Kraftwerk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kraftwerk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2014 Çarşamba

KRAFTWERK 3D KONSERİ: HALA İLHAM VERİCİ, DAİMA MUHTEŞEM!


02.04.2014

Hani bir oyun vardır; size bir kelime söylenir ve karşılığında aklınıza ilk gelen şeyi bir kelime ile söylemeniz istenir. Elektronik müzik ve robot denilince bugün birçok kişinin aklına Daft Punk gelebilir ama benim için bu iki kelimenin ilk çağrışımı daima Kraftwerk. Çünkü bana elektronik müziği ilk sevdiren de, robotların dünyasına ilgi duymamı sağlayan da anların çığır açan müziği. 1970'lerde bütün dünya uzun saçlı müzisyenlerin gitar odaklı hard rock/heavy metal gruplarıyla doluyken, onların, bütün enstrümanları bir yana koyup syhthesizer ve vocoder'larla elektronik müziğe yönelmesi, başlı başına bir devrimdi. Müzikleri öylesine çağının ötesindeydi ki, yalnız 70'lerde müzik yapanları değil, 2000'li yılların müzisyenlerini de etkiledi. Günümüzde elektronik müzik yapanlara neden bu tür müziğe yöneldiklerini sorduğunuzda, Moby'nin dediği gibi, "Eğer Kraftwerk'ü duymamış olsaydık, hiçbirimiz bugün elektronik müzik yapıyor olmazdık," karşılığını alırsınız. Sadece bu tür içinde kalanları değil, müziğe deneysel yaklaşan her müzisyeni de etkiledi Kraftwerk; Bowie, Gary Numan, OMD, John Foxx, Joy Division, New Order, Blondie, Björk, Depeche Mode ve daha niceleri, Kraftwerk'ten esinlendi.

2005'te Rockİstanbul'da canlı dinleme olanağı bulduğumuz grubu ikinci kez New York'ta yakaladım. Dün akşam 3D konser turnesi kapsamında, kentin en güzel performans mekanlarından United Palace Theater'daydı (UPT) Kraftwerk. Önce konserin gerçekleştiği mekan hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. United Palace Theater'ın kentin en güzel performans mekanlarından biri olduğunu söyledim ama aslında en güzeli demek de yanlış olmaz. New York'taki konser salonları düşünüldüğünde, akla hemen Radio City Music Hall, Carnegie Hall, Beacon Theater gelir. Bu salonların hepsi de hem atmosfer hem de akustik açısından çok iyi; ben hepsinde çok sayıda konser izledim ama hayatının önemli bölümü konserlerde geçen biri olsam da, UPT'a dün akşam ilk kez gittim. İçeri girer girmez de adeta büyülendim. Kentin Washington Heights adlı bölgesinde 175. Cadde ile Broadway'in kesiştiği köşede yer alıyor bina. Dışardan bakıldığında bir katedral olarak inşa edildiği belli oluyor ama içeri girdiğinizde duvarlarda papazların sözlerinden alıntıları görünce durum iyice netleşiyor. 1925-1930 arasında inşa edilen yapıyı, 1969 yılında Birleşik Hıristiyan Evanjelist Derneği satın almış, o günden beri de bir kültür merkezi olarak içinde çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor. Eğer Moor-Rococo etkili eklektik Oryantalist mimari tarzına ilgi duyuyorsanız ya da bir şekilde mimari ile ilgileniyorsanız, New York'a yolunuz düştüğünde bu binayı ziyaret etmenizi öneririm.

Balkon katıyla birlikte toplam 3400 kişilik kapasitesi olan salonda Kraftwerk'ün iki gece üst üste vereceği konserlerin bileti tahmin edilebileceği gibi karaborsaya düşmüştü, kapıda fahiş fiyattan bilet satan fırsatçılar kol geziyordu. Geçen yıl New York'ta MOMA ve Londra'da Tate Modern'de albümleri baştan sona çaldıkları seri konserlerin biletlerinin yol açtığı çılgınlığı, bilet satışı yapılan sitelerin yoğunluktan çöküşünü, ünlü müzisyenlerin bile Twitter'da Kraftwerk bileti aradığını düşünürsek, yine de 3D konsere bilet bulabilmek büyük şanstı.

19.30'da UPT'nin önünde epey uzun bir kuyruk vardı. Sırada bekleyip içeri girince dağıtılan 3D gözlüklerimizi aldık ve fazla geçmeden tam 19.50'de sahnedeydi grup. Hem konser için seçtikleri salon hem de sahneye çıkış saatleri ilginçti. Synthesizer'ların üzerine konduğu ayaklı konsolların başında dört Kraftwerk üyesinin görünmesiyle birlikte açılışı 1978 tarihli "The Man-Machine"in ilk parçası "The Robots"la yaptılar. Açıkçası Kraftwerk'i oturarak dinlemek bana çok doğru bir yöntem gibi gözükmüyor ama oturmalı düzene sahip bir salonun tercih edilmesinin de bir gerekçesi olmalı diye düşündüm. Nitekim 3D görsellerin rolünün müzik kadar etkili olduğu bir konserdi izlediğimiz. Konser yazılarında, öncelikli tercihim müziğe vurgu yapmak için, 'izleme' yerine 'dinleme' kelimesini kullanmak, ancak Kraftwerk'in dünkü konseri söz konusu olduğunda, gönül rahatlığıyla 'izleme' kelimesini kullanabilirim. Kraftwerk üyeleri, sadece ellerini ve başlarını oynatarak, neredeyse bedenlerinin geri kalanı bütünüyle basit bir şekilde sahnede dururken, biz izleyiciler de arkalarındaki dev ekranda akan görüntülerin içine gerçekmiş gibi daldık.



Konser sırasında tercih edilen görüntülerin karakteristiği ile müziğin niteliği arasındaki müthiş uyum, senkronizasyonun mükemmelliği, salona yayılan ses kalitesinin yüksekliği, bugüne kadar gördüğüm bütün konserleri geride bırakacak kadar iyiydi. Teknolojinin vardığı boyuta Roger Waters, Gorillaz, Michael Jackson, U2 gibi büyük isimlerin konserlerinde de tanık olduk. Ama Kraftwerk 3D konserinde, sadece renkler, geometrik şekiller, yazılar ve sayılarla yaratılan bütünlük, gerçekten de insanın ağzını açık bırakacak bir kusursuzluk sergiliyor. Konserlerde gereksiz görsel ağırlığına karşı olan ve bundan hazzetmeyen birisi olarak bu konuda iki istisnam var. Birisi, Waters gibi şarkıda anlatılan mesajı güçlendiren görsellerin performans sanatı bakış açısıyla bir senaryo akışında sergilenmesi; ikincisi de, Kraftwerk'teki gibi, şarkının algılanışına etki etmeden sadece onunla uyumlu soyut görseller olarak sunulması. Bu iki kullanım dışında, sahnede 50 kişiyle oradan oraya koşup jimnastik yapanlar ya da Lady Gaga gibi kendini kuzu çevirme gibi kızarttıranların yarattığı atmosfer, ilgiyi müzikten başka alana kaydırıp onu ikinci plana attığından bana hitap etmiyor.



Kraftwerk'te görsellerin büyük kısmının soyut şekillerle yapılan grafikler içerdiğini söyledim; bunun dışında birkaç şarkıda gerçek hayattan kayıtlar da vardı. Mesela "The Model"de 50'li-60'lı yıllardan manken, film görüntüleri ya da "Auobahn"a eşlik eden yol, araba görüntüleri gibi… Bunlar da mantıklı bir kurguya dayanan öykü içinde yer almadığından dikkati müzikten koparmıyordu ama yine de benim tercihim, sayılar, geometrik şekiller ve yazılarla yapılanlardı.

Kraftwerk'in kurucularından Florian Schneider, 2008'de gruptan ayrıldığında şimdi ne olacak diye endişelenmiştik. Ralf Hütter ile yaptıkları unutulmaz albümleri düşündükçe, grubun geleceğine dair endişelerim tümüyle ortadan kalkmıyor elbette ama dünkü performans, Kraftwerk'i canlı dinleme açısından hiçbir endişeye yer olmadığını kanıtlıyordu. Yine de 2003'te yayınladıkları "Tour de France Soundtracks" albümünnden sonra yeni bir albüm kaydetmediklerini göz önünde bulundurursak, bu bakımdan kaygı duymadığımı söyleyemem. Schneider, Hütter ve hatta bir dönem birlikte çalıştıkları Michael Rother ve Klaus Dinger'ın da yer alacağı Kraftwerk bir hayal mi bilmiyorum…


3D konser için, en çok sevilenlerden oluşan bir şarkı listesi yapmış grup. "The Model", "Computer Love", "The Man Machine, "Neon Lights" ve "Radioactivity" gibi salondakilerin en çok duymayı istediklerini arka arkaya çaldılar. Toplam iki saat süren konser, dinleyicilere yetmeyince, yoğun alkış sonrası tekrar sahneye gelip "Aero Dynamik" ve "Planet of Visions"ı çaldılar. Katedralin oturmalı salonunda olmasaydık, çok rahatlıkla mekan underground bir tekno kulübüne dönerdi. Tekrarlanan ritimler insan bedenini esir alır, sadece kafa sallamayla kalmamıza izin vermezdi. Evanjelist inanca ait bir mekanda geleceğin müziğini dinlemek oldukça ironikti ama belki de daha ironik olan tekno pop'u  dans etmeden dinlemekti. Sokağa çıkıp metroya doğru yürürken, "belki de en ironiği, 1970'lerde yapılan müziği 'geleceğin müziği' diye tanımlamak" diye geçirdim aklımdan. Ama işte Kraftwerk mucizesi burada: Bir müzik yaratırsınız, ortaya çıktığı dönemde de, 40 yıl sonra da geleceğin müziği o olur. Geleceği geçmişte kuranlara efsane dememiz boşuna değil!


Şarkı listesi: The Robots - Metropolis - Numbers/Computer World - It's More Fun to Compute / Home 
Computer - Computer Love - The Man-Machine - Space Lab - The Model - Neon Lights - Autobahn - Prologue - Tour de France 1983 - Tour de France 2003 (Etape 1) - Tour de France 2003 (Etape 2) - Airwaves - Geiger Counter / Radioactivity - Trans-Europe Express / Metal on Metal / Abzug - Boing Boom Tschak / Techno Pop / Musique Non-Stop /// Aero Dynamik - Planet of Visions 

(Kameramın bataryasını konsere giderken yanıma almayı unuttuğum için cep telefonumla fotoğraf ve video çektim ama onlar da fazla kaliteli çıkmadı. O nedenle bu yazıda promo fotoğraflarını kullandım, videolar da Youtube'dan…)

6 Ocak 2013 Pazar

Vitrindeki Albümler 146: Bo Ningen - Line the Wall (Stolen Records)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 6 Aralık 2013

En son Londra’ya gittiğimde Rough Trade West’te zaman geçirirken karşıma çıkan albümlerden biriydi bu. Kulaklığı takıp CD dinleme ünitesinde biraz dinleyeyim dedim, bir saat boyunca albümün tümünü dinledim. Bir iki şarkı dinleyip beğenince alıp ayrılabilirdim dükkandan ama o zaman albümün geri kalanını merak ederdim. Müzik sevdalıları bilir; bir albümün soundu sizi bir anda sararsa, hepsini duymak istersiniz. Londra’da yaşayan dört Japon öğrencinin kurduğu Bo Ningen’in 2012’de çıkan ikinci albümü "Line the Wall" da bende bu hissi uyandırdı.

Rough Trade'deki görevli baktı ki ben kulaklığı bir türlü çıkartamıyorum; “Albümü sizin için dükkanda çalabilirim. O albümü kulaklıktan duymak tatmin etmiyor,” deyince bir kere de öyle dinledim ve aldığım albümler arasına o da katıldı. Ancak dükkandan çıkarken görevliye, “Bence bu müziği CD’den dinlemek de kesmiyor insanı. Grubu konserde görmek lazım,” dedim. Bir kere izlemiş grubu; “Çok haklısınız. Mutlaka görmelisiniz!” diye heyecanla yanıt verdi. Henüz grubu görmeye fırsatım olmadı ama listemde ilk sıralarda. 

2006’da kurulan Bo Ningen, 2010’da grupla aynı adı taşıyan ilk albümünden sonra verdikleri konserlerle kentin yeraltı kültüründe en iyi canlı performans grubu olarak sağlam bir yer edindi. 70’lerin progresif rock’ını saykedelik sound ve krautrock ile buluşturan epey gürültülü bir müzik yapıyorlar. Bir yerde okumuştum; müziklerini tanımlamak için Can ile Kraftwerk’in, Faust ile Fugazi’nin bir araya geldiğini düşünün yazıyordu. Bir başka yazıda Can ile Black Sabbath birleşiminden söz edilmişti. Synthesizer’ların gitarlarla diyaloğu, aniden uzun sololara dönüşecek kadar sınırsız ve hesapsız. Sonuç, dinleyenin hipnotize olmuş bir halde müziğin içine yuvarlanarak düştüğü bir deneyim şeklinde gelişiyor. Bu etkiyi bozmamak için tüm albümü canlı bir konser kaydı şeklinde düşünmüşler; sadece sonradan “overdubbing” denilen “üst üste kayıt” teknikleriyle soundu geliştirmişler. 



Kulaklarınızın içinde güçlü bir titreşim yaratan şarkıların sözleri Japonca. Herhangi bir anlam veremeseniz de, yansıttığı enerjiyi hissetmemek olanaksız. Röportajlarında söylediklerine göre, grup üyeleri albümü kaydederken Çin Seddi’nin büyüklüğünü, toplumları birbirinden nasıl ayırdığını ve birinden diğerine uçarak gitme olasılıkları üzerine konuşuyorlarmış. Ama albüm adındaki duvar kelimesi, yıkılması veya aşılması gereken birçok farklı şeye referans olabileceği düşünülerek, soyut bir anlamda kullanılmış. Alışılagelmiş ses kalıplarını yıkarak, kendilerinin de müzikte bir duvarı indirdiklerini söylemek yanlış olmaz.

Bo Ningen’in fotoğraflarına bakınca, 70’lerin hippie dünyasından fışkırdıklarını düşünüyor insan. Her biri beline kadar simsiyah saçlı, incecik, sıradışı kıyafetleriyle dikkat çeken dört Japon erkeğinden oluşuyor grup. “Bo Ningen”, Japonca’da “çubuk gibi adam” anlamına geliyormuş; doğrusu bir grup ismiyle bu kadar uyumlu olabilir. Ben fotoğraflara bakınca bazı üyeleri bir süre kadın sandım. Rough Trade’deki görevli, her biri ilginç bir karakter olan Bo Ningen üyelerini konserde izlemenin de ayrı bir deneyim olduğunu anlattı.  Kısa sürede Londra yeraltı kültüründe bu kadar öne çıkmalarının nedeninin, konserlerinde kendilerini kontrolsüzce tamamen müziğe bıraktıkları yoğun atmosfer olduğu anlaşılıyor. 



Vokalist Taigen, Tokyo’da sound art okuyup, Japonya’daki noise müzik üzerine tez yazmış. Müziklerinin aşırı ya da farklı görülmesinin nedenini, taklit etmeye çalıştıkları şeyi kazara bozmalarıyla açıklıyor. Uzun yıllardır Batı’da gelişen müziği, teknikleri kopyalarken, onu istemeden farklılaştırdıklarını ve bunun da Batılı müzikseverlerce yeni bir şey gibi algılandığını söylüyor. 

Albümdeki 10 şarkının içinde iki tanesi, şaşırtıcı şekilde diğerlerinden ayrılıyor. Noise rock,grunge,saykedelik rock, art rock formları içinde ses duvarlarını doğaçlamalar ile zorlayıp melodik bir akıcılık içinde devam eden albümde birden 7. şarkı “Ten to Sen”de sular duruluyor. Sigur Ros’u andıran iç burkan bir sounda vokalist Taigen’in inlemeleri ya da çığlıkları yerine bu kez dokunaklı sesi usulca eşlik ediyor. Albümün kapanışını yapan “Natsu no Nioi” ise daha da yavaşlıyor ve neredeyse bir ninni gibi bitiyor albüm. 

-


2 Eylül 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 130: Swans - The Seer (Young God)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 2 Eylül 2012

Adını, hemen herkesin sevdiği, zarif görünümlü bir hayvandan, kuğudan alan bir müzik grubunun şarkılarının da ona uygun olarak çoğunluğa hitap edeceğini düşünenler olabilir; ama deneysel rock grubu Swans söz konusu olduğunda durum farklı. Grubun kurucusu Michael Gira, “Kuğular görkemli, fiziksel olarak güzel ama gerçekten kötü huyları var” diyerek grubun agresif müziği ile bağlantı kuruyor. (Gira’ya bu konuda katılmıyorum; kuğu gibi kırılgan bir hayvan kendisini avlayan insanlara ve diğer türdeşlerine karşı tetikte olmayı bilmek zorunda. Bu onu neden kötü huylu yapsın ki? Üstelik 15. yüzyıldan bu yana evcilleştirilip kentlerdeki göllerde yaşar hale geldiler. Bir kuğu, kendisine ya da yavrusuna kötülük yapılacağını hissetmediği sürece saldırmaz; ancak bunu hissederse gerçekten öfkelenir. Yazıya bu parantezi açarak başladım ama amacım aslında burada bilimsel verileri sıralamak değil. Bir gün Gira ile karşılaşırsam belki onunla sohbet ederim bu konuda.)

Michael Gira’nın hayvanlardan esinlendiği ya da bu konuya kafa yorduğu belli. Yeni Swans albümü “The Seer”ın kapağında da köpekle kurt arası bir hayvan yer alıyor. Arkadaşı İngiliz sanatçı Simon Henwood’un tasarladığı bu resmin özelliği, dişlerinin Gira’ya ait olması. Tam da algıları alışılagelmiş yönün dışına çekmeye eğilimli bir müzisyene uygun bir iş.

1982’den bu yana, sıradışı ve şiddetli şarkı sözlerini bağırır ya da ulurcasına bir vokalle, gürültüye varan bir drone üzerine işleyerek karanlık müzikler yapıyor Swans. Çoğu zaman No Wave ve endüstriyel müzik akımı içinde tanımlanırlar ama Gira hiçbir zaman öyle hissetmediğini söyler. Kafasındaki mükemmel rock müziğini yapabilmek için ses ve ritmi kullanarak yeni bir yol bulmaya çalıştığını, melodiyi tamamıyla bir kenara bırakıp sadece yeni seslerin ve ritimlerin peşine düştüğünü anlatır. Bunun için ilham aldıkları arasında Throbbing Gristle, The Stooges, Brian Eno, Kraftwerk ve David Bowie’yi sayar. Gira’nın yapmak istediği, şarkıların çıkış noktası akustik gitar olsa da, kendi ifadesiyle onları stüdyoda işkenceden geçirip baştan çıkararak farklılaştırmak. Konserde yaşananlarsa o ses ve ritimlerin bir tür yamyamlığa maruz kalması.

Gerçekten de Swans’ın müziği, algıları zorlayıp gerçekliği en yalın boyuta taşır, soyut ve vahşidir ama aslında gerçeğin ta kendisidir. Canlı performanslarında bu katı saflığın müziğin sunuluşuna da yansıdığı anlatılır. Ben grubu hiç canlı dinlemedim ama Gira’nın konserlerde önde duran izleyicilerin ellerine bastığı, headbang yapanı yakalarsa ısırdığını, mekanın tam bir kaos içine girdiğini okumuştum. Hatta son dönemde özel olarak konserden önce klimayı kapattırıp seyircilerin bayılana kadar dayanıklılığını test ettiklerini okudum. Sonuç olarak hiçbir şey yapmadan dinleyebileceğiniz bir müzik değil bu; aktif bir konumda olmanız, bedeninizle ve ruhunuzla bir ölçüde yıpranmanız gerekiyor dinlerken.

Konser salonundaki deneyim böyleyse, evde oturup dinlerken nasıl oluyor? Bu sorunun yanıtını “The Seer”i dinlerken bir kez daha düşündüm. Elime basan, ısıran yoktu, ortam bayılmama neden olacak kadar sıcak da değildi ama ruhen bir o yana bir bu yana çarpıldığımı hissettim. İki saatlik albümde yer alan 11 şarkı, dinleyiciyi sokmak istediği atmosfere yavaş yavaş sokmuyor, aniden tutup kolundan hızla fırlatıyor.

Low grubundan Alan Sparhawk ve Mimi Parker’ın geri vokalde eşlik ettiği “Lunacy”de çocukluğunuzun masum günlerinin bittiği söylenerek bir cinnet halinden dem vuruluyor. Hiçbir zaman düz aşk şarkıları yapıp, iyiliklerden, güzelliklerden söz etmedi Swans. Hep anlatılmayan, gizlenen konulara, dünyadaki tuhaflıklara işaret etti. Bu albümün de farklı olacağını düşünmek için bir neden yok. Geleceğe dair kehanetlerini sıralarken, aslında içinde bulunduğumuz anda görülmek istenmeyenleri de aktarıp bir çeşit yaşanan anın kaşifi de oluyor Michael Gira.

Ardından 10 dakikalık “Mother of the World” sürekli tekrarlanan bir gitar riff’i ile hipnotik bir etkiyle devam ederken, 7. dakikadan sonra Gira, petrolü ve diğer kaynaklarını tükettiğimiz dünyada katliam zamanının geldiğini haber veriyor. Şarkının son 1 dakikası, çok güzel bir melodiyle biterken Swans’ın neredeyse tek bir loop’un üzerine döşediği seslerle yarattığı atmosfere saygı duyuyorsunuz.

Albümle aynı adı taşıyan 32 dakikalık “The Seer”, sanki bir orkestradaki müzisyenler performanstan önce akort yapıyormuş izlenimi uyandıran bir ses curcunası ile başlıyor. Ardından adeta bir jam session'a dönüşüyor. 8. dakikadan itibaren Gira’nın “I See It All” diye sürekli tekrarladığı kusursuz vokali devreye giriyor. 15. dakikada kısa bir süre durulur gibi olsa da, son derece sert gitar ve davul performanslarıyla zifiri karanlığa doğru ilerliyor. Bana göre, açılışta “Lunacy” ile başlayan çıldırma hali “The Seer”da zirve yapıyor.

The Seer Returns”, Swans’ın şarkılarında sık rastladığımız kıyametin habercisi. Bu haberciyi etkili kılmak için de kullanılabilecek en iyi sesten yardım alınmış. Swans’ın kemik ekibinden şarkıcı/klavyeci Jarboe, geri vokaldeki haykırmalarıyla müziğe sadece gizemli bir hava vermekle kalmamış, ürperti düzeyini de en üst noktaya çıkarmış. Gira ise, yıkılan dağlardan, gümbürdeyen vadilerden söz ederken, devam eden savaşlara atıf yapıyor. Başka ülkelere savaşa gönderilen askerleri kastederek, Amerika’da son yılların en çok kullanılan sloganlarından biriyle bitiriyor şarkıyı “Bring back the children home.”

Albümün ortasında bir ünlü müzisyen daha ağırlıyor Swans. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun “Song for a Warrior”daki vokali, şarkı kendi içinde değerlendirildiğinde oldukça başarılı. Country esintili şarkı, soundu açısından albümün geri kalanıyla bir uyuşmazlık içinde gibi gelse de, bir konsept içinde düşününce, o noktada bir savaşçıya “Artık bu toprağı bulutlardan yapılma bir at üzerinde ele geçirecek bir savaşçısın / Kumları aşındıracaksın / Bazıları Tanrı’nın uzun zaman önce öldüğünü söylüyor / Ama ben senin göğsüne kafamı koyduğumda bir şeyler duydum” diyerek savaşçının içindeki ışığı bulması için sesleniyor. Böyle bir şarkıda noise rock sularından ayrılıp, başrolün piyano ve akustik gitara verilmesi, çok uygun olmuş.

Yaklaşık 9 dakikalık “Avatar”, albümde en sevdiğim şarkılardan birisi oldu. Sadece “Your life is in my hand”, “Your mind is in my eye”, “Your eye is in my mind” sözlerinin arka arkaya dokuz dakika boyunca yinelendiği şarkı, duyduğum en güzel post-rock şarkılarından birisi. 8. dakikaya yaklaşırken kilise çanını anımsatan seslerle her şey duruluyor ve piyanoyla birlikte ortalık yeniden karışıyor, fırtına çıkıyor, deniz coşuyor, bulutlar kararıyor. Birileri başkalarının hayatına hükmederken, hayatın da sonuna geliniyor...

Hemen ardından gelen “A Piece of the Sky”la Avustralyalı müzisyen Ben Frost’un akustik ve elektronik aletlerle yarattığı yangın seslerini duyuyoruz. Sonra titreşen seslerin kulaklarda uğultu gibi inlediği atmosferde gökyüzüne doğru yolculuk başlıyor. Sarı bir ışığın süzüldüğü yağmurla dolu bir tünelden geçilerek başka bir evrene yolculuk başlıyor. Kısa bir yolculuk değil bu. 19 dakika 10 saniyelik şarkıda yine geri vokallerde Jarboe’nin yanı sıra, deneysel folk-rock grubu Akron/Family’yi duyuyoruz. Bir yerde “The Sun fucks the dawn” diyor sözlerde. (Michael Gira’nın olaylara farklı açıklamalar getirmesi, hep ilgimi çekmiştir. Yağmur yağdığında sürekli şikayet eden bir arkadaşıma bir gün espriyle, “ Buhar tanecikleri soğuk hava ile sevişiyor. Öyle düşün. O zaman fantastik bulabilirsin” demiştim. Hiç öyle düşünmediğini söylemişti, gülmüştük. Bu sözüyle aklıma o anımı da getirdi Gira.) Şarkının sonu, “Orada mısın? Ay’da mısın? Havada mısın? Elimde mi parçalandın? Ateşe mi atıldın?” sorularını duyuyoruz. Belli ki giden gitmiş, nerede olduğu belli bile değil...

Son şarkı, 23 dakikalık “The Apostate”, Can’i anımsatan endüstriyel bir soundla başlayıp, ilerledikçe rotayı adeta Tom Waits’e doğru kırıyor. “Çık aklımdan / Bir yalanı yaşıyoruz / Tanrı’ya giden yol!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor Michael Gira. Aynı anda kulakları yırtarcasına çalan klarneti de duyunca diyorsunuz ki, olan biten bunca şeyden sonra delirmeyip de ne yapacaktık bu dünyada? Albümün son bir dakikasının ritmik olmayan perküsyon seslerine ve haykırışlara ayrılması ise, işte o an geldi çattı diyor. 21. yüzyılda modern toplumun delirme anını kayda almış Swans. Michael Gira ve ekibi, bugüne kadar Swans’ın kaydettiği bütün albümlerin zirve noktasına ulaşmış. “The Seer”i yapması 30 yıl sürdü demeleri boşuna değil. Bana göre grubun en güzel albümü olmasının yanında, kuşkusuz bu yılın da en iyilerinden birisi.

Hem teması hem soundu ile bütünlüklü, çok iyi kurgulanmış ve yorumlanmış şarkılarla dolu, usta işi bir albüm. Heavy metalden country’ye, drone’dan post-rock’a black metal’den ambient’a farklı etkileri kaynaştırıp müthiş bir ses deneyimine girişmiş Swans. Müziğin türü herkesin kulağına uygun olmayabilir ama bu yapılan işe saygı duymamayı gerektirmez. Albümlere numara ile not vermiyorum; verseydim tam not alırdı benden.




-

5 Ağustos 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 126: Ultravox- Brilliant (Eden Recordings / EMI)


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 5 Ağustos 2012

70’lerin ortalarında başlayıp bugüne uzanan çalkantılı bir öyküsü var Ultravox’un. Değişen vokalistler, ayrılan üyeler, yeni katılanlar, müziğe ara vermelerle geçen uzun bir öykü bu. Ticari anlamda başarı kazanmaları ancak 1980’deki Vienna albümüyle gerçekleşse de, önemli olan New Wave ve New Romantic akımları anlatılırken es geçilemeyecek kadar önemli bir iz bırakmış olmaları.

Ben Ultravox’un 1979’a kadar John Foxx’un vokalist olduğu yılları, 1. Ultravox dönemi diye adlandırıyorum ve karanlık synthlerle dikkat çeken, post punk etkisinin daha yoğun olduğu o dönemi daha çok seviyorum. Foxx’un ayrılışından sonra Midge Ure’ün katılımıyla yaşanan değişim, daha ticari bir dönemin başlangıcıydı ve artık 80’lerde Alman soundunun hissedildiği elekropop egemendi.

1987’de artık bu kadar yeter diyerek son noktayı koyduklarını söylemişlerdi ama klavyeci Billy Currie yanına tamamen farklı müzisyenleri alarak Ultravox adı altında yeniden bir grup toplayarak 1993 tarihli “Revelation” albümünü çıkardı. Onun arkasından bir yıl sonra yine tamamen değişik isimlerle “Ingenuity” albümü yayınlandı. Sonunda 1996’da ikinci kez grup dağıldı. 2008’de grubun Midge Ure’lü döneminin üyeleri sadece tek bir konser için bir araya geldiklerini duyurdular ve yeni bir albüm yayınlamayacaklarını açıkladılar. Ama aradan tam iki yıl geçmeden grubun “Return to Eden II” turnesine çıktığını gördük. 2011’de de yeni bir albüm kaydettiklerini açıkladılar.

Bugün müzik dükkanlarında gördüğünüz “Brilliant”, Ultravox’un 1994’teki “Ingenuity”den bu yana kaydettiği ilk albüm olmanın yanında, aynı zamanda 1984 tarihli “Lament”ten sonra Midge Ure’lü klasik grupla kaydettikleri ilk albüm. O nedenle merakla bekliyordum sonucu. Ölüp ölüp dirilen grupların macerasını izlemek ilginç geliyor bana.

“Brilliant”ı ilk dinlediğimde orta tempolu vasat şarkılar ve stadyum dolusu bir kalabalığı coşturabilecek olanlarla dolu bir albümle karşılaştım. Synth, davul, piyano ve gitara büyük bir dinamizmle eşlik eden vokalle başlayan “Live”, albümün daha açılışında enerji pompalıyor dinleyiciye. “Yeniden yaşamayı öğreneceğini bilmiyor musun?” diyerek belki de grubun yeniden dirilişine atıf yapıyor ama sözler tüm albümde olduğu gibi sıradan ve basit.

Arkasından gelen “Flow”, kontrolü kaybetmenin güzelliğinden dem vuruyor ve yine dinlerken hareketsiz kalamayacağınız bir melodiye kapılıyorsunuz. Hem Pet Shop Boys var şarkıların içinde hem Kraftwerk.

Temponun düştüğü anlarda, örneğin “Change”, “Remembering”, “One”, “Fall” ve “Contact” gibi şarkılarda Midge Ure’ün sesini daha net duyabildiğim için o şarkıları da sevdim.

“Bugün new wave / synth-pop türlerinde daha iyi müzik yapan gruplar da var. Neden yeniden dirilen bir gruba kulak vereyim?” diyenler olabilir ama bence bir grubun eski ya da yeni olması önemli değil; önemli olan albümün verdiği his. O his size yakınsa 70’lerden de gelebilir, 2000’lerden de... Ultravox, 1980’lerde yarattığı heyecanı bugün yaratamayabilir ve “Brilliant” adı gibi çok parlak bir albüm değil; ama vasat ya da daha önce yaptıklarından kötü değil. Bunca yıl sonra yeniden dirilmelerine sevindim.





18 Şubat 2010 Perşembe

Darwin'in evrim kuramı operada


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Şubat 2010

Doğa tarihçisi Charles Darwin’in “The Origin of Species” (Türlerin Kökeni) adlı eserinin 150. yıldönümüydü geçen sene. İnsanlık tarihine ışık tutan evrim teorisinin kurucusu, bu çerçevede çeşitli etkinliklerle anıldı.

Bunlar arasında dikkatimi özellikle bir performans çekti. Kopenhag’daki Royal Danish Theatre’da, konusunu evrim teorisinden alan “Tomorrow, In A Year” adlı bir elektro-opera sahneye kondu.

Danimarkalı performans grubu Hotel Pro Forma’nın sahnelediği operanın benim açımdan en ilgi çekici yanı, müzikleri ve librettoyu, İsveçli elektropop ikilisi The Knife’ın üstlenmesiydi.

İlk gösterimi Eylül 2009’da yapılan operayı sahnede izleme şansım olmadı, ancak müziklerini dinledim.

Gelecek ay albüm olarak da yayımlanacak bu çalışma, kanımca, şarkı yazımında 21. yüzyılda gelinen en yaratıcı noktadır. Evrende her şeyin nasıl birbiri ile ilişki içinde olduğu, müziğin asıl kaynağının doğadan geldiği, ancak bu kadar etkileyici bir albümle anlatılabilir!

The Knife’ı oluşturan Olof ve Karin Dreijer kardeşler, librettoyu Darwin’in metinlerinden yola çıkarak Berlinli prodüktör Mt. Sims ile yazmış. Müzikler de yine Mt. Sims ve Planningtorock ile birlikte yapılmış.

Bir operanın bir bilimsel teoriyi anlatması, ilk anda insana garip geliyor. Ancak müzikleri dinleyip. kimi zaman romantik ve nostaljik duygulara sürüklendiğinizde şaşırıyorsunuz. Bunun bir nedeni, The Knife’ın yer yer, Darwin’in özel yaşantısının izlerini de sürmesi.

Örneğin, “Annie’s Box” adlı parçanın esin kaynağı, Darwin’in 10 yaşında ölen kızı Annie’ye yazdığı mektuplar. Kemanın eşlik ettiği parçadan, doğal olarak, son derece hoş bir duygusallık yansıyor.

Toplam 92 dakikalık çalışma, temelde 3 bölüme ayrılıyor. 1. bölüm, Darwin’in Beagle adlı keşif gemisiyle dünya çevresinde 5 yıl boyunca yaptığı yolculuğu konu alıyor. Bu bölümde, doğa ile ilgili gözlemler, çok çarpıcı sesler ve melodilerle aktarılmış.

Albümün açılışını yapan “Epochs”, ne olduğu anlaşılmayan değişik seslerle başlıyor. Damlayan su taneleri, birtakım hışırtılar, gürlemeler, rüzgar...

Bütün bunlar, sonunda Kraftwerk’i andıran ritimlerle buluşuyor. Derin sessizliği bozan bu garip sesler, elbette evrenin doğuşunu betimliyor.

Olof Dreijer, bu olağanüstü sesleri elde etmek için uzun süre Amazon ormanlarında ve İzlanda’nın vahşi doğasında kayıtlar yapmış, hayvanların ve doğanın seslerini dinlemiş.

İlginç olansa, albümde onları doğrudan kullanmak yerine synthesizer ile taklit etmiş.

2. bölümde evrendeki her şeyin ufak parçalardan meydana geldiği, insanın da milyonlarca mikro organizmadan oluştuğu anlatılıyor. Albümün en güzel parçası da bu bölümde yer alıyor.

Yoğun bir şekilde perküsyonun kullanıldığı “Tumult”, ürkütücü bir sound yaratıp “Colouring of Pigeons”a enfes bir geçiş yapıyor.

Adını Darwin’in güvercinler üzerinde yaptığı çalışmalardan alan bu parça, operada sesle ilgili bütün unsurların, ilk kez bir araya geldiği mükemmel bir müzik şöleni. 11 dakika süren bu kısım, aslında evrendeki bütün varlıkların buluştuğu aşamayı simgeliyor.

3. bölüm ise, Darwin’in “Türlerin Kökeni”ni yayımlamasıyla son bulan 20 yıllık metodolojik çalışmayı aktarıyor.

Albümdeki bütün parçalardan söz etmek için yeterli yerim yok. Ancak birini anmadan geçemeyeceğim. “Variations of Birds”de bir türün nasıl öğrenip evrimleştiğini aktarmak için ilginç bir yöntem kullanılmış.

Tek bir notayla başlayan bir ses, synthesizer aracılığıyla farklı seslere dönüştürülüp, sonunda da o seslerden bir melodi oluşturulmuş.

"Tomorrow, In A Year”, her şeyin bir başka şeyden dönüşerek evrildiğini ve siz isteseniz de istemeseniz de, değişimin kaçınılmaz olduğunu anlatıyor. Ve Darwin’in gözünden evreni görmek için büyüleyici bir deneyim vaat ediyor.

Albümü buradan dinleyebilirsiniz.

17 Ocak 2010 Pazar

Pop yıldızı değil, müzik işçisiyiz!


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/16 Ocak 2010

Onların adını ilk önce Depeche Mode ve Erasure ile çıktıkları turnelerde duyduk. Sonra sahnede sürekli giydikleri İskandinav hosteslerinin üniformalarıyla tanıdık. Müzik kariyerlerini, Client A (Kate Holmes), Client B (Sarah Blackwood) gibi takma adlarla sürdüren ilginç müzisyenleri merak ettik. Albümlerini dinledikçe de sevdik grubu...

Synth-pop’un başarılı grubu Client’tan söz ediyorum tabii ki. İstanbul’da daha önceki yıllarda da konser veren grup, bu kez 16 Ocak’ta Beyoğlu’ndaki Bronx Pi Sahne’de olacak.

Client’tan 2008’deki remiks albümünden bu yana ses çıkmıyordu; ama 2009'da dördüncü albümleri yayımlandı. “Command” adını taşıyan bu çalışma, geçen yıl bu türde yapılan albümlerin en iyilerinden birisi.

Konser öncesinde sorularımı Client B’ye yönelttim; üniforma sevdasının nedenini de sordum.


Yeni albümünüz, daha az synthesizer kullandığınız “Heartland”den sonra bir tür eski rotaya geri dönüş olmuş.

Temel çıkış noktamıza dönmek istedik. Fazlalık gibi duran her şeyi bir kenara bırakıp, Client’ın özünü oluşturan unsurlara yöneldik. O nedenle, ikinci çalışmamız “City”e kıyasla, ilk albüme çok daha yakın bir sound söz konusu.

Müziğiniz için “strictly dirty” şeklinde bir tanımlama kullanılıyor. Ne diyorsunuz buna?

Kesinlikle öyle! Ayrı ayrı sözcükler olarak düşünüldüklerinde karşıt anlamları var. Ama birlikte kullanıldıklarında tamamen bizi anlatıyor.

CURTIS MAYFIELD COVER'I

Elektronik müzikle duyguları aktarmanın olanaklı olmadığını düşünenlere bir yanıtınız var mı?

Elektronik müziğin bir hedonist ve direkt olma yönü var. Ancak bu şekilde düşünmek saçmalık. Ben, elektronik müziğin bazen duyguları, “four chords and the truth” denilen o standart formülden daha iyi aktardığını düşünüyorum; özellikle canlı performanslarda yükses sesle çalındığında. (Not: Müzisyen Harlan Howard’ın “Country müzik, üç akord ve gerçekten ibarettir” sözüne atıf yapıyor. ZK.)

Tangerine Dream’den “Love on a Real Train”i, William Orbit’ten “Water from a Wine Leaf”i, Depeche Mode’dan “Home”u ve “Black Celebration”ı kim unutabilir? Bu isimler, dram ve melankoliyi, hiçbir gitar grubunun hayal bile edemeyeceği ölçüde yansıtmayı başardı.

Yeni albümde Curtis Mayfield’in “Make Me Believe in You” adlı parçasını yorumladınız. İlginç bir seçim...

Öyle. Bir elektronik müzik grubundan duymayı beklemeyeceğiniz sıra dışı bir parça olsun istedik. Zor bir işti. Melodinin bir kısmını ve sözleri yeniden yapılandırmak zorunda kaldık. Çünkü ben bir soul divası değilim. Ama bu şarkı için çalışırken çok keyif aldık. Bir yandan da sanırım bu, bizim müzik zevkimizin nasıl geniş bir perspektifi olduğunu da gösteriyor. Sadece Kraftwerk ve DAF dinlemiyoruz!

"ANONİM OLMA FİKRİNİ SEVİYORUZ"

Takma isimler kullanıyorsunuz. Albüm kapaklarında hiçbir zaman yüzünüzü görmüyoruz. Yeni albümün kapağında da yine başı görünmeyen üniformalı bir kadın var. Anonimlikteki bu ısrar niye?

Pop prenseslerine benzemeyi önleyen sofistike bir hava veriyor. Grubu ilk kurduğumuzda, insanların bizi müziğimizle değerlendirmesini istedik; önemli olan cinsiyetimiz ve görüntümüz değildi. Başkalarının onlar için yazdığı şarkılardan çok, kendilerini giydiren moda tasarımcılarının ürünleriyle tanınan yıldızlardan sıkılmıştık. Biz, kendi şarkılarımızı yazıp kendi müziğimizi yapıyoruz. “Command”in kapağındaki de “Client ordumuzdan” herhangi bir müzisyen olabilir. Bizde yıldız ya da diva yok. Hepimiz aynıyız.

Konserlerde hepiniz üniforma içinde kusursuz bir görüntü sergiliyorsunuz. Müziği daha iyi yansıtmak için gizlenmek istiyorsunuz ama bu şekilde daha dikkat çekici olmuyor musunuz?

Yalan söyleyemem; sahnede ne giyeceğimizi düşünmemek çok rahatlatıcı. Sadece temiz olan üniformayı alıp düşüyoruz yola! Ama işe giderken üniforma giyme fikrini de seviyoruz. Aynen bir hemşirenin yaptığı gibi. Bu, sizi işe fikren de hazırlıyor. Biz müzik endüstrisinde birer işçiyiz sadece! Aynı zamanda bir tür “alter ego” bu. Sahneye çıkan Sarah ya da Kate değil, Client B ve Client A. Bu ayrı bir güç de veriyor.

Ayrıca resmi tavırlı kıyafetlerin elektronik müziğin beat’leriyle iyi gittiğini de düşünüyorum. O şarkıları kot pantolon ya da çiçekli elbiselerin içinde söyleyemezdim!

29 Kasım 2009 Pazar

Elektronik Müzikten Seçmeler


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/28 Kasım 2009

Bugün elektronik müzik dünyasına dalacağım.

Kim ne derse desin, bu türde birbirinden ilginç çalışmalar yapılıyor. Nedense Türkiye’de elektronik müziğe karşı küçümseyici bir yaklaşım söz konusudur. Rock müziğe olan sevgisini elektronik müziğe duyduğu nefretle açıklamayı tercih eden çok insan tanıyorum...

Oysa bana göre, iyi müzik akustik de olabilir elektronik de... Yapılış yöntemine değil, kulaklarınızın duyduğuna ve ruhunuzun hissettiğinize odaklanırsanız, hangi türde olursa olsun iyi müzik dinlemenin önünde bir engel yoktur...

MODERAT-MODERAT

2009’un en iyi elektronik müzik albümlerinden birini Moderat yaptı. Berlinli ikili Modeselektor ile Apparat diye bilinen Sascha Ring’in birleşmesinden oluşan bu üçlü, aslında 7 yıl kadar önce bir albüm denemesinde bulunmuş ama ortaya çıkan sonuç pek tatmin edici olmamıştı.

Çünkü Modeselektor’un müziğinde, IDM, hip-hop ve yoğun bas kullanımı dikkat çekiyor. Apparat ise, son yıllarda daha beat ağırlıklı müziğe yönelmesine karşın, duygu yüklü elektro pop ve ambient tarzının ustası.

Moderat üçlüsü bir şekilde bu yıl tekrar bir araya geldi ve yeni bir albüm ortaya çıktı. Bana göre, albümdeki “Rusty Nails”, yılın en iyi elektronik müzik parçası. Apparat’ın “Walls” adlı albümündeki şarkılara benziyor; ama bu şarkının farklılığı, Sascha Ring’in Thom Yorke’vari vokalini dubstep ritimleriyle mükemmel bir uyumla buluşturması.





TWINKRANES-SPEKTRUMTHEATRESNAKES

Dublin'de yaşayan üç müzisyenin kurduğu Twinkranes, son dönemde beni en çok heyecanlandıran gruplardan birisi. Dans müziğini enstrümanlarla canlı çalıp, işin içine dinamik rock soundunu da katan gruplardan hoşlanıyorsanız, Twinkranes'in bu garip isimli albümünü mutlaka dinleyin.

Grup elemanları, yaptıkları müzik üzerinde etkili olan isimleri Happy Mondays, Roxy Music, Brian Eno ve Cluster olarak sıralıyor. Bu bile onlara kayıtsız kalmamak için başlı başına bir neden...

Krautrock, psychedelic rock ve etkili bir synth kullanımını birleştirerek, Holy Fuck'ı anımsatan müthiş bir sound yaratmış Twinkranes. Myspace'e girip şarkılarını dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.



DEADMAU5-FOR LACK OF A BETTER NAME

Son dönemde elektronik müziğin en parlak isimlerinden birisi Deadmau5. Asıl adı Joel Zimmerman olan bu Kanadalı genç DJ/prodüktör, yeni albümü "For Lack of a Better Name"i kısa bir süre önce yayınladı.

Armin Van Buuren, Tiesto, Pete Tong gibi önemli DJ ve prodüktörlerin beğeniyle söz ettiği Deadmau5, bu yıl da, İngiliz müzik dergisi DJ'in okuyucuları tarafından "En İyi 100 DJ" anketinde 6. seçildi.

Deadmau5’un çok iyi bir albüm yapacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu. Ama bu ikinci albüm beklentilerin de üzerine çıktı.

"For Lack of a Better Name", özellikle gotik elektro, drum & bass ve minimal trance türüne getirdiği yaratıcılıkla dikkat çekiyor. Uzun zamandır bu türde dinlediğim en iyi çalışma olduğunu söyleyebilirim. Fikir edinmek isterseniz, www.myspace.com/Deadmau5 adresine girip şarkılardan bazılarını dinleyebilirsiniz. Benim favorim “The 16th Hour”.






KRAFTWERK-THE MIX

Elektronik müziğin en büyük, en saygın gruplarından Kraftwerk’ün “The Mix” adlı albümü yeniden düzenlenmiş haliyle yayımladı.

Orijinali 1991’de çıkan The Mix, elektronik müzik dinleyicileri için paha biçilmez bir albümdü. Çünkü içinde Kraftwerk’ün o güne kadar yaptığı albümlerinde (74 tarihli Auobahn ile 86 tarihli Electric Cafe arasındaki dönem) yer alan en sevilen şarkıları vardı. Bu parçalar, grup, stüdyosunda analog teknolojiden dijitale geçtiği sırada yeniden kayıt edilmişti.

The Mix 2009’un farkı ise, orijinal albümdeki şarkıların 2000’lerin teknolojisiyle dijital olarak yeniden düzenlenmiş versiyonlarını içermesi. Kanımca, albüm Kraftwerk tarafından yeniden remikslenip yayımlansaydı çok daha ilginç olabilirdi...

Yine de bu yeni versiyon, orijinaline sahip olmayanlar için çok iyi bir fırsat. Dinledikçe hayranlığı daha da artıyor insanın; 1970’lerde zamanın çok ötesine geçen böyle bir müziği nasıl yapabilmiş Kraftwerk?

28 Haziran 2009 Pazar

Küresel Depresyon İçin Ufak Bir Çaba


© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 27 Haziran 2009

Efes Pilsen One Love Festival’ın kapanışını Norveçli elektronik müzik grubu Röyksopp yaptı. Vokalde Norveçli şarkıcı Anneli Drecker'ın eşlik ettiği performans, beklendiği gibi muhteşemdi. Konsere "Röyksopp Forever" adlı şarkı ile başlamaları ise, gecenin en güzel anıydı.

Konserin sonunda alkışlarla iki kere bis yaptı Röyksopp ve bir EPOL daha coşkuyla bitti. Ama dünya festivallerinin en gözde gruplarından birini İstanbul’da bulmuşken birkaç soru sormadan bırakmak olmazdı. Grup üyelerinden Torbjorn Brundtland ile, konserden önce kaldıkları otelde konuştuk.

FELSEFENİN DİNGİNLİĞİ, DANSIN HIZI

Chill-out, lounge gibi yavaş ritimli tarzlardan, elektronikanın çok daha hızlı türlerine uzanan geniş bir yelpazede müzik yapıyorsunuz. Bunu kendinizi istediğiniz yerde konumlandırmak için bir avantaj olarak mı görüyorsunuz?
Bu çok iyi bir soru... Yanıtlayamadığım sorulara bu karşılığı veriyorum... Fakat şunu söyleyebilirim; bizim içimizde ikili bir durum var. Hem enerji doluyuz hem de oturup sakince felsefe konuşmaktan hoşlanan bir tarafımız var. Yeni albümümüz “Junior”, bugüne kadar yayımladığımız en enerjik albüm. Ama bir süre sonra “Senior” adlı yeni bir albümümüz çıkacak. O pek öyle değil. Müziğimizin herhangi bir şekilde sınıflandırılmasına karşı değiliz. Ama doğrusu, şu ana kadar bunu başarabilen de olmadı...

Norveç’in kuzeyinde Tromso adlı kentte doğup büyüdünüz. Oradaki yaşam müziğinizi ne yönde etkiledi?
Çok geniş bir alanda çok az insanın yaşadığı bir yerdir Tromso. Ancak 50-60 bin insan vardır. Ama kişi başına düşen kilometre bakımından dünyanın en geniş üçüncü kentidir. Daha sonraki yıllarda Bergen’e taşındık. Orası daha Avrupai bir kent. Müzik yapmak ve yaratıcı etkinliklerde bulunmak için çok daha uygun bir yer. Ama orası da kalabalık değil. Aslında İstanbul’u gördükten sonra hiçbir yer için kalabalık diyemem...

“Junior”ın çok iyimser bir havası var. İlk single “Happy Up Here”i “küresel depresyonu sona erdirmek adına yapılan ufak bir çaba” olarak tanımlıyorsunuz. Norveç, kişi başına düşen en yüksek gelire sahip ülkeler arasında ikinci. Kriz orada nasıl hissedildi?
Biz Bergen’da yaşadığımız için şanslıyız. Çünkü küresel depresyondan etkilendiğimizi söyleyemem, ama İngiltere’ye sık gidip geldiğimiz için orada olanları biliyoruz. Bunları bilmesek, farklı bir yaklaşımımız olabilirdi.

“JUNIOR"I DİNLEME FORMÜLÜ

Bazı müzisyenler albüm yapma sürecinde kendi içine kapanır. Siz bu süreçte dış dünyayla ne kadar ilgilisiniz?
Ben ilham almak için sürekli çevreme bakarım. Şu anda burada olmak bile benim için bir esin kaynağı. Sokakta yürürken kalabalığın içinde gördüğüm bir gülümseme de etkileyebilir beni. Her şey, insanda farklı bir duygu yaratabiliyor. O nedenle devamlı gözlem yapıyorum.

Öyleyse, İstanbul’a geldiğiniz andan itibaren dikkatinizi çeken ilk şey oldu?
Beni şaşırtan ilk şey vize oldu. Ülkeye giriş yapabilmek için 15 Euro ödedik. Bu daha önce hiç başıma gelmemişti. Ama burada olmaktan dolayı çok heyecanlıyız. Etrafı görmek için henüz pek vaktimiz olmadı. Fakat bir süre kalıp müzik yapmak için iyi bir yer olduğunu hissediyorum.

Bazı albümler bazı ortamlarda dinlemeye daha uygundur. Kimisi yol albümüdür, kimisi gece dinlenince daha güzel olur. Siz “Junior”ı en çok hangi atmosfere uygun buluyorsunuz?
Bence en iyisi bir güne yayarak dinlemek. Örneğin, sabah uyanıyorsunuz ve yorgunsunuz. Ama mecburen kalkıp duş alıyorsunuz, kulaklıklarınızı takıp işe gitmek için evden çıkıyorsunuz ve güne “Happy Up Here” ile başlıyorsunuz. Sonra otobüse biniyorsunuz ve pek de rahat değilsiniz. Enerjiye ihtiyacınız olduğu sırada “The Girl And The Robot”u dinliyorsunuz. İşe vardığınızda, rahatlamanız lazım; sırada “Vision One” var. Gerisi iş çıkışına kalır. Eve dönerken arabanızda ya da trendesiniz. O atmosfere tam uyansa, “This Must Be It” adlı şarkı. Yemekten sonra Türk kahvesi içerken “Röyksopp Forever” gelir mutlaka. Bundan sonrasında duş sırasında tercihe göre geri kalanlardan birkaç şarkı seçilir ve son şarkı da vücut losyonu sürerken dinlenir. Bence önemli olan, duygusal etki bakımından, aynı şarkıda farklı işler yapmamak!

Sizi elektronik müziğe böyle tutkuyla bağlayan tek bir albüm adı var mı?
Var. Kraftwerk’ün Autobahn adlı albümünün B-Side’ı.

Translate