçmektir.” Punk’ın 40. yılında sarf edilen bu sözler, hak ettiği görkemli alkışı da aldı elbette!



Moogfest’te iki ayrı performans gerçekleştiren Alessandro Cortini, festivalin öne çıkan isimlerindendi. Hem solo performans gerçekleştirdi hem de Morton Subotnick, Sarah Davachi, Suzanne Ciani ve Richard Smith ile birlikte Buchla syhthesizer’larının yaratıcısı Don Buchla’nın onuruna verilecek konserde çaldı. Işıkların tamamen kapatılmasını istediği karanlık salonda, dünyada sadece 13 tane kalan Buchla Music Easel’dan birinin önünde yere oturduğunda, en sevdiği oyuncağı ile yalnız bir çocuk gibiydi adeta. Festivalden önce yaptığım söyleşide, tek bir enstrümanla limitleri zorlamayı sevdiğini söylemişti Cortini. Analog synthesizer’ın limitlerini zorlarken, Sean Curtis Patrick’in imzasını taşıyan görsellere eşlik eden müziğini de daha ileri bir noktaya taşıdı.



83 yaşındaki Morton Subotnick’in performansı ise Silver Apples’ın aklıma soktuğu düşünceyi Daniel Lanois’nın söylediklerinin etkisiyle kuvvetlendirdi: Geleneksel olanı izlemek yerine kendinize ait yeni bir yol seçiyorsanız, kaç yaşında olduğunuz önemini yitiriyor, 38 ya da 83 olmanız fark etmiyor; sanatınız hep genç kalıyor!

GARY NUMAN FESTİVALİ YIKIP GEÇTİ!


IDM, glitch ve dans müziğiyle deneysel çalışmalar yapan Rival Consoles’un enfes görsellerle desteklenen dinamik setinin ardından Gary Numan konserine yer tutmak için yerimizden kıpırdamamayı seçtik. Arada 2014 albümü “Ruins” ile adından çok söz ettiren ama daha önce hiç canlı dinleme olanağı bulamadığım Grouper’a kulak verdim. Ambient, drone, deneysel folk ve dream pop’u vokaliyle dokunaklı bir yorumla işliyor ama canlı performansı sürekli aynı tonda seyreden ve fazlasıyla uzun bir monolog tadındaydı.

Moogfest’te bu yılın Yaratıcılık Ödülü’nü de alan Gary Numan’ın sahneye çıkışıyla birlikte Grouper’ın neredeyse durma noktasına getirdiği kalp atışları çılgınca bir ivme kazandı. Bugüne kadar tanık olduğum en coşkulu sahne performanslarından biriydi kuşkusuz. Numan’ın 70’lerin sonunda Tubeway Army ile başlayan müzik macerası, 80’lerde solo albümlerinin synthpop dünyasında yarattığı kült dinleyici kitlesi ile zirveye ulaştı. Müziğinde synthesizer’ı yoğun ve etkin bir şekilde kullandığı için Moogfest 2016 Yaratıcılık Ödülü’nü alan Numan’ı görmek için festivale gelenler epey çoktu. Bunca yıl sonra “Are ‘Friends’ Electric?” ve “Cars” gibi klasikleri duymanın bünyemizde yarattığı dalgalanmayı kelimelerle anlatmak imkansız sanırım.

Salonda istisnasız herkesin ayağa kalkıp dans ettiği dev bir parti verdi Numan. Bis için geri geldiğinde “I Die: You Die”yı söyledi ve Carolina Theater’ı altüst edip ayrıldı aramızdan. O olağanüstü performanstan sonra başka hiçbir şey görmek istemedeğimiz için otele döndüğümüzde elindeki tabağa yiyecek dolduran Gary Numan ve ailesi ile karşılaşmak inanılmazdı! Ayaküstü tebrik edip fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik tabii.

Moogfest’te röportaj yaptığım bir diğer müzisyen, New York Theremin Derneği’nin kurucusu, dünyadaki sayılı theremin virtüözlerinden Dorit Chrysler oldu. Festival boyunca açık havada çocuklar ve büyükler için ayrı ayrı theremin atölyeleri düzenleyen sanatçı, insanın hiç el değmeden çaldığı bu garip aletle sanki farklı bir evrenden sesler çıkarıyor. Kendisini theremin çalarken izlemek, adeta bir büyücüyü izlemek gibi. Festivalde açılan Moog Pop-Up Factory’de bulduğum ilk theremin üzerinde denemede bulundum ama göründüğünden çok zormuş bu aleti çalmak!


LAURIE ANDERSON, BEN FROST VE TIM HECKER İLE DENEYSEL EVRENE GİRİŞ

Günümüzün vizyonu en geniş, en yaratıcı sanatçılarından Laurie Anderson’ı bir kez daha dinleme fırsatı bulduk Moogfest’te. Ayrı bir performansta avangart kavramına, sanata ve teknoloji kullanımına yaklaşımını anlatıp, slaytlar eşliğinde canlı örnekler sundu. Ertesi gün de Lower Dens grubundan Jana Hunter ile bir söyleşiye katıldı. “Sanatçı olarak hedefim, özgür olmak ve özgür hissetmek,” dedi; insanların kalıplaşmış müzik dinleme konseptinden çıkmasını teşvik edip, sesi yeni bir bağlamda dinlemelerini sağlamak istediğini anlattı. Verdiği üç öğüdü aklımıza kazıdık: “Hiç kimseden korkmayın, saçmaladığınızda size bunu gösterecek iyi bir dedektör bulun ve sevecen olun.”




Festivalde masterclass başlığı altında gerçekleştirilen ilham verici etkinliklerden birinde, günümüz elektronik müziğinin önde gelen iki prodüktörü Ben Frost ve Tim Hecker’ı dinledik. Bir sanatçının küratör olarak kendini yaratışı ve fazlalıkları silip atmanın gücünden söz etti ikili. Teknoloji ile yakından ilgili bir müzik yapsalar da, teknolojik gelişmeleri anı anına izlemenin ya da her yeniliği uygulamanın faydasızlığına değindiler. Cortini gibi onların da ekipman konusunda limitli kapasiteye sahip olmanın yaratıcılık üzerindeki olumlu etkisine değinmeleri ilginçti. Katılımcıların sorularına esprilerle karışık birbirinden ilginç yanıtlar verdiler. Sabah saatlerinde insanın zihnini açmak için birebirdi bu sohbet.

Festivalde aynı gece aynı mekanda arka arkaya dinlediğimiz Tim Hecker ve Oneohtrix Point Never performansları müzik ve görsel ilişkisi üzerine düşünmemi sağladı. Tim Hecker’ın bu yıl yayınladığı “Love Streams” albümündeki duygu yoğunluğu yüksek müziği, başrolü renklere ve renk geçişlerine veren bir görsel tasarımla sunuldu. Oneohtrix Point Never’ın seti ise, sample kullanımı ile dikkat çeken ve bütünlüğü daha az hissettiren elektronik ses kolajlarıyla örülüydü. Müziği hiç duymamış olsaydım bile, sadece birbirini kesen imajlar ve parçalı görüntülerle devinim içindeki videolara bakarak müziğin niteliği hakkında bir tahminde bulunabilirdim. Cortini’nin “yemeği uygun bir tabakta sunmak gibi” dediği buydu işte. Teknoloji ile ses ve müzik arasındaki derin ilişkiyi bir kez daha yakından gözlemleme olanağı verdi Moogtest.


ZEKA VE YETENEK BOMBASI REGGIE WATTS!


Dört günlük maratonun en eğlenceli anlarını kim yaşattı derseniz, yanıt hiç süphesiz Reggie Watts olur! Bir synthesizer ile yarattığı ses ve ritimleri, politik ve kültürel konulardaki akılcı esprilerle bir araya getirdiği muhteşem bir peformans sergiledi.

Gary Numan, kapalı bir alanda herkesi ayağa kaldırıp dans ettirdiyse; geniş bir açık hava alanı tıklım tıklım dolduran katılımcılar üzerinde aynı etkiyi kahkahalar eşliğinde yaratan da Reggie Watts’dı.


Sonunda bir sunn O))) konserine gitmek de Moogfest’te nasip oldu. Var olduğu günden bu yana müzik hakkındaki düşünceleri sorgulayıp değiştiren bir grup sunn O))). Dolayısıyla konserlerinin de geleneksel yaklaşımdan farklı olması şaşırtıcı değil. Konser boyunca kulakları sağır edebilecek kadar yüksek bir sesle çalan grup, metal, drone, caz ve minimalizm arasındaki alanları yok edip birbirine geçirirken bir tür ruhani ritüel yaşıyor kitle. Göğe yükselen sis bulutları ışıkla dans ederken duyduğu gürültünün yoğunluğu karşısında afallıyor dinleyici: İçine dalabilirseniz bir yerlere sürükleneceğiniz kesin ama bu pek kolay değil. Konserden öte sesin gücünü yeri göğü titreterek hissettiren sıradışı bir deneyim sunn O))) konseri. Bana kalırsa kapalı mekanda gerçekleştirilse etkisi iyice artardı ama fiziksel koşullar dinleyicileri çok daha fazla zorlardı.

Festivaldeki her performansı bir yazıda anlatmak olanaklı değil elbette; o nedenle sadece belli başlılarından söz ettim bu yazıda. Moogfest, müzik performanslarının dışında kentin çeşitli meydan ve salonlarına yayılan yerleştirmeleriyle de son derece ilginçti. Yuri Suzuki’nin dünyanın farklı yerlerinde yapılan alan kayıtlarını arşivleyerek oluşturduğu Global Synthesizer Projesi ve asılı dev şişme balonların dev bir synthesizer’a dönüştüğü Play-Sound interaktif yerleştirmesi de bunlar arasındaydı. Gündüzleri masterclass ve söyleşilere katılıp yerleştirmeleri denemek, uzmanların verdiği derslere girip synthesizer dünyasına adım atmak ya da Moog Pop-Up Factory’deki yeni teknolojiler hakkında bilgi almak olanaklı festivalde. Akşamüstünden gece geç saatlere kadar ise enerjinizi toplayıp bir konserden diğerine gidebilirsiniz. Dört günün sonunda bedenen yorgun düşseniz bile zihniniz daha önce hiç deneyimlemediğiniz ölçüde canlanıyor. Moogfest’i müziği basit bir “eğlence” konseptine indirgeyen festivallerden ayıran en önemli nokta da bu: Müzik sanatını kültürel, politik, toplumsal ve teknolojik bir kavram olarak deneysel bakış açısıyla ele almak!



 (<a href="http://www.redbull.com/tr/tr/music/stories/1331798749324/moogfest-2016-izlenim-zulal-kalkandelen">Bu yazı 6.6.2016 tarihinde ilk olarak Red Bull Music'te yayınlandı</a>)

(Fotoğraflar ve performans videoları bana aittir.)




7 Ağustos 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 79:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Ağustos 2011

BRIAN ENO - RICK HOLLAND / Drums Between the Bells (Warp Records)

Müzik dünyasının en yaratıcı projelerinin Brian Eno’nun aklından çıkması şaşırtıcı değil. Bugün 63 yaşında ama farklı olanı ve yeniyi keşif heyecanını hiç yitirmedi o. 70’lerin başında Roxy Music’le başladığı ve 40 yıldır kesilmeden süren müzik yaşamı boyunca çok sayıda efsane isimle ve grupla çalıştı. Robert Fripp ve Harold Budd’la yaptığı albümlerle ve minimalist solo çalışmalarıyla ambient müziğin yaratıcılarından biri olarak, müzik tarihine “Enoesque” ve “Enossification” ifadelerinin girmesine neden oldu.

1970’lerde David Bowie’nin müzik kariyerinde en sevdiğim albümlerini yayınladığı dönemde de onun izi var. “Berlin Üçlemesi” olarak anılan “Low”, “Heroes” ve “Lodger”, büyük ölçüde Eno’nun etkisini yansıtır.

Eno, bugüne kadar John Cale, Cluster, Talking Heads, David Byrne, Laurie Anderson’ın da aralarında olduğu çok sayıda isimle işbirliği yaptı, albümlerinin prodüktörlüğünü üstlendi.

Son yıllarda popüler çalışmalarını, daha önce “The Joshua Tree” albümünün de prodüktörü olduğu U2 ve Coldplay’le yaptı; ama deneysel fikirlerini kendi albümlerine sakladı.

David Byrne ile 2008’de çıkardıkları “Everything That Happens Will Happen Today”, “vokal sample” denilen tekniği keşfederek yeni bir çığır açtıkları 1981 tarihli “My Life in the Bush of Ghosts”tan sonra önemli bir albümdü.

Şimdi bunun bir adım daha ilerisine geçti Eno. Geçen yıl deneysel elektronik müziğin en büyük destekçilerinden Warp Records’la iki albüm için anlaştığı duyulunca, Eno’dan ufuk açıcı yeni müzikler geleceğini tahmin etmiştik. Bunun ilk ürünü prodüktör Jon Hopkins ve besteci/prodüktör Leo Abrahams ile işbirliği yaptığı “Small Craft on a Milk Sea” adlı albüm oldu. Eno’nun Peter Jackson’ın “The Lovely Bones” adlı filmi için yaptığı ama orada kullanılmayan müziklerin yer aldığı albüm, tam da Warp kataloğuna uyacak, elektronik müziğin alt türleri arasında geçişler yapan bir çalışmaydı.

Warp etiketli ikinci albüm “Drums Between the Bells”i geçen ay elimize aldık. Bu kez, Eno’nun 33 yaşındaki İngiliz şair Rick Holland ile gerçekleştirdiği bir projeye tanık oluyoruz. 2002’de Londra’da bir multimedia performansında tanışmış ikili ve ertesi yıl da çalışmaya başlamışlar.

Rick Holland’ın şiirleri, 20. yüzyıl Anglo-Amerikan şiirinde düşünce ve duyguları açık ve özlü imgelerle dile getiren, ölçü ve kalıba karşı çıkıp serbest şiir ölçüsünü benimseyen “İmgecilik” akımından etkilenmiş. Eno’nun kalıp ve ölçüleri yıkarak Romantiklerin karşısına çıkan şiir türüne ilgi göstermesi elbette sürpriz değil.

“Drums Between the Bells, bir önceki Warp albümünden farklı mı?” derseniz, sound açısından bir fark yok. Yine elektronik müziğin dehlizlerinde akıp gidiyor; ama alt türler arasında geçişler yaparken bu defa işin içine “spoken word” dediğimiz teknik giriyor. Sözlerin şarkı formatında değil, daha çok konuşma havasında söylendiği bu teknik, Eno’nun şarkıların odak noktasının vokalist olduğu geleneksel yöntemden tamamen bıktığı bu dönemde önemli bir rol üstleniyor. Şarkının yansıttığı sesin, şarkıcının sesi olmasını reddediyor Eno.

Bunun sonucu olarak da konuşma ile şarkı söyleme arasında bir teknik geliştirme çabasına düşmüş bu albümde. Rick Holland’ın şiirlerini kendisi dahil 9 farklı kişiye okutup, o sözcüklerin etrafında müzik yapmış. Bunlardan birisi yalnızca “fierce aisles of lights” adlı parçada sesini duyduğumuz Rick Holland; diğerleri ise Eno’nun sokakta ya da jimnastik kulübünde karşılaştığı, tanımadığımız sıradan insanlar.

Eno’nun çok eskiden beri şarkı sözlerine pek düşkün olmadığını biliyoruz; bugüne kadar hep duyguları sözcükler olmadan seslerle anlatmayı daha çok sevdi. Ama bu defa Rick Holland’ın şiirlerine başrolü değilse de rollerden birini verdi. Holland için çok onurlandırıcı bir durum elbette bu ama acaba dinleyici açısından aynı derecede memnunluk verici mi?

Albümün 12’ LP versiyonunu ilk alan 500 kişiden biri olduğum için bana bir e-posta ile enstrümantal versiyonu indirebilmem için bir link gönderildi. MP3 olarak indirdiğim enstrümantal parçalar klasik bir Eno albümünün habercisiydi. Plak elime ulaştığında insan seslerinin de kullanıldığı asıl albümü dinledim. Haftalardır iyice alışmak ve tam bir fikir edinebilmek için tekrar tekrar döndürüyorum “Drums Between the Bells”i.

Açıkçası bazı parçalarda keşke burada şiir okunmasaymış diye düşündüğüm oldu. Rick Holland’ın şiirleri, bazen okuyan kişinin sesi ve müzikle etkileşimine bağlı olarak çok daha uyumlu bir etki bırakırken, bazen de bir türlü yerine oturmuyor.

Örneğin 20 milyon modelde var olan hemoglobin modüllerinden söz eden bir şiirin okunduğu “pour it out”un enstrümantal versiyonunun kulağa çok daha hoş geldiğini söylemem gerek. Ancak bazı durumlarda da, ilginç bir şekilde sözler müzikteki seslerle birleşip daha güçlü bir etki yaratabiliyor.

15 parçanın yer aldığı albümde bir tek “as if your eyes were partly closed / as if you honed the swirl within them and offered me the world” adlı 9. parçada insan sesi yok.

“Drums Between the Bells” çıktığından beri müzik camiasından aldığı tepkiler karışık; beğenen de var beğenmeyen de. Eno’nun yaptığı müzikte bugün geldiği yer, birçok kişinin aklındaki müzik algısını zorlayacak bir nokta. Deneysel müzikten hoşlanmayanlar için olmadığı kesin. Ama ben, beğenenler grubundayım. Hem yaratıcı ve heyecan verici hem de dinlemesi keyifli bana göre.

Kapak fotoğrafı da bir fikir verebilir. Eno, kendi çektiği fotoğraflarla bilgisayardaki bir programda oynarken ortaya çıkan bu görüntünün albümü iyi anlattığını düşünmüş. Çok katmanlı, karışık renkli çözülmeyi bekleyen bir labirent gibi değil mi? Bunu benim gibi heyecan verici buluyorsanız dalın o labirentin içine!

Brian Eno - glitch (taken from Drums Between The Bells) by Warp Records

Brian Eno - bless this space (taken from Drums Between The Bells) by Warp Records

-

28 Haziran 2010 Pazartesi

Vitrindeki Abümler 24:


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Haziran 2010

LAURIE ANDERSON-Homeland (Nonesuch Records)

Daha ilk dakikasından itibaren “Bu ancak Laurie Anderson olabilir” dedirten bir albüm “Homeland”. Öylesine deneysel, özgün ve etkileyici!

Günümüzün kült haline gelmiş en önemli multimedia sanatçılarından birisi Anderson. 10 yıl aradan sonra çıkardığı bu yeni albümde, vokalleri yine konuşur gibi söylüyor, perküsyon, klavye ve keman çalıyor.

Sanatçının aşk, hayatın zorlukları ve Amerika hakkındaki düşünceleri adeta bir filmden alınmış monologlar gibi. Ülkesine eleştirel bakışını politika, ekonomik çöküş, işkence, din, ilaç bağımlılığı ve bireysel özgürlük erozyonuna odaklanarak aktarıyor. Her zamanki gibi yine keskin zekası ve güçlü hiciv yeteneğiyle yapıyor bunu.

Albüme katkıda bulunanlar arasında önemli isimler var. Lou Reed yeteneğini yalnız prodüksiyonda değil, iki parçada çaldığı gitarıyla da sergiliyor. Antony Hegarty’nin eşsiz sesini iki şarkının vokalinde duyuyoruz.

Yetenekli müzisyen John Zorn saksofonda, Four Tet’ten Kieran Hebden klavyede yer alıyor. Tuvan gırtlak şarkıcılarının vokalde ve igil adlı geleneksel çalgılarıyla yaptıkları katkıyı da özellikle belirtmek gerek.

Anderson, alter egosu Fenway Bergamot’u yalnız albüm kapağına taşımakla kalmamış; 11 dakikalık “Another Day in America” adlı parçada, filtre kullanarak sesini erkek sesine dönüştürmüş.

Genel olarak Hüzünlü bir havada akıp giden albümde tek istisna “Only an Expert”. Gitar, klavye ve perküsyonla hareketlenen bu parçayı birkaç yıl önce Laurie Anderson’dan canlı dinlemiş ve tek kelimeyle büyülenmiştim. Albüm versiyonu da mükemmel olmuş.

Bu albümde son 2 yılda konserler sırasında yazıp geliştirdiği şarkıları toplamış Laurie Anderson. Bana göre kendisi, müzik dünyasının en farklı, en akıllı, en karizmatik kadınlarından birisi. Müzikal kalitenin çıtasını bu kadar yükselten bir albüm, ancak onun gibi bir yeteneğin imzasını taşıyabilirdi.

Duyduğuma göre, İngiliz müzik dergisi NME albüm hakkında berbat bir değerlendirme yapıp 0 vermiş. Zaten yorumlarının çoğuna katılmadığım ve ciddiye almadığım bir dergi...

Bu durumda da şunu diyebilirim: Halt etmişler. Yılın en iyi albümlerinden birisi "Homeland"; dinlemesini bilene tabii... Belki müziği paylaşma eyleminde diğer albümlere göre dinleyiciden daha fazla katılım bekleyen bir albüm, ama bence bu da ayrı bir zevk katıyor işe...

-

23 Mart 2008 Pazar

Özgürlüğün sesleri




© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Mart 2008

18 Mart akşamı New York’ta bir salonda toplanan barış yanlıları, heyecan içinde “Voices of Freedom” diye tempo tutuyordu. Slogan değildi söyledikleri; Lou Reed’le birlikte şarkı söylüyorlardı.

Nasıl heyecan duyulmaz ki?

18 Mart, Irak’ın işgalinin beşinci yıldönümüydü. Üstelik rock müziğin duayeni Lou Reed’e muhteşem bir grup eşlik ediyordu: Kemanda müzik dünyasının çok yönlü ismi Laurie Anderson, vokalde Antony Hegarty, gitarda Moby. Bu kadar da değil; daha kimler yoktu ki sahnede! Usta müzisyen David Byrne, caz vokalisti ve piyanist Norah Jones, indie rock’ın son dönemdeki favori gruplarından Blonde Redhead, alternatif müzik grubu Scissors Sisters, folk müziğin büyüleyici sesi Damien Rice, ünlü dans sanatçısı/koreograf Bill T. Jones, Kanadalı gazeteci/yazar Naomi Klein...

Salondaki herkesin beraber söylediği Voices of Freedom, aslında iki buçuk saat süren olağanüstü güzel bir konserin finaliydi. “Irak’ta barış, Amerika’da adalet” sloganıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine destek amacını taşıyan etkinlik Lou Reed, Laurie Anderson ve Antony’nin ortak fikri olarak ortaya çıkmış.

Gecenin siyasi açıdan taşıdığı önemin yanı sıra, müzik açısından da bir o kadar önemli olduğunu belirtmem gerek. Efsanevi Talking Heads üyesi David Byrne’ü sahnede Norah Jones, Scissors Sisters ve Damien Rice ile birlikte görebileceğimi hiç düşünmezdim. Laurie Anderson’ın, Moby’nin “Honey” adlı şarkısının blues/rock versiyonuna kemanla eşlik edebileceği ise hiç aklıma gelmezdi.

Brooklyn’deki St. Ann’s Warehouse, o akşam öyle ilginç bir konsere sahne oldu ki, müzik tutkunlarını ilgilendirebilecek bazı ayrıntıları yazmadan geçemeyeceğim. David Byrne, “One Fine Day”i seslendirirken bir yerde şaşırınca, “Olmadı; önce burayı tekrar alacağım,” diyerek şarkıyı baştan söyledi ve durumu espriyle geçiştirdi. Görülecek şeydi doğrusu.

“Only An Expert” adlı şarkısını keyboardların elektronik sesleriyle icra eden Laurie Anderson, bana göre gelmiş geçmiş en akıllı, en yetenekli ve en esprili kadınlar listesindeki yerini iyice sağlamlaştırdı. “Sorunları sadece uzmanlar çözebilir, ama kendi kendini bir alanda örneğin terörle savaş konusunda) uzman ilan edenlerin varlıklarını koruyabilmeleri için soruna ihtiyaç vardır. Böylelikle bir süre sonra çözüm diye görülen şeyin kendisi de sorun olur,” dedi şarkısında.

Norah Jones, Kasım 2004’te, Bush ikinci kez başkan seçildiği sırada yazdığı “My Dear Country” adlı şarkıyı söylerken, “Umarım bu kasım ayı o kadar korkutucu olmaz,” diye bir dilekte bulununca salondan güçlü bir destek aldı.

"İÇİMİZDEKİ “ANNE”Yİ BULMAK

İrlandalı sanatçı Damien Rice’ın, gitarının hoparlör bağlantısını kesip, mikrofonsuz söylediği “Cannonball”, bugüne kadar tanık olduğum en etkileyici sahne performanslarından biriydi. (Bu arada Damien Rice’ı dinlerken, bizim festivalciler ya da Babylon ekibi kendisini ülkemizde de ağırlamayı düşünür mü acaba diye geçti aklımdan. Nasıl da yakışır Babylon’a!)

Gecenin kapanış konuşmasını yapmaksa Antony’e düşmüştü. “Ben bu işi yapabilecek en son kişiyim ama rica ettiler” diye başladı konuşmasına ve bir uyarıda bulundu. Dünyada her yeri saran şiddete karşı insan olarak “içimizdeki anne”yi bulmamız gerektiğini düşünüyor Antony. Yanlış anlaşılmasın; laf yalnızca erkeklere değil, bütün insanlara...

Obama ve Clinton’a da mesajı var Antony’nin: “Sadece birisine değil, barış için her ikisinin de aynı hedef doğrultusunda çalışmasına ihtiyacımız var” diyor. Başkanlık yarışı iyice kızışıp işin içine ırk faktörü girmişken çok da yerinde bir uyarı... Geçen yaz İstanbul’da verdiği konserde şarkıları yoğun bir duygusallıkla seslendirdiğini duyduğumuz Antony, bu defa “You’re My Sister”ı söyledi. Ve şarkıyı Irak’takı bütün kadınlara; savaşın içinde yaşayan Iraklı kadınlara ve Amerikalı kadın askerlere adadı.

O akşam sahneye çıkan müzisyenlerin her biri Özgürlüğün Sesi’ydi. Düşüncelerini, duygularını şarkılarla anlattılar; sahip oldukları en büyük yeteneği, daha yaşanabilir bir dünyanın kurulmasına katkı yapmak için kullandılar. Amerikan tarihinin en kritik başkanlık seçimi öncesinde gerçekten çok önemli bir işlev bu.

Translate